It’s unbelievable how life works, isn’t it.

Finlandiyalı bir arkadaşım var çok sevdiğim. Adı Piia. Geçenlerde yazdığı bir e-postasında, ona anlattığım olaylar ve kendi yaşadıkları sonucu hissedip söylediği, belki çok basit ama çok doğru bir cümle bu: It’s unbelievable how life works, isn’t it? (Türkçe meailini “Hayat ne garip, değil mi?” olarak versem sanırım hoş bir çeviri yapmış sayılırım:)

Neden mi:

Aslında dün gergin bir gündü burada. Yakında (yarın) Florida’yı vuracağından bu sabah neredeyse emin olduğumuz kasırganın (Hurricane Dennis), her an yönünü değiştirip burayı vurma olasılığı vardı. İnsan Türkiye’de ister istemez deprem fikrine alışıyor. Ama her memleketin kendine has doğal felaketleri, zorlukları var. Buradaki insanlar bu duruma belli ki alışmışlar ama bir miktar Türk olarak şehre yeni gelmiş olan bizler ne yapmamız gerektiğini şaşırdık. “Hurricane” denilen şeyin aslında ne kadar ciddi bir şey olduğunu, “Yahu neydi bunun Türkçe’si, fırtına mıydı” diye düşünürken kelimeyi çıkaramayıp, sözlükten bakmaya karar verdikten sonra “kasırga” kelimesiyle karşılaşınca anladım. Gelişen teknoloji, kasırganın nereden gelip nereye gidecegini takip edebilmemizi, bu sayede de gerekirse bulunduğumuz şehri boşaltmamızı (evacuation) sağlıyor. Yani can kaybı -evsizler, çok fakir insanlar, yaşlılar, sakatlar dışında şehri terkedebilecek lükse sahip insanlar için- pek de söz konusu değil. Neyse ki bu zor durumdaki insanlar için Super Dome denilen devasa stadyumu açıyorlar korunak/barınak olarak. Aslında alınabilecek tüm önlemler alınıyor sanırım. O açıdan afferimm dersek, yiğidin hakkını vermiş oluruz herhalde. Doğal seçilimin “sadece arabası olanlar geçebilir” şekilinde işlemediği nadir anlardan biri olsa gerek bu diyarlarda. (Evet lafımı da soktum rahatladım).

Ama eğer şehri terk etmek gerekiyorsa bu oldukça can sıkıcı bir iş… Bir anda hafta sonu için yaptığınız tüm planları bir kenara bırakıp (benimkiler genelde odamda kolye yapmak, ya da ders çalışmak gibi planlar oluyor), ya da hafta ortasındaysanız işinizi yarım bırakıp (deneyler), toplanıp arabaya atlayıp şehirden olabildiğince uzağa ve elbette kasırganın yönelmediği bir yerlere kaçmak gerekiyor. Bardağın dolu tarafı hayranları için bu bir “tatil ve gezi fırsatı” da olabilir tabi :) (Hayır ben o kadar optimist değilim.)

Bir de New Orleans’ın kasırgayla ilgili özel bir durumu var. New Orleans’ın şekli çorba kasesi gibi ve şehir deniz seviyesinin altında!! Evet çok ilginç değil mi? İnsanoğlu neden böyle egzantirik (abuk subuk demeye dilim varmıyor, şehri seviyorum) yerlere şehir kurar, bunu bir ara ayrı bir yazıda incelemek lazım. İşte bu egzantirik coğrafi yapısı sebebiyle olası bir kasırganın şehrin kuzeyindeki gölün suyunu bu çukura doldurması söz konusu. Tabi ki pek çok binanın ilk birkaç katının sular altında kalması anlamına geliyor bu.

Her neyse… Benim “Ya şehirde yalnız kalırsam, gidemezsem” gibi bir korkum yoktu. Arabası olan arkadaşlarla kim kiminle gidecek planları çoktan yapılmıştı. Ama ben “ev kedisi” tabiatlı bir insan olduğumdan “evimi” terketmek istemiyordum. Aslında sözlüğe bakıp da “hurricane” kelimesinin karşılığının “fırtına” değil de “kasırga” olduğunu görene kadar kasırga gelse dahi gitmek niyetinde değildim. Çünkü benim bulunduğum yurt binası 10 küsür katlı, şehrin en sağlam binalarından biri. “Ne olacak en fazla camlar kırılsa (ki banyo çok güvenli) elektrikler gitse, hayatta kalmamam için bir sebep yok. Hatta yapabiliyorsam dışarı çıkar insanlara yardım ederim” diye düşünüyordum. (Evinde kıçının üzerinde oturmak yerine, dışarı çıkıp yardım etmek fikrini hastası olduğum bir şahsın Çanakkale maceralarından edindim). Hala da bu “kalma” düşüncesi gücünü pek kaybetmiş değil ama kendisine “kasırga” kelimesinin üzerimde yarattığı bir holivud filmi ürküntüsü eklendi. Bazen korkmamız gerekenden az korkmak da pek akıllıca olmayabilir.

Dün işte bu “kasırga bir nedir?” konuşmaları, kim bilir belki 10 ayrı kere New Orleans’ın çorba kasesi olma sorunsalı üzerine anlatımlar ile geçti. Akşam arada bir yurttaki bilgisayardan internete girip kasırganın rotasını kontrol ettim. Ama hayat devam ediyordu. Aynı gün öğle saatlerinde bu tartışmalar dönerken ben yine de markete gidip fotoğraflarımı taba vermiştim. (Acaba ertesi gün sular altında kalabilirler miydi- kim bilir?) Yine aynı gün fotoğrafları taba verdikten yaklaşık 45 dakika sonra bölüm sekreteri tatlı hatun Sonya’nın yanına gittiğimde “Duran Duran“ın son albümünü dinlediğini farkedip, “Ne güzel ben de çok severim” diye lafa girince kendisinden gelecek çarşamba günü New Orleans’ta bir Duran Duran konseri olduğunu öğrenecek, ve bu konsere gitmeye niyetlenerek, fonda kasırganın sol ve sağ tarafındaki bulut ve yağış farklılıklarının neler olduğuna ilişkin konuşmaların eşliğinde internetten bilet bulmaya çalışacaktım. Fakat biletlerin 60 dolar olması, ve benim bu ay için çoktan keyfi harcamalar limitini aşmış olmam sebebiyle Sonya’yı tekrar gördüğümde ona durumu anlatacak, ve üzülerek konsere gidemiyor olduğumu söyleyecektim.

Ama hayat gerçekten garip…

Ben biraz hayal kırıklığı, biraz kasırga korkusu ve “yahu nerelere geldik beaaa, hey allamm” serzenisleri, biraz hayatımın Türkiye ayağında olup biten ama benim cismen katılamadığım olayların heyecanı, biraz pre menstrual sendrom altyapılı gerginlikler ile, yani etrafımda geneli negatif yüklü bir aura ile odama döndüm. Ve dediğim gibi, arada bir kasırgayı internetten takip etmeyi ihmal etmedim. Kitap okudum (Jean Echenoz - Ben Gidiyorum)… Radyo dinledim (Rock in the Bayou)… Petek’le meyve yedik (hormonlu çilek, hormonlu kavun, doğal görünümlü çekirdeksiz üzüm, ne idüğü belirsiz mango)… ve elbette Türkiye’deki meyveleri, özellikle “offf ne karpuz yiyolardir şimdi” diyerek andık.

Bana garip gelen, insanın bulundugu yere yaklaşan bir kasırga varken bile, işine gücüne öyle devam ediyor olması…

Gece uzun zamandır görmediğim kadar güzel rüyalar gördüm. Telepatik yeteneklerim varmış, kardeşim öğretiyormuş bana bunları… Uzayda yolculuklar yapıyormuşum… Mutlu kalktım. Oda arkadaşı teyzem banyo kapısını kendi tarafından kilitli bıraktığı için içeri giremedim, çişimi yapamadım, yüzümü yıkayamadım… Üstelik teyze odasında yoktu. Kendisine yeterli miktarda sövüp, kendim gereğinden fazla sinirlenerek, aşağıdaki görevli amcaya indim. Adamın derdimi anlaması biraz uzun sürdü çünkü yurttaki ilk günüydü. (öteki görevliler benim her sabah yaptigim bu ziyaretlere alışkınlar) 3-4 yere telefon açtıktan sonra, teyzenin odasına girmeye ve banyonun kilidini arkadan açmaya ikna oldu. (Aslında son derece basit bir iş). Banyoya tekrar ulaşabilir hale gelince rahatladım ve radyoyu açtım. Hayat… Duran Duran çalıyordu. Sinir oldum. Şimdi 60 dolar öyle bir rakamdı ki, böyle bir durup düşünmek gerekiyordu. Öte yandan bir daha kim bilir ne zaman gelecekti bu adamlar buraya. Daha geçen hafta Areta Franklin’i ve Black Eyed Peas’i kaçırdım diye zaten üzülüyordum. İşte bu şekilde iç çalkantıları ve nefsime hakim olmalar ile cebelleşirken, Ahmet girdi odaya:

-Kızzzıııııııııımmmmm, Duran Duran konserine gidiyorrraaaazzzz!! Biletler 75 cent’e!
-???????!!!!…. İyi de nası yani?

Sonya biletleri bu kadar ucuza edinmenin bir yolunu bulmuş. Nasıl olduğunu anlatmam yasak ;) Ben bu yukarıdakileri yazmaya başlamadan yaklaşık 5 dakika önce, biletleri 75 cent artı 2,5 dolar bilmemne masrafı ile internetten aldık. Gerçi salonun sahneye en uzak bölümündeyiz ama elbette bu hiç dert değil!

Bu arada kasırganın New Orleans çorbası yapmaktan vazgeçip Florida’daki insanları mutsuz etmeye karar verdiğini öğrendik. :(

Şimdilik biz bir yere gitmiyoruz. Burada hava günlük güneşlik.

1 Yorum »

  1. melinda said,

    Temmuz 28, 2007 @ 12:07 am

    Vay anasını…Hayat gerçekten de çok garip!
    5 dakikada değişir bütün işler! Bu lafı seviyorum.

RSS feed for comments on this post · URI'nin geri izlemesini yap.

Leave a Comment