Sincaplar, kediler, kolyeler, vampirler ve iç hesaplaşmaları
Aslında şu anda bunları yazmak yerine bir DNA parçası dizayn etmem gerekiyordu, ama sanırım zorlanacağımın pek farkında olduğum bu işi geciktirmek için şu an “dedemin ninesine bile mektup yazabilirim”.
Geçen hafta 12. New Orleans Piyano Yarışması’na gitme fırsatı buldum. (12th New Orleans Piano Competition). Sığ Amerika’lı’ların arasında azap çeken ruhum, bir parça san’at ile huzur buldu. (Bak yine kendimi tutamadım).
Efendim bu yarışma, New Orleans’ın en güzel caddelerinden biri olan Saint Charles üzerinde bulunan Loyola Üniversitesi’nde yapılıyordu. Kendi gri yurt ve okul binalarımızdan sonra, ağaçlar ve çimenler arasına serpiştirilmiş bankları ve bu güzel ortamda ordan oraya zıplayan sincapları, tuğladan binaları, hatta hemen yan taraftaki kilisenin de katkılarıyla: “ortam şaaaaneeee” idi. Hatta “Lanet olsun dostum, biz kasabanın en iğrenç yerinde mi yaşıyoruz yani?” idi.
Bu arada geçenlerde Petek’le, benim yaptığım kolyeleri pazarlamak amacıyla French Quarter’a gittik. Evet yahu, yılmadık, bıkmadım usanmadım, Yunanistan’dan, Tunalı işportasından sonra burada da satmaya çalışıyorum o kolyeleri. Yurtta ben kolyeleri yaptıkça “Heyytt bee, elime sağlık ne güzel yaptım” diyorum -kulakları çınlasın anam da böyle mütevazııdır-, kızlar odaya girip girip “Ayyyyy ne güzzzeeeellll” diye tezahürat yapıp beni gaza getiriyolar. E burası Amerika. Türkiye’deki gibi olmaz ki, el yapımı, kilden boncuklar, her şeyiyle oricinal… Mutlaka bir alıcısı bulunur.
Bu düşüncelerle, hadi dedik gidelim, bi yandan Petek fotoğraf çekmek istiyordu. Her tükkandan geri çevrildik inanır mısınız. Oysa ki ne güzeldi kolyelerim.



Biraz hayal kırıklığına uğrayıp geri döndük ama bu sırada benim de naçiz katkılarımla Petek çok güzel kareler yakaladı. Bunlardan benim en sevdiğim, Fransız Mahallesi’nin o eski ahşap evlerinden birinin önünden geçerken pencereden bize baktığını farkettiğimiz kedi ve arkadaşı biblo kediydi:
Bu arada yine oralarda bir eski kitapçı vardı. Koskoca bir raf Anne Rice kitaplarıyla doluydu. Anne Rice’ı bilmeyenler için: Kendisi Vampirle Görüşme filminin senaryosunun derlendiği aynı adlı kitabın da içinde yer aldığı Vampire Chronicles’ın ve daha nice Vampir kitaplarının yazarıdır. New Orleans’ta yaşamaktadır.
New Orleans gibi bir şehirde yaşamanın en güzel yanlarından biri de, her an Anne Rice ile süpermarkette karşılaşma olasılığının yanı sıra, bir eski kitapçıya girdiğinizde, rafların en sevdiğiniz bir kısım yazarlarla, fantastik kitaplarla, blues ve jazzla ilgili akla gelebilecek her türlü matbuatla dolu olması:
Kolye işleri rast gitmemişti ama olsundu. Kasabanın en güzel kitapçısını keşfetmiştik.
Ama hep ne diyoruz? Hayat bir garip…
Sonunda sanatımdan anlayan birilerini çıkarıverdi karşıma hiç beklemediğim bir anda. (Zaten sonunda beni evrende en anlayan kişiyi de aynı hınzırlıkla çıkarmıştı. Sanırım hayat benim süprizlerden hoşlandığım kanısına varmış bir ara.)
Geçtiğimiz hafta sonu Judy ve Peter adlı hocalarımız bizi evlerinde ağırladılar. Ben şimdi “ev” diyorum ama o “ev” için on tane blog yazsam heralde yine anlatamam nasıl nefis bir mekan olduğunu. Tek söyleyebileceğim, burada insanların para verip gezdiği “Eski New Orleans Malikanesi” denilen şeyin gerçeğini ve en kendine hasını gördük. Ben masalardaki salatalardan biraz atıştırıp kendime bir Louisiana birası açtıktan sonra kendimi iki hocayla mısır soyarken buldum. Bu kadınlardan birisi boynumdaki kolyeyi görüp (allaam sonunda!) “Aaaa ne kadar güzel bir kolye bu!” dedi.
Ben tabi ki fırsatı kaçırmadım…
“Ehe, ben yapıyorum bunları. Boncuklarını bile kendim yapıyorum kilden. Evet”
İki gün sonra kadın beni okulun koridorunda köşeye sıkıştırıp acaba kendisine kolye satmayı düşünür müyüm diye çekinerek sordu. (Samtayms, Americans are too polite).
Ertesi gün elimdeki kolyelere baktı, özellikle bir tanesine hasta olup, kendisi annesi ve kız kardeşleri için farklı farklı renklerde aynı modelden olacak şekilde 6 adet ısmarladı. En sonunda kendisine söylediğim kolye-küpe takım fiyatı için ise:
“This is impossible, this is sooo cheap!!! Are you crazy. No no, I am gonna write you a check, and you will take it, oh my god, you cannot be serious…” diyerek ortamı terketti.
(Meali: manyak mısın kızım sen, bu kadar ucuza satılır mı bu kolyeler, yok yok ben sana bi çek yazacam sen de onu alacan ve bu işi burada kapatacaz, hayret bir şey yahu…)
Hayat ne garip :)
Şimdi bu azap içindeki ruh, yazısının başında Amerikalılara sığ dedi diye bir de vizdan azabı çekmesin mi? Çeksiiinn…
Bugünkü maceramızda öğrendik ki, hiç bir ülkenin insanını başbakanına (ya da başkanına) bakarak yargılamamak lazım. (Ya da okuldaki son seminerinde giydiği rüküş kıyafetin sizde yarattığı şaşkınlığa göre… Söyleyin kim sığ şimdi? ;)
(not: kolye fotografları dışındaki fotoğraflar Petek’e ait)




melinda said,
Temmuz 28, 2007 @ 1:01 am
Şeytan tüylerini sana mı hibe etti gibi bir soru soracağım ama cevap beni korkutuyor.
“En alt resimdeki kolye pek şahane.”