Gözlerim çekik ve de sağlıklı besleniyorum

Geçtiğimiz cumartesi Uyen (yuğen diye okuyoruz) bizi Çin/Vietnam süpermarketine götürdü. Daha önce bahsetmiş miydim bilmiyorum ama burada bizim gibi arabası olmayan fukara insanları arabası olan normal insanların götürmesi gerekiyor süpermarketlere. Çünkü bir insan evladının yürüyerek ulaşabileceği ve sebze, meyve alabileceği süpermarket yok etrafta.

****Eğer bugün otobüsle okuldan ya da işinizden eve dönerken gidince akşam yemeği için ne pişireceğinizi düşünüp, Burdur usulü kabak kavurma yapmaya karar verip, duraktan inince hemen oradaki Makro marketten kabağınızı, soğanınızı alabilmiş bir insansanız, siz benim kıskanacağım çok şeye (en azından bir süpermarket dolusu gıdaya) sahipsiniz… Hele ki evinizin yakınında sokağa kurulan bir semt pazarı varsa. Domatesin iki tanesini 1 dolardan almıyorsanız… Türkiye’de olmanın tadını çıkarın!*****

Bu arada Uyen bizim laboratuvarın teknisyeni ve aynı zamanda hocamız Oliver efendinin müstakbel karısı, son derece zeki, hastası olunası bir insan. Vietnam’da doğmuş. Pirinç tarlaları ve pek çok fabrikanın sahibi olan bir ailesi varmış fakat savaş çıkınca gomünüsler ne var ne yok ellerinden almışlar. Henüz dört yaşındayken kendisini, babası ve kardeşine hamile olan annesi ile ülkeden kaçmaya çalışırken bulmuş. Çin’e vardıklarında annesi neredeyse limanda doğum yapmış, ve birkaç ay sonra kaptığı bir enfeksiyon sonucu ölmüş. Daha sonra ABD’ye sığınmışlar. Yani Uyen için aslında Amerikalı da diyebiliriz, ama ben şimdiye kadar kendisini tanıdığım kadarıyla ona Vietnamlı demeyi tercih ederim. (Onun da eğer bunları okuyabiliyor olsaydı beni onaylayacağını tahmin ediyorum).

Genellikle cuma günleri Uyen ve Oliver’la öğlen yemeği için Vietnam restoranlarına ya da sushi yemeye gidiyoruz. Bunlar bizim “Asya kültürüne giriş ve yemekleri tadıp hayran kalınış” derslerimiz oluyor.

*****Eğer yakınınızda ucuz Asya yemekleri satan, nefizinden sushi yiyebileceğiniz bir restoran yoksa, burda var. Hem de yemekler çok lezzetli. Buyrun kıskanma sırası size geldi, diycem ama diyemiyorum. Çünkü siz bilmediğiniz bir lezzeti, benim o kabakları, ya da ne bileyim mesela sütü (burda çok GARİP bir tadı var sütün), ya da mis gibi kokan bildiğiniz o çıtır çıtır ekmeği, çaydanlıkta demlenmiş çayı kıskandığım gibi kıskanamazsınız…*****

İşin garip yanı, ben nedense pek ilgisiz bir insandım bu Asya insanlarına ve onların kültürlerine (hadi, öküz deyin bana). En basitinden buradakilerin berbat aksanları var ve anlaşmak biraz zor olabiliyor. Ama yine de kendimi en rahat, en evimde hissettiğim zamanlar galiba o çekik gözlü insanlarla dolup taşan restoranlar. (Hunlar’ın Anadolu’ya Asya’dan göçetmelerinin de bununla bir ilgisi vardır belki bilmiyorum:)

İşte o restoranlardan bir tanesi de Uyen’in bizi götürdüğünü söylediğim marketin girişindeydi. Aslında burası bir “Çorbacı” idi. Uyen bize “Açsanız, şurda bi çorba içebiliriz” dedi. Çorbanın çok da hastası olmayan bir insan olarak beni heyecanlandırmayan bu öneriye obur bir insan olduğum için evet dedim. Remziye’den de olumlu cevap gelince gidip oturduk. Ve Uyen’in tavsiye ettiği çorbadan ısmarladık. Fakat çorba öyle bildiğimiz çorbalardan çıkmadı.

Bir kere çorbayı çubukla yedik dersem ne dersiniz? “Yalaaaannn!!” dersiniz. Evet yalan :) Tamam kaşık da getiryorlar yanında ama genel olarak çubukla yeniyor çünkü çorbanın içinde çok incesinden spagetti düşünün (noodle), ondan var. Çeşit çeşit et var. Bir de ortaya çorbalarla birlikte bir tabak geliyor içi taze naneler, bilmediğim başka otlar ve soya filizi dolu. Salata değil o! (Biz iki Türk, “ortaya karışık bi salata” geldi sandık haliyle). Onları da alıp çorbaya dolduruyorsunız… Ohhh afiyetler oluyor.

Yani şu tatlılığa, şu kaşığın sevimliliğine bakar mısınız. Üstelik bu yemeğin gerçekten çok da sağlıklı olduğunu düşünüyorum çünkü aynı anda et, sebze ve makarna yiyorsunuz. Günlüğü “sosyetik köşe yazarı restoran tanıtıyor”a çevirmeden hemen felsefemi yapmaya başlayayım izninizle. Buyrun şöyle alalım sizi:

Çorbamı sessis sessiz yerken aklıma pek çok şey geldi.

Tamam dedim, Burdur usulü kabak olmayabilir, süt iğrenç evet… Ama başka lezzetler öğreniyorum, bak şu çubukları tutuşumdaki ustalığa bak, heheyt…

İçimde zamanında shakuhachi (Japon Ney’i diyorlar buna, üflemeli bir çalgı), tesadüfen izlediğim Ruhların Kaçışı (yani – Sen to Chihiro no kamikakushi (Miyazaki)) ve en çok da Meren’imle Miyazaki seanslarımız sırasında filizlenen Doğu Kültürü sevgisi, yani tam da Amerika’nın göbeeeende birden “Filiz miliz nereye kadar, olmuşken ağaç olalım bari” diyerek dallanıverdi. Bu dallanma benim daha sonraki dakikalarda süpermarketten kuru yosun, tofu, yemek çubukları, guava diye bir garip meyve, lotus kökü ve daha pek çok acayip şeyi alırken görülmeme sebep oldu.

lotus kökü

Üstelik aldıklarımı ödemek için kasada sıraya girdiğimde, kendimi ve Meren’i çoktan kimonolar içinde, hani Miyazaki’nin “Tottoro”sundaki gibi geleneksel bir Japon evinde, sade, ama içinde ince bir zevki barındıran, sessiz sakin bir ortamda hayal etmeye başlamıştım bile.

Fakat gerçekten bilmediğimiz şeyler ve kendimiz gidip görmediğimiz yerler hakkında kurulan hayallerin ne kadar yanıltıcı olabileceğini (ne de olsa HAYAL) ve sırf yemeklerini sevdim diye aradığım o katışıksız mutluluğu Asya’larda Japonya’larda bulamayacağımı çoktaan öğrendim sanırım.

Çünkü, o “doğu kültürü sevgisi filizi” isterse bir gün çınar olsun, az önceki cümlede öğrendiğimi iddia ettiğim hayat dersleri ile birlikte, şu memlekette geçen üç ayın, uzun uzun düşünmelerin, ve gerçekten özlemenin sonucu, ben Düygü Özpolat, Türkiye’nin Ankara’sında filizlenmiş bir insan evladı (veyahut bir bitki) olduğumun iyice ayırdına vardım… Anladım ki, köklerimi ne kadar çekiştirirsem çekiştireyim, büyüyen dalların ucu nerelere uzanırsa uzansın, eğer çiçekçiye sorarsanız benim en çok 26-45 doğu boylamları ile 36-42 kuzey enlemleri arasında kalan toprak çeşidi ve o toprağın suyunu seven bir bitki olma ihtimalimin kuvvetle muhtemel olduğunu söyleyecek size. Ve mümkünse güneş alan bir yer. Anladım ki insan doğup büyüdüğü yere alışıyor, sonra gün gelip alıştığı için artık farkına bile varmadığı ayrıntılar ortadan kaybolunca, fena halde afallıyor… Bu ayrıntıların ne kadar çoğunun ortadan kaybolduğuna ve yerlerini tutabilecek yeni ayrıntıların ne kadar tatmin edici olduğuna göre o kişi kültür şokuna girebiliyor (ya da girmiyor).

Bazı günler bir Vietnam lokantasında yenen ismini bile anlayamadığınız yemek size koskoca, kütür kütür, kırmızı bir karpuzu, aktarları (ve adaçayını), sucuklu tostu unutturabilirken, bazı günler bilakis hatırlamanıza sebep oluyor.

Sanırım bugün o günlerden biri :)

Aynı zamanda, uzakta olmanın ve özlemenin bana sokaktaki kıroları (hadi Mine G. Kırıkkanat deyin bana), beni deli eden, çileden çıkaran ayrıntıları, iyisini hakettiğim halde aylarca iş arayıp bulamadığım o kabus zamanları, yan odamda kalan öğretim üyesi teyzelerin nicesini unutturduğunun da farkındayım.

Bu sebeple ben yine hayata, hiçbir şeyin hiçbir kuralı olamayışına şaşırmadan edemeyeceğim, ve sözümü yine o müthiş cümleyle, bu günlüğün ana fikri ile bitireceğim:

Hayat gerçekten garip!

(Not: Shakuhachi’yi merak edenlere Stefan Micus dinlemelerini öneriyorum.)

  • Share/Bookmark

9 Yorum »

  1. Duygu Özpolat said,

    Ağustos 8, 2005 @ 23:18

    Yorumcu benim, panik yapmaya gerek yok her şey yolunda :)

    ikinci bir Notum daha vardı buraya ekleyeyim dedim.

    Not 2: Sıdıka Teyze’cim senin Japonya maceralarını şu büyümüş halimle dinlemekten çok keyif alacağım belli ki, hakkaten bir kongre bulsan da gelsen ne güzel olur. ;)

  2. bilgece said,

    Ağustos 9, 2005 @ 00:30

    çok güzel yazıyorsun sürmeli gözlüm. demek daha 3 ay oldu. buradan da çok uzun oldu gibi geliyor bana. özlemden midir, yoksa bu doyurucu ve tecrübelerini çok güzel yansıtıcı yazılarından mıdır bilmem. konsantre yaşıyorsun zamanı. (ne demekse) yani sabun köpüğü gibi uçup giden hafif bir tat bırakan sinema salonunun merdiveninden inerken daha ilzeri silinip giden filmlere benzemiyor seninkisi. dolgun, doygun, dolu dolu işte. arada bi daha okuyası geliyo insanın. best seller olucak sanırım gelince kitap yaptırırsan bi çıktı alıp. bu arada bilgece adı ile bizim şekerin sayfasını yapmaya başladık. ama daha öğrenecek, yazacak, geliştirecek, ekleyecek çok şeyimiz var. biraz bişeye benzeyince duyuracağız biz de. çok öpüyorum seni. ecenin ayaklarına oje sürdük çok sevimli oldu. bir de hala fotoğraflarına bakınca gugu demeyi unutmadı. Teyzen.

  3. Anonymous said,

    Ağustos 9, 2005 @ 04:09

    İşte bu bee..bu benim kızım milleeet..ne harika yazıyo di mi?hastasıyım onun…ve dahi teyzesinin ve dahi fatoşumun..her üçü de türkçemizi konuşturuyolar..Aaa unutmadan Meren’im de öyle..Duygumun seçtiği o eşsşz insan beni yazdıklarıyla ağlatıyor…Hadi koçlarım kim tutar sizi..Öptüm hepinizi…
    Anne

  4. Anonymous said,

    Ağustos 9, 2005 @ 06:30

    Ya inanamıyorum,sana o kadar “amerika türkiye’ye benzemez, önüne çıkanı yemeye çalışma” dedim ama dinletemedim.neyse afiyet olsun…
    İçindeki “angaralıyı” kaybetme sakın ??!!!
    özge -aal-

  5. Anonymous said,

    Ağustos 9, 2005 @ 14:28

    Afiyet ossun… Insan buradayken bilemiyor tabii kiymetini… kabaklar bana ben kabaklara el salliyoruz… ustune alinan, eve alinan kabak sayisi: 0

    ailecek aboneniz olduk sikca geliyoruz. ben kendime ait -calisan- bir bilgisayar sahibi olunca hemen bookmark toolbar’a ekleyecegim biyo-lokum gibi sitenizi efenim…

    ankara’dan sevkiler… l’o'ker…

  6. Duygu Özpolat said,

    Ağustos 9, 2005 @ 15:29

    teyzecim… evet bana da sanki 3 aydan cok cok fazla oldu gibi geliyor, sanki yillar oldu gibi geliyor bazen. zaman hem hizla akiyor gibi, ama aylari sayinca, sadece 3 tane ediyor. Belki de dedigin gibi yasananlarin ve ogrenilenlerin coklugundan yani “konsantre” hakkaten.

    annecim… bildigim bissuru seyi bana sen oorettin ortmenim :) ogretmediklerin icin de beni serbest biraktin, yasaklamadin sinirlamadin ;)

    ozgecik sen benim oburlugumun resmini cekebilir misin ha soyle, ehihe :)

    Lokercim, gurur duydum, mutlu oldum severek okuduguna. Teveccuunus… En yakiin zamanda o Turkiye’min organik kabaklarindan bir kavurma yap kendine :) Sevgiler bissuru.

  7. rem said,

    Ağustos 10, 2005 @ 00:38

    okuduktan sonra kalkip kapini calmak istedim.ama yazmak olumsuzlestirmek istedim ben de burdan.o gun o corbayi icen diger zeki turk te bendim.yesil biberden cayir cayir agzi yanan.uyenin asla corbasina koymadigi kenarlari dikenli yapraklari yemeye calisan zeki de benim ayni zamanda.neyse…duygu biliyo musun geleli 3 ay oldu yazmissin bu durumda ben geleli de 2 ay oluyo.amanin o kadar oldu demekten kendimi alamiyorum.ahanda saydimda tam olarak 1 ay 1 haftam kalmis bu sehirde.seninle ayni okulda yillarca okuyup tanisamadigimiza uzuldugumu farkettim.bir de merenin en kisa zamanda gelebilmesi icin 3 kulhuvalla 1 elhamli bi dua ettim.bugun bu ikinci baski oluyo ama seni seviyorum.
    bi de inanmazsin bugun tottiroyu izledim.yazini okuyunca da anaaaa ldum.muck bye rem

  8. melinda said,

    Temmuz 28, 2007 @ 01:21

    Şu an Türkiye’de [-ki sen nerdesin bilmiyorum, daha blogunda şimdiki zamana gelmedim.] saat 0225. Arkadaşımı aradım…Yarın sushi yemeğe gidiyoruz. İnsan bu kadar özendirilmez ki..Bu nasıl bir anlatımdır. Çorba değil sanki şekerle harmanlanmış macun karışımı gibi meret.

    Ve senin kim olduğunu bilmesem de hemcinsin olarak diyorum ki; “Umarım blogunda geri dönüp sık sık okuyorsunudur geçmişi…Cesaretini çok sevdim…Hayatın garipliği ters teptiğinde mutlaka okumalısın”

  9. this article said,

    Ekim 17, 2014 @ 16:49

    this article…

    Wherever you go, there you are. » Gözlerim çekik ve de sağlıklı besleniyorum…

RSS feed for comments on this post · TrackBack URI

Yorum yapın