İçindeki çorba gibi bir yazı :)

Pazartesi günü Barış’la Canal’da bağımsız filmler, Avrupa filmleri, ve gay temalı filmler gösteren favori sinemamda bir film izlemeye gittik. Filmin 2005 yapımı olmasından ve Holivud filmi olmamasından yola çıkarak Türkiye’de henüz gösterime girmediğini sanıyorum. Bağımsız
Amerikan sinemasının güzide bir yönetmeni olan Don Roos’a ait. İsmi de: Happy Endings yani Mutlu Sonlar. Fırsatınız olduğunda mutlaka izlemelisiniz.

Filmde, insan ilişkileri ve ilişki yumakları, aşk, hayatta aldığımız bir takım kararların gelecekte bizleri nasıl etkileyebileceği gibi bilindik konular son derece keyifli ve kendine özgü bir şekilde işlenmişti. Filmden çıktıktan sonra bisikletime atlayıp yurda dönerken yine bir sürü şey düşündüm.

Dün ise, bir ara sonunda vakit bulup Asya marketinden aldığım o garip malzemelerle çorba yapma girişiminde bulundum.

Birinci Çorba Yapma Girişimi
Başarısız…
Hani bahsetmiştim ya bu çorbaların içine makarna da koyuyorlar diye. Sanırım onu hem biraz fazla kaçırdım hem de çok pişirdim. Çünkü artık tamam pişti dediğim aşamada çorbadan çok lapa olmuş makarnaya benzemekle birlikte, çok fazla pişirdiğim için makarnaları çubukla yemek imkansız hale gelmişti, fazla kaygan ve kırılgandılar artık. Çorbanın içine, orjinalindeki gibi, yosun ve tofu da koydum. Bu ikisini sevdiğimden emin değilim artık. (Oysa ki restoranda lüpür lüpür götürmüştüm çorbayı.) Bu durumu vejeteryan olmama hayatta imkan olmadığı yolunda bir mesaj olarak algılayıp, “madem şu çorbaya (?) lezzet katacak bir şey ekleyeyim yazık olmasın” mantığıyla (pardon mantık?) yine aynı marketten almış olduğum karidesleri, oyster (midye) sosu denen bir sosla kavurdum (bak bu güzel oldu) ve de artık daha çok makarna görünümündeki çorbanın üzerine ekledim. Bu arada “oooo Duygu Hanım, gelsin karidesler gitsin havyarlar… Yanına bir de yıllanmış lö şardoné dü pon şarabı açalım mı?” derseniz öncelikle “ne biçim şarap ismi o, hiç anlamıyosunuz şaraptan galiba” derim. (Kendim anlamıyorum ya, komplekslerime engel olamam bu aşamada, hemen zeytin yağı gibi üste çıkarım.) Sonra da şöyle eklerim: “Bizim buralarda yakalıyolar bu heyvancıkları. O yüzden yarım kilosunu 3-4 dolardan alıyoruz çok afedersin”. Karides demiş ve yeri gelmişken New Orleans’a özgü birşeyden bahsedeyim madem.

Burada karides ve benzeri deniz mahsüllerini ekmek arası da satıyorlar. O derece “et-tavuk döner” bir şey yani karides. Belli bir tarzdaki ekmek arası yiyeceklere “Po-boy” deniyor. Po-boy ismi aslında “Poor boy”dan geliyormuş (fakir oğlan:). Eskiden, 20. yüzyıl başlarına tekabül eden bir eski zaman bu, fakir insanlar, zenci işçiler ekmek arasına patates kızartması koyup üzerine de bir çeşit yağ döküp yerlermiş. Zaman içinde, ekonomik koşullar düzelince bu sandviçlerin içine et, deniz mahsülleri de konulabilir olmuş. Daha sonra da New Orleans’a özgü bir yiyecek halini almış. İsminin “po-boy” halini alması artık zenci aksanına burada az çok maruz kalmış bir insan olarak bana son derece mantıklı görünüyor. Adamlar “Poor” (puur) demiyorlar çünkü “Poo” diyorlar normalde de. Ha bu arada po-boyun bildiğiniz midye tava versiyonu da var.

Sürekli yemekten bahseden bir insan oldum sanırım ben. Yakında birisi “Alo ben Zürniyet gazetesinden arıyorum. ‘Afiyet şeker olsun’ köşemizi dolduracak tam da sizin gibi boğazlı, yemekten başka bişey düşünmeyen bir arkadaş arıyorduk, ne dersiniz hoş olmaz mı?” derse, işte benim ona diyecek hiçbir şeyim yok. E haklı çünkü. (Evet günah çıkarıyorum şu an ben).

Fakat aslında benim bir suçum yok. Her an parti havasında, insanların habire yiyeceklerden bahsettiği, ve hatta habire yiyip içtikleri bir şehirde yaşıyorum. Ki o şehir, buralarda “Lazy-ana” (lazy: tembel) diye dalga geçilen eyalette (Louisiana) bulunuyor.

Son olarak, geçtiğimiz cumartesi günü bir de Akvaryum maceramız oldu Petek’le. Benim hayvanat bahçesi geçmişimi bilenler, aslında hayvanat bahçesi ve akvaryum benzeri yerlerden “anlayış” olarak hiç hazzetmediğimi de bilirler. Ama öylesi “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” bir insanım ki, bulunduğum şehirde hayvanat bahçesi varsa görmeden gitmeden edemiyorum. Zira bu hayvanat bahçesi dosyası benim için kapanmış değil. “Hayvanat bahçesi” gibi bir kurumun varlığı bana -özellikle Türkiye’de bir yıldan fazla bir süre bu konuyla uğraştıktan sonra- çok saçma geliyor. Yine de “hayvanat bahçelerine karşıyım” diyerek hiç gitmemenin en azından şimdilik tam olarak içime sinen tepki olup olmadığından emin değilim. Dosyasını henüz kapatmadığımdan olsa gerek. Başka bir olasılık ise şu: normalde görmeme imkan olmayan hayvanları görünce o kadar mutlu oluyorum ki, belki de bütün bu “gitsem mi gitmesem mi” ikilemim insansı bencilliğimden kaynaklanıyor. Bu da bir özür değil elbette.

Yine de size Petek’in yakaladığı bir kareyi gösterirsem belki ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmeme yardımı dokunur:

Soldaki fotoğraf Petek’e ait. Sağdaki fotoğrafı internetten buldum. Her ikisi de aynı yerin farklı açılardan çekilmiş halleri. Petek sağdaki tünelin (zoosfera diyorlar) tavanını çekti. Biz tam girdiğimiz sırada bu akvaryumun içersinde iki dalgıç, köpek balıklarıyla aynı sınıfa dahil olan (ama etçil olmayan) vatozları besliyorlardı. Bunu heyecanla izleyen çocukları görünce, acaba böyle yerler çocukların hayvan ve doğa sevgisi kazanmalarını sağlıyor mu, buraya gelip bu canlılardan etkilenen bir çocuk ileride onlara zarar verecek bir şey yapmadan önce bir kere daha düşünür mü diye sordum kendime.

Bu güzel bir savunma. Fakat işin bir de şu yönü var: Acaba bu çocuklar hayvanat bahçelerine ve akvaryumlara gelerek, bizim dünyadaki diğer canlılar üzerinde, onları istediğimiz zaman yakalayıp kafeslere, cam kaplara koyma hakkına sahip olduğumuz hissine kapılıyor olabilirler mi? Bir başka canlıyı parmaklık ardına koymak bu çocuklara “normal” gelmeyecek mi şimdi? Büyüyüp zengin bir iş adamı olursa evine şu akvaryumdan bir tane yaptırası gelmeyecek mi???

Yok yok kesinlikle karşıyım ben bu işe. Ayrıca şunu da söylemeliyim. Geçen hafta üçboyutlu film izlemeye gittik. Hatta o sinema da bu Akvaryum binasının içinde. İzlediğimiz filmin adı “Sharks” yani köpekbalıkları idi. O kadar güzeldi ki, kendimi gerçekten denizin altında o balıkların arasında yüzüyor sandım. Hatta bir ara bir deniz anasına dokunmaya çalışmaktan kendimi alamadım. Teknoloji bu kadar gelişmişken ve insan sadece sinemaya giderek de aynı çoşkulu hisleri yaşayabiliyorken, hayvanat bahçeleri gibi, şartları bir türlü standartlaştırılamayan, özellikle Türkiye gibi ekonomik sıkıntı içinde olan ülkelerde hayvanların yaşamaktan çok işkence çektikleri yerlerin, ve bu yerlere dökülen kim bilir kaç milyonlarca paranın ne anlamı var diye de sormadan edemiyorum. Ha “o zaman sen ne diye gittin bacım?” derseniz cevap hazır: düşmanı içerden fethedicem ben!

  • Share/Bookmark

Yorum yapın