Archive for Ekim, 2005

50 yılın korkunç gerçekleri


Türk medyasını ve dünya üzerindeki tüm cahil ve vurdumduymaz insanları kınıyorum. İşte şu yüzden:

Sanırım pek çoğunuz World Press Photo’nun seçtiği ve Milliyet’in geçtiğimiz günlerde web sitesinde yayınladığı (baskıyı bilemiyorum buralardan) “50 yılın en iyi fotoğrafları”nı görmüşsünüzdür. Eğer görmediyseniz mutlaka görmeniz gerekiyor:

İngilizcesi olanlar için: World Press Photo

Olmayanlar için malesef: Milliyet

Ben dün bu fotoğraflara her iki sayfadan da baktım. Milliyet’in, fotoğrafların açıklamalarını ne kadar özensiz ve eksik çevirdiğini görünce sinirlerim bozuldu. (Bir de altına copyright işareti koymuşlar). Daha sonra Ekşi Sözlük’te fotoğraflar hakkında yazılanları okuyup iyice çileden çıktım.

Sözlükteki “yazar(?)”lardan bir tanesi şöyle diyordu:

“hepsi sanat ve gerceği objektiften yansıtabilme anlamında muhteşem fotograflar… ama hepsi acı… tamam çok kötü günler gecirdi dünya, hala da geciriyor ama neden hep acı ve şiddet ödüllendiriyor, işte ben bunu anlamıyorum. içinden yaşam sevinci fışkıran hiç mi an olmadı şu 50 yılda, hiç mi güzellikler yakalayamadı insanoğlu? illa iç acıtıp yürek mi burkması lazım ödül alabilmesi için.. nedir bu acıya karşı eğilimimiz bir bilsem… bir umut yok mu?”

Bir tanesinin ise “neden aralarında mutluluğa dair değil de üzüntüye dair fotoğrafların çok olduğunu merak ettiği bir sergi” imiş bu. Sanıyormuş ki “sadistlikten zevk alıyor insanoğlu.” Bu fotoğrafları izlerken gözleri buğulanmış, öyle ki bir düğün, bir doğum, bir neşe aramış her bir geçişte yenisini beklerken. (Keşke onlara bakacağına televizyon izleseymiş o zaman).

Ne kadar tipik bir cahillik ve vurdumduymazlık örneği aslında. Bu fotoğraflar hakkında sözlükte kendisinden önce yazılanları okumaya tenezzül etseydi, belki başkalarının yazdıklarından anlayacaktı neden bunların sadece üzücü fotoğraflar olduklarını. En azından belki kendi süper dahiyane cümlelerinin benzerini kendisi gibi pek çok başka akıllının zaten kurmuş olduğunu görüp belki hiç olmazsa susacak, beni de burda kendimden geçirmeyecekti.

Bu acılara zaten her gün sırtımızı dönüyoruz. Zaten bunları görmezden gelmek için, televizyonlarımız, aptal aptal dizilerimiz, canlı müzik barlarımız, bilgisayar oyunlarımız var. O fotoğrafçılarçıların, hayatlarını tehlikeye atarak, o zor koşullarda bu fotoğrafları sırf çok iyi paralar kazanmak için çektiklerini sanmıyorum.

Eğer Milliyet Gazetesi tenezzül edip de fotoğrafların altındaki açıklamaların tamamını doğru biçimde çevirseydi, 1965-66 yıllarında iki kez üst üste ödül kazanan Kyoichi Sawada‘nın, kazandığı ödüllere sevinemeyecek kadar savaşlardan etkilenmiş ve sessiz bir insana dönüşmüş olduğunu, zaten yine Kamboçya’da fotoğraf çekmeye çalışırken öldürüldüğünü okuyacaktık.

1980 yılında açlıktan deyimin tam manasıyla bir deri bir kemik kalmış çocuk ve misyoner fotoğrafıyla ödül alan Michael Wells‘in bu yarışmaya kendisinin katılmadığını ve “açlıktan ölmek üzere olan insanlar üzerinden fotoğraf ödülleri kazanmaya karşı olduğunu” okuyacaktık. Ama Milliyet bunu da çevirmedi.

Milliyet yine 1972 yılında Vietnamlı çocukları, köyleri “yanlışlıkla” bombalandığı için oradan koşarak uzaklaşırken görüntüleyen Nick Ut Cong Huynh‘un, o kareyi çektikten sonra hemen elindeki matarasıyla, yanan kıyafetlerini atıp “çok sıcak” diye bağıran kızçocuğunun üzerine su döktüğünü, ve bu çocukların hepsini sonra kamyonetine atıp hastaneye götürdüğünü de yazmadı.

Klasik Türk Medyası, işte böyle özensiz, kendi mantığına uymayan ya da İngilizcesi’nin yetmediği şeyleri, her zaman olduğu gibi çevirmedi. Bizlere bu haberleri de yapış yapış süzgecinden geçirerek sundu.

Hoş, Ekşi Sözlük’te bile, bir başlıkta kendisinden önce yazılanları okumayan bir insan, belki onları da okumazdı. Zira kimse okumakla ilgilenmiyor, ama “Ağzı olan konuşuyor!”. Burada hatalı kim bilemiyorum, kendilerine sunulan özensiz, fabrikasyon haberlere sesini çıkarmayan halk mı, yoksa onlardan bir parçacık gerçek bilgiyi esirgeyen özensiz medya mı?

Ayrıca, bu fotoğrafların ne kadar önemli bir gerçeği anlattığını anlamak, onları en çarpıcı, o gerçeği en doğru şekliyle sunmanın önemini anlamak, bir kez olsun bir şeye “off süper haber, yaa koy işte iki satır altına” mantığıyla değil de “insanlık dur ve kendine gel, bak neler olmuş ve oluyor” manığıyla yaklaşmak bu kadar mı zor???????

İşte ben bunu an-la-ya-mı-yo-rum.

Yorumlar (7)

zörg ile ziyurg’un maceraları

-nasıl yani, birşeyler öğrenmeleri için belli bir yerde toplanmaları ve bir başkasının onlara anlatması mı gerekiyor?
-evet.
-anlam veremiyorum, neden kendi kendilerine öğrenmiyorlar ve zorla bu yerlere gönderiliyorlar?
-aslında tam olarak zorla sayılmaz. bu mekanlara “okul” adını vermişler. genç bireyler okula zorunlu olarak gidiyor ama bunların büyük çoğunluğu kendi istekleriyle “üniversite” adını verdikleri meslek edinme yerlerine gitmeye çalışıyor.
-iyi de neden oturup kendi kendilerine öğrenmiyorlar?
-sanırım yeterince kaynakları yok bunun için. garip bir şekilde birbirlerinden öğrenmeye alışmışlar.
-anlayamadığım bir şey daha var. “sınav” dedikleri nedir?
-önce okula giden bir bireyin ne kadar öğrenebildiğini ölçmek için geliştirdikleri bir uygulama sanmıştım. fakat biraz daha derinlemesine araştırınca asıl nedenin başka olduğunu anladım. insanların çoğu, bu sınavlardan başarısız olup okuldan atılma korkusu olmazsa, çalışıp öğrenmiyor!
-nasıl????!!!!! yani birisi onları deneyecek, sınayacak diye mi öğreniyorlar? işte bu çok saçma!
-evet, inanması güç ama öyle. genel olarak yeni şeyler öğrenmek yerine uyumayı, ya da televizyon adını verdikleri resimler gösteren bir kutuya bakmayı tercih ediyorlar. en akıllıları bile tembelleşmeye çok yatkın ve kendilerini çalışmaya zorlayacak yaptırımlara ihtiyaç duyuyorlar.
-yıldızlar adına… işte bu gerçekten inanması güç bir şey.
-bitmedi, dahası var. düşün ki, bunlardan bazıları, hayatlarının yarı yoluna geldikleri halde, okula gitmeye devam etmeyi seçiyorlar. sanırım buna da “doktora” adını vermişler. bir çeşit uzman oluyor bunlar. önemli olan, bu aşamada, bu kişiler artık gerçekten kendi istekleriyle okul dedikleri öğrenme yerlerine gidiyorlar, yani bunların amaçlarının öğrenmek olduğuna ilişkin bir şüphe duymak aslında saçma olur. zaten istemeseler başka bir iş yaparlardı değil mi?
-evet mantıklı duyuluyor.
-ama sıkı dur. insanların doktora yapanları bile sınavlara girmek zorunda!
-baygınlık geçirmek üzereyim zörg. yeter artık daha fazla anlatma.
-bunu duyduğumda ben de büyük şok geçirmiştim. insanlar gerçekten çok acayip. aslında şu anda vardıkları teknolojik aşama düşünülürse, en azından doktora dedikleri şey için hala eski çağlardan beri kullandıkları öğrenme yöntemlerini kullanıyor olmaları çok… gülünç… tamam insanlar çok kalabalık ama doktora gibi bir şeyi yapmak isteyen oldukça az insan var. (ki bunlara çoğunlukla bizdeki bozukbeyin gözüyle bakanlar da yok değil.)
-yaratıcılığı ve verimliliği bu kadar düşüren, böyle berbat bir sisteme rağmen geldikleri teknolojik ve kültürel düzey beni çok etkiledi doğrusu.
-çok ilginç bir nokta da, kendilerini üzen ve sıkan şeylerin onlara ilham dedikleri bir şeyden verdiğini, bu şekilde hayatlarını garip bir dengede tuttuklarını iddia edenler var aralarında. sanırım o ilhamları hiçbir işlevi olmayan ama çok sevdikleri “sanat” denilen şeyi yapmak için kullanıyorlar. ama yine sıkı dur!
-ne?
-”sanat” yapmayı öğrenmek için bile okulları var! ahahahhaeheh.
-hehehaheheaheh… zörgcüm, sen beni yiyosun gibi geliyor artık.
-yer miyim canım kardeşim ben seni, güzel ziyurg’um benim.
-canım benim, neyse boşver bu manyakları şimdi. jüpiter’de gaz kayağı sözün vardı bana. ne dersin, ışınlasın mı bizi Sıkati?
-ışınla bizi Sıkati!!! hahahahhaha. ahı… ahah…


(işbu öykücük yazılırken ilham alınan iki şey vardı:
1) şu adresteki öykü: http://www.terrybisson.com/meat.html
2) yıllardır girilen ve gitgide anlamsız gelen sınavlar….)

Yorumlar (13)

Anılar 9

Yetsin artık! Düşünceler doluşuyor beynime. Glikoz şekillerini, enzim isimlerini, karbonların kime saldırıp, suların hangi bağları kopardığını öğrenmeye zorluyorum kendimi. Bu zor işi yapmaya çalışırken dışarıdaki sesler ilgimi(?) dağıtmasın diye mp3 çalarımı çıkarıyorum. Yanlış! Çok yanlış bir hareket. Geçen gün yolda dinlerim diye ders çalışma müziklerim olan Deep Forest, Enya, Miles Davis’leri silip yerine Dream Theater’ın “Scenes From A Memory” albümünü koymuştum, ve birkaç şey daha.

Benim için bu albümün kesinlikle ders çalışma müziği olmadığını, zaten daha önce de biliyordum, ama biyokimya sınavına 3 saat kala, pekiştirmiş oldum.

Önce ne kadar sevdiğimi, hastası olduğumu düşündüm bu albümün. Meren’le dinleyişimiz geldi bir de, onun bana “Bak burada gitar diil bu klavye, bahh yaaa…basslar… hayvan bu adamlar…” diye anlatışı… Sonra zamanda daha daha uzun bir yolculuğa çıkıp bu albümü bana çekip, ince beyaz bir kartona mavi tükenmezle parçaların adını yazıp kaset kabı haline getirerek veren kişiyi hatırladım bir anda. Aytekin… Ondan ne kadar çok şey öğrendiğimi, sonra elimde olmadan onu ne kadar çok kırdığımı hatırladım… Acaba napıyordur şimdi diye düşündüm. Yıllardır haber almadım sanki.

“Safe in the light that surrounds me
Free of the fear and the pain
My subconscious mind
Starts spinning through time
To rejoin the past once again”

Ben bu düşüncelere gark olmuş, elimdeki kalemle glikoz-6-fosfat’tan kurbağa yapmaya çalışırken, albümün en sevdiğim parçalarından biri başladı. İmkanı yok çalışamam ben bu biyokimyaya falan şimdi. Ahhh, bahhh yaa bahhh ya. Sanırım ben bu albümü Meren kadar falan seviyorum. Birden kendimi elleri buruş buruş, titrek yaşlı bir nine olarak, annanemin cuma sela vakti nedeniyle bize Ahmet Özhan ilahilerini veya Kuran-ı Kerim’in bilmem kaçıncı cüzünü, “kulağının pası açılır” diye kasetten dinlettiği gibi, torunlarıma zorla bu müziği dinletip “evladım bi rahat dur, bak çok seveceksin” derken hayal ettim. Cücüccc cüüccccc cüc cüc (metalci gitarı)… Evet kesinlikle! Yaşlanınca bile bu müziği dinleyip bugünkü gibi zevk alacağımdan hiç şüphem kalmadı. (İlerde tükürdüğümü yalayabilecek olma ihtimalim, beni bu cümleleri kurup onlara keyifle bakmaktan alıkoyamıyor ne yazik ki.)

Hayat ne garipti. Ve biz ona garip dedikçe sanki bundan zevk alıyordu…

“Where did we come from?
Why are we here?
Where do we go when we die?
What lies beyond
And what lay before?
Is anything certain in life?”

Yorumlar (7)

Kumarda kaybolan 5 doların ardından…

Geçtiğimiz hafta ben burada kumarhaneye gittim. (Annemin gözlerinin faltaşı gibi açıldığını görür gibi oluyorum.) Ve tam tamına 5 dolar kaybettim kumarda. Aman tanrım!


Haftasonu geldiği ve biyokimya dersi üzerimizde “ruh emici” etkiler bıraktığı için, cumartesi gününü eğlenceye ayırdık ve önce bir alış veriş merkezine gittik. Biyokimya dersini birlikte aldığımız “Ben” isminde harika bir arkadaşımız var. O götürdü bizi. Cadılar Bayramı yaklaştığı için Disney Mağazası’nda Tim Burton şaheseri Nightmare Before Christmas temalı bir takım ıvır zıvırlar vardı. İki tane fincan aldım, bi Meren’e bi kendime :) (entel gelinin post-çeyiz çalışmaları da diyebiliriz buna:)


Sonra bir puba gittik. Birşeyler yiyip bira içtik. Sohbet ettik…. Bira içtik….. Sohbet ettik…. :)

Sonra Ben sordu: “Siz hiç casinoya gittiniz mi?”
Hayır” dedim. “Esasen hiç hazzettiğim bir oluşum da diildir kendileri.”
Ama” dedi “Bedava girişi, hem de içeride bedava içecek var.” “Aaa o zaman olur bak gidelim.

Kendimi çok acayip bir mekanda buldum. Kumarhane deyince benim aklımda şık kıyafetli zengin insanların, (ya da şık kıyafetli, parasız, sorumsuz ve iradesiz insanların) gittiği, görevlilerin bira kokan günlük kıyafetli üç genci asla içeri bırakmayacakları bir yer canlanıyordu. Fakat olay bambaşkaymış. Bu hafta sonu da bunu gördük, bunu öğrendik.

Zor yürüyen yaşlılardan, ev kadını tipli ablalara, repçi zencisinden, şık görünümlü beyaz adama kadar geniş bir yelpazede insan vardı. O anda anladım ki bu Amerikalı’ların “casino” dedikleri şeyin bizim kıraathanelerden bir farkı yok.

Genel olarak, bir kolu çekince şekillerin döndüğü ve filmlerde kazanınca içinden şakır şakır paraların döküldüğü, burada “slot machine” dedikleri Tükçe’sini bilmediğim aletlerden vardı. 1 dolar, 5 dolar, 10 dolar… Ne kadar kaybetmeyi göze alırsanız o kadar para veriyorsunuz alete. 1 dolarla 4 kere oynayabiliyorsunuz.

Dedim ki “umut kapısı bu kızım” (bu özlü sözü bilenler bilir:); yakın zamanda aşkta fena halde
kazandığımı hatırlayarak, kendime 5 dolar sınır koydum (bunu yapamayanları da gördük). Ve hepsini -bir kere bile kazanmadan- kaybettim (genlerim kurusun).

Benden sonra Alain (hintli ve züppe ev arkadaşım) denedi. Ve 20 dolar kazandı. Kendisine “money attracks money” dedim. Anlamadı. “eksküz mi??” dedi. Boşver dedim, üstelemedim. :)

Bir ara tuvalete gittiğimde tuvalet çıkışında iki tane telefon gördüm. Geldiğimden beri Meren’le konuşamadığımı hatırlayıp (bir takım talhsiz olaylar silsilesi söz konusu), fırsat bu fırsat bir de burdan deneyeyim diye elimi ahizeye atıp numarayı çevirdim. Beklerken, iki telefon makinesinin arasına asılmış olan şu yazıyı gördüm:


(meali: adam gibi kumar oynayın, eğer kumar probleminiz varsa lütfen kumarcılar yardım hattını arayın. Tel: 1 877 770 -DURAMIYORUM)

Alain’den rica ettim, yeni ve pahalı elefonuyla bu resmi çekti. Bu arada kullandığım arama kartında hala bir sorun vardı ve Meren’e ulaşamadım.

Bu hafta biyokimyanın finali var. Haftasonu ise Cadılar Bayramı partileri! Sokaklarda “dis iz Halovin, dis iz Halovin” diyeceğiz… O yüzden ben şimdi gidip biraz daha amino asit çizip, Krebs çemberi çevireyim.

Yorumlar (10)

İngilizce yapayım derken Türkçe çıkarmak

Çok garip bir his oluyor bazen herkesin İngilizce’den başka birşey konuşmadığı biryerde olmak.

Kimi zaman yazarken Türkçe’min köreldiğini hissediyorum. Mesela, “Yazarken kimi zaman Türkçe’min köreldiğini hissediyorum.” desem daha mı güzel olurdu? Acaba “Türkçe’min” derken “t” harfi küçük müydü, “min” ayrı mıydı? Hangi “bir”şeyler bir-leşikti? Nerde benim Ömer Asım Aksoy imla k”ı”lavuzum? New Orleans’ta unuttum. Hep o buzdolabının kapağını açtım diye oldu.

Yine de utanmayıp Focus Blog‘a katıldım, sevgili Ali Işıngör‘ün daveti üzerine. Aslında çok yeni bir olay değil. Sadece söylemeyi unuttum. (evet ne kadar kuuul bir insanım değil mi, böyle şeyleri söylemeyi falan unutuyorum.) Takip etmek istersiniz belki, ben yazıyorum diye değil, takip edilesi olduğu için.

(bi de annemle teyzemi örnek almayın. eğer yazacaksanız, yazılarla ilgili yorum yazın, benim ne kadder süper bir insan olduğumu değil :)

(süper biri olduğum şeklinde yanlış bir hisse kapılmışsanız onları buraya alalım)

(annemle teyzemi çok seviyorum. onlar da beni :)

Yorumlar (10)

New Orleans’a dönüş

Bugün yurttaki bazı eşyalarımızı almak için birkaç Türkle New Orleans’a gittik. Tabi ki arabayla. Zira New Orleans’a Greyhound bile gitmiyor bu aralar.

Depremlerdeki gibi yerle bir olmuş binalar yoktu. Ama kimi binalarda ciddi bir harabiyet söz konusuydu. Direkler yıkılmış, dükkanların levhaları düşmüştü… Sular tamamen çekilmişti. Fakat duvarlarda suyun çekilirken bıraktığı izler birkaç hafta öncesine ilişkin ipucu veriyordu.

Yurtta durum genel olarak fena değildi. Ama mutfaklar inanılmaz durumdaydı. ODTÜ Biyoloji insanları bilirler. Genetik laboratuvarında bir dönemimiz, eski AOÇ süt şişelerinde meyve sineği (Drosophila melanogaster) yetiştirip göz renklerine, kanat büyüklüklerine, kıllarının çıkış yönüne vesaireye bakarak geçmişti.

Belli genetik özelliklere sahip ve belli sayıda -örneğin 10ar tane- dişi ve erkek sinek konur bu şişelere (sinekleri eterle bayıltırsınız uçup kaçmasınlar diye). Şişenin dibinde, sineklerin besleneceği ve yumurtlayacağı besin bulunur. Ertesi hafta tüm duvarları 100-200 kadar sinek ve larvayla kaplı bir AOÇ süt şişesinin sahibi, mutlu bir biyoloji öğrencisi olarak artık Fizik çimenlerinde koşabilir, kantinden çay ve browni alabilirsiniz (sayıları abartıyorsam müdahale gelsin, zaman geçti üzerinden). Sanırım New Orleans’taki yurdun mutfaklarını görseler genetik labı asistanları çok mutlu olur, bu makro boyutlu AOÇ süt şişesinin içinde kendilerini kaybederlerdi (adeta:). Ben odama gitmeyi tercih ettim. Popülasyon genetiğini hiç bi zaman sevememişimdir.

Görevli bizi odamızdaki buzdolaplarını kesinlikle açmamamız konusunda uyarmıştı. Ama bir biyologa söylenecek son söz bu olsa gerek. Tabi ki açtım kapağı. Çeşitli renk ve yapıda mikroorganizma ile kaplanmıştı dolap. Kenarından da kahverengi bir sıvı akmış ve kurumuştu. Önce “eee kokmuyo hani” dedim. Sonraki karede eşyalarımı çantaya tıkıştırıp odadan bir an önce kaçmaya çalışıyordum :) Üstelik beynim gün boyunca kimi yemeklerin kokusunu o dolabın kokusuna benzeterek bana çirkin oyunlar oynadı. Bunlar dışında her şey aynen bıraktığım gibiydi. “Elzem” bir takım eşyalar ve elbette küpelerimle kolyelerim. Acelemiz olduğundan şehri hemen terkettik, bu yüzden şehrin diğer alanlarında hasar incelemelerinde bulunmamız mümkün olmadı. Fakat duyduğum kadarıyla French Quarter oldukça hareketliymiş.

Son olarak (FEMA’dan herkes para yardımı alırken kendisi alamamış ve Bush hakkındaki hisleri aşikar biri olarak) bana şunu demek düşüyor:

(Fotograflar: www.nola.com)

Yorumlar (6)

Biochemistry is fun (2)

Efendim geçtiğimiz cumartesi bu biyokimya denen dersin sınavı vardı. Sabah saat 9′dan akşamüstü 4′e kadar önce kapalı kitap sonra açık kitap olmak suretiyle ömrümüzden ömür götürdü kendisi.

Ben açık kitap bölümü için hayati önem taşıyan ders notlarımı yanımda götürmeyi unutarak bir Düygü the Şaşkın Biyolokum imzası daha attım olaya. (Ilgiki iyi bilir). Hatta ben aslında bu şaşkınlık ve unutkanlıkla o ODTÜ’leri nasıl bitirdim, o Türkiye’lerden kalkıp nasıl bu Amerika’lara doktora için geldim hala şaşırıyorum bazen. (Gerçi kasırga bana bir şeyler anlatmaya mı çalıştı acaba heheh)

Velhasıl kelam, sınavdan sınıf ortalaması olan 165 puanı (200 üzerinden) almayı başardım. Evet süperim ben. Evet isteyen herkes “Lan başımızın etini yedin manyak karı” diye yorum girebilir. Silmicem. Ama herkes çok şaşırdı aldığı notlara, herkes amma bol keseden vermiş adam notları dedi. (Bu arada “eee 165 almanın nesi süper ki” şeklinde bir soru, haklı olarak, aklınızda canlandı ise açıklayayım: sınavım çok kötü geçmişti, notları unutmuştum, bunalımdaydım… evet:)

Buna ek olarak artık bir de şişme yatak sahibiyim(z). Yerlerde uyumuyorum. Fakat yerde uyumak daha mı rahattı emin değilim :) Alışmışım galiba.

Bir sonraki hedefimiz bir masa ve sandalye!

Yorumlar (5)

Lanet olası Louisiana sıcağı

Bugün okula gitmek için saat 11:30′da evden çıktık.

Okula vardığımızda saat 15:05 idi.

Lanet olası otobüsü lanet olası güneşin altında lanet olası 1 saat bekledikten sonra, lanet olası ters yönden bir otobüs geldi. Biz de 45 dakikalık bir ring sonucu bindiğimiz durağa geri dönecek olmayı ve asıl gideceğimiz yöne geç de olsa gitmeyi tercih ettik. Çünkü en azından otobüste havalandırma vardı, en azından gölgeydi.

Kişi başı en az 10 dolar bayılmayı göze alıp taksi çağırmayı denedik ama 6-7 ayrı taksi numarası arayıp, kah “Şu an herkes dolu, akşama gönderelim?” gibi bir cümleler ile, kah telesekreterlerle karşılaştık. Türkiye’de olsa “Türkiye yani iyranç şekerim, gelişmemiş, ay bana akşama gönderelim dediler inanabilıyomısııınn” derdik.

Anladım ki hayatta bana bu işin bir ortası denk gelmeyecek. Türkiye’de boş taksi yüzünden otobüsler durağa yanaşamaz. Burada otobüs durağında bir saat bekledikten sonra taksiye cepten ulaşıp gelsin diye yalvarmak, gerekiyor.

Fakat sonunda buraya ilk geldiğimde bana empoze edilen “zenciden ürkeceksin” refleksini attım, kaç gündür durakta otobüste iç içeyiz. O güneşte pembe derisiyle otobüs bekleyen hiç beyaz olmuyor zaten, sizi temenni ederim. Biz de bir esmer Türk ve bir de Hintliyiz işte.

Eh bu arada, otobüste ders çalışma, araç sallanırken amino asit çizme, cama “hoh”layarak reaksiyon şeması çıkarma tekniklerim tamam.

“Doktora zor iştir” demişlerdi de “Yok canım o kadar zor da olamaz” demiştim. Ne zaman büyük konuşsam uç noktada tersi bir şey gelmek zorunda mı başıma diye düşünmeden edemiyorum.

Yine de “Ben evlilige karşı bi insanım” gibisinden bi laf da etmişliğim vardı zamanında, yine gelsin yine ederim :) Temiz iş oldu. Tersinin alası oldu. :)

Yorumlar (6)

Nilüfer Turizm’in sayın yolcuları

Bir kere “Nilüfer Turizm’in sayın yolcuları!”, Greyhound’la gayet de seyahat edilebiliyormuş. Yakında “Amerika’da yaşamaya başlayınca aristokrata bağlayıp zencilerden nefret etmeye başlayan Türk modeli” hakkında bir yazı yazmayı umut etmekteyim. Bakalım…

Houston’dan Baton Rouge’a gitmek için otobüse bindim ben evet. Kucağında bir bavulla oturan zenci bir adamın yanına oturdum, çünkü otobüs biletleri numaralı değil. Upuzun bir sıra oluyor otobüs kalkmadan önce, bulduğunuz en uygun yere oturuyorsunuz. Ben otobüse bindiğimde herkes tek tek oturmuştu ve otobüsteki tüm bağyanlar çok afedersiniz obezdi. Bu yüzden gözüme ön sıralarda kestirdiğim bu koltuğa ilişiverdim, tabiri caizse.

Baton Rouge’daki hayat ise şu şekilde:
Züppe ve katolik bir Hintli ile ev arkadaşı oldum. Ama Türkiye’de asla kiralamaya gücümün yetmeyeceği bir ev bulduk. Bakınız şöyle:

Bu kapıdan içeri giriyorsunuz:

Böyle bir salon çıkıyor karşınıza:

İlerisi şöyle bir mutfak:

Yukarı katta ise iki oda var neredeyse birbirinin aynısı, ortaları da banyo. İşte bu benim odam:

Böyle yeşillikler pek hoş…

Gelin görün ki yerde uyuyorum kaç gündür. Neyse ki teyzemin verdiği pike ve nevresimi getirdim yanımda. Yatak almayı düşünmüyorum. Bir ara şişme yatak bulunca alıcam sanırım. Aslında bu minimal yaşam için için hoşuma gitmiyor değil. Zor, ama insan bu hayatta nelere uyum sağlayabildiğini gördükçe şaşırıyor ve rahata ne kadar çabuk alışıldığını anlıyor. Örneğin bu evde herkesin bir fincanı ve bir tabağı var. Olmayan diğer tabak ve bardakların eksikliğini hiç hissetmiyoruz.

Amerikalı’lar hakkındaki hislerim iyice karmaştı son zamanlarda. Bazen dövesim geliyor bazen alınlarından öpesim. Yurda dönüp eşyalarımızı almamız sağlık açısından tehlike arz ettiği için hala yasak. Ama bir hafta sonra biyokimya sınavı var, kitap yok ders notu yok. Havalar soğuyacak, kazak yok mont yok. New Orleans’ta kalan her şeyin yenisini alacak para yok (Hatırlarsanız THY yedi o paraları). Herkes New Orleans’ı terkederken, hemencecik geri döneceğini sanıyormuş anlaşılan. Peki bizim okul ne yapmış? Bir taşıma şirketiyle anlaşmış. Adamlar isteyen herkesin odalarındaki eşyaları kutulayıp buraya Baton Rouge’a getirecekler. Hem de en geç iki hafta içinde. Heyt be… Aferin değil mi? Eferin eferin… Neyse ki böyle şeyler oluyor da kafa atma isteğimi bastırıyor biraz :)

Daha çok felsefe ve edebiyat yapmayı isterdim fakat biyokimya çalışmak zorundayım. (Bu sefer şikayet etmiycem, geçen sefer şikayet ettim, kasırga geldi üstüme.)

(not: yine sorun çıkardı koyduğum resimler , yazıyı bir türlü yayınlayamadım ve explorer kullanınca halloldu sorun. Burdan kimi kınanmam gerekiyorsa kınıyorum. Beni bunca zaman sonra görev çubuğuna explorer kısayolu koymak zorunda bırakanlar! Evet sizi kınıyorum. Kimsiniz? Neden? Anlamıyorum.)

Yorumlar (6)