50 yılın korkunç gerçekleri

Türk medyasını ve dünya üzerindeki tüm cahil ve vurdumduymaz insanları kınıyorum. İşte şu yüzden:
Sanırım pek çoğunuz World Press Photo’nun seçtiği ve Milliyet’in geçtiğimiz günlerde web sitesinde yayınladığı (baskıyı bilemiyorum buralardan) “50 yılın en iyi fotoğrafları”nı görmüşsünüzdür. Eğer görmediyseniz mutlaka görmeniz gerekiyor:
İngilizcesi olanlar için: World Press Photo
Olmayanlar için malesef: Milliyet
Ben dün bu fotoğraflara her iki sayfadan da baktım. Milliyet’in, fotoğrafların açıklamalarını ne kadar özensiz ve eksik çevirdiğini görünce sinirlerim bozuldu. (Bir de altına copyright işareti koymuşlar). Daha sonra Ekşi Sözlük’te fotoğraflar hakkında yazılanları okuyup iyice çileden çıktım.
Sözlükteki “yazar(?)”lardan bir tanesi şöyle diyordu:
“hepsi sanat ve gerceği objektiften yansıtabilme anlamında muhteşem fotograflar… ama hepsi acı… tamam çok kötü günler gecirdi dünya, hala da geciriyor ama neden hep acı ve şiddet ödüllendiriyor, işte ben bunu anlamıyorum. içinden yaşam sevinci fışkıran hiç mi an olmadı şu 50 yılda, hiç mi güzellikler yakalayamadı insanoğlu? illa iç acıtıp yürek mi burkması lazım ödül alabilmesi için.. nedir bu acıya karşı eğilimimiz bir bilsem… bir umut yok mu?”
Bir tanesinin ise “neden aralarında mutluluğa dair değil de üzüntüye dair fotoğrafların çok olduğunu merak ettiği bir sergi” imiş bu. Sanıyormuş ki “sadistlikten zevk alıyor insanoğlu.” Bu fotoğrafları izlerken gözleri buğulanmış, öyle ki bir düğün, bir doğum, bir neşe aramış her bir geçişte yenisini beklerken. (Keşke onlara bakacağına televizyon izleseymiş o zaman).
Ne kadar tipik bir cahillik ve vurdumduymazlık örneği aslında. Bu fotoğraflar hakkında sözlükte kendisinden önce yazılanları okumaya tenezzül etseydi, belki başkalarının yazdıklarından anlayacaktı neden bunların sadece üzücü fotoğraflar olduklarını. En azından belki kendi süper dahiyane cümlelerinin benzerini kendisi gibi pek çok başka akıllının zaten kurmuş olduğunu görüp belki hiç olmazsa susacak, beni de burda kendimden geçirmeyecekti.
Bu acılara zaten her gün sırtımızı dönüyoruz. Zaten bunları görmezden gelmek için, televizyonlarımız, aptal aptal dizilerimiz, canlı müzik barlarımız, bilgisayar oyunlarımız var. O fotoğrafçılarçıların, hayatlarını tehlikeye atarak, o zor koşullarda bu fotoğrafları sırf çok iyi paralar kazanmak için çektiklerini sanmıyorum.
Eğer Milliyet Gazetesi tenezzül edip de fotoğrafların altındaki açıklamaların tamamını doğru biçimde çevirseydi, 1965-66 yıllarında iki kez üst üste ödül kazanan Kyoichi Sawada‘nın, kazandığı ödüllere sevinemeyecek kadar savaşlardan etkilenmiş ve sessiz bir insana dönüşmüş olduğunu, zaten yine Kamboçya’da fotoğraf çekmeye çalışırken öldürüldüğünü okuyacaktık.
1980 yılında açlıktan deyimin tam manasıyla bir deri bir kemik kalmış çocuk ve misyoner fotoğrafıyla ödül alan Michael Wells‘in bu yarışmaya kendisinin katılmadığını ve “açlıktan ölmek üzere olan insanlar üzerinden fotoğraf ödülleri kazanmaya karşı olduğunu” okuyacaktık. Ama Milliyet bunu da çevirmedi.
Milliyet yine 1972 yılında Vietnamlı çocukları, köyleri “yanlışlıkla” bombalandığı için oradan koşarak uzaklaşırken görüntüleyen Nick Ut Cong Huynh‘un, o kareyi çektikten sonra hemen elindeki matarasıyla, yanan kıyafetlerini atıp “çok sıcak” diye bağıran kızçocuğunun üzerine su döktüğünü, ve bu çocukların hepsini sonra kamyonetine atıp hastaneye götürdüğünü de yazmadı.
Klasik Türk Medyası, işte böyle özensiz, kendi mantığına uymayan ya da İngilizcesi’nin yetmediği şeyleri, her zaman olduğu gibi çevirmedi. Bizlere bu haberleri de yapış yapış süzgecinden geçirerek sundu.
Hoş, Ekşi Sözlük’te bile, bir başlıkta kendisinden önce yazılanları okumayan bir insan, belki onları da okumazdı. Zira kimse okumakla ilgilenmiyor, ama “Ağzı olan konuşuyor!”. Burada hatalı kim bilemiyorum, kendilerine sunulan özensiz, fabrikasyon haberlere sesini çıkarmayan halk mı, yoksa onlardan bir parçacık gerçek bilgiyi esirgeyen özensiz medya mı?
Ayrıca, bu fotoğrafların ne kadar önemli bir gerçeği anlattığını anlamak, onları en çarpıcı, o gerçeği en doğru şekliyle sunmanın önemini anlamak, bir kez olsun bir şeye “off süper haber, yaa koy işte iki satır altına” mantığıyla değil de “insanlık dur ve kendine gel, bak neler olmuş ve oluyor” manığıyla yaklaşmak bu kadar mı zor???????
İşte ben bunu an-la-ya-mı-yo-rum.

Cigdem Sonmez said,
Ekim 31, 2005 @ 1:12 am
Haklısın…
Diyecek söz bulamadım.
Biraz için açılsın diye kendi sayfama bir fotoğraf koydum. Cumartesi günü İstanbul…
Sevgiler..
Anonymous said,
Ekim 31, 2005 @ 2:40 am
yanan bir çocuğun üstüne su dökmek ve onu aracınla hastaneye götürmek bir erdemmidir. saygı duyulması gereken bir davranışmıdır? hayır. Bu insan olmanın zorunluluğudur. O çocuğu yanarken görüp ve elinde su varsa ve üzerine dökmüyorsan zaten insan değilsin. elinde fotoğraf makinesi olan bir hayvan.
50 fotoğraf ödülünün hepside acıyamı verilir? yanlış.
meren said,
Ekim 31, 2005 @ 4:17 am
> O çocuğu yanarken görüp
> ve elinde su varsa ve
> üzerine dökmüyorsan zaten
> insan değilsin.
Böyle konuşmak ne kadar kolay değil mi (çok akıllı bir tespitte bulunmuşsunuz).
Komşu ülkesi yanarken olanları görüp evinde oturanlar ne kadar insan ise bu adam da o kadar insan olurdu o kızı ıslatmasa, hastaneye götürmeseydi.
“E erdem değil, e o standart” diye fazla ahkâm kesip insanların hayvandan sayılma treshold’unu iyice aşağılara çekmeyin bence; zaten yeterince hayvan var (bir şeyi aşağıya çekerken, kesinlikle aşağıya çekmeye çalıştığınız şeyden daha aşağıda olur bedeniniz, bir bakarsınız -çok afedersiniz- bizzat kendiniz şeolmuşsunuz –Oscar Wilde).
> 50 fotoğraf ödülünün
> hepside acıyamı verilir?
> yanlış.
Photojournalism nedir bilir misiniz? (retorik sorudur, cevap vermenize gerek yok) Misal 1989 yılında bunlar yaşanırken, hep de acıya verdik, biraz da eğlenelim diyen bir gerizekalı çıkmamış neyse ki. Ama haklısınız, bence de yanlış. Ben olsaydım 50 yılın yarısında da o senelerde olan eğlenceli olaylardan da bir iki tane koyardım (mesela bu fotoğrafımızda da at şeysi üzerine konan kelebeğin yüzündeki müthiş tebessümünü ve yaşama sevincini görebilirsiniz. 1989 yılı ile aklımızdan çıkmaması gereken bu muazzam olayı fotoğraflamayı başaran anonymous fotoğrafçılar, insanların beyninde at şeysi ile beraber yer etmekten ürktükleri için kimliklerini açıklamak istemediler).
Duygu Özpolat Eren said,
Ekim 31, 2005 @ 9:52 am
Çok merak ediyorum, acaba kaçımız hayatında kendi başına veya bir organizasyon aracılığıyla dünyada olup biten herhangi bir şey için (sokak çocukları, nesli tükenen hayvanlar, depremzedelere yardım vs vs) çabaladı yardım etti? Kendi aktif çabanızı bırakın bir kenara Tsunami için yardım parası bile göndermek bile olabilir bu. Ya da savaşa hayır diye mitinge katılmak olabilir. Bu sorunun cevabını bana vermek zorunda değilsiniz, bunu kendi kendinize düşünmeniz ve mümkünse kendinize yalan söylemeden cevabı bulmanız için soruyorum.
Sizin benim gibi altı kuru ve rahat insanların “umuda” falan ihtiyacımız yok. Savaşta değiliz, buzdolabımız tıklım tıklım yiyecek dolu. Bizim dünyada olan bu korkunç olayları görmeye hatırlamaya ihtiyacımız var. Güzel, mutlu fotoğrafları açıp google’dan aratarak bulabilirsiniz.
Burada kaçırdığınız çok ciddi bir nokta olduğunu düşünüyorum:
Bu yarışma hakkında okuduklarım sayesinde (neyse ki orjinal kaynaklarından, milliyetin çarpık çevirirlerinden değil), ben “bu” 50 fotoğrafın seçildiğini iyice anladım. (Fakat burada bir parantezle şunu da belirtmemde fayda var ki, hakkında hiçbir şey okumamışken, sadece onlara ilk bakışımda bile, neden bu 50 fotoğraf neden hiç mutluluğun resmi yok burada Abidin? diye düşünmemiştim). World press her sene “pek çok kategoride” basın fotoğrafları ödülleri veriyor. Bu 50 yılın fotoğrafları, her sene ödül alan fotoğraflar arasından bir tanesinin seçilmesiyle oluşturulmuş bir nevi “seçki”.
World Press’in bu sene verdiği ödül kategorileri arasında “doğa-” “spor” “öyküler(stories)” “sanat ve eğlence (arts and entertainment)” gibi güzel, mutlu fotoğrafları da içeren kategoriler var. Eğer istersen şu adresten inceleyebilirsiniz:
Winners Gallery 2005
Fakat acaba World Press bunca fotoğraf arasından 50 yılın seçkisinde neden böyle acı fotoğraflara yer verdi? Burada verilmeye çalışılan bir “mesaj” var. Bunu anlamak neden bu kadar zor?
İkinci bir nokta da, belki İstanbul’un arka sokaklarında birini bıçaklayan bir adamı durdurmak yerine görüntüleyen kameramanı eleştirebiliriz. Bu kameramanın yolda yürürken tesadüfen gördüğü bu olaya sadece haber gözüyle baktığını söyleyebiliriz. (Belki).
Ama ben bu fotoğrafları çekenlerin, “allah süper fotoğraf oldu bu, ben bununla ödülden ödüle koşarım” gibi bir zihniyette olamayacak kadar büyük bir hayati tehlike içinde o yerlerde bulunduklarını, ve kendi hayatlarını tehlikeye atarak bize bu kareleri ulaştırıp “lütfen bir şey yapın” demeye çalıştıklarını düşünüyorum. Matarasıyla yanan kıza su döken fotoğrafçı örneği, benim için bu insanların oralarda sadece laylaylom diye fotoğraflar çekmeyip, aslında savaşı yerel halkla birlikte yaşadıklarının, savaşın dışında olmadıklarının bir göstergesidir. Milliyet çevirmiş olsaydı, 1962 yılında ödülü kazanan Rondón Lovera’nın, etrafında betonu delik deşik eden kurşunlardan korunmak için yere uzanmak yerine bu anı görüntülediğini, daha sonraları bunu yapmayı nasıl başardığından emin olamadığını söylediğini okuyacaktınız. Ama Milliyet bunu da çevirmedi.
Son olarak ufkunuzu genişletmek isterseniz aşağıdaki yazıyı okuyun derim:
Dostum Salgado
Cigdem Sonmez said,
Kasım 1, 2005 @ 1:19 am
Duygu’ cum,
Senin ve Murat’ ın isyan ettiği duruma “yüreği kösele olmak” da diyebiliriz. Dünyada olup bitenlere hiç aldırmadan, kendi küçük dünyamızdaki küçük mutluluklara ya da sıkıntılara kapılıp başı kuma sokarak “devekuşu sendromu” yaşamak olarak da adlandırılabilir bu durum.
Diğer yandan bir başka bakış açısıyla farklı bir tablo da görülebilir.
Murat’ ın bloğunda bir yazısını okumuştum. Sanıyorum Metro istasyonunda yürüyen merdiveni kullanma adabından söz ediyordu. Ramazan’ da iftar vakti araba kullanma adabı, karşıya geçen yayaya yol verme adabı vs vs bir sürü kentte yaşama adabı olarak tanımlanan aslında uygar insan olma adabı değil mi?
Ancak canım Türkiyem ne yazık ki her gün binlerce şark demeyeceğim “shark” kurnazlığı ile karşılaştığımız, alt düzeyde eşitlenmenin nedense doğal hale geldiği bir ülke oldu çoktandır. Bunu insanlar yaptı ve seçilme, satılma, tutulma, popüler olma gibi gerekçelerle acıdır ki göz önünde, örnek olan, yönlendiren organ ve insanlar da destekledi.
Senin de bildiklerini niye yazıyorum? Şu düşüncemi haklı çıkarmak için olsa gerek. Toplumdan çoktan umudumu kestim. Tek derdim çocuklarımı “doğru” yetiştirmek ve karşılacaklarına hazırlamak bu saatten sonra.
Bu anlamda “acının fotoğrafları” yerine “mutluluğun fotoğraflarına” hasret kalan insanları da anlamamak elde olmuyor.
Bir de minik dipnot: Her şeyi imkan verilse biz daha iyi yaparız ya… :-) Küçümsemeler belki de bundandır :-)
Sevgiler
Cigdem Sonmez said,
Kasım 1, 2005 @ 3:57 am
Bu arada… Sana ve ailene iyi bayramlar diliyorum. Umarım bundan sonraki bayramda sevdiklerin yanında olur :-)
dilay said,
Kasım 3, 2005 @ 6:54 pm
bu iş zor yonca
çünkü insanlar yıllar boyunca hiç soru sormadan durur
bu iş çok zor yonca
sevmeyi bilmeyince..