Güzel fotoğraflar mı istemiştiniz?

Neden kendiniz “güzel bir fotoğraf” olmayı denemiyorsunuz?
İşte benden size iki güzel fotoğraf! World Press Photo’nun yapmadığını ben yapıyor, size bir (hatta iki) kıyak geçiyorum. Yalnız az sonra size göstereceğim fotoğrafları aklınızda canlandırmanız gerekecek. Sonra belki hepimiz, bu fotoğrafları çekenler kadar yaratıcı olup, kendi güzel fotoğraflarımızı çekmeye koyulur, belki bir gün burada paylaşırız.
Fotoğraf No1:
(Az sonra okuyacağınız fotoğraf, Malatya Çocuk Esirgeme Yurdu’nda yaşanan ve Türkiye’de ne yazık ki daha tonlarca örneği olan olaylara istinaden Ekşi Sözlük yazarı wunsch vertrauen tarafından çekilmiştir.)
Gönüllü anne:
Çocuk esirgeme kurumunda , çocukların bakımıyla görevli personele destek olan insanlardır. Fizyolojik olarak anne olma şartları aranmamaktadır.
Benim annem de bir gönüllü annedir. Kendisiyle gurur duyuyorum. Dün gece yayınlanan bir tv programından aldığım feyz ile konuşuyorum; bakıcı adı altındaki ne idüğü belirsizler gönüllü annelerin papuçlarının kenarı dahi olamazlar. Annelik bir yürek işidir. Yetim, öksüz, herşeyden önce korunmasız bir yavruya el kaldırmak, kaynar suyla yıkamak, sövmek,dövmek ne demektir ya?Hayvalık diyeceğim ama hayvana hakaret olur bu.
Gönüllü anneler neler yaparlar, gördüğüm kadarıyla anlatayım. Gönüllü annenin sabit bir sınıfı vardır. Kendi ayarlayacağı boş zamanlarında (haftanın bir günü bile yeterli) toplar tasını tarağını, çocukların yıkanmasına, yıkandıktan sonra giydirilmesine , mis gibi saçlarının okşaya okşaya taranmasına yardım eder misal. Gönüllü anne, onlarla sohbet eder, şarkı söyler, masal okur, onları dinler, onları sever, sarar, öper, okşar.
Gönüllü anne, dilerse yurt görevlileri ile görüşüp bu minik insanları evinde misafir edebilir. Çünkü bu bücürlerin de bir ev ortamı görmesi gerekmektedir. 2 saatliğine misafiriniz olabilir bu minicik bedenler.
Misafiriniz olabilir, konu komşu yardımıza gelebilir, herkes gücü yettiğince bişeyler alır, yapar, hediye eder, herkes birini kucağına alır belki. Sonra ansızın içeri dalarsınız, 20 minik yürek, gözlerinize odaklanır. İnceler sizi. Siz bir türlü göz temasını kesintisiz kuramazsınız.
Sonra bi şekilde bu minik yüreklere ulaşırsınız. Aralarından biri ” çişim geldi” der. Onu wc ye götürüsünüz. Bir de bakarsınız ki hepsinin çişi gelmiştir. Güler misiniz ağlar mısınız bilemezsiniz.
Bazısı suskun , bazısı çok gevezedir. Kimi içten , kimi utangaç. Onlarla beraberken kendi çocuklarınız gelir gözünüzün önüne. Bir sürü karışık duygu bir anda akın eder yüreğinize. Siz böyle hissederken, falanca yurtta bu işi para karşılığı yapan bazıları için kelime bulmakta zorlanırsınız.
3-5 kişinin yaptığı şey için bütün bir oluşumu çöpe atmak ne kadar saçmaysa, gönüllü annelerin çoğalmasına bir katkıda bulunmak, destek vermek de o kadar gereklidir.
(öfkeyle yazılmış bir yazı oldu, başı sonu belli olmayan).
wunsch vertrauen
(NOT: Fotoğrafın üslubunun biraz sert olduğunun, ve tüm bakıcıların böyle kötü olmayabileceğinin farkındayım. Ama hem Türkiye’yi son günlerde sarsan olayları göz önünde bulundurunca ve hem de fotoğrafın orjinalliğini bozmak istemediğimden olduğu gibi koydum. Zaten ben kim oluyorum da editlemelere falan kalkışıyorum. Diyeceğim o ki, kimse kızmasın, konumuz gönüllü annelik.)
Fotoğraf No2:
(Az sonra okuyacağınız fotoğraf, yine bir Ekşi Sözlük yazarı olan Hatice Dündar (netametli) tarafından çekilmiştir. Hatice bir süre önce sözlükte “Malazgirt’e kitap yağdıralım kampanyası” başlattı. Ben fazla birşey demek istemiyorum, siz en iyisi fotoğrafı okuyun, anlayacaksınız :)
Eksi Sözlük Malazgirt’e Kitap Yağdıralım Kampanyası
Kazara öğretmen oldum ben. Ama zaten hiçbir şey planlandığı gibi gitmiyor :) 24 yaşındayım ve ilk görev yerim Muş/Malazgirt. 1071 Malazgirt Pansiyonlu İlköğretim Okulu’na İngilizce öğretmeni olarak tayin oldum. 6 ve 7. sınıfların İngilizce dersine giriyorum.
Buradaki birçok okuldan daha iyi okulun durumu; ama zaten kötünün iyisine razı olmaktan geliyor başımıza ne geliyorsa. Eski adıyla kollardan, şimdiki adıyla kulüplerden sorumlu öğretmenler seçildiğinde kütüphane için hemen “Ben varım!” dedim :) Anahtarı verdiler elime. Girdim içeri ama içeride kitap yok. Birkaç vakfa yazdım en başında. İnsanın aklına sözlük gelmez ki yardım deyince, vakıf gelir; ama ses seda yok. N’apsam n’apsam? Sonunda kitap kampanyasi diye arama yaptım sözlükte. Cizre’ye Kitap Yağdıralım Kampanyası çıktı. Ben de hemen açtım başlığı. ilçe’den izin alırken zorlandım biraz. Ekşisözlük yetkilisine filan yazmak olmaz. “Dilekçenin başına ssg mi yazsam?” dedim o da olmadı. Sonunda sozluk.sourtimes.org web sitesi yetkilisine dedim :) Biraz garipsedi insanlar. Sözlük de anlatılmaz ki yaşanır! Başlığı açmamın ikinci gününde iki koli geldi. Aşağıdaki bakkal İbrahim Abi çağırtmış beni “Hatice Hoca gelsin” demiş. Serkan Hoca var bizim okuldan. Bir indik “Ekşi Sözlük mü ney bir şeyler geldi” demesiyle benim çığlık atmam bir oldu. Beni susturup bakkalda beklettiler. Kolileri almaya gittiler. Ben zıplaya zıplaya kolileri açarken bir de görüntülerim kaydedildi. Sonra annem de inmiş kapıda karşılaştık. Bi sarılıp ağladık zaten :) Ertesi gün üç koli geldi.. Bugün ise 8 koli !!
Ne kadar sürer kampanya doğrusu bilmiyorum.. Yeter diyebilir miyim gelen kitaplara? Pek sanmıyorum:) Çünkü sadece çalıştığım okul için değil, ilçedeki tüm okulların öğretmenleri de heveslendi kitap geliyor deyince. “Bize de bize de” dediler. “Onlara da onlara da” yetince biter sanırım :)
İşin duygusal yönü de var tabi. O kadar eksik yaşıyorlar ki buradaki çocuklar her şeyi.. Zaten 11 yaşında yatılı geliyorlar mezralardan - köylerden.. Bizim olmazsa olmaz dediğimiz her şeyden yoksunlar. Kitapları bile yok ki:) Kimisinin ayakkabısı bile yok.. Çarşı iznine ayakkabı diktirmek için çıkıyorlar mesela.. Burayı başka bir dünya haline getiren biziz, unuttuğumuz için böyle olmuş galiba. Çünkü ben bilmiyordum böyle bir ilçe olduğunu bile. Sanırım bir sürü insan artık biliyor :)
Kötü bir yer değil burası, eksik sadece..
Çocuklar ve süphan manzarası çok güzel:)
Hatice Dündar
(NOT: Hatice’ye kitap göndermek isteyenler, kitapgonder@gmail.com adresine bir mail atarak veya bu adreste yazanları okuyarak nasıl yardımcı olacakları konusunda bilgi edinebilirler.)
(Son bir not: En üstte gördüğünüz fotoğraf A. Murat Eren tarafından çekilmiştir. Yer İzmir. Çingene çocuklar. Fotoğraf makinesine bu kadar doğal poz verip, bir yandan fotoğrafı çekiliyor diye bu kadar mutlu olan heyecanlanan kimsey görmemiştim daha önce :) Çocuklar ne güzel… Ve biraz gerçek ilgiye ve gerçek sevgiye ihtiyaçları var.)
(Sonradan gelen bir düzeltme: Güzel fotoğraflar deyip durmuşum da, mutlu desem daha iyi olacakmış. Sanki World Press Photo’nun seçtikleri güzel değilmiş gibi olmuş. Yorgunluğuma, blogspotun zor kullanılır bu template’ine ve altıüstü bir resim koydum diye saçma sapan hata raporları vermesine, template diyen o yarısı ingilizce olmuş dillerime veriniz. Milliyet gibi özensiz değilim esasen. :)

lithaen said,
Kasım 3, 2005 @ 7:53 am
(Dikkat bu yorum fotoğraf hakkında haddm olmayarak yaptığım çeşitli saçmalamalar içermektedir, ve uzundur.Ben yarayım da baştan okumadan geçersiniz hani belki…)
Selamlar,
Yine,esasen yanlış bir zamanlamayla,fotoğraflar üstüne düşündüklerimin bir kısmını paylaşmak istiyorum. Özellikle bir önceki blog’da “World Press Photo” ları arasında ödül almış 50 fotoğrafa baktığımda yapılan “insani” tartışmanın (bkz.fotoğrafçının birşeyleri belgelemeye çalışması, insanlara birşey gösterme çabası) yanında bu fotoğrafların aslında bence ne kadar da saçma olduğunun farkına varmanın şaşkınlığını yaşıyordum. Nedenini de hemen anlatmaya çalışacağım.
Bakınız, sıkça bahsi geçmiş olan, “fotoğrafçının matarasıyla üstüne su döktüğü kız” fotosunu ele alalım.Bu fotoğrafı tanımlamanın başka bir yolu yok,çünkü onu diğer fotoğraflardan ayıran başka bir şey yok aslında.Bu fotoğraflarla ilgili en rahatsız edici şey,kendileri altında hepsinin “olayı”nı anlatan birtakım hikayelerin olması.Yani fotoğrafın duygusal olarak okuyucuyu(bakan)tam olarak doyurmamasını takiben, olayın arkaplanının anlatılması gerekliliği.Aynı fotodaki hikayeyi şöyle de değiştirebilirdik belki,”Bilmemne köyünü basan bilmemne askerleri,çocuklara tecavüz ederken bilmemne askerleri gelip onları kurtardı” Bu az-çok (yada değişik bir biçimde) fotoğrafın üstünüzde yarattığı “acıma” duygusunu yaratabilirdi.Fakat bence bu yazı,bu fotoğrafı güzel olmaktan çok uzaklaştırıyor.Çünkü fotoğrafın amacı var.Fotoğraf bir duyguya yönelik çalışıyor.Yani sadece “dramatik”.Ama etki olarak hastanedeki “sus işareti yapan hemşire” fotosu kadar da amaca yönelik.Yada alışveriş merkezi dışında gördüğünüz “alışverişten çıkmış ve bunu yapmaktan çok mutlu olmuş aile portresi” içeren ve sizin de yapacağınız alışveriş esnası ve sonrasında yaşayacağınız tecrübeyi garantilemeye çalışan bir işaret,ama pek fotoğraf değil sanki.
Fotoğrafla beraber gelen ve onun anlamını sabitleyen yazı haberci fotoğrafın bir öğesidir.Bu da hem iyi hem de kötü amaçlarla kullanılabilir.Bu fotoğrafa o yazıyı okuduktan sonra bakan hiçkimse o kızın yüzündeki içten acı dolu ağlamayı göremez.Suratlardaki ifade önemini kaybeder,fotoğrafa daha geniş bir perspektiften bakıp geneli görmeye başlar.Bu da o andan itibare nfotoğrafa değil bir olguya baktığımız anlamına gelir ki.karşı değilim ama sevmiyorum.Çünkü yazı (ve hatta kadraj)niyet içerir.Niyet de insana yorum bırakmaz.Dolayısıyla aslen bu fotoğraflara bakıp da”neden hiç mutluluğun resmi yok” diyen arkadaş çok da haksız sayılmaz.Çünkü niyet işin içine girdikten sonra mutluluğun yada tragedya’nın fotoğrafını çekmenizin çok farkı yoktur.Siz zaten yorumunuzu koymuşsunuzdur.
Ayrıca üzülerek gazetecilerin de bu fotoğrafları çekmelerindeki motivasyonun her zaman birilerine birşey göstermek olmadığını düşünüyor,aynı düşünceye katılmak istesem de naif bulmadan edemiyorum.Fotoğrafçı işi bu olduğu ve bundan para kazandığı sürece bu fotoğrafın anlamından uzaklaşacaktır.Çekerken aklından “acaba bu fotoğraftan ödül kazanır mıyım ki?” sorusu varsa o fotoğraf değersizdir.Bunu bir gazete için çekiyorsa,çektiği gazete isterse bunu gayet onun çekiş niyetinden farklı bir şekilde yorumlayabilir.(bununla ilgili bir referans okuma önerebilirim, ulaşabilirsem tabi ki)
Dolayısıyla demem o ki.Bu blog’un başında görülen fotoğraf, her ne kadar duygu biraz yorum katmış olsa da diğerlerine göre daha başarılı bir fotoğraftır.Çünkü insana düşünme payı bırakır.Doyasıya çocukların suratlarına bakabilirsiniz.Ama bu bir haber olacak olsaydı altında şöyle bir haber okurdunuz “Bu fotoğraf çekildikten 10 dakka sonra bu çocuklar bilmemne terörist örgütünün bombalı saldırısı sonucu öldü!” Ve bir anda tüm anlam değişirdi.
Dolayısıyla bence Haber fotoğrafı çirkin birşeydir, vermek istediği mesajları da o fotodan almak yerine en iyisi orada olarak görmektir.Çünkü 2.elden bilgi her zaman saçmalayabilir.(Benim yaptığım bu yüzeysel saçmalamayı,”o zaman fotoğrafı çeşitlerine ayırmak gerekir, mesela sanat fotoğrafları, portre fotoğrafları ve haber fotoğrafları…bunların hepsinin amacı farklıdır…” yaklaşımı ile kategorize etmeyi önerirseniz,zannımca daha da saçma bir cendere’ye gireriz.Dolayısıyla yapmasak ne güzel olur :] )
Ben gayet saçmaladım yine, iş bu vesile ile hepinizin bayramını kutluyor, büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öpüyorum.Buraya kadar okuyan olduysa da tebrik ediyor,ama daha da çok teşekkür ediyorum :D
fIrat
meren said,
Kasım 3, 2005 @ 1:26 pm
Merhabalar efendim,
Sayın Fırat Bey, yazdıklarınızın tümünü okudum (ve size laflar hazırladım).
Gerçekten çok yüzeysel bir saçmalama durumu ile karşı karşıya olduğumuzu hissedecektim ki, sizin de zaten okuyanların böyle hissedeceklerine dair tahminlerinizi yazdığınız paragrafa rastladım (oraya kadar geldiğimde baştaki açıklamayı unutmuştum) :)
Fikirlerinize saygı duyuyorum, fakat çok doğru ve tutarlı olmadıklarını, çok çabuk çürütülebileceklerini ikimiz de biliyoruz sanırım ;)
Bayramınız kutlu olsun. Şeker yiyin.
Selamlar.
lithaen said,
Kasım 4, 2005 @ 3:03 am
Merhabalar,
Bayram şekeri güzel bişi… Yedim…
Bu aralar sıkkınım da biraz, bazen oluyo böyle şeyler, gerçi nedense hala dediklerimin arkasındayım.
Fakat derdim şudur ki, bilahare azıcık da olsa tartışmak isterim.Evet yeri burası değil sanki ama olsun.Belki başka bir ortamda.
Ama yine de yorum geldiğine sevindim. Maksat beyinleri dürtüklemek ne de olsa ;)
Hoş günler, iyi bayramlar :D
fIrat
Duygu Özpolat Eren said,
Kasım 4, 2005 @ 9:19 am
ben yazicam bisiyler en yakin zamanda. buradan tartisabiliriz her seyi, bence sakincasi yok, hatta guzel bir sey :)
iki gundur firsat olmadi.
geri donuciim :)
Cigdem Sonmez said,
Kasım 8, 2005 @ 6:06 am
http://www.msnbc.com/modules/yip04/dw.asp?nStartOn=2
Bu bu gün geçti elime. Editörün ve okurların seçtikleri birbirlerinden o kadar farklı ki…
Kolay gelsin sınavlarda. Keşke beyaz peynir yollamak da link yollamak kadar kolay olsa…
Duygu Özpolat Eren said,
Kasım 11, 2005 @ 11:43 pm
Lithaen: Yani fotoğrafın duygusal olarak okuyucuyu(bakan)tam olarak doyurmamasını takiben, olayın arkaplanının anlatılması gerekliliği, demiş.
Duygu: Bir kere “tam olarak doyurmama” durumuna kesinlikle katılmıyorum. Bu fotoğraflar altlarında hiçbir açıklama olmadan da yeterince çarpıcı ve doyurucu, düşündürücü, etkileyici olabilirlerdi, ki halihazırda bence öyledirler. Burada, mösyö, benim üstüne basa basa söylediğim o noktayı yine kaçırıyor, bir nevi sanat sanat içindir’cilik yapıyorsunuz. Kocam olsa size şimdi aristokrat “bişi” derdi. :)
Bence burada önemli olan verilmeye çalışılan mesaj (Bakın ne acılar çekiyor insanlar, ya da neler yapıyorlar fikirlerini savunmak için, insanın insana yaptığına bakın vs vs mesajı). Bu yüzden bu fotoğrafların altlarına konulan açıklamalar, fotoğrafların öyküleri, onların bu mesajı daha güçlü vermelerini sağlıyor. Eğer baskın olarak sanat kaygısı ile yapılmış, çekilmiş, ortaya konmuş bir eseri tartışıyor olsaydık, “bakanı yönlendirmesinler kardeşim. Eksik olmuş bu çalışma” diyebilirdik. (Ki bu da hepimizin kendi sanat anlayışına göre değişecek birşey. Kimi sanatçı resimlerine hiç isim vermezken, kimisi ismiyle bir bütün halinde bakanı istediği yere yönlendirmeyi seçebilir. Neticede sanatçının amacı ne ise ona göre hareket edebilir. İsterse “bir resim yaptım, her bakan hayal gücüne göre yorsun bunu” diyebilir, isterse o resmi ona koyacağı bir isimle bütünleştirip, daha belirgin bir mesaj verebilir.) Ben burada bakan kişinin belli birşeyi düşünmeye yönlendirilmesinde bir sakınca görmüyorum. Çünkü bu fotoğrafların tümü, artı altlarındaki açıklamalar, benim için bir bütünlük teşkil ediyor. Ve bana bas bas bağıran, içime kazınan bir mesaj veriyorlar.
Zaten Lithaen demiş ki: Fotoğrafla beraber gelen ve onun anlamını sabitleyen yazı haberci fotoğrafın bir öğesidir. (…..) Çünkü yazı (ve hatta kadraj)niyet içerir. Niyet de insana yorum bırakmaz.
Bunlar çok sanatsal kaygılar, aristokrat serzenişler malesef :) Yani “acı”dan, savaşlardan, kendini yakan budist bir rahipten bahsediyoruz. O rahip neden kendini yaktığının diğer insanlar tarafından bilinmesini hakediyor. O ateşler içinde yandığı fotoğrafa birilerinin bakıp “aa bu ne ki acaba? Çok fena, neden yakmış kendini, birisi mi yakmış, bomba mı patlamış, bu kim…” gibi sorulara takılıp, “kadraj, ışık harika şekerim, sanatsal açıdan mükemmel” gibi yorumlar yapmalarından çok, kıydığı canının karşılığında, o canına neden kıydığının bilinmesini hakediyor. Eğer adamın insanlara böyle bir mesaj iletme kaygısı olmasaydı, gider ormanda yalnızken yakardı kendini. İşte burada fotoğrafçı onun imdadına yetişiyor, ve o anı ölümsüzleştiriyor. Bize de aslında hiç yorum katmadan olayı iletmişler alttaki açıklamada. Bu kişinin kim olduğunu, kendini neden yaktığını söylemişler.
Lithaen demiş ki: Fotoğrafçı işi bu olduğu ve bundan para kazandığı sürece bu fotoğrafın anlamından uzaklaşacaktır.Çekerken aklından “acaba bu fotoğraftan ödül kazanır mıyım ki?” sorusu varsa o fotoğraf değersizdir.
Efendim siz benim düşüncemi naif bulmuşsunuz fakat, ben de sizin bu düşüncenizi hiç gerçekçi bulmuyorum. Birincisi elbette her insan yaptığı işte başarılı olmak ister, bu yüzden bir takım kaygılar güder. Fakat bence bir insanın kendisine savaş muhabirliği gibi bir mesleği seçmesi, ve sonunda bunlar gibi kareleri yakalayabilmesi için, belli bir bilinç, belli bir duyarlılık, özveri sahibi olması gerekir. Ayrıca ne demek bundan para kazandığı sürece anlamından uzaklaşacaktır. Adam ne yiyecek ne içecek, o objektifleri, makinaları nasıl alacak. Yaşamak için para da lazım değil midir efendim? :) hayret bişeysiniz. Yani insanlar çok güzel filmer çekiyor, çok güzel mesajlar veriyorlar o filmlerle. Sevdiğimiz yönetmenlerin acaba yüzde kaçı “ödüller umrumda diil” cümlesini gerçekten içtenlikle kurabilir. Bütün o filmler değerlerini yitirdi mi şimdi? Yaptığı iş takdir edildiği için ödül almak kötü bir şey değil. “Ödül”ün yegane motivasyon olması kötü. Ama bence, inatla söylüyorum, insan sırf ödül almak derdi ile, yani hayattaki tek isteği bu olarak, kendini savaşın ortasına da atmaz. En ideali, kafasında hiçbir ödül düşüncesi yatmaması olurdu. Ama böyle bir insan evladına en azından bu gezegende fazlaca rastlanmadığını düşünüyorum :)
Lithaen demiş ki: Dolayısıyla bence Haber fotoğrafı çirkin birşeydir, vermek istediği mesajları da o fotodan almak yerine en iyisi orada olarak görmektir.Çünkü 2.elden bilgi her zaman saçmalayabilir.
Ben sana hiçbir şey demiyorum :) Hepimiz Irak’a mı gidelim şimdi? Anlamadım ben. :)