nokia - kınekting pipıl

Portakal aromalı baharatlı çay içip, saat gece 12′ye yaklaşırken, aylardan sonra ilk defa Radyo Odtü dinliyorum :) (Bugün bir anda aklıma geldi, ya internet üzerinde radyo dinlemek diye bir şey vardı… evet)

Ayrıca, yaklaşık altı aydan beri ilk defa bugün Meren beni aradı. Çünkü benim artık aranabildiğim bir telefonum var. Hem de hayatımda ilk defa cebime sığan, fotoğraf çekebilen, titreşen bir telefon!

Bundan önce 3-4 sene boyunca bir Nokia 5110 kullandım, üstelik utanmadan onu buralara, Amerika’ya getirdim. Cahillik işte, dual band mıdır, bişiler varmış benim haberim yok, “Türkiye’de çalışan telefon burda niye çalışmasın evladım” mantığı. Çok da seviyorum keratayı, fazla detaya ihtiyacım yok, bozulmadığı sürece yerine yeni bir telefon almak fikri hoşuma gitmiyor. Kullandığım, hayatımın bir parçası olan aletlere nankörlük etmekten hoşlanmıyorum. Ama tabi bu kıtada sinyaller başkaymış, bizimkisi algılayamadı onları, ama ben onu yine de düzenli şarj edip çalar saat olarak kullandım.

Takıntılı bir kız çocuğu olarak yine bir Nokia edinmeliydim kendime. Aklımda iki telefon operatörü vardı. Web sayfalarına baktım. Aylık planlardan alırsanız (fiks bir faturanız oluyor, karşılığında belli miktarda bedava dakikalarınız +hafta sonu ve akşamlar bedava) bir adet Nokia 3220, üstelik wave messaging özelliği için gereken kapağı da yanında, bedavaya geliyordu. Allah dedim, kaçmasın bu. İşte bir kız çocuğu kendisine nasıl telefon alır? Bedava olması, aranınca kenarlarından renkli ışıklar saçması, havaya mesaj yazma özelliği olması… Nokia’yı da sırf Finlandiya markası diye seviyorum, maksat ırkçılık olsun, yoksa içinde şöyle de sofistike bir teknoloci var tadında bir durum değil. (Gerçi sağlam oluyor Nokia, ay canım benim). Telefonda ne bir bluetooth ne bir kızıl ötesi var :) gel gör ki ben dalganın, spektrumun, görebildiğim renkleriyle daha bir ilgiliyim… Bi de güzel melodileri var ki, duvar kağıtları filan.

Sonuç itibariyle “cep” telefonunu hakkaten “cep”te taşımak neymiş? Deneyimlemesi bize de nasip kısmet olan birşey imiş efendim bu.

Bunun dışında anlatacak başka ilginç şeylerim varmış gibi gelmişti ama yokmuş adeta. Bir melankoli var bu ara üzerimde hadi hayırlısı.

5 Yorum »

  1. Ahmet AYGÜN said,

    Kasım 11, 2005 @ 4:07 pm

    Hayırlı uğurlu olsun.

  2. Duygu Özpolat Eren said,

    Kasım 11, 2005 @ 7:12 pm

    teşekkür ederim :)

  3. Ceren said,

    Kasım 11, 2005 @ 11:43 pm

    ben de yaklaşık 3 yıl 3110 kullandım, taa ki o beni terkedene kadar. Palto cebine sığardı ama o :) Sonra da tıpkı senin gibi sadık bir nokia kullanıcısı olarak gidip 3310 aldım. Son 3 yıldır da o yanımda. İş arkadaşlarım bluetoothsuz telefonlara telefon bile demezken, ben bu 3310 u çok seviyorum. Belki “manyah” diyceksizin ama ben hala 3110umu da saklıyorum. Atmaya kıyamıyorum.

  4. Anonymous said,

    Kasım 12, 2005 @ 2:26 am

    Nokia bence kullanım kolaylığı açısından başarılı bir yaklaşıma sahip. Ben hep ablamın eski telefonunu kullanan bir insan olarak yaklaşık 3 ay önce -3yıllık bir aradan sonra- Ericsson familyasına -Sony Ericsson haline- geri dönmüş oldum.

    İlk telefonum Ericsson’du ve memnundum, sonra bir nokia’ya geçtim ve alışmakta zorluk çektim; ama üçüncü nokia’mı kullanırken (ablamın da maşallahı var) artık epey nokia-sever olmaya başlamıştım… Yeni Sony Ericsson’a her gün küfrediyorum, Çağlar kaymaam da (aynı telefonun sahiplerinden biri olarak) beni anlamakta zorluk çekiyor…

    Bir ara cep saati bir ara ev telefonu sınıfsal gösterge olarak kabul edilirmiş, acep cep telefonlarına ne diyor sosyolog ahalisi…

    l’o'ker - mailine yakında cevap vermeyi umud eder… :)

  5. Duygu Özpolat Eren said,

    Kasım 15, 2005 @ 1:39 pm

    Sevgili Ceren,

    ben seni çok iyi anlıyorum :)
    Benim de ilk telefonum olan Alcatel duruyor hala evde. Antalya’ya son gidişimde kutulardan birinden çıktı. Ne kadar büyük bir telefo olduğuna inanamadım. Nokia 5110′dan bile büyük :)) “Kızların çantası var, cepte taşımaya ihtiyaçları yok” diye kandırmışlar bizi senelerce. :P

    Lökerim,

    Senin sosyolojik sorgulamaların aklıma bir olayı getirdi. Birgün Ankara’da bir arkadaşımla Ulus’tan Kızılay’a gitmek üzere otobüse bindik. Arkadaşım cep telefonunu çıkardı ve Internet’e bağlanıp e-postalarını kontrol etti. Tam önümüzde ise, başkalarının elinde gördüğü için belki cep telefonuna aşina olsa da Internet diye bir kavramdan haberi olmadığından emin olduğum, kasketli, köylü-çiftçi, şirin bir amca oturuyordu. Hani o insanların elleri çatlak çatlak olur toprakla uğraşmaktan. (Hatta Meren’in bir fotoğrafı var şurada)O kadar kalın parmakları vardı ki, cep telefonunun minicik tuşlarına basmaya kalksa aynı anda 3 tanesine basardı herhalde. O an çok garip bir andı bence. Aynı metrekare içindeydik. Amca kim bilir ne için gelmişti “Angara”ya.

    Öyle işte… anladın sen :)

RSS feed for comments on this post · URI'nin geri izlemesini yap.

Leave a Comment