bireyking nivs
Bir türlü vakit bulup aklımdakileri ve yazmam gerektiğini hissettiklerimi yazamadım. Oysa ki yollarda yürürken blog cümleleri kuruyordum New Orleans’ın bir türlü kendine gelemeyen haline bakıp bakıp. Katrina Kasırgası’nın üzerinden 5 ay geçtiği halde hala toparlanamamış bu şehirden mi bahsetseydim, yoksa Bill Gates’e “Servetinizi petrol ile yapmadınız, bilek gücü ile yaptınız, Türkiye’nin sizi çok heyecanlandırdığını söylediniz. Türkiye için duygusal şeyler mi besliyorsunuz, elini tutmak mı istiyorsunuz?” diye soran kadın ve benzerlerinin güzel yurdumun en hakiki vatan hainleri olduğuna nail olmamdan mı, o kadını bir bulsam nasıl da tokat içinde bırakacağımdan mı, ya da ne bileyim, Meren’siz hayatın hayat olmamasından mı bahsetseydim.
Dedim ki en iyisi havadan sudan bahsedeyim.
Gelir gelmez, derslere girdiğimiz binanın çok soğuk, dışarının bahar sıcaklığında olması yüzünden ne olduğumu şaşırıp, dur en iyisi nezle olayım ben dedim. (İnsanlar benimle “Aa Türkiye’den bize kuş gribi mi getirdin, ne kadar incesin” diye dalga geçtiler). Nezleye yakalanmama sebep olan o ilk günlerin koşulları şöyleydi: binanın ısıtma sistemi kasırgada zarar görmüş olduğundan ve içeriyi havalandırmaya zorunlu hissettiklerinden, derslik de dahil olmak üzere tüm binada klima çalışıyor, bir saat içinde sınıfta herkes paltolarını eldivenlerini giymiş, titreyerek ders dinlemeye çalışır hale geliyordu. Ben Ankara’nın kuru soğuğunda ve ODTÜ Fizik’in taştan binalarında öyle üşümek görmedimdi. İşin garip yanı, bu duruma ilişkin kimse birşey yapmıyordu. Sonunda dekana kadar çıkan bir mail attım pek sevgili proflardan birine. Sınıfa iki tane elektrikli ısıtıcı almayı kabul ettiler. Burası gerçekten çok acayip bir yer oluyor bazen. İnsanları bir şizofrenlik hali almış… Aman neyse.
Ev kiraladım bu esnada bir de. Kendisi bir “shotgun”. Aşağıdaki resimde primitif bir krokisini görüyorsunuz.
Neden “shotgun” dendiğini resimden çıkarmış olduğunuzu ve beni bu konuda yormayacağınızı umuyorum. (Evet ben bir ukala dümbeleğiyim. Merhaba.)
Sevgili okulumuz yurt binaları daha hazır olup açılmadan bizi buralara sürüklediği için, herkes nerede kalacağını sapıtmış durumda. Zira kasırga sonrası ev kiraları genellikle 4 basamaklı sayılardan oluşuyor. Kimse uygun fiyata ev bulamıyor. Benim şansıma Cavit (bizim bölümden bir arkadaş) Houston’a taşınacak oldu. Onun evine de ben çıktım. Ev New Orleans’ın çok güzel bir muhitinde (meşhur St. Charles caddesine ve Tulane Üniversitesi’ne yakın). Çok da ucuz (3 basamaklı ve 3 rakamı ile başlıyor). Ama baya eski bir ev. (Pencerelerden birini açmaya çalışırken, az daha koparıyordum :) Bi de ben ne yapayım o evi, içinde Meren olmayınca… Oofffff offf… Öte yandan, tamamen kendime ait, yurt odası olmayan, ve Meren’imden başka kimseyle paylaşmayacağım bir yerin sahibi oldum ilk defa ben bu hayatta. -ki o hayat ne garip-.
Temizlik yaptım, eşya falan yerleştirdim. Eğer Meren gelmiş olsaydı fotoğraf çeker gönderirdik. Bu arada evin elektriğini, internetten bir form doldurarak açtırdım. Evet sadece online bir form. Amerika’nın bu yönlerine hastayım. Evlerle ilgili çok sevdiğim başka bir şey de, her evin kendi beyaz eşyasının olması. Yani buzdolabı, ocak, genellikle mikrodalga fırın, hatta kimi zaman bulaşık makinesi falan oluyor evlerde. Taşımaya satın almaya gerek olmuyor. Bir de herkesin ortak çamaşır yıkadığı biryer oluyor. Benim evde bulaşık ve çamaşır makinası fasiliteleri mevcut değil malesef. Ama zehirli yemleri yiyip ölmemeyi başarabilen faremiz var tanrılara şükür. (Ev giriş katı da:) Tabi o fareler bilseler ki ben onlardan korkmuyorum, hatta icabında laba götürür keserim. Mutfakta yere lab önlüğü ve lab defteri bırakırsam belki mesajı alıp bir daha bana bulaşmazlar diye bir umut da yok değil içimde.
Bu aralar çok tatlı Amerikalılarla tanıştım, Ahmet sayesinde. Acayip iyi vakit geçiriyoruz, harika insanlar. Bize yemek yapıyolar (red beans and rice - yani bildiğimiz kuru fasülye pilav kibin bişi), arabalarına atıp oraya buraya götürüyolar. Komik, akıllı, tatlılar işte. Nathan ve Melissa.
Ne kadar ruhsuzum ben bugün. En iyisi burada son vereyim bu zalak blog yazısına. Belki daha sonra Nathan ve Melissa’yla maceralarımızdan bahsederim…


Cigdem Sonmez said,
Şubat 1, 2006 @ 9:12 am
Geçmiş olsun… Bol sıvı (gazoz filan) iç bari… Yazdıklarımı 3 kez sildim… bu sonuncusu…
Eviniz pek güzel güle güle sağlıkla mutlulukla oturun. Meren’ in seninle gelememesi iyi olmuş, gelirken karanfilli ıhlamur filan getirir (bencillik-halden anlamamak) :)
Bill Gates konusunda onun (Meren’ in) yazısını da okudum :) İçimden geçen şu ki “yiğidi öldür hakkını yeme” adam bir pazarlama dahisi.. Reklam yapabilmek de bir meziyet, iş hayatında hele para da kazanmak isteniyorsa gözden kaçırmamak gerek. Ulusal eksikliğimizdir. Fazla tevazu gösterme, sahi sanırlar.. diye atasözümüz bile var ama…
lavitabella said,
Şubat 1, 2006 @ 4:48 pm
duygucuuuum,aylar sonra tekrar basladim okumaya yazdiklarini.Cok ama coook ozlemisim.Keske Maurocugum da Turkce bilseydi de paylasabilseydim onunla da yazdiklarini.Rem the ottoman empire princes,mauro the latin beyaz atli prens:)
Duygu Özpolat Eren said,
Şubat 1, 2006 @ 6:19 pm
Cigdemcim iyilestim merak etme :)
Kızdığım insan Bill Gates değil. Kendi potansiyelinin farkında olmayıp bu adamlara “elmizden tut” diyen Türk halkı…
Remdi’cim hadi gel New Orleans’a be :) Ne güseldi günlerimiz.
Anonymous said,
Şubat 1, 2006 @ 7:33 pm
ona elimizden tut diyen sadece türk halki da degil üstelik, fransiz halki da umutlu bu adamlardan, anlatsam pardon nerenle gülersin:) anlatmicam, yazima sakliyorumdur belki:)
seni seviyorum, her zamanki gibi, her zamanki gibi içten..
Cigdem Sonmez said,
Şubat 2, 2006 @ 1:57 am
Türkiye saati ile günaydın.. Sevindim iyileştiğine.. İki yeğenim var zaten “yaban ellerde” bir de sen oldun şimdi merak edecek tatlı kız :-)
Canım halkımın “vayyyyyy beeeee adamlar yapıyorlar canım!” yaklaşımı pek ünlüdür sen de bilirsin. Kendisi yapmak için çaba harcamaz gittiği, gördüğü, okuduğundan (ne kadar okursa artık) kendine bir şey katmaz..
Hele bilgisayar… elini sürmeye bile korkar, korkmayan da bildiği üç beş şey dışında hiç bir yerini kurcalamaz.
Yazık ki çoğunluk böyle Duygu’ cum. Biz azınlıktayız demekten utanıyorum.
Yırtmak (!) için de nasılsa “yapmış” insanların eteğine tutunup “abi bi yardım et bana noooooooluuuuuur” demek çaba göstermekten, kendini eğitmekten daha kolay bir yol.
Bu da teknolojik dilencilik işte. Bill Gates de hayırsever adam belki tutar bizim torok’ ların ellerinden.
Aman hadi sabah sabah içini karartmayayım, benimkisi yeterince kararık.
Senden bir isteğim olacak yapar mısın/ız?
Meren geldiğinde Burbon Street’ e gidilecek, orada Blues dinlerken Corrona içilecek. Şişelerin boyunları birbirine vurulurken de bir aklından geçirirsen benim burada kulaklarım çınlar. Olur mu?
Dikkat et kendine, çok sevgiler.
Duygu Özpolat Eren said,
Şubat 7, 2006 @ 5:55 pm
Tamam Meren bir gelebilirse Bourbon’a mutlaka gidip icine “lime” parcasi attigimiz corona’larimizi yudumlayacak ve senin hatirlayacagiz….
Ve fekat sorun su ki, Meren bir turlu gelemiyor. Bu security clearance dedigimiz hadisenin yedi aya kadar surebildigi durumlar oldugunu okuduk bir yerlerde, o gunden beri bunalimadyiz ailecek. Meren her seyi birakip askere gitmeye, ben de geri donup temizlikci olmaya karar verdim. Ha, yine birlikte olamicaksiniz niye oyle yapiyosunuz derseniz, maksat hayata kizip tepki gostermek olsun.
Internet sahibi bir insan olur olmaz (ki bunun cuma gunu gerceklesecegini umuyorum) bir blog yazisi girip acil yardim cagrisinda bulunacagim :) yuksek mercilerde bir tanidigi olan var mi bu konsoloslukta… :(((((
Cigdem Sonmez said,
Şubat 8, 2006 @ 1:59 am
Duygu’ cum, İstanbul’ un şu durumunda Meren hayırlısı ile bir konsolosluğa gidebilsin… Amerika’ ya nasılsa gelir…
Bir ay içinde ikinci kez evde mahsur kalıyoruz kar yüzünden. Buna da şükür demeli herhalde 2 yıl önce 22 saat yolda mahsur kalmıştık yandaki okul servisinde okuldan eve dönemeyen bebeler, eve yürüyerek dönmeye çalışırken soğuktan kalp krizi geçirip ölenler…
Üstün gayret gösterip karla mücadelede accayippppppp başarılı olan belediyemiz ana arterleri açık tuttu sağolsun da… aralara giremeyen ya da aralardan çıkamayan arabalar kapattı yine yolları. Bir de toplu taşıma araçlarını kullanın diyorlar sırma saçlarım diken diken oluyor. Burada alışkınız her şeyin ele yüze bulaştırılmasına herhalde gören de bir şey söylemiyor bugünlerde.
Neyse.. fotoğraflardan gördüğüm, yazılarını okuduğum kadarı ile Meren doğru düzgün bir adam… Sakin olup açık sözlü davranırsa bir sorun çıkaracaklarını, işlerin o kadar uzayacağını sanmam.
Bir dönem İngiltere konsolosluğunda vize bölümünde çalıştım. Deneyim şunu söylüyor.
1. Konuşurken gözlerimin içine bak
2. Sakin ol
3. Sorulara doğrudan ve açık cevaplar ver
4. Bana inanmam için neden/kanıt göster (kızma! o kadar çok insan öyle gereksiz yalan söylüyor ki…)
5. Ben senin düşmanın değilim, işimi yapıyorum. Bunu anla ve nazik davran lütfen.
15-16 yıl önce olsaydı yardımım dokunurdu.. Bütün bağlantılarım emekli/tarih oldu ne yazık ki.. Umarım ipuçlarının yararı olur.
Selamlar, sevgiler canım..