Archive for Mart, 2006

Kitap en iyi köpektir


Ay em e börd nav tarafından en sevdiğim on kitabı yazmak üzere önümarkamsağımsolumebesobe. :)

Benim gibi bir kitap kurdu için haliyle 10 tanesini seçmek zor ama aklıma gelenleri yazıverdim. Yazılış sırası bir şey ifade etmiyor. Etse etse beynimde bir şeylerin nasıl serbest çağrıştığını filan ifade edebilir. Bu kitaplardan bir kısmı yıllardır icq’dur, şudur budur derken çeşit çeşit “profil” oluştururken ne kadar entel olduğumu kanıtlama çabası içinde otomatiğe bağlayıp yazdığım kitaplar. Bir de bir kısmını okuyalı çook zaman oldu. Bilimsel kitaplar da vardı ama onları hiç yazmadım :)

İşte budur benim listem:
1) Neil Gaiman - Sandman (Son dönemlerdeki favorim)
2) Elif Şafak - Pinhan (Başarılı, akıllı kadın Elif Şafak’ın nefizz kitabı. Türkiye’den yanımda getirdiğim kitaplardan biri.)
3) İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası (Türkiye’den getirdiğim canım kitaplardan bir diğeri. Ekin almıştı bu kitabı bana, ve şöyle demişti: “Başta çok Osmanlıca, dili ağır gibi gelebilir, sakin ol, okumaya devam et :) Hiç öyle değil.” Evet hiç öyle değildi. Bir kere eski kelimelere olan önyargımı, rahatsız hislerimi yok etti. Beni, tarih derslerindeki sinir bozucu sıkıcılığından arınmış bi Osmanlı İmparatorluğu’nun sokaklarında dolaştırdı. Hayatımda en en en sevdiğim, en bitmesin istediğim kitaplardan biri oldu. Bazen buradaki yabancılara bakıp içimden bu kitabı asla okuyamayacakları için onlara acıyorum:) Ne kadar hastalıklı değil mi?)
4) Milan Kundera - Ayrılık Valsi (Bu adamın insanları ve ilişkileri bu kadar harika gözlemleyip bu kadar duru anlatmasını çok seviyorum. Bu kitabın trajikomikliğini seviyorum. Gerçekten isminin ona yakışmasını, bir vals gibi oluşunu seviyorum. Ama aslında Milan Kundera’nın en çok “şu” kitabını seviyorum demem çok zor. Şimdiye kadar okuduklarımın çoğunu çok çok sevdim. Bu kitap da yanımda :)
5) Paul Auster - Vertigo (Paul Auster’ı bir dönem çok hastalıklı okumuştum. Aslında Vertigo en rahat okunan, en çerez kitaplarından biriydi bence. Ama bu kitapta anlatılan “öykü” çok hoşuma gitmişti. Şans Müziği’nden falan daha çok severim bu kitabı. New York Üçlemesini ise okuyalı o kadar uzun zaman oldu ki, aklımda çok sevdiğim kalmış, ama buraya yazmaya utanacak kadar da unutmuşum.)
6) George Orwell - 1984 (Bir de Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya, bir de Yevgeni Zamyatin - Biz var. Bunların hepsi anti ütopyalar ve hepsini de çok seviyorum.)
7) Atilla Atalay - Civciv Kutusu (ya aslında hepsi, hepsi… ama Sıdıka’lar değil - yani onları da çok severek okuyorum ama-, asıl diğer ağlatan öyküleri, duygulu olanları. Mesela “Fintasfenkinör”, mesela “Fok vardı bi de kuş”, mesela “Ağlama dolabı”, mesela “Yatık sekiz”, mesela “Yalnızlık Aletleri. Canım benim. Gönül adamı :)
8) Ursula K. Leguin - Mülksüzler (Hastası olduğum harika insanü objektifliğinin önünde eğiliyorum. Yerdeniz Üçlemesi’ni Miyazaki animasyon yapıcakmış… Ha ha ha! Buradan Miyazaki hastası, ve fakat Ursula’ya laf eden Meren’e sesleniyorum :) Şiştin mi?:)
9) Kurt Vonnegut - Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater (Süper insan, Amerikalı’ların zalaklıklarına habire saydırıp duran, müthiş eleştiren, ama bunu yaparken süper kurgulu şahane romanlar şeklinde yapan bir serseri insan. Birsürü kitabını okudum, ama bu kitabın başlığının Türkçe çevirisinin komik sevimliliği yüzünden ne bileyim bir Galapagos’u, Hokus Pokus’u değil de bunu koyuyorum listeye :) (Bu arada Kurt Vonnegut’ın kitapları Türkiye’de Dost Kitabevi yayınlarından çıkıyor. Dost’un kendi yayınlarının fiyatları çok uygun, ve harika kitapları seçiyorlar. Haberiniz olsun. Mesela bir de Terry Pratchett vardır…)
10) Harry Potter ya da Yüzüklerin Efendisi :)

Bonus: Yılmaz Türkyılmaz - Güzel Dost

Son olarak: “Çanaaak çömleeek patlaaadıııı”. Kimseyi ebeleyip sobelemiyorum :)

Yorumlar (10)

CD ile zamanda yolculuk

Kesmeşeker CD’lerim bugün sonunda geldiler!

Tut Beni Düşmeden ve İnsülin

Tut Beni Düşmeden’i çok kere, İnsülin’i bir kere dinledim. CD’si çıkmamış ilk iki albümdeki bazı parçalar da olsaydı keşke dedim, ama bişey bulup bişeylisini aramamak adına sustum.

Dinlerken zamanda yolculuğa çıkmış gibi oldum. Böyle geçmişte çok dinlenilen albümleri uzun bir süreden sonra dinleyince insan o günlere ilişkin normalde hatırlayamadığı başka ayrıntıları da hatırlıyor. Ve bence harika harika harika bir şey bu. Yani normalde silinip gitti sandığımız o anıların, görüntülerin ve dahi seslerin beynimizin bir köşeciğinde hala saklı olmaları, ve güzel bir müzikle yeniden canlanmaları…

Kesmeşeker’i dinlerken Antalya’daki odam geldi aklıma. O oda benim ilk kendime ait odaydı. O oda için hissettiklerimin, eğer hatırlasaydım annemin karnındayken hissettiklerime benzer olacağına eminim… Çıkmazdım hiç oradan ben, orada ders çalışır, kitap okur, müzik dinler ve günlüğüme yazılar yazardım. Ağlardım, hayal kurardım… Duvarlarına poster asardım. Bi tane Kurt Cobain posteri vardı mesela Blue Jean dergisinin dev boy posterlerinden biriydi, ve koskoca poster sadece Kurt Cobain’in yüzünden oluşuyordu. Giyinip soyunurken herifin bakışlarından rahatsız olmuştum sonraları da kaldırmıştım :) Eşyaların yerlerini değiştirirdim arada bir. Duvarlarını boyamıştım sonra bir yaz. Pastel turuncu, pastel yeşil ve pastel eflatun… O oda benim her şeyimdi. Ve Kesmeşeker’i dinlerken şimdi bir anda oraya yeniden gittim sanki. Sanki o masada oturmuş kağıttan bir deftere yazıyorum bütün bunları. Sayfalarının yarısı ne kadar mutsuz olduğumla dolu, tüm ergenlik krizlerimi döktüğüm zavallı defterlerden biri :) …(tut beni düşmeden)… Bi Melih vardı, ona aşık olmuştum ama çok utangaçtım, söyleyememiştim. Sonra Tuğba diye bir kız buldu kendine dershaneden. Kız benden Patrick Süskind - Koku kitabımı aldı, hiçbi zaman da geri vermedi. Ben sonraları Melih’i kaptı diye mi yoksa kitabı geri getirmedi diye mi daha çok kızdım ona bilemiyorum :) Kulaklarında dizi dizi halka küpeler vardı. O dönemin sert kızları öyle on tane falan küpe takarlardı. ….(ya aşkım ol ya dostum ol)…..

Benim aslında Melih’le ilgili bir de dişimin kırılıp da kırık parçanın fırlaması…. Off yani çok komik bir anıdır ama onu video blog falan yapmak, canlı canlı anlatmak lazım :)

Sonra onlar ikisi aynı şehirde bir üniversiteyi kazanıp gittiler. Yıllar sonra Melih geldi bir gün. Yengen mi yedik deniz kenarında bira mı içtik, sonra sordu “Duygu itiraf edeceğin bir şey var mı” diye… Ne itiraf edicem, etmedim :) (Taam size itiraf ediyorum, hala çok utanıyordum, ama artık aşık falan da değildim :)))

“Benim bi kitap kaldıydı senin Tuğba’da” diyesim geldi. O düşünceyle gülümsedim kendi kendime. Sonra da bişeyler uydurdum.

Bir gün yine Antalya’da odamda oturuyordum, ilkbahar gelmişti yeni. Ve arada bir yağmur yağıyordu… …(yağmur)…. Karşı kaldırımda pespembe çiçekleri açmış nefis bir ağaç vardı, ben penceremden görüyordum onu. Sanırım o sıralar hastalıklı bir şekilde Rüzgar Gibi Geçti’yi okuyordum. Scarlet O Hara, Rhett Butler’ı görmeye gitmişti de, adam Scarlet’in tarlada çalışmaktan nasır tutmuş ellerine bakıp onun kendisini para için istediğini farkedip kızmıştı tam… Tam işte aralarında o tartışma dönerken bir dolu yağmaya başladı. Ama bir daha öyle dolu yağması görmüş değilim şu ömrümde. Ağacın pembeleri kaldırımın pembeleri oldu. Ağaç “cascavlak” kaldı. Sonra sokak sanki kar yağmış gibi bembeyaz oldu. Ve insanlar çıkıp “dolutopu” oynadılar…

Yine bir gün, sokağın bizim tarafına yağmur yağarken karşı tarafına yağmadı… Biliyorum o odada acayip birşeyler vardı. :)

Bir de o zamanlar biz adaçayı ve kekik çayı içerdik. Gerçek gerçek kurutulmuş bitkilerin üzerine sıcak su koyduğumuz fincanlarımızdan. Ne kadar güzel kokardı, ne kadar doğal, ne kadar harikaydı… Şimdi poşetlerden nelerin süzüldüğünü kim bilir bardaklara… Yeşil çay diye içtiğimizin yeşil çay olduğundan nasıl emin olabiliriz ki?

Şeker Kız Candy vardı onu izlerdik. Şeker Kız Candy başlayınca misafir gelirse sinirimiz bozulurdu, misafire kötü davranırdık, konuşmasın bi sussun isterdik. Sonra Şeker Kız Candy tam o güzel oğlanlardan biriyle aşık olurumsu bir hallerde, bi kavuşmalar bi mutlu sonlar olacağı sırada zart diye kalktı yayından. Ne olduğumu şaşırmıştım ben şahsen. Zira kendimdim, bendim, şeker bir kızdım, özdeşleştirmiştim, ve tam da hayatımın aşkına kavuşuyordum ulan! Bir süre ders çalışamadım o şokla… Artık nasıl bir şok ordan anlayın… Beni ders çalışmaktan alıkoyacak bir şok, aman tanrım! Zira o zamanlar ders çalışmaktan ve günlüğüme yazmaktan arta kalan vakitlerimde Bilim ve Teknik Dergisi’yle Tübitak Popüler Bilim Kitapları okuyup annemlere elmanın neden karardığını falan anlatan bir insandım. Büyüyüp profesör olunca Bilim ve Teknik’te yazılarım çıkacak diye hayaller kurardım. (Meğer o dergide yazmak için profesör olmaya gerek yokmuş, nerden bileyim.) Hatta bir ara bir muhabbet kuşu hediye etmişlerdi bana. İsmini Tonguç koymuştum (Kötü Kedi Şerafettin’in babası) ve ona Tübitak demeyi öğretmiştim… “tübitak, cici kuş, cici kuş, meraba” şeklinde kendince selamlaşırdı hayvan. Yani bir insan bunu bir hayvana neden yapar? Normal midir bu? Vallahi değil… Hayvancaaz öldü sonra. O da ayrı bir hikayedir aslında.

Yani diyeceğim o ki bu Kesmeşeker CD’si bu yüzden o kadar önemliydi benim için galiba. İnsanlar zaman makinesini falan icad etmeye çalışıyorlar, ne gereği var. Mesela verin bana Mirkelam’ın Her Gece albümünü, nasıl da 1995 yazının Burdur’una ışınlanıyorum… Mesela Bulutsuzluk Özlemi’nin aynı isimli albümü ile yine Burdur’daki göl evinin çok daha eski zamanlarına 1980′li yıllara, Queen - Greatest Hits 2 ile Orta okul yılları - Ankara Cebeci’deki iğrenç evin minik odasına, teyzemin GO dergisinden kazandığı harddisksiz bilgisayarda Blues Brothers oyununu oynadığım ve ondan arta kalan zamanlarda da pembe dizi okuyup bana kimse neden aşık olmuyo diye ergenliği en uç noktalarda yaşadığım o çılgın günlere gidebilirim.

“Biyolokum Turizm’in sayın yolcuları. Düygü’nün zaman yolcuğu bugünlük burada sona ermiş bulunmaktadır. Bizimle seyahat etmeyi seçtiğiniz için teşekkür eder, bir dahaki yolculuğumuzda sizlerle yeniden karşılaşmayı dileriz. pıhhhh”

Yorumlar (16)

mechanisms and circuitry underlying directional selectivity in the retina

Sabah hızlı hızlı hazırlanıp evden çıkmaya çalışırken, bütün kolyelerimin küpelerimin duruduğu raf devrildi. Renkli ve minik parçalar odanın dört bir yanına ve elbette yatağın altına ağır çekimde düşerken, ben kısa bir şok anından sonra hızlı çekimde odadan çıktım, çıkarken, kıtırt diye ezdim en sevdiğim küpelerden birini. Daha küçük ve daha çok parçacıklar oldu.

Bugün başka bir sunum yapmam gerekiyordu. Beynimizin karmaşık düzeneklerinin retinadaki halleri ile ilgili bir makaleyi sınıfa sunacaktım. Ve ona hazırlanmak için hafta sonumun büyük bir kısmını harcamış, ve hatta sabah kolye küpe rafını her nasılsa yerinden çıkarıp devirebilecek sakarlık seviyesine beni ulaştırması için önceki gece 3′te yatmıştım. Ama içim rahattı sabah, makaleyi anladığımı, sunumumu Open Office’te artık ustalıkla hazırladığımı düşünüyordum.

Bu sunum çok iyi bir sunum olacaktı, çünkün başkaları sunum yaparken çok sıkılmış hiçbir şey anlamamıştım, ve bir fark yaratacak, onların anlamasını sağlayacaktım. Bunun için herkes anlatacağı makaledeki şekilleri sunum belgesine “kopyalayıp yapıştırarak” sunum hazırlarken, ben oklar, yanarlar dönerler, ince düşünülmüş ayrıntılar, “aman şurada ben çok zor anladım, onlar zorlanmasınlar”la, 3′e kadar ayaktaydım işte…

Sabah 9′da laba gittim. 11′e kadar Oliver’la bundan sonra hangi deneyleri yapacağımızı konuştuk. Heyecanlandım, ne güsel bilim falan.
Sonra öğlene kadar birşeyler yaptım, Oliver toplantıdan dönünce Uyen, Oliver ve ben öğlen yemeğine gidecektik.

12′yi biraz geçe lazer pointer’ımın bozuk olduğunu hatırlayıp birilerinden bulmaya çalıştım bulamadım. Baktım olmuyor, dersin hocasını (Dr. Mize) aradım, mesaj bıraktım bana pointer’ınızı getirir misiniz diye.

12.30… Beklerken, sunuma son birkaç rötuş attım, makaleye iki göz attım. Oh her şey çok yolundaydı. Kendime güvenim tamdı… Ufak tefek anlamadığım yerler vardı, ama onları da sunum sırasında “burayı ben de çok anlayamadım, hocam siz açıklasanız” demekte bir sakınca görmüyordum. Hem ders saat 3′teydi. O vakte kadar belki onları bile okudukça anlardım.

Saat 1′de Oliver geldi. Uyen telefonda lab için bir takım siparişler yapıyordu.

Saat 1.13. Hadi yemeğe gidiyoruz derken Uyen’in telefonu çaldı. Arayan Dr. Mize’dı, beni istiyordu. Telefonu gülümseyerek aldım, pointer için arıyor olmalıydı. (Uyen’den arıyordu çünkü benim telefonum labda çekmiyordu.) Ama….

Saat 1.14. Dr. Mize’ın ilk sözü “Where are you???” (are kelimesi son derece vurgulu, ses biraz kızgın).

Saat 1.14. Duygu anlamıyor. “I am in the lab???” (lab kelimesinde soru vurgusu var: başka nerede olucam?)

Saat 1.14. Dr. Mize hala aynı ses tonuyla “We are waiting for you in the class???” (E ders başladı, sunum yapacaktın)

Saat 1.14. Evet bir dakika içinde böyle şeyler oluyor insana bu hayatta. Sadece bir dakika içinde, bir anda yapacağınız bir sunuma dair bütün güveniniz yerle yeksan edecek olayların “threshold’u aşılıyor, aktivasyon enerjisi, action potential”… (bu son kısmı biyologlar anladı, geri kalanınız boşverin.)

Saat 1.17. Üç dakika içinde, normalde üç dakikada alınmayacak bir yolu alıp sınıfa gidiyorum. Haftalardır saat 1′de gittiğim dersin, saat 3′te olduğu fikrine neden tam da sunum yapacağım gün kapılmış olduğum, ve o sunuma neden ama neden 17 dakika geç kaldığımı bilmiyorum. Bu arada benden sonra sunum yapacak olan Hintli çocuk başlamıştı sunumuna. Oh dedim en azından biraz nefesim düzelir, sakinleşirim o bitirene kadar. Ama sınıftaki diğer hoca o kadar çok soru soruyordu ki, aynı şeyi bana yapacağını farkedip panikledim.

Sonra her şey bombok oldu. Tek bildiğim, evde profesör edasıyla anlattığım o sunumu, orada slaytlardan okuduğum. Geç kalmamla ilgili bir espri yaparak başladım oysa, kimse gülmedi. Acaba yarısı Çinli olduğu için mi anlamadı, yarısı da odun. Kızmışlar mıydı, anlamamışlar mıydı? Olamaz mıydı, insanlık hali falan?

Daha ikinci slaytta adam soru sormaya başladı zaten. Durmadı sonra. Hayır, üzerinde çalıştığım konu olsa, bu kadar ayrıntı sormalarını anlayabilirim. Ben şekillerden birini anlamadım sanırken, hiçbirini mi anlamamıştım, yanılmış mıydım, heyecanlanmış her şeyi mi unutmuştum… Hiç de başıma gelmemişti öyle sahne korkusu, çıkıp böylesi bir heyecanlanıp her şeyi berbat etmek…

3.04… Ders çıkışı… “Good job Duygu!” (iyi iş çıkardın Duygu).
Ya bi siktirin gidin koduğumun kibar Amerikalıları yaaaaaaaaa

Bu biraz önceki cümleden dolayı
1) Ey ABD, Meren’e hiç vize vermeyeceksen söyle ben geri döneyim.
2) Ey bu blogu okuyan değerli büyüklerim, ben küfür eden bir insanım normal hayatımda.

3.07… Koridor. Çok soru soran hoca: “Good job you did!”
Duygu işaret parmağını hocaya doğru uzatır, gülümser (ama biraz sayko bir gülümsemedir): “Do not lie to me!” (Bana yalan söyleme(yin)!)

3.07… Duygu, hassiktir, hocaya ne dedim lan ben az önce deyip toparlar biraz. “I really enjoyed reading that paper, I mean, this is why we have journal presentations, isnt it, we learn, blah blah blah…” (Ya aslında çok keyifle okudum o makaleyi, yani, zaten bu yüzden makale sunumları yapmıyor muyuz, öğreniyoruz falanfilanfistam)

İşte böyleler. Obezlere “Oh no dear, you look perfect” diyerek yaşıyor, sonra da arkasından “balina ihihihi” diyorlar… Birinin boktan bir iş çıkardığımda bana gelip “harikaydın” demesi benim o insanla bir daha görüşmemem için yeterli sebep olabilirdi Türkiye’de (istediğim kadar abartırım burası benim blogum). O insanın bir skimden anlamadığını, kaliteden çakmadığını, ve ayrıca bunlardan anlıyorsa da dürüst bir insan olmadığını, bana gerçekleri söyleyecek kadar cesaretli ve dost olmadığını anlatırdı bu haraket. Ve eğer birisi bana, ben nasıl bir iş çıkardığımdan emin olamadığım bir anda, ya da iyi yaptığımı düşündüğüm bir işin üzerine, gelip “çok iyiydin” derse kendimi iyi hissederdim. Türkiye’de. Çok mutlu olurdum….

Ama burada her zaman “good job!!!”… Her şey bir kandırmaca sanki….

Bilmiyorum… Her zaman “gerçeği duymak” kolay olmayabiliyor. Ama uzun vadede insanı daha insan yapmıyor mu. Gerçeği söylemek de zor kahretsin. Çözemiyorum bu işi, gerçekleri patır patır söylüyorum birilerinin yüzlerine, içimde tutamıyorum, ben de onlar bana söylesinler istiyorum, kimse söylemiyor mu, herkes sürekli bana “good job Duygu” deyip mi duruyor. Ne oluyor çözemiyorum. (Bu cümlelerin hiçbirinin sonuna soru işareti koymamış olmam demek, bu yazıyı okuyanlardan bir cevap beklemediğim anlamına geliyor.) Retorik…

Oysa ki belki de o kadar söylenmesi de iyi değil. Ama kandırılıyormuş, birileri bana gülerken, ya da benden rahatsız olurken mesela, yaptığım bir işi beğenmezken ya da, çevremde arkadaşım dediğim insanların buna seyirci kalıyor olabilecekleri düşüncesi beni deli ediyor. Ben bunu yapmak istemiyorum başkalarına. Böyle içimde birilerinin hayatını değiştirir mi acaba diye düşünüp “söyleyemediklerim” yüzünden acayip bir suçlulukla yaşıyorum. Hani kendilerine itiraf edemedikleri ama başkası söyleyince kabullenip düzeltecekleri, ve onları daha mutlu kılacak bir şey midir…

Ama bazen ben de sadece bana kendimi iyi hissettirecek bir şeyi mi duymak istiyorum?

Off neyse.

Family guy izlemeye gidiyorum ben.

Yorumlar (10)

yurt dışında yaşamak insana neler yapar (1)

Eskiden hor görüp tepeden baktığı Türkçe müzikleri bile sevdirir. Daha önceden zaten sevdiği Türkçe müziklere “aş erdirir”.

Aslında blogun template’ini düzelteyim diye girmiştim, geç oldu vakit, pek yazı yazma niyetinde değildim. Ama template düzenlemeleri yaparken müzik dinlemek için Amarok’u açtım. Birden Türkçe müzik dinleyesim geldi. “Music” klasörünün “Türkçe” bölümünü çalıvermesini rica ettim Amarok’tan. İlk şarkı olarak Kenan Doğulu’nun “Pamuk” parçasını seçti benim için. Bir anda eve eski bir arkadaşım gelmiş gibi oldum. Bünyemi bir mutluluk sardı - ki eskiden öyle Türkçe müzik, yani özellikle popüler olanını dinleyen bir insan değildim. İşte yurt dışında yaşamak insana bunu yapıyor. Aradabir Tarık Mengüç’ün Şakşuka klibini “repeat”e alıp 5-6 kere üstü üste izlerken buluyorum kendimi :) “Ay şu Tarkan’ın bi parçası vardı” diye sabah uyanınca bilgisayara yapıştırıyor insanı (ve Kenan Doğulu tamam da, yani Tarkan’ı hiç sevmem aslında) Ya da Kesmeşeker krizim tutuyor (Hala gelmedi ısmarladığım CD - Türkiye’den getiriyorlar sanırım)…

(ahahah, şu anda Cartel “Hani bana para” çalıyor. Skip skip… O kadar da değil :P)

Şimdi madem konusu oldu, içimden bir “best of” listesi yapmak geldi:

1) Kenan Doğulu - Pamuk
2) Aşkın Nur Yengi - Baba evi dizisinin müziği, çok güzel. Bunu Fatih vermişti bana zamanında.
3) Tarık - Suna (Kimdir bu arkadaş bilmem, ama bu parça çok güzel)
4) Ezginin Günlüğü - Şimdi sevişme vakti (Bu şiir de Sait Faik’indir aslında. Lise sondayken Jale Hocam okutmuştu, bir zaman sonra bu şarkıyı keşfettim. Leziz.)
5) Bulutsuzluk Özlemi - Koştur durma, Bu yorgunluktan bıktım, vs vs (Bir nevi Kesmeşek nostaljisi, bu adamları da teyzem ve Boğaç Abi sayesinde ilkokulda dinlemeye başladığım için, şimdi dinlemek beni çok mutlu ediyor, eski güzel günlere zamanda yolculuk ettiriyor. Aah ahh.)
6) Bülent Ortaçgil - Bu iş zor Yonca (Elbette “one of the best”…Değil mi Dilay’cım.)
7) Leman Sam - Toprak (Güzel sesiyle Aşık Veysel yorumu. Bu parçanın olduğu (galiba ilk) albüm bizim eve ben ilkokuldayken girmişti. Galiba kuzenim anneme hediye mi getirmişti. Çok dinledik, o zamanlar bir de Fatih Kısaparmak, Ahmet Kaya falan dinlenirdi :) Bi de Sibel Can’ın potborili bir kaseti vardı. Bak o kaseti hiç özlemiyorum mesela.:))) Amerika’da olmak bile özlememe sebep olamaz, evet.)
8) Tarkan - Sorma Kalbim, Gülümse kaderine
9) Şebnem Ferah - Yağmurlar, Fırtına, İyi gün dostları vs… (Bu parçalar ilk albümünden galiba, ilk albümü genel olarak çok seviyorum. Ama çakıltaşları albümünü dinlerken sanki birisi kafama çakıl taşı atıyormuş gibi oluyorum, hemen geçiyorum, sevmiyorum, sevemedim…)
10) Mor ve Ötesi - Bir derdim var, Yalnız Şarkı (damardan, fazlası depresyon yan etkilidir, tikkat etmek lazım)
11) Mirkelam - Her Gece, Tavla (Bu adamın da bu ilk albümü çıktığında bütün yaz dinlemiştik Burdur’da.)
12) Levent Yüksel - Zalim
13) Zuhal Olcay - Dünden sonra yarından önce
14) Manga - Bir kadın çizeceksin
15) Tual - Pencere (Harika bir parça bu)
16) Sibel Alaş - Adam
17) Tarık Mengüç - Şakşuka (Adamım benim… biraz daha az sırıtsa iyiymiş o klipte ama yine de bence çok otantik, pek hoş dans ediyollar.)
18) Nil - Pelin (Süper şirin bir parça, gülümsemek için)
19) Özlem Tekin - Herkes şanslı doğmuyor
20) Demet - Arnavut kaldırımları

Şimdi şöyle bir baktım da, yeni çıkan her şeye “içimde bir tepki var” ehehe… Dinlediğim yeni pek birşey yokmuş adeta. Yılmaz Türkyılmaz kaset yapsa da alsak…

Son olarak, alternatif bir soru: “yurt dışında yaşamak insana neler yapmaz?”
Cevap: Ne olursa olsun, Metin Arolat dinleyecek kadar insanın “Psikolojisini bozmaz”. Yoksa bozar mı?… Yok canım o kadar değil.

Neyse gideyim şu template’i düzelteyim. Metin Arolat dedim, içim bi fena oldu, gece karabasanlar basıcak yine.

Yorumlar (16)

Düygü’nün ini

Birkaç hafta önce bana daha önce bir zamanlar tükürdüğüm kötü sözler yüzünden kendimi kötü hissettiren bir olay oldu: Bir konuşma sırasında dijital fotoğraf makinem olmadığı için taşındığım evin fotoğraflarını aileme göndermek isteyip gönderemediğimi dile getiriyordum ki, Alain kendiliğinden bana fotoğraf makinesini ödünç vermeyi teklif etti. Ve makineyi bir günlüğüne aldım. Alain’in bana bir takım ayarları göstermeye fırsatı olmadığı ve ben de keşfetmeye çalışacak kadar olaya hakim olmadığımdan, çektiğim fotoğraflar net olmadı, hatta iğrenç fotoğraflar oldular. (Bunu da aslında çektiğim fotoların için için güzel olduğunu düşündüğüm halde size mütevazilik yapmak için söylemiyorum :) Gerçekten kötü fotoğraflar olduklarını düşündüğüm için söylüyorum :)) Ama taşındığım evin, birazcık da New Orleans’ın nasıl bir yer olduğu hakkında fikir vermesi bakımından işte sizlere foto albümü:

0) Kroki: Bir zamanlar evin şöyle bir krokisini çizmiştim hatırlarsanız:

1) Salon: Aşağıdaki fotoğraflar, eve ilk girişteki odanın, yani vaktimin çoğunu geçirdiğim oturma odasının yan yana konmuş fotoğrafları. Bakarken, odanın tam ortasında durup saat yönünde yavaş yavaş kendi etrafınızda döndüğünüzü farzedin :) (Eşyaların hemen hepsi burada daha önce yaşayan Cavit kardeşimizin bir güzelliğidir. Ben neredeyse hiçbir şey almadım eve. Kırmızı yastıklar ve örtü gibi bir takım dekoratif ve kızsal detaylar bana ait. Siyah koltuk Barış’tan. Süper bir koltuk, Meren bir gelebilse çok sevicek biliyorum :(

2) Oda 2: (krokiden bakınız ortadaki oda) bu odayı kullanmıyorum, penceresi çok az olduğu için karanlık oluyor. Bu arada farkediliyor mu bilmiyorum ama televizyonu da kullanmıyorum - Onu da Barış verdi sağolsun. :)

3) Oda3: Uyku odası :P Çiçekli örtüleri teyzeciğim tatlıcığım vermişti.

4) Banyo:

5) Mutfak:

Evet işte içi böyle külüstür bir ev. Evin her yerini kapalı tuttuğum halde içeride sürekli sinek oluyor, az önce yaklaşık 20 tane öldürdüm… :) Bu arada belki zaman zaman filmlerden görüp siz de merak etmişsinizdir. Hani herkes nasıl olup da villa tipi evlerde oturur bu Amerika’da, nasıl olur da böyle orta halli gibi görünen insanların bile arabalarını bahçesine parkettikleri cici, iki katlı evleri vardır. Ben bunun nedenlerinden birinin şu olduğunu düşünüyorum: Bu insanlar (en azından burada Louisiana’da) bizdeki gibi betondan zahmetli, masraflı ve sağlam evler yapmıyorlar. Bütün evler tahta. Hatta yine bu yüzden filmlerde bir insan çok hızlı zıplarlarsa tabanı -yani aşağı katın tavanını- kırıp bir alt kata düşebildiğini görüyoruz. Ben bunlara bir türlü anlam veremezdim, hadi canım olur mu derdim :) Evet olabilirmiş. Çünkü tahta evlerde biz insanların, sineklerin, farelerin ve Gregor Samsa’ların dışında bir de termit denen bir hayvan yaşıyor. Kendileri tahta yemekten hoşlanıyor, ve evin tahtalarının yer yer sağlamlıklarını yitirmelerine sebep oluyor.

6) Evin dışarıdan görünümü:

Bu arada bahçedeki çiçeklerle yan komşum Rene ilgileniyor. Süper tatlı bir insan. Ben bu fotoğrafları çekmeye çıktığımda tesadüfen karşılaştık, ve bana çiçeklerin resmini de çekip çekemeyeceğimi sordu. Arkadaşlarına göndermek istiyormuş ve onun da dijital makinesi yokmuş. Ben de hadi pisimillah diyerek çekiverdim. Sonra da bir CD’ye kaydedip birkaç gün sonra Rene’ye verdim. Bir gün kapımı çaldı, elince minicik bir vazo, avuç içi kadar resmen, içine menekşelerden, papatyalardan koymuş bana teşekkür etmek için getirmiş :) Ne ince bir insan değil mi :)

Bu fotoğrafları çektikten sonra hızımı alamayıp, hazır elimde makine varken, bisikletime atladım ve yakındaki Audobon Park’a gittim. Şehrin ortasında böyle bir park olması çok güzel. İçeri koşu parkuru yapmışlar, insanlar koşuyor, spor yapıyor. aynı zamanda küçük gölcükler var, çeşit çeşit kuşlar, ve elbette ağaçlarda sincaplar… Nefis nefis. Arada bir bavullarımı toplayıp Türkiye’ye dönesim nüksettiğinde bisiklete atlayıp parka gidiyorum, bunalımım diniyor :) İşte şöyle bir yer:



İşte böyle. Ha bu arada, merak edenler için: şikayetlenip durduğum sınav iyi geçti :)
Bir de eğer yukarıdaki resimler abuk subuk yerlerde görünüyorlarsa, içinizde Blogger’a beş kere küfredip geceyarısı dolunayda pencereden başınızı çıkararak iki kere gıdakladıktan sonra tekrar bakın bu sayfaya. Düzgün görünmesi lazım.

Ha bir de, Alain’in bana bu iyiliği yapmış olması, onun bir ukala dümbeleği olduğu gerçeğini değiştirmiyor :)) Hehe.

Şimdi izninizle, Desperate Housewives’ın son bölümünü indirdim. Onu izleyip Meren’siz ne kadar “deperate” olduğumu düşünerek… aman neyse işte.

Edit: bu aşağıdaki foto sadece ve sadece Özge içindir :))) Koleksiyonuma katılan son parçalardan biri :)

Yorumlar (14)

Beynimizin sinaptik eşgüdümü

Synaptic Organization of the Brain = Ruh emici

ABD = Ruh üşütücü

Meren = Ruh eşi

Biritni Sipiyırs = Ruhsuz

Synaptic Organization of the Brain = Ruh deşen Jack

Ben Ruhi Bey Nasılım?

Beynim kendisinin nasıl çalıştığını anlayamıyor, o yüzden kafam karışığım.

1995 tarihli Kesmeşeker albümü - 2. parça

(Not: Blogger’dan ya da Mars’tan ya da benden kaynaklanan bazı sorunlar sebebiyle blogum görünmüyordu. bu sebeple template’i değiştirdim, düzeldi. Ama linktir, yorumların kaymış olmasıdır gibi bir takım parazitlenmeler olmuştur. Doğrudur. Dün dündür bugün bugündür. Bir süre bu haliyle idare edeceğiz. Kemerleri sıkacağız. Değiştirmeye vaktim yok :( Cuma günü kabus gibi bir sınavım var.)

Yorumlar (21)