mechanisms and circuitry underlying directional selectivity in the retina
Sabah hızlı hızlı hazırlanıp evden çıkmaya çalışırken, bütün kolyelerimin küpelerimin duruduğu raf devrildi. Renkli ve minik parçalar odanın dört bir yanına ve elbette yatağın altına ağır çekimde düşerken, ben kısa bir şok anından sonra hızlı çekimde odadan çıktım, çıkarken, kıtırt diye ezdim en sevdiğim küpelerden birini. Daha küçük ve daha çok parçacıklar oldu.
Bugün başka bir sunum yapmam gerekiyordu. Beynimizin karmaşık düzeneklerinin retinadaki halleri ile ilgili bir makaleyi sınıfa sunacaktım. Ve ona hazırlanmak için hafta sonumun büyük bir kısmını harcamış, ve hatta sabah kolye küpe rafını her nasılsa yerinden çıkarıp devirebilecek sakarlık seviyesine beni ulaştırması için önceki gece 3′te yatmıştım. Ama içim rahattı sabah, makaleyi anladığımı, sunumumu Open Office’te artık ustalıkla hazırladığımı düşünüyordum.
Bu sunum çok iyi bir sunum olacaktı, çünkün başkaları sunum yaparken çok sıkılmış hiçbir şey anlamamıştım, ve bir fark yaratacak, onların anlamasını sağlayacaktım. Bunun için herkes anlatacağı makaledeki şekilleri sunum belgesine “kopyalayıp yapıştırarak” sunum hazırlarken, ben oklar, yanarlar dönerler, ince düşünülmüş ayrıntılar, “aman şurada ben çok zor anladım, onlar zorlanmasınlar”la, 3′e kadar ayaktaydım işte…
Sabah 9′da laba gittim. 11′e kadar Oliver’la bundan sonra hangi deneyleri yapacağımızı konuştuk. Heyecanlandım, ne güsel bilim falan.
Sonra öğlene kadar birşeyler yaptım, Oliver toplantıdan dönünce Uyen, Oliver ve ben öğlen yemeğine gidecektik.
12′yi biraz geçe lazer pointer’ımın bozuk olduğunu hatırlayıp birilerinden bulmaya çalıştım bulamadım. Baktım olmuyor, dersin hocasını (Dr. Mize) aradım, mesaj bıraktım bana pointer’ınızı getirir misiniz diye.
12.30… Beklerken, sunuma son birkaç rötuş attım, makaleye iki göz attım. Oh her şey çok yolundaydı. Kendime güvenim tamdı… Ufak tefek anlamadığım yerler vardı, ama onları da sunum sırasında “burayı ben de çok anlayamadım, hocam siz açıklasanız” demekte bir sakınca görmüyordum. Hem ders saat 3′teydi. O vakte kadar belki onları bile okudukça anlardım.
Saat 1′de Oliver geldi. Uyen telefonda lab için bir takım siparişler yapıyordu.
Saat 1.13. Hadi yemeğe gidiyoruz derken Uyen’in telefonu çaldı. Arayan Dr. Mize’dı, beni istiyordu. Telefonu gülümseyerek aldım, pointer için arıyor olmalıydı. (Uyen’den arıyordu çünkü benim telefonum labda çekmiyordu.) Ama….
Saat 1.14. Dr. Mize’ın ilk sözü “Where are you???” (are kelimesi son derece vurgulu, ses biraz kızgın).
Saat 1.14. Duygu anlamıyor. “I am in the lab???” (lab kelimesinde soru vurgusu var: başka nerede olucam?)
Saat 1.14. Dr. Mize hala aynı ses tonuyla “We are waiting for you in the class???” (E ders başladı, sunum yapacaktın)
Saat 1.14. Evet bir dakika içinde böyle şeyler oluyor insana bu hayatta. Sadece bir dakika içinde, bir anda yapacağınız bir sunuma dair bütün güveniniz yerle yeksan edecek olayların “threshold’u aşılıyor, aktivasyon enerjisi, action potential”… (bu son kısmı biyologlar anladı, geri kalanınız boşverin.)
Saat 1.17. Üç dakika içinde, normalde üç dakikada alınmayacak bir yolu alıp sınıfa gidiyorum. Haftalardır saat 1′de gittiğim dersin, saat 3′te olduğu fikrine neden tam da sunum yapacağım gün kapılmış olduğum, ve o sunuma neden ama neden 17 dakika geç kaldığımı bilmiyorum. Bu arada benden sonra sunum yapacak olan Hintli çocuk başlamıştı sunumuna. Oh dedim en azından biraz nefesim düzelir, sakinleşirim o bitirene kadar. Ama sınıftaki diğer hoca o kadar çok soru soruyordu ki, aynı şeyi bana yapacağını farkedip panikledim.
Sonra her şey bombok oldu. Tek bildiğim, evde profesör edasıyla anlattığım o sunumu, orada slaytlardan okuduğum. Geç kalmamla ilgili bir espri yaparak başladım oysa, kimse gülmedi. Acaba yarısı Çinli olduğu için mi anlamadı, yarısı da odun. Kızmışlar mıydı, anlamamışlar mıydı? Olamaz mıydı, insanlık hali falan?
Daha ikinci slaytta adam soru sormaya başladı zaten. Durmadı sonra. Hayır, üzerinde çalıştığım konu olsa, bu kadar ayrıntı sormalarını anlayabilirim. Ben şekillerden birini anlamadım sanırken, hiçbirini mi anlamamıştım, yanılmış mıydım, heyecanlanmış her şeyi mi unutmuştum… Hiç de başıma gelmemişti öyle sahne korkusu, çıkıp böylesi bir heyecanlanıp her şeyi berbat etmek…
3.04… Ders çıkışı… “Good job Duygu!” (iyi iş çıkardın Duygu).
Ya bi siktirin gidin koduğumun kibar Amerikalıları yaaaaaaaaa
Bu biraz önceki cümleden dolayı
1) Ey ABD, Meren’e hiç vize vermeyeceksen söyle ben geri döneyim.
2) Ey bu blogu okuyan değerli büyüklerim, ben küfür eden bir insanım normal hayatımda.
3.07… Koridor. Çok soru soran hoca: “Good job you did!”
Duygu işaret parmağını hocaya doğru uzatır, gülümser (ama biraz sayko bir gülümsemedir): “Do not lie to me!” (Bana yalan söyleme(yin)!)
3.07… Duygu, hassiktir, hocaya ne dedim lan ben az önce deyip toparlar biraz. “I really enjoyed reading that paper, I mean, this is why we have journal presentations, isnt it, we learn, blah blah blah…” (Ya aslında çok keyifle okudum o makaleyi, yani, zaten bu yüzden makale sunumları yapmıyor muyuz, öğreniyoruz falanfilanfistam)
İşte böyleler. Obezlere “Oh no dear, you look perfect” diyerek yaşıyor, sonra da arkasından “balina ihihihi” diyorlar… Birinin boktan bir iş çıkardığımda bana gelip “harikaydın” demesi benim o insanla bir daha görüşmemem için yeterli sebep olabilirdi Türkiye’de (istediğim kadar abartırım burası benim blogum). O insanın bir skimden anlamadığını, kaliteden çakmadığını, ve ayrıca bunlardan anlıyorsa da dürüst bir insan olmadığını, bana gerçekleri söyleyecek kadar cesaretli ve dost olmadığını anlatırdı bu haraket. Ve eğer birisi bana, ben nasıl bir iş çıkardığımdan emin olamadığım bir anda, ya da iyi yaptığımı düşündüğüm bir işin üzerine, gelip “çok iyiydin” derse kendimi iyi hissederdim. Türkiye’de. Çok mutlu olurdum….
Ama burada her zaman “good job!!!”… Her şey bir kandırmaca sanki….
Bilmiyorum… Her zaman “gerçeği duymak” kolay olmayabiliyor. Ama uzun vadede insanı daha insan yapmıyor mu. Gerçeği söylemek de zor kahretsin. Çözemiyorum bu işi, gerçekleri patır patır söylüyorum birilerinin yüzlerine, içimde tutamıyorum, ben de onlar bana söylesinler istiyorum, kimse söylemiyor mu, herkes sürekli bana “good job Duygu” deyip mi duruyor. Ne oluyor çözemiyorum. (Bu cümlelerin hiçbirinin sonuna soru işareti koymamış olmam demek, bu yazıyı okuyanlardan bir cevap beklemediğim anlamına geliyor.) Retorik…
Oysa ki belki de o kadar söylenmesi de iyi değil. Ama kandırılıyormuş, birileri bana gülerken, ya da benden rahatsız olurken mesela, yaptığım bir işi beğenmezken ya da, çevremde arkadaşım dediğim insanların buna seyirci kalıyor olabilecekleri düşüncesi beni deli ediyor. Ben bunu yapmak istemiyorum başkalarına. Böyle içimde birilerinin hayatını değiştirir mi acaba diye düşünüp “söyleyemediklerim” yüzünden acayip bir suçlulukla yaşıyorum. Hani kendilerine itiraf edemedikleri ama başkası söyleyince kabullenip düzeltecekleri, ve onları daha mutlu kılacak bir şey midir…
Ama bazen ben de sadece bana kendimi iyi hissettirecek bir şeyi mi duymak istiyorum?
Off neyse.
Family guy izlemeye gidiyorum ben.

herdem taze said,
Mart 21, 2006 @ 12:07 am
This post has been removed by the author.
i am a bird now said,
Mart 21, 2006 @ 8:46 am
This post has been removed by the author.
Anonymous said,
Mart 21, 2006 @ 9:30 am
(Bu cümlelerin hiçbirinin sonuna soru işareti koymamış olmam demek, bu yazıyı okuyanlardan bir cevap beklemediğim anlamına geliyor.) Retorik…
ben bu sözlerden, Duygu hanımefendinin yazdıklarına yorum yapılmamasını beklediği anlamını çıkarmıştım. yukarıdaki yorumları görünce şaşırdım. yinede bu yorumu girerek kendisini kızdırmadım inşallah.
Duygu Özpolat Eren said,
Mart 21, 2006 @ 9:43 am
This post has been removed by the author.
Mert Ulas said,
Mart 21, 2006 @ 1:13 pm
Good job duygu :P
Gercekten amerikalilarin o sahte ictenliginden bana da gina geliyor bazen.
pinguar said,
Mart 22, 2006 @ 1:17 pm
Bence yaptığın işin kötü olduğu düşündüğün zaman “good job” gibi birşey duymak, üzerinde aslında nasıl durduğuna karar veremediğin (ama aslında iğrenç duran) bir kıyafet hakkında “ay ne cici, ne süper” diye birşey duymaktan daha kötü değil :) İnsan bazen milletin gazına gelip, normalde üzerine asla takmayacağı şeyler giyebiliyor *.
Neyse, bu arada şu blogda hayvan besleme olayı çok şirinmiş :) Kendime hemen bir penguen evlat ediniverdim, sağol ^o~
bi dilay said,
Mart 22, 2006 @ 6:11 pm
herşey silinmiş yahu.. bak düygüm “hanananana blah blah hödü büdü”. sen aslında “hadada madada büdür cüsür” bi insansın. ondan sana “hınımını barabura” yapılıyo.
ben seni “hımmmmm”..
Anonymous said,
Mart 23, 2006 @ 3:10 am
cesursak eğer cesursak
kötü olmayı göze alabilecek kadar
o zaman iyi olmaya hakkımız var..
Duygu Özpolat Eren said,
Mart 23, 2006 @ 9:51 pm
Mert sana hiçbir şey demiyorum :)
Pınguar, ben de penguen mi beslesem, bi de bir kaplan yavrusu vardı, o mu olsa emin olamamıştım ama sonra tüm zamanların en favori hayvanım’da karar verdim :) Hem penguen benim neyime idi, sana daha çok yakışmış :)
Dilay’ım, çok haklısın! :P
Ve anonim kişi, senin kim olduğunu tahmin ediyorum, en haklı sensin. Bi de Cenk Taner :)))
Duygu Özpolat Eren said,
Mart 23, 2006 @ 9:52 pm
“tüm zamanların en favori hayvanım’da karar verdim” kelimelerini bir araya getirme özürümden dolayı da kendimi kınıyorum.
Bu aralar bi haller var üzerimde ama hadi hayırlısı.