CD ile zamanda yolculuk

Kesmeşeker CD’lerim bugün sonunda geldiler!

Tut Beni Düşmeden ve İnsülin

Tut Beni Düşmeden’i çok kere, İnsülin’i bir kere dinledim. CD’si çıkmamış ilk iki albümdeki bazı parçalar da olsaydı keşke dedim, ama bişey bulup bişeylisini aramamak adına sustum.

Dinlerken zamanda yolculuğa çıkmış gibi oldum. Böyle geçmişte çok dinlenilen albümleri uzun bir süreden sonra dinleyince insan o günlere ilişkin normalde hatırlayamadığı başka ayrıntıları da hatırlıyor. Ve bence harika harika harika bir şey bu. Yani normalde silinip gitti sandığımız o anıların, görüntülerin ve dahi seslerin beynimizin bir köşeciğinde hala saklı olmaları, ve güzel bir müzikle yeniden canlanmaları…

Kesmeşeker’i dinlerken Antalya’daki odam geldi aklıma. O oda benim ilk kendime ait odaydı. O oda için hissettiklerimin, eğer hatırlasaydım annemin karnındayken hissettiklerime benzer olacağına eminim… Çıkmazdım hiç oradan ben, orada ders çalışır, kitap okur, müzik dinler ve günlüğüme yazılar yazardım. Ağlardım, hayal kurardım… Duvarlarına poster asardım. Bi tane Kurt Cobain posteri vardı mesela Blue Jean dergisinin dev boy posterlerinden biriydi, ve koskoca poster sadece Kurt Cobain’in yüzünden oluşuyordu. Giyinip soyunurken herifin bakışlarından rahatsız olmuştum sonraları da kaldırmıştım :) Eşyaların yerlerini değiştirirdim arada bir. Duvarlarını boyamıştım sonra bir yaz. Pastel turuncu, pastel yeşil ve pastel eflatun… O oda benim her şeyimdi. Ve Kesmeşeker’i dinlerken şimdi bir anda oraya yeniden gittim sanki. Sanki o masada oturmuş kağıttan bir deftere yazıyorum bütün bunları. Sayfalarının yarısı ne kadar mutsuz olduğumla dolu, tüm ergenlik krizlerimi döktüğüm zavallı defterlerden biri :) …(tut beni düşmeden)… Bi Melih vardı, ona aşık olmuştum ama çok utangaçtım, söyleyememiştim. Sonra Tuğba diye bir kız buldu kendine dershaneden. Kız benden Patrick Süskind - Koku kitabımı aldı, hiçbi zaman da geri vermedi. Ben sonraları Melih’i kaptı diye mi yoksa kitabı geri getirmedi diye mi daha çok kızdım ona bilemiyorum :) Kulaklarında dizi dizi halka küpeler vardı. O dönemin sert kızları öyle on tane falan küpe takarlardı. ….(ya aşkım ol ya dostum ol)…..

Benim aslında Melih’le ilgili bir de dişimin kırılıp da kırık parçanın fırlaması…. Off yani çok komik bir anıdır ama onu video blog falan yapmak, canlı canlı anlatmak lazım :)

Sonra onlar ikisi aynı şehirde bir üniversiteyi kazanıp gittiler. Yıllar sonra Melih geldi bir gün. Yengen mi yedik deniz kenarında bira mı içtik, sonra sordu “Duygu itiraf edeceğin bir şey var mı” diye… Ne itiraf edicem, etmedim :) (Taam size itiraf ediyorum, hala çok utanıyordum, ama artık aşık falan da değildim :)))

“Benim bi kitap kaldıydı senin Tuğba’da” diyesim geldi. O düşünceyle gülümsedim kendi kendime. Sonra da bişeyler uydurdum.

Bir gün yine Antalya’da odamda oturuyordum, ilkbahar gelmişti yeni. Ve arada bir yağmur yağıyordu… …(yağmur)…. Karşı kaldırımda pespembe çiçekleri açmış nefis bir ağaç vardı, ben penceremden görüyordum onu. Sanırım o sıralar hastalıklı bir şekilde Rüzgar Gibi Geçti’yi okuyordum. Scarlet O Hara, Rhett Butler’ı görmeye gitmişti de, adam Scarlet’in tarlada çalışmaktan nasır tutmuş ellerine bakıp onun kendisini para için istediğini farkedip kızmıştı tam… Tam işte aralarında o tartışma dönerken bir dolu yağmaya başladı. Ama bir daha öyle dolu yağması görmüş değilim şu ömrümde. Ağacın pembeleri kaldırımın pembeleri oldu. Ağaç “cascavlak” kaldı. Sonra sokak sanki kar yağmış gibi bembeyaz oldu. Ve insanlar çıkıp “dolutopu” oynadılar…

Yine bir gün, sokağın bizim tarafına yağmur yağarken karşı tarafına yağmadı… Biliyorum o odada acayip birşeyler vardı. :)

Bir de o zamanlar biz adaçayı ve kekik çayı içerdik. Gerçek gerçek kurutulmuş bitkilerin üzerine sıcak su koyduğumuz fincanlarımızdan. Ne kadar güzel kokardı, ne kadar doğal, ne kadar harikaydı… Şimdi poşetlerden nelerin süzüldüğünü kim bilir bardaklara… Yeşil çay diye içtiğimizin yeşil çay olduğundan nasıl emin olabiliriz ki?

Şeker Kız Candy vardı onu izlerdik. Şeker Kız Candy başlayınca misafir gelirse sinirimiz bozulurdu, misafire kötü davranırdık, konuşmasın bi sussun isterdik. Sonra Şeker Kız Candy tam o güzel oğlanlardan biriyle aşık olurumsu bir hallerde, bi kavuşmalar bi mutlu sonlar olacağı sırada zart diye kalktı yayından. Ne olduğumu şaşırmıştım ben şahsen. Zira kendimdim, bendim, şeker bir kızdım, özdeşleştirmiştim, ve tam da hayatımın aşkına kavuşuyordum ulan! Bir süre ders çalışamadım o şokla… Artık nasıl bir şok ordan anlayın… Beni ders çalışmaktan alıkoyacak bir şok, aman tanrım! Zira o zamanlar ders çalışmaktan ve günlüğüme yazmaktan arta kalan vakitlerimde Bilim ve Teknik Dergisi’yle Tübitak Popüler Bilim Kitapları okuyup annemlere elmanın neden karardığını falan anlatan bir insandım. Büyüyüp profesör olunca Bilim ve Teknik’te yazılarım çıkacak diye hayaller kurardım. (Meğer o dergide yazmak için profesör olmaya gerek yokmuş, nerden bileyim.) Hatta bir ara bir muhabbet kuşu hediye etmişlerdi bana. İsmini Tonguç koymuştum (Kötü Kedi Şerafettin’in babası) ve ona Tübitak demeyi öğretmiştim… “tübitak, cici kuş, cici kuş, meraba” şeklinde kendince selamlaşırdı hayvan. Yani bir insan bunu bir hayvana neden yapar? Normal midir bu? Vallahi değil… Hayvancaaz öldü sonra. O da ayrı bir hikayedir aslında.

Yani diyeceğim o ki bu Kesmeşeker CD’si bu yüzden o kadar önemliydi benim için galiba. İnsanlar zaman makinesini falan icad etmeye çalışıyorlar, ne gereği var. Mesela verin bana Mirkelam’ın Her Gece albümünü, nasıl da 1995 yazının Burdur’una ışınlanıyorum… Mesela Bulutsuzluk Özlemi’nin aynı isimli albümü ile yine Burdur’daki göl evinin çok daha eski zamanlarına 1980′li yıllara, Queen - Greatest Hits 2 ile Orta okul yılları - Ankara Cebeci’deki iğrenç evin minik odasına, teyzemin GO dergisinden kazandığı harddisksiz bilgisayarda Blues Brothers oyununu oynadığım ve ondan arta kalan zamanlarda da pembe dizi okuyup bana kimse neden aşık olmuyo diye ergenliği en uç noktalarda yaşadığım o çılgın günlere gidebilirim.

“Biyolokum Turizm’in sayın yolcuları. Düygü’nün zaman yolcuğu bugünlük burada sona ermiş bulunmaktadır. Bizimle seyahat etmeyi seçtiğiniz için teşekkür eder, bir dahaki yolculuğumuzda sizlerle yeniden karşılaşmayı dileriz. pıhhhh”

16 Yorum »

  1. Mert Ulas said,

    Mart 26, 2006 @ 1:53 am

    Elma neden karariyor gercekten? Oksijenle etkilesimi yuzunden falan mi?

  2. hallac pamugu said,

    Mart 26, 2006 @ 7:01 am

    “Yıllar sonra Melih geldi bir gün. Yengen mi yedik deniz kenarında bira mı içtik, sonra sordu “Duygu itiraf edeceğin bir şey var mı” diye… Ne itiraf edicem, etmedim :) ”

    Ehehahaaaaaaaa koptum, hatun kısmı direk gaddar. Şöyle de yapabilirdin acımayıp:

    -Duygu itiraf edeceğin bir şey var mı?
    -Ya ağzın kokuyordu bir aralar… Neyse, geçmiş gibi ama.

    -Duygu itiraf edeceğin bir şey var mı?
    -Benden hoşlandığını biliyorum, kasma kendini.

    -Duygu itiraf edeceğin bir şey var mı?
    -Sana mı? Emin misin?

    Ya yazık ama. Melih, yanındayız. Dur bi karmaşaya sürüklendim ben, düşüneyim bunu.

  3. rickytick,namı diğer tekno anne said,

    Mart 26, 2006 @ 9:48 am

    Duygucum, anneannenin köle isaurayla özdeşleştiği hikaye geldi aklıma..kendi günlüğüme mi yazsam yoksa burada yorum olarak mı yazsam?ne dersin?

  4. Duygu Özpolat Eren said,

    Mart 26, 2006 @ 10:23 am

    Mert: O zamanlar gündelik bilmeceler kitabından öğrendiğim şekliyle elma şu yüzden kararıyor: Elmada bulunan tannik asit (bu asidi onca yıllık üniversite hayatımda da duymadım bu arada:) havadaki oksijenle temas edince oksitlenme sonucu kahverengi renkli polifenollerin oluşmasına sebep olur. Elmanın kararmasını önlemek için, kabuksuz kısımlarına limon sürebilirsiniz. :)))
    Bu arada o lise yıllarından çok değil, 2-3 yıl sonra Bilim ve Teknik Dergisi’nin web sitesinde okurlardan gelen soruları “Merak Ettikleriniz” köşesinde cevaplayan bir insan olmuştum :) Cuk oturmuş di mi?

    Hallaç pamuğucuğum: Şimdi niye gaddar yaptın beni evladım? Biz bu herif için defterlere ağladık, karamsar mutsuz resimler çizdik, uçsuz bucaksız platoni deryalarında ıssız adalar aradık falan. Herif geldi bir gün:
    -Ben sana biş söylicem Duygu, nasıl söylesem.
    -(Duygunun düşünce balonu: Aalllaam beni seviyor beni seviyor, söyleyecek şimdi) Eee söyle Melihçim.
    -Ya, bizim dershanedeki bahsettiğim Tuğba var ya, ben ona aşık oldum.
    -(Hasssssssssittiiirrr, oy oyyy oyy sıçtık) Eheh mutluluklar:))
    (İlk kez sarhoş olduğum gün olarak tarihe geçmiştir efendim :)

    Etmedim, hala küçüktüm, gaddar değil utangaçtım :) Etsem de artık bişey olacak değildi, belki de o yüzden etmedim. Ama etsem, eminim bu hikayeyi süsleyecek bir sürü ayrıntı öğrenirdim ondan.

    Annecim, buraya yazarsan benim çok hoşuma gider :) Öpbek

  5. Anonymous said,

    Mart 26, 2006 @ 6:28 pm

    Duygu,
    ben Melih. sonunda duyduuguma sevindim. ohh be!

  6. Duygu Özpolat Eren said,

    Mart 27, 2006 @ 12:06 am

    Melihçim evlendim ben süper bi herifle, kapak olsun sana :)))

  7. Cigdem Sonmez said,

    Mart 27, 2006 @ 12:53 am

    1988 evlenip gitmişim Antalya’ ya.. Şubat ayında sokaklarda ağaç Japon Gülleri, mis gibi hava… Derken bir yağmur başladı tam 21 gün. Öyle böyle değil kovayla boşaltıyorlar. Günlerden bir gün durdu o yağmur, ışıl ışıl güneş.. Attım kendimi evden dışarı. Antalya o zaman küçücük daha. Konyaaltı caddesindeki parka gittim. Islak banka oturdum. Termosta kahvem elimde kitabım keyif çatacağım. İki serseri kılıklı oğlan geldi yanıma. Kabus gibiydi… Önce sözle taciz, sonra elleri girdi devreye, etrafta kimse yok.. Kösele çanta modaydı o zamanlar, elimde kendi yaptığım kocaman bir çanta. Gerilip vurmaya başlamıştım o çantayla onlara. Önde onlar, arkada ben, karakola kadar kovaladım. Ağız burun kan içinde şikayetçi olmuşlardı benden bir de yüzsüz herifler… Polis bunları içeri aldı, çıktıklarında kafalar önde tıpış tıpış gelip özür dilediler. Bir daha o parka gidemedim ama.

    Kalekapısında Tophane çay bahçesine giderdim. Cumhuriyet Kitap Klübünden yepyeni alınmış kitaplarımla.

    Portakal ağaçları açmıştır şimdi, havada mis gibi koku…

    Of be Duygu…. aşkolsun sana

  8. Anonymous said,

    Mart 27, 2006 @ 8:17 am

    Ben onu değil bunu okusaydım da “benimle evlenir misiniz?” derdim.

  9. Duygu Özpolat Eren said,

    Mart 27, 2006 @ 10:36 pm

    Ya Çiğdem… Böyle nefis bir şehir olmakla birlikte, dünyanın en seçme öküzlerini de barındırır bünyesinde Antalyamız. Fatili hep der bunu, yıllarca barlarda gitar çaldıktan sonra, kendisine bir nevi “savaş muhabiri” muamelesi de yapabiliriz.

    Ama çok özlenesi bir yerdir. Candır, birtanedir. Ahh ahh.

  10. sunthing said,

    Mart 28, 2006 @ 4:28 am

    O Kurt Cobain posterinden benim odamda da asılıydı,Kurt intihar ettikten sonra “Hastasınım Kurt ve bu hep böyle olacak” tadında birşeyler yazmıştım üzerine ingilizce,annem de “seni çok seviyorum Kurt,ben de yanına geliyorum” yazdığımı sanıp panik halinde “noolur intihar etme kızım” diye koşmuştu yanıma hihih:P

  11. nursel the teknolojik anne said,

    Mart 29, 2006 @ 9:11 am

    Annem(Duygu’nun anneannesi)çok ender diz-film seyrederdi..Haalaa da öyledir..Nedendir bilinmez filmler onda uyku ilacı etkisi yapar..en sevdiği filimde bile uyur..Ama o zamanlar daha genç..Benim üniversite yıllarım yani..1976-1980 arası..tek kanallı televizyon..Köle İsaura diye bi dizi yayımlanıyor o sıralar..benim gibi dinozorlar bilirler..Annem o diziyi heyecanla hiç kaçırmadan takip ediyor..Kendisini köle isaurayla öylesine özdeşleştirmiş ki,dizinin bir yerinde isaurayı hiç sevmediği annemin tabirile ÇİKİN bi adamla evlendirmeye kalkıyorlar..annem feryadı basıyor”eyvaah!! nolcek şimdi benim halim” :)))
    aradan bi kaç sene geçti ben o zaman kitap komisyonundayım, illustrasyon yapıyorum..ekipte çok şirin arkadaşlar var, bi yandan işimizi yapıp sohbet ediyoruz..konu köle isauraya geldi, ben bu anıyı anlattım.Arkadaşın biri de babasıyla ilgili bi anıyı anlattı..o da çok komik..O sıralar bu İsaura moda ya, gazetelerde kadının çıplak ve yılanlara sarılmış resimleri filan çıkmış..babasına götürüp gazeteyi göstermiş, “bak baba, senin isaura hiç de senin sandığın gibi namuslu değilmiş” demiş..babadan gelen cevap : ” köle diğilmi canım, zorla yaptırıyorlardır..” ehe ehe..

  12. Anonymous said,

    Mart 29, 2006 @ 9:47 am

    Canım Çekirgem, Antalya anılarını görünce dayanamadım bende bi yorum yazayım dedim. Tam da “ne günlerdi ya!” dedirtti bana bu yazın. Çünkü aynı gelgitleri yaşadığımız ve birbirimize tutunduğumuz zamanlardı onlar. Herhalde tarih dersinden çıkıp olaylar hakkında yorum yapan, bulmacadan kitap kazanınca sevinçten çılgına dönen, birbirine “acep bu hayat denen dalga da ne oluyor?” diye sorup, felsefi mektupları posta kutularına bırakan ender insanlardık o zaman. O zaman Antalya ne kadar güzel, sıcak ve tertemizdi, tıpkı bizim çocuk düşlerimiz gibi…
    yeliz the üstat:)

  13. Duygu Özpolat Eren said,

    Mart 29, 2006 @ 11:45 pm

    Üstadım, o pazar ekinin o bulmaca sayfasına baktığımız ve sevinçten zıpladığımız o an hayatımızın “unutulmaz anlar kolleksiyonunun” en nadide parçalarından biridir herhalde :) Sayenizde efenim.

    Ha bir de, seninle o korkunçç okul servisinde Muppet Show’un yaşlı adamlarıydık biz evet! ve ne güzeldi.

  14. bacak said,

    Nisan 1, 2006 @ 1:19 pm

    “bana kimse neden aşık olmuyo” ha? hehehehehe.. şeker şey..

  15. ela said,

    Ocak 24, 2008 @ 5:43 pm

    okadar pişmanımki ona karşı

  16. meren said,

    Ocak 25, 2008 @ 8:16 am

    Ela: “okadar pişmanımki ona karşı

    Eh.. Buraya yazdığın şu cümleyi okusaydı, O da içinde senin geçtiğin bir şeylerle ilgili ziyadesiyle pişman olurdu eminim (elbet leblebi kadar beyni var ise)..

RSS feed for comments on this post · URI'nin geri izlemesini yap.

Leave a Comment