Archive for Nisan, 2006

O Da Geldiiii!!! :)

Amerika’ya değil, ama “Dünya”ya geldi: İşte Kaan. Teyzem’le Boğaç Abi’min ikinci (ve sanırım son) şaheserleri:

Kendileri artık tam bir “çekirdek aile” oldular. Ama “geniş aile” olmaya karar verseler hiç kınamazdım şahsen (normalde kınıyorum, yüksek bir mercii, sözü değerli bir biyolog olduğumdan kelli Dünya’mızın sorunlarının artan insan popülasyonuyla ne kadar alakalı olduğuna ilişkin bir monologa başlıyorum evet) ama bu ikisi bu işi gerçekten çok iyi kıvırıyorlar, keşke herkes onlar gibi çocuk yapsa, fezaya aya çıkardık - Ece‘yi tanısanız neden böyle dediğimi çok iyi anlardınız. :)) (Ve garanti veriyorum, bu bir “kargaya yavrusu kuzgun görünür” hadisesi değildir efendim, hayır kesinlikle!)

Ah bu arada aklıma geldi, söylemeden geçemeyeceğim, Google’da 1 numaralı “yenge” (yinge) olmuşum. Beni bu günlere getiren yiğenlerime buradan selam ederim :) (-ki kendilerinin Linux camiasından olmalarını pek muhtemel gördüğümden, göğsüm de kabarmıyor değil, kendimi Pardus‘a kod yazmış gibi hissettim, ehehe)

İkinci sırada “erkekadam.com”un olmasınaysa söyleyecek söz bulamıyorum :)

Yengeniz…
Düygü

Yorumlar (11)

O Geldi! :))


İşte sonunda burada! :))) Benim de ağzım kulaklarımda. Sokaklar, cockroach abiler, evler, insanlar, her şeyler şekil değiştirdi gözümde, her şey daha bir güzel. Evet tam sevgi kelebekleri olduk. Yaşasın!

Bu arada, festivalden festivale koşan New Orleans’ta bu hafta sonu elbette yine bir etkinlik vardı: French Quarter Festivali. Sonunda ailemizin fotoğrafçısı Meren’i taktım koluma (aslında ben biraz üşeniyordum, o yüzden onun beni koluna taktığını söylesem daha doğru olur) ve düştük French Quarter yollarına. “Güneş sıcak, deniz ıslak, beyin bronzlaşması yaşıyoruz”a rağmen, Fatili de keşke burada olsaydı dedirten güzel bir konser izledik.

Bu arada sahnenin önünde bir çalı süpürge ile neler yapılabileceğini hayretler içinde görmemizi sağlayan, kafayı sıyırmış zenci amca da günümüze ayrı renkler kattı. Tabi ki Meren zenci amcanın dökülmüş dişlerinin ardından kalan eğri büğrü birkaç dişine ev sahipliği yapan o deli gülümsemelerini, yarısı olmayan parmakla süpürgeden gitarını çalışını ve bulaşık teli görünümlü, beyazlamış sakallarını görüntülemekten geri kalmadı, ve onu tarihin tozlu ve elbette benim blogumun nahoş sayfalarında yaşamak üzere fotoğraf karelerine hapsetti :) :P

Bu arada festivalde Ahmet, Nathan ve Melissa da vardı (fantastik dörtlü:))

Son olarak eğer Meren’in gözünden birkaç New Orleans karesi daha görmek ve manyak zenci amcanın başka pozlarına da göz atmak isterseniz, şuraya ve buraya tıklayın.

Yorumlar (16)

Lost in Ship Island

Önce ben Sheep Island sanmıştım. Gidince etrafta kuzular koşuşuyo olucak diye hayal bile ettim itiraf ediyorum. Meğer Ship Island imiş… Meksika Körfezi’nde bir ada. Kumları siyah ama biraz eşeleyince altından beyaz kum çıkıyor. Kocaman dalgaları var denizin. Ve cıstak cıstak müzik çalıp dalgaların sesini bastıran iğrenç tesisler, kalabalık gruplar yok. İsterdim ki öküz öküz bakan bıyıklı Türkler de yok diyeyim, ama onların yerine öküz öküz bakan Meksika’lı abilerimiz vardı, Tamam, Antalya’nın Konyaaltı’sının da tadı bir başkadır, buz gibi soğuk bir bira alabilmek denizden çıkınca, Yiğit Beach midir nedir oralarda armut şeylere oturmak. Fakat ben bunu özlemiştim, kahretsin, entelim ya zaten, böyle bir eskiye doğala özlem tipiktir bizde :) Böyle bir arabalara karşı olmalar, bir çevrecilik, bir çekirdek kabuklarını yera attırmamacalar falan.

Ama hanginiz olsa benim yerimde hak verirdi bu sefer, “ay entel aman öf” demeden. O kadar güzeldi ki, sessizdi, tenhaydı… Sadece dalgaların sesi vardı, şezlong şemsiye alma zorunluluğu hissettiren bir atmosfer yoktu. Kuma havlularımızı serdik, dalgalarla oynadık, çocuklar gibi çığlık çığlığa, sonra yüzümüze şapka koyup, yumuşacık kumlara gömülerek uyukladık. O kumlar ki armut koltuklardan daha bir rahattılar. Ne yazık ki kumdan kaleler yapmaya vakit kalmadı ama…

Kumdan kaleler demişken, böyle de bir grup vardır, dinlememiş bir insansanız an itibariyle fena şeyler kaçırmaktasınız, o iğrenç Kral TV’yi kapatıp yarın (Ankara’dakiler Dost Kitabevi’nden) Kumdan Kaleler kaseti (ya da CDsi) almaya söz vermezseniz bu blogu bir daha okumanızı istemiyorum (oha, bu aralar bende bir abartasing, yavaş yavaş Amerikalı mı oluyorum lan yoksa… aman tanrım. o may gudnısss.)

Ya bu müzik konusu açılınca bir öğreten adam olasım geliyor benim. Ama şimdilik susucam, ve ne diyorduk, ha deniz…

Artık Meksika Körfezi’nin sularında çimmedim de demem bundan gayrı. CV’me bile yazarım gerekirse. Deniz öyle nefis ve ciddiye alınası bir şey.

Bu arada hayatının yarısından fazlasını Ankara’da geçirmiş bir insan olarak, Nisan’da “yaz gelmesi” kavramına alışkın bir bünye değilim. Buranın mevsimleri gerçekten çok değişik. Kış denilen şey biraz sert bir sonbahar tadında geçiyor (gerçi kışın bir kısmında Türkiye’de olduğum için tam olarak deneyimlemiş sayılmam). Ama eğer hayallerinizin ilkbaharını yaşamak istiyorsanız, buyrunuz kapımız her zaman açık. Ben böyle güzel ilkbaharı olan bir memleket görmedim. (Biliyorum benim ağzımdan buraya dair böyle güzel sözler dökülmesi çok alışılmış bir şey değil:) Burada aylardır; Ankara’da ucundan gösterip kaçıveren bir ilk bahar vardır hani, hani hava ne çok soğuk ne çok sıcaktır; arada bir gölge olabilsin diye gökyüzüne biraz da bulutlar serpişmiştir; yağmur yağmaz, nem yoktur; cennet gibidir hani, “keşke hep böyle olsa” diyeceğiniz türden birkaç ilkbahar günü yaşarsınız; işte o yaşanıyor. Ama Ankara sonra manyak eder adamı, bir soğur, bir ısınır, bahar şenliğinde her zaman mutlaka yağmur yağar. Daha tadını çıkaramadan, haftasonu bir pikniğe gidemeden de kuru bir sıcağa çevirir…

Burada o cennetsi ilkbahar aylarca sürüyor. Ha, ama bir dakika ey ahali, kıskanmadan önce iki durun mümkünse. Zira o ilkbaharı izleyen bir mevsim vardır ki, bizim oralarda kendisine “yaz” derler. Ve fekat burada “Hurricane season” yani “kasırga mevsimi” deniyor… Ve kasırgasını geçtim (bah ya, artis, kasırgayı geçmiş, bir kere sağlam çıktık ya kasırgadan, artık böyle bir kalemde geçeriz falan), Antalya’nın temmuz sıcağını 10′la çarpın, öyle bir nefes alınamayası nem ve sıcak oluyor. Üstelik de aniden manyaklar gibi yağan bir yağmuru var, yaz ortasında ne olduğunuzu şaşırıyorsunuz üzerinizde iki parça kıyafetle.

Bir de Antalya’nın hamamböceklerini 5 ile çarpın, iki de kanat takın. Öyle böcekler var burada. Ben kendilerine buradan “Cockroach abim, abimiz” diye yalakalık etsem acaba gelmezler mi evime? Onlardan bir tanesi üzerime iniş yapsa beni yakın küllerimi de Meksika Körfezine savurun. Benden kimseye fayda gelmez o vakitten sonra çünkü. O derece iğrenç varlıklar. (Ha ne iğrenç mi, ehehe şaka yahu, abilerim, abim, abimiz… ühühühüh)

İşte böyle onurlu bir şey yaşamak.*

* Öperim teyzemi. O anladı.
** Bu arada bir not düşmek istiyorum. O adanın öyle sessiz, sakin ve “doğal” olmasının sebebi kim bilin bakalım? Tabi ki Katrina. Kasırga silip süpürmüş ne kadar tesis, disko varsa. Katrina abla, ablamız…
*** En üstteki fotoğraf tabi ki Internet’ten. Ailemizin fotoğrafçısı gelse de çekse.

——– ÖNEMLİ NOT———-

Az önce blogun sağ tarafındaki linkler kısmına “haftanın linki” diye bir bölüm ekledim. O bölümde belli aralıklarla tıklarsanız pişman olmayacağınızı umduğum linklere yer vereceğim. İlk linkimiz Greenpeace’in bir haberi. Haberin sonunda bir link daha var, ona da tıklarsanız İran’la çıkacak olası savaşı durdurmaya dair minicik ama damlaya damlaya göl olan bir katkıda bulunabilirsiniz.

Yorumlar (15)

Matoz’la Miyoz*

Ya biz bu kızı oralara gönderdik, üstüne kasırga geliyor, kocası vize alamıyor, bu yine de gidicem, illa ki doktora diyor, manyak mıdır, derdi nedir, ayrıca ne yapar bu kız oralarda, hani yaptığı somut bir işi gördük mü, anca sunum yapsın, ona da geç kalsın, şikayet etsin, başımıza ırkçı sosyolog kesildi zaten… gibi hisler içinde kıvranıyor idiyseniz, bugün artık o hislerden kurtuluyorsunuz. (Oha, amma abarttım).

Bütün bu safsata şunun için: Ben bu hafta bir deney yaptım. Sonra da mikroskopta ona baktım. Ve çok mutlu oldum. Bir anda, neden orada, o bulunduğum odada, labda, binada, şehirde olduğumu anladım. Özlediğim herkesimi, heryerleri, her şeyimi özlemeye ve daha bir çok şeye neden katlandığımı anladım. (Hala abartıyor olabilirim, duygusal bir şahsiyetim vesselam.)

Sonra birden, küçükken hep bir mikroskobum olsun istediğimi, fen derslerinde olur da deney yapılacak olunursa ne kadar mutlu olduğumu, bu işlerin hep ilgimi nasıl da çekmiş olduğunu hatırladım. Hayatta nerden nereye ulan dedim sonra, terliksi hayvan görecez diye itişip kakıştığımız, mikroskopta kimin saçının teline bakıcaz diye karar vermekte zorlandığımız, ODTÜ’de bile skindirik bir mikroskobu 4-5 kişi paylaştığımız o günler nerede uleyynnn, dedim. Hani o fakir ama inek kız vardı ya, o kızın elinin altında, bütün gün gönlünce kurcalayabileceği 30bin dolarlık bir mikroskop var artık. Hazırladığı örneklere o mikroskopla bakıp şöyle bir resim bile çekti bugün, ve de sanki kansere çare bulmuş gibi buraya artis artis de yazıyor yaaa:

Bu resim, bir kurbağa embriyosunun gelişmekte olan böbreğindeki tüpçüklerden bir kesit. (Hö?)
Şimdi orada solda küçük parlak yeşil bir bölge var ya, işte o hücre bölünüyor. İçinizde biyoloji dersine yakın tarihte maruz kalmış olanlar “mitoz bölünme” sırasında orataya çıkan “iğ iplikçikleri”ni hatırlar belki :) Hani DNA’lar onların üzerinde dizilirler de sonra kutuplara çekilirler. İşte o yeşiller iğ iplikçikleri. :) Sağdaki daha büyük parlak yeşil alan ise, daha önce bahsettiğim “siller” (cilia). (O bölgedeki hücrelerden çıkan bazı uzantılar). Mavi renk hücre çekirdeği.

Bu resmin aslında hiçbir özelliği yok bu arada. Normal (bana verilen imkanların verildiği) her doktora öğrencisinin yapabileceği bir şey, ve bu konuda gerçekten mütevazilik falan etmiyorum. (Zaman zaman çok ciddi bir insanımdır da.) Labda bu işleri kendi kendine yeni yeni yapmaya başlamış olduğumdan dolayı, mitoz bölünmekte olan o hücreciği görünce böyle bir heyecan oldum, annem falan görünce sevinir gibi geldi bi de :)

Ben böyle şeyler yapıyorum yani. Bir ara üşenmezsem Moleschino‘ya biyolojik bilimlerde kullanılan dijital görüntüleme teknikleriyle ilgili bir şeyler yazıcam, Meren’den istek gelmişti zamanında.

(Not: Resmi bu son haline getiren ardamardar‘a çok teşekkür ederim. Hala grafik şeyetme programlarından anlamıyorum, bir photoshop, bir gimp olsun.)

*Ilgikimi öperim buradan. Neler yaptım göödün mü:)

Yorumlar (9)

moleschino ve hamile arnold

Moleschino‘nun sayfaları arasında kaybolmak isteyip kaybolamayanlar, ve hatta aramıza en son katılan Atilla Aktuna tarafından yazılan kitap hırsızlığının tarihçesi hakkındaki pek keyifli yazıyı okumak isteyip okuyamayanlar… Sunucu’dan kaynaklanan bir problem yüzünden bir süre sayfaları çeviremeyeceğiz gibi görünüyor :( Bu ufak problemin çok uzun sürmeyeceğini umuyoruz.

Meraklananlara buradan haber edeyim dedim. Her şey kontrol altında.

Son olarak sizleri bir “nörd” espirisiyle başbaşa bırakıyorum :)

Yorumlar (8)

Bad Car-ma

Otobüs diyorum… Otobüs. :( Otobüs istiyorum. Metro istiyorum.

Araba istemedim ki ben hiç hayatımda. Tekeri olan şeylere dair isteklerim başkaydı benim: Küçüktüm, patenim olsun istedim, dört tane minik tekeri vardı onların. Pürüzsüz betonlarda çok nefis kayılır, çok mutlu olunurdu. Zamanla tekerlerin sarısı aşınıp altından siyahı görünürdü.

Burdur’da göl yolunda bindiğim bisiklet vitesli olsun istedim, artık kuğu bisiklet olmasın istedim, yokuşları daha rahat çıkmak, inişlerde daha çok hızlanabilmek için. Bisikletle şehirler arası yolculuk yapmak istedim (henüz başaramadım:). İki tekeri vardı bisikletlerin. Büyük ve inceydiler bu tekerler, tellerine renkli boncuklar da takılabilirdi ve de mutlulukla bir ilgileri olmalıydı.

Hep otobüs çabuk ve boş gelsin, Güvenpark’ta ODTÜ dolmuşunun sırası kısa olsun, gece geç vakitse dolmuş çabuk dolsun istedim. Dolmuşların tombul tekerleri ve kötü amortisörleri vardı, insanı hop hop hoplatırdı. Ben buna rağmen arka sıranın en sağına oturmayı severdim. Ve paramı uzatanlara her zaman teşekkür ederdim (duyacakları şekilde). Rahatlıkla bir ilgisi vardı sanki o koltuğun. Sanki dolmuşun en izole koltuğuydu. Önü boştu mesela, ani frenler açısından riskliydi. Yalnızlıkla bir ilgisi olmalıydı, ama seçme şansı sunan bir yalnızlık. Her şeye rağmen yanınıza oturan kişiye yol sorabileceğiniz, yani başın küçücük bir çevrilişiyle kurtulunabilecek bir yalnızlık.

Sonra metro’yu gördüm bir gün… Yeni, cici, turuncu bir şeydi.

Metro, benim göz bebeğimdi. Gecikmezdi, hızlı gider insana kötü süprizler de yapmazdı. Çok ses çıkarmaz, havayı kirletmez, hoplatıp zıplatmaz, korna çalıp insanı germezdi. Metronun tekerleri de bambaşkaydı. Onun geldiğini önüne kattığı rüzgardan anlardım, daha tünelin ucunda kendisi görünmeden saçlarımı uçuştururdu. Metro büyük şehirin en güzel oyuncağıydı. Ve ben büyük şehirleri, ve onların örümcek ağı gibi metrolarını, ve metroların içindeki çalgıcıları, duvralarındaki resimleri seviyordum. Her yere metro gitsin istedim. Dolmuşlar ortadan kalksın istedim.

Bütün bu tekerlerin ve onlara dair isteklerin arasında arabanın tekerlerine yer yoktu benim hayatımda. Araba bencilce bir kavramdı. Tamam onun da tekerleri vardı, ama 5 kişiden fazlasını taşımayı sevmezdi o tekerler. Üstelik hiçbir zaman da o rakama ulaşmazlardı ya. Ayrıca arabaların sahipleri hep işkilli olurlardı. Çoğu otostop çekenlere durmaz arabalarını paylaşmak istemezlerdi. Parketmesi de sorundu. Araba yalnızlık demekti, yolda kitap okuyamamak demekti. Havayı kirletmek, kendini zorla insansız küçücük bir kutuya kapatıp trafiğe çıkmak, ve o trafikte sıkışıp öylece beklemek, inip yürümeye karar verememek demekti. Klostrofobikti araba.

Modellerinden, ne kadar benzin yaktıklarından, bujilerin meme yapmasının ne demek olduğundan falan anlamanız gerekliydi. Oysa ki metronun çalışması için metroya binen herkesin bunlardan anlamasına gerek yoktu. Üstelik metrolar herkesindi, bütün koltuklar üzerinde herkes eşit haklara sahipti. Arabalar büyük şehirlerin en gıcık oyuncakları, insanoğlunun özündeki bencilliğin ve asosyalliğin de en güzel kanıtlarıydı. Bence…

Ben araba falan istemiyordum. Aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Şimdi bir tane almak zorundayım. Yoksa bu koskoca şehir klostrofobi olacak bende. Artık süpermarkete kendim istediğim zaman gidebilmek, ve istediğim kadar kalabilmek istiyorum :(

Batsın bu dünya. Gerçi… Bir kez daha düşündüm de…

(en baştaki fotoğraf: A. Murat Eren:)

———– 5-10 dakika sonra———— Good karma —–

Öte yandan… “Neden kafamı araba almanın bu kadar çetrefilli oluşuna, fasülyenin neden bir türlü pişmediğine takan bir insanım da, şu yukarıdaki ablalar gibi bir insan değilim ben” diye de düşünmüyor değilim zaman zaman. :) “Google idol”ın ilk kazananları.

Yorumlar (8)

Meyl baks, inbaks… Hayır, Posta Kutusu!


Benim küçüklüğümden beri posta kutularına karşı bir zaafım var. Hani posta kutusunun içini gösteren o ince uzun boşluktan, karanlığın siyahı yerine bir beyazlık gördüğünüz ve onun bir fatura olmadığını anladığınız bir an vardır. Posta kutusunun anahtarını bulmak üzere çantanıza elinizi heyecanla uzatmanıza vesile olan bir andır o. İşte ben ona bağımlıyım, uyuşturucuya bağımlı gibi bağımlıyım hem de. Posta kutusunun kapağını açınca mektupların düşmeye meylettikleri, benim onları tutup elime aldığım ana bağımlıyım.

Bu yüzden aslında bu e-posta işinin çıkışına baya bir bozulmuştum ben başlarda (yıl 1999). Teyzemle mektuplaşırdık sürekli, sonra teyzem haklı olarak iş güç, postanenin çok alaksız bir yerde olması derken, üniversiteyi kazanıp da kendime ilk defa e-posta adresi aldığım dönemlerde cebren ve hile ile alıştırdı beni bu elektronik ortamlara. “Mektupların bilmediğim bir alemde dokunamadığım bir yerlerde olmalarından, ve her an bir tuşla silinebilirliklerinden nefret ediyorum. Bana elyazısı lazım.” diye çok direttim ama zaman değişiyordu işte.

Fakat benim için buna alışmak hiç kolay olmadı. Çünkü sadece teyzemin mektupları değildi beni bağımlı yapan. Ortaokulun sonunda Ankara’dan Antalya’ya taşındığımız zaman, geride harika arkadaşlar bıraktım. Sonraki yıllarda sürekli mektuplaştığım arkadaşlar. Şimdi vereceğim rakama inanmamakta serbestsiniz: İlk taşındığımız yıl, bazı haftalar bana gelen mektup sayısı 10′u geçerdi. Cumartesi günleri gelirdi genelde bu mektupların hepsi birlikte, sabah heyecanla inerdim aşağıya pijamalarımla. Kutunun içinde kırmızı, yeşil… renkli bir zarf olurdu en önde. Açınca dökülürdü hepsi önüme, ve dünyanın en mutlu insanı olurdum. Gerçekten, gerçekten dünyanın en mutlu insanı olurdum! Gönderen kısmında en çok görüğümüz isimler: Feriş, Dilay, Armağan, Hakan, Coşar, Cihan’dı… Şimdi kocaman bir kutuda duruyorlar o mektupların hepsi. Üstelik çoğu 5-10 sayfadan aşağı olmazdı :) Ha sonra bir de Yeliz girdi hayatıma. Arka sokakta oturan, aynı serviste okula gittiğimiz bu üstadım kişiyle de birbirimize mektuplar yazmaya başladık.

Sonra üniversiteyle birlikte ciddi bir devrim oldu benim hayatımda (ve o dönemde muhtemelen hepimizin hayatlarında) işte: Internet. Hayat da gitgide daha yoğun ve daha zor hale geliyordu elbette. Postane’ler ne kadar yakın olurlarsa olsunlar hiçbir zaman yeterince yakın değillerdi. Sonra da “check new mail” tuşlarına tıklar olduk şartlanmış denek güvercinler gibi işte. Bir şeyler kayboldu gitti o tıklamalar arasında.

Sonra Yunanistan’a gittim bir yaz. Orada çok süper arkadaşlar edindim. Adresler alındı verildi, ama işte artık anlamsız geliyordu, kim mektup ya da kart gönderecekti ki, e-postanın rahatlığı, animasyonlu e-card siteleri dururken. Ama öyle olmadı. Herkes dünyanın dört bir yanına evlerine dağıldı. Sonra da postakutuma bir şeyler gelmeye başladı! Yıllardan sonra ilk defa faturadan başka bir şeyler!

Gönderen hanesindeki isimlerden bir tanesi Lynn’di. (Ki kendisi beni 5 gün ziyaret etmek için Türkiye’ye gelip ani bir kararla Türkiye’de yaşamaya karar vermiş, ve yaklaşık 1,5 yıldır da Türkiye’de bulunan şahane bir maynaktır. Amerikalı’dır.) Lynn Amerikalılığına yaraşır şekilde bana kutular gönderdi birkaç kere. İçlerinden onunla geçirdiğimiz vakitlerde sevdiğimi söylediğim ve aklında kalan çeşit çeşit, ufak tefek mutluluk unsurları çıktı.

Bir başka isim Daniel’di. İlk seferinde bir CD göndermişti, o yazın güzel günlerini, hepbirlikte dinlediğimiz müzikleri, yaşadığımız olayları, gittiğimiz yerleri hatırlatan bir müzik CD’si. Sonra ben ABD’ye geldiğimde de kartlar attı bana.

Birden hatırladım, ah evet ya, posta kutusunda bana gönderilmiş minicik bir kart bulmak ne kadar harika bir şeydi. Pulların tırtıklı kenarlarına dokunmak. Damgaları incelemek. Arkadaşının el yazısını görmek. Zarf açmak ne kadar heyecanlı bir işti…

ABD’ye ilk geldiğim zamanlarda amazon.com’a dadanışımın öyküsü de burada başlar aslında :) Arabamın olmaması, bu yüzden ihtiyacım olan şeyleri satın almak için hiçbir yere gidemeyişim de büyük bir etkendir tabi “online alışveriş” alemine atılışımda. Ama artık beni alışveriş mekanlarına götüren arkadaşlarım olduğu halde, yani online alışverişe o kadar da muhtaç olmadığım halde hala devam ediyor olmamın bir sebebi var işte: Posta kutumda bana gönderilmiş bir paket bulmak.

İlk zamanları çok acıklı be aslında, şimdi düşünüyorum da, kendimi yapayalnız hissettiğim buradaki o ilk aylarda, kimseyi eski “bak postacı geliyor” günlerine dönmeye ikna etmek için uğraşacak değildim elbette. Bir de saç kurutma makinasına ihtiyacım vardı zaten. Bir türlü alamıyordum fırsatını bulup, öyle köşede Arçelik dükkanı da yok ki gidip alacak. Ben de girdim amazon.com’a, seçtim bir kurutma makinası. Dedi ki, 25 doların üzerinde alışveriş yaparsan “shipping”den para almıycaz. Ben de dedim, Charles Mingus dinleyesim var, koy oradan bir de CD. İşte böyle kendime paketler göndermeye başladım.

Bu yazıyı yazmamın sebebi, bugün dünya postacılar günü… Ehehe şaka lan şaka.

Nerden geldi aklıma bilmiyorum yazdım işte öyle :) Kaçınız gerçek bir mektup aldı son yıllarda, bir hatırlatayım da bir içiniz burkulsun dedim. Evet o yüzden yazdım. Teknoloji dediğin tek dişi kalmış canavar diye yazdım. Bir de ders çalışmam lazım. Yine çalışmamak için bahaneler arama halindeyim. Aslında galiba o yüzden yazdım :) Hayırlısı…

(Not: Nereden geldi aklıma hatırladım. Bugün bi ara mtlda‘nın şu yazısını okudum da oradan geldi aklıma. Kendisini tanımam fakat güzel yazıyor.)

Yorumlar (12)