
Benim küçüklüğümden beri posta kutularına karşı bir zaafım var. Hani posta kutusunun içini gösteren o ince uzun boşluktan, karanlığın siyahı yerine bir beyazlık gördüğünüz ve onun bir fatura olmadığını anladığınız bir an vardır. Posta kutusunun anahtarını bulmak üzere çantanıza elinizi heyecanla uzatmanıza vesile olan bir andır o. İşte ben ona bağımlıyım, uyuşturucuya bağımlı gibi bağımlıyım hem de. Posta kutusunun kapağını açınca mektupların düşmeye meylettikleri, benim onları tutup elime aldığım ana bağımlıyım.
Bu yüzden aslında bu e-posta işinin çıkışına baya bir bozulmuştum ben başlarda (yıl 1999). Teyzemle mektuplaşırdık sürekli, sonra teyzem haklı olarak iş güç, postanenin çok alaksız bir yerde olması derken, üniversiteyi kazanıp da kendime ilk defa e-posta adresi aldığım dönemlerde cebren ve hile ile alıştırdı beni bu elektronik ortamlara. “Mektupların bilmediğim bir alemde dokunamadığım bir yerlerde olmalarından, ve her an bir tuşla silinebilirliklerinden nefret ediyorum. Bana elyazısı lazım.” diye çok direttim ama zaman değişiyordu işte.
Fakat benim için buna alışmak hiç kolay olmadı. Çünkü sadece teyzemin mektupları değildi beni bağımlı yapan. Ortaokulun sonunda Ankara’dan Antalya’ya taşındığımız zaman, geride harika arkadaşlar bıraktım. Sonraki yıllarda sürekli mektuplaştığım arkadaşlar. Şimdi vereceğim rakama inanmamakta serbestsiniz: İlk taşındığımız yıl, bazı haftalar bana gelen mektup sayısı 10′u geçerdi. Cumartesi günleri gelirdi genelde bu mektupların hepsi birlikte, sabah heyecanla inerdim aşağıya pijamalarımla. Kutunun içinde kırmızı, yeşil… renkli bir zarf olurdu en önde. Açınca dökülürdü hepsi önüme, ve dünyanın en mutlu insanı olurdum. Gerçekten, gerçekten dünyanın en mutlu insanı olurdum! Gönderen kısmında en çok görüğümüz isimler: Feriş, Dilay, Armağan, Hakan, Coşar, Cihan’dı… Şimdi kocaman bir kutuda duruyorlar o mektupların hepsi. Üstelik çoğu 5-10 sayfadan aşağı olmazdı :) Ha sonra bir de Yeliz girdi hayatıma. Arka sokakta oturan, aynı serviste okula gittiğimiz bu üstadım kişiyle de birbirimize mektuplar yazmaya başladık.
Sonra üniversiteyle birlikte ciddi bir devrim oldu benim hayatımda (ve o dönemde muhtemelen hepimizin hayatlarında) işte: Internet. Hayat da gitgide daha yoğun ve daha zor hale geliyordu elbette. Postane’ler ne kadar yakın olurlarsa olsunlar hiçbir zaman yeterince yakın değillerdi. Sonra da “check new mail” tuşlarına tıklar olduk şartlanmış denek güvercinler gibi işte. Bir şeyler kayboldu gitti o tıklamalar arasında.
Sonra Yunanistan’a gittim bir yaz. Orada çok süper arkadaşlar edindim. Adresler alındı verildi, ama işte artık anlamsız geliyordu, kim mektup ya da kart gönderecekti ki, e-postanın rahatlığı, animasyonlu e-card siteleri dururken. Ama öyle olmadı. Herkes dünyanın dört bir yanına evlerine dağıldı. Sonra da postakutuma bir şeyler gelmeye başladı! Yıllardan sonra ilk defa faturadan başka bir şeyler!
Gönderen hanesindeki isimlerden bir tanesi Lynn’di. (Ki kendisi beni 5 gün ziyaret etmek için Türkiye’ye gelip ani bir kararla Türkiye’de yaşamaya karar vermiş, ve yaklaşık 1,5 yıldır da Türkiye’de bulunan şahane bir maynaktır. Amerikalı’dır.) Lynn Amerikalılığına yaraşır şekilde bana kutular gönderdi birkaç kere. İçlerinden onunla geçirdiğimiz vakitlerde sevdiğimi söylediğim ve aklında kalan çeşit çeşit, ufak tefek mutluluk unsurları çıktı.
Bir başka isim Daniel’di. İlk seferinde bir CD göndermişti, o yazın güzel günlerini, hepbirlikte dinlediğimiz müzikleri, yaşadığımız olayları, gittiğimiz yerleri hatırlatan bir müzik CD’si. Sonra ben ABD’ye geldiğimde de kartlar attı bana.


Birden hatırladım, ah evet ya, posta kutusunda bana gönderilmiş minicik bir kart bulmak ne kadar harika bir şeydi. Pulların tırtıklı kenarlarına dokunmak. Damgaları incelemek. Arkadaşının el yazısını görmek. Zarf açmak ne kadar heyecanlı bir işti…
ABD’ye ilk geldiğim zamanlarda amazon.com’a dadanışımın öyküsü de burada başlar aslında :) Arabamın olmaması, bu yüzden ihtiyacım olan şeyleri satın almak için hiçbir yere gidemeyişim de büyük bir etkendir tabi “online alışveriş” alemine atılışımda. Ama artık beni alışveriş mekanlarına götüren arkadaşlarım olduğu halde, yani online alışverişe o kadar da muhtaç olmadığım halde hala devam ediyor olmamın bir sebebi var işte: Posta kutumda bana gönderilmiş bir paket bulmak.
İlk zamanları çok acıklı be aslında, şimdi düşünüyorum da, kendimi yapayalnız hissettiğim buradaki o ilk aylarda, kimseyi eski “bak postacı geliyor” günlerine dönmeye ikna etmek için uğraşacak değildim elbette. Bir de saç kurutma makinasına ihtiyacım vardı zaten. Bir türlü alamıyordum fırsatını bulup, öyle köşede Arçelik dükkanı da yok ki gidip alacak. Ben de girdim amazon.com’a, seçtim bir kurutma makinası. Dedi ki, 25 doların üzerinde alışveriş yaparsan “shipping”den para almıycaz. Ben de dedim, Charles Mingus dinleyesim var, koy oradan bir de CD. İşte böyle kendime paketler göndermeye başladım.
Bu yazıyı yazmamın sebebi, bugün dünya postacılar günü… Ehehe şaka lan şaka.
Nerden geldi aklıma bilmiyorum yazdım işte öyle :) Kaçınız gerçek bir mektup aldı son yıllarda, bir hatırlatayım da bir içiniz burkulsun dedim. Evet o yüzden yazdım. Teknoloji dediğin tek dişi kalmış canavar diye yazdım. Bir de ders çalışmam lazım. Yine çalışmamak için bahaneler arama halindeyim. Aslında galiba o yüzden yazdım :) Hayırlısı…
(Not: Nereden geldi aklıma hatırladım. Bugün bi ara mtlda‘nın şu yazısını okudum da oradan geldi aklıma. Kendisini tanımam fakat güzel yazıyor.)