Çok yoğun bi kişiyim

Bu aralar çok yoğunum. Hesapta araba alınca okuldan eve 1,5 saatlik otobüs maceralarım sona erecek ve spor bile yapmaya vakit bulacaktım. Fakat bu aralar Amerika’da yaşamın bir parçası olan sinir bozucu ayrıntılarla uğraşmaktan (araba sigortası, sağlık sigortası vs vs), kelimenin tam anlamıyla “kafamı kaşıyacak vaktim yok”. “Firefox” yazısını bu yüzden yazamadım henüz, unutmuş değilim. Bir de, Firefox demişken :) Pardus 1.1 alfa (kod adı Meren) çıktı! Bizim (biz = son kullanıcılar, geliştirici veya Linux geek’i olmayanlar) için kullanılabilir bir sürüm değil, hatalarını filan ayıklayacaklar ve sanırım birkaç aya süper hızlı açılan ve eklenen bir sürü başka güzelliği burada leziz şekilde listelenmiş olan Pardus’umuza kavuşacağız. (Ya bu arada, yengenizden bir istek, ben Toshiba dizüstü bilgisayarımda salak Windows ile kullanabiliğim hibernation, standby gibi özellikleri kullanamıyorum. Ona da bi elatıverseniz a delikanlılar. :)

Biraz daha “sevgili günlük” formatında yazayım bugün madem:

Cuma akşamını haftanın yorgunluğunu atmak amacıyla sinema akşamı ilan edip, önce evde “V for Vendetta“yı izledik. Son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi. Nefissssti. Matrix’in yönetmenleri Wachowski kardeşlerin parmağı var filmde. Film aslında Alan Moore’un yazdığı aynı isimli çizgiromandan uyarlamaymış. (Bu arada söylenenlere göre Alan Moore senaryosunu okuyup beğenmemiş.) Çizgiroman versiyonunun Sandman tadında olduğunu sanıyorum. Sandman’i bitirince ona da başlarım artık :) Meren bile okuyacak gibi görünüyor.

Cuma gecesi, “V for Vendetta”yı izledikten sonra, kalktık “Karayip Korsanları 2″ye gittik. 11.30 seansı. Çok komikti :) Sinemaya ne zamandır gidemiyordum (tahmin edersiniz ki sinemaya gitmek için de araba gerekiyor buralarda). Çok eğlendik. Jack Sparrow’un hastasıyız ailecek.

Bu arada, yoğunluk ve haliyle biraz da stres içerisinde geçen günlerimi şenlendiren, blogunu kahkahalar içinde okuyarak hayat bulduğum (Karayip Korsanları etkili) bir bağyan var. Kendisi annanemin kız kardeşinin kızının kızı olur :) (Hayır, şaka yapmıyorum:) Siz de onun yazılarını okuyun ben yokken :) Çok komik bir hatun kişidir. Hatta “hiç bu kadar komik kadın olur mu yav, yıllarca kadınlara haksızlık etmişiz” falan diyeceksiniz. O derece. (Sağ taraftaki -Internet Explorer’cılar için blogun derinliklerindeki- linklerde de Fatocan olarak bulunmaktadır.)

İşte böyle. Bir süre sesim çıkmazsa korkmayın. Elbet geri geliciim. Gideyim biraz böbrek tamir edeyim :P

  • Share/Bookmark

13 Yorum »

  1. i am a bird now said,

    Temmuz 10, 2006 @ 02:45

    sevkülü duygu,
    V for Vendetta hususunda sizinle ortak duyguları paylaşıyoruz. benim de son zamanlarda izlediğim en çarpıcı fimdi kendisi. bi’de filmde, hani sonlara doğru adam ve kadın dans ediyorlardı ya,benim en ama en çok sevdiğim grubun şarkısında dans ettiler ki kendisi antony and Antony & The Johnsons oluyor. daha detaylı bilgiye şurdan ulaşabilirsin
    http://eloise-tr.blogspot.com/2006_02_14_eloise-tr_archive.html
    haa unutmadan annanemin kız kardeşinin kızının kızının bloguna baktım cidden komikmiş :)

  2. begum akman tuncer said,

    Temmuz 10, 2006 @ 15:45

    düygüm, v for vendetta deyince akan sular durur..
    cizgi romanini 1 gunde okuyup hastasi olmustum zamaninda..filmde de hakkini vermisler, anca bu kadar olurdu herhalde..
    soylemeden edemedim..

  3. Rana said,

    Temmuz 11, 2006 @ 03:28

    ben hala izleyemedim V for Vendetta’yı ama Lynn’le gideceğiz mutlaka Karayip Korsanları’na. yaptık planı şimdiden.
    V for Vendetta artık gösterimde olmadığından bir yerlerden kaydını bulsam iyi olacak. Ya da hiç yasal olmayan yollardan edinebilirim.:) kötüyüm ben çok kötü…

  4. begum akman tuncer said,

    Temmuz 11, 2006 @ 08:32

    burayi kahveye cevirmek istemem ama ranaciim, biz de var v for vendetta..
    ayrica cizgi roman da var ilgilenirseniz..
    ben ilgilenin derim..

  5. Anonymous said,

    Temmuz 11, 2006 @ 10:16

    V for Vendetta’nın bence çok temel sorunları var… Özetle Aristo’cu kurgu anlayışına bir birinci sınıf öğrencisi gibi sadık kalan acemi yönetmenin karakteri toparlaması mümkün olmamış, devrim gazı vereyim derken Vendetta arketipi üzerinden yeni bir mesih efsanesi doğuruvermiş… Ki antik-trajik kurguyu devrim için kullanırsan ahanda böyle elinde patlar, daha ne diyeyim…

    Daha da epey laflar hazırlamıştım ben bu filme, ama sonra elephants dream yazmak akla gelince vazgeçtim, taslağı da backup dvd’lerinde kayboldu yoksa gönderiverirdim sana pek hoş olurdu… (ben ancak bir yerlere yazmam gerekince götümü toplayıp yazı yazar hale geldiğim için, bunu altyazı’ya yazacaktım, olmayınca bıraktım) Ama ÇR’yi okumamış olmamla birlikte Moore’un ropörtajlarını okuyunca adama hak verdim… Benim filmde senaryonun basitleşmeye başladığını düşündüğüm ne kadar nokta varsa, ÇR’den uyarlanamayıp amerikan işi çözümlerle geçiştirilmiş… Hepsinden önemlisi kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla yapacağız diye hikayedeki İngiltere ruhunu eritmiş, yerine Amerika ruhu da koyamayınca “In The Middle of Nowhere” bir konum tanımlamış olmuşlar… Ki hoş değil bence…

    Bu arada Toshibe dizüstündeki Fn-F2-F3 tuş kombinasyonlarıyla olur mu bilmem, ama hybernate ve benzeri ıvır zıvırlar artık çalışıyor. Rahat rahat laptop moduna geçebileceksin…

    Sevdiklerini sevip de sevilememe konusuna hiç girmiyorum, al kocanı vur kuzinine…

    artık imzaya gerek kalmadı ama :)
    l’o'ker

  6. Düygü said,

    Temmuz 12, 2006 @ 02:13

    Sinemcim, bir zamanlar buralarda sana yaptığım o eşşşşekliğe rağmen yorum girmiş olmana çok sevindim :)

    Dans ettikleri sahnedeki parçayı hatırlamıyorum, ama ben de “Cry me a river”ı çok severim, hani kızı evine ilk getirdiği günün sabahında çalan parça. Senin bahsettiğin parçaya ilgi göstereceğim bir ara vakit bulunca (o sahneyi tekrar izlemek suretiyle). Linkini verdiğin yazını daha önce okumuş ve çok sevmiştim. Ama şimdi daha bir anlam kazandı haliyle, eline sağlık :)

    Begümüm, tiz zamanda Ranoş kişiye o filmi ulaştırasın bence. (Ranoşum, bu arada biz de Internet’ten indirdik de izledik valla. Üstelik burada Netflix’tir, Blockbuster mıdır nedir, yani ucuza kiralama yolları da var, ama Türklük işte, deyip geçiyorum şimdilik.)

    Lökerciğime gelince :) Eheh, zat-ı alileriniz gibi sosyo-sanatsal bir hayvanla (çok afedersiniz ama bu aslında bir kompliman idi) boy ölçüşmek benim gibi sümüklü bir biyologa düşmez amma ve lakin, benim boyum yine de 1.67 filan.

    Diyeceğim o ki, bir eserin kitabını, çizgiromanını okuyup sonra çekilen filmini izlemek durumu, kitapta (ÇR’de) alışıp gördüklerimizin (ve hatta hayal ettiklerimizin) aynısını filmden bekleme yanılgısına düşürüyor bizi. Sadece “ay adamın maskesi hiç çizimlerdeki gibi diildi şekerim” ya da “Ay kısacık olmuş, kırpmışlar her yerinden öykünün” gibi somut veya yüzeysel öğeler değil, “conceptual” öğeler için de söylüyorum bunu. (“conceptual” kelimesinin Türkçesi gelmedi aklıma şu an, gecenin bir vakti, bu cümleleri bile düzgün yazmakta zorlanır olmuşum ben elin ABD’sinde). Konsepçuıl derken, tam da senin “devrim gazı vereyim derken Vendetta arketipi üzerinden yeni bir mesih efsanesi doğuruvermiş” sözlerinle kastettiklerinden bahsediyorum.

    Benim gibi, bu çizgiromandan haberi olmayan bir insan, çok doğal olarak bu filmi ilk izleyişinde hastalıklı seviyor. ÇR’sinden, oradaki felsefeden, fikirden bağımsız olarak bakıyor ilk defa gören kişi. O yüzden de süper geliyor insana. Öte yandan, filme dökülmeye çalışılan her kitap/ÇR zaten nasibini alıyor aksiyon olsun, aman herkes (kitabını/ÇRsini okumayanlar da) anlasın dertlerinden. O yüzden böyle eserlerin filmlerinden çok da bir şey beklemiyorum ben hiçbir zaman. Yani “Hepimizin sevdiği bu eserle ilgili böyle de bir çalışma yaptık, alın izleyin işte” hesabı. (Tabi burada bana “E ama bir Otomatik Portakal vardır misal” dersen, ben de “E peki haklısın taam” derim. Ya da mesela ilkokul çocuğu olur “İstisnalar kaideyi bozmaz, hem ayrıca, zevkler ve renkler de tartışılmaz” diye ekler, seni çileden bile çıkarırım.)

    Bu arada, “İngiltere ruhunu eritmiş, yerine Amerika ruhu da koyamayınca “In The Middle of Nowhere” bir konum tanımlamış olmuşlar… Ki hoş değil bence…” sözlerine de katılmıyor değilim, filmi izlerken biz de bu durumu sezmedik ve rahatsızlanmadık değil. (Ard arda gelen iki cümlede de aynı “değil” kalıbını kullanmış olmam beni bu noktada ikirciklendirmedi değil:) ehi)

    Yine de çok keyif aldım, yine de benim bilgi ve kültür seviyemdeki bir şahsiyet için “aaa ne küsel mesajlar vermiş” dedirten bir filmdi. (Bu sözlerde bir sitem, bir kompleksli insan olma durumu kesinlikle yok. Sen sosyal bilimlere, sinemaya uzman bir insansın, ben fen bilimleri insanıyım diye etmişimdir bu lafı). Gönlümüzde “birkaç kere daha izlerim” tahtlarından birine kurulmuştur – ki ben çoğu filmi bir kereden fazla izlemekten hazzeden bir kişi değilim :)

    Toşibam artık Linux ile hiberne olabileceği haberine çok sevindi.

    Kuzinkoca olayına hiç girmeyelim :) Hayat devam etsin, Dünya gezegeni milyarlarca insan dolu olsun. Siz de çok leziz bir şahsiyet olun.

  7. Anonymous said,

    Temmuz 12, 2006 @ 09:41

    Tamam film seyir keyfi açısından başarılı, ona diyecek lafım yok… Benim söylediklerim tamamen bir film yönetmeninin sorumluluğunda olan ve sıçtığını düşündüğüm alanlar, onları da buyrun buradan okuyun (taslağı buldum da, pdf yapıp koyuverdim)

    http://cekirdek.pardus.org.tr/~loker/dosyalar/vendetta.pdf

  8. bi dilay said,

    Temmuz 12, 2006 @ 16:46

    pardon “ben aristocu kurgu anlayışı”na takıldım, o da nesi? yok yok gıcıklık olsun diye deil, hani onca yıl boşuna mı okuduk, yoksa derslerde akıtılan salyalar bu işe mi yaradı diye soruyorum. benim niye haberim yok bu kurgu anlayışından diye gece gece beynimi yedim.

  9. Anonymous said,

    Temmuz 13, 2006 @ 06:55

    Şurada kendi aramızda eğleniyoruz diye gözümden attığım isimlerle çağırdığım kavramlara yakıştırmış olduğum işbu isimleri beğenmeyişinizi böyle mi ifade ediyorsunuz, yoksa neyi kastettiğimi mi soruyorsunuz anlamadım ama sıfırdan anlatırcasına gireyim arada espri varsa anlamazlıktan geleyim düşüncesi doğru geldi…

    Aristo’nun kendi vaktinde yapılan tiyatro anlayışını çözümlerken* aldığı notlardan oluşturduğu Poetika adlı eserde tarif edilen klasik tragedya kalıbına uygun, edebi kompozisyonlarda “giriş, gelişme, sonuç” olarak karşımıza çıkan öykünün serimi, düğümlenmesi, doruk noktasına çıkılması ve sonuçta düğümün çözülmesiyle kafamıza kafamıza ahlaki öğretilerin kakılmasını sağlayan anlayışıdır. Düğüm çözüldüğünde insan kötünün ya da tüm soyluluğu ve bilgeliğine rağmen trajik kimse olduğu için gidip göz göre göre yaptığı hata nedeniyle vahim bir sonla karşılaşan esas oğlanın hicap dolu sonundan ders alarak ruhunu arındırır, katarsise uğrar… bu böyle şimşek çakması gibi tarif edilen bir şeydir, insanın tüylerini böyle tiken tiken eder… daha makul açıklamalar için bkz: Poetika…

    Bunun mekanik üretimin düşünce dünyasını altüst ettiği modern çağda ne menem anlamsız bir şey olduğuna ve katharsis denen duygunun babylon’un işine yarayan, zottiri boktan bir yönetim aracına dönüşmesiyle ilgili eleştiriler için de bkz: Tiyatro için Küçük Organon (Bertolt Brecht)

    *: bu arada aristo kendi dönemindeki epik anlatımı pek de çözememiş, kurgu düzeyinde kalakalmıştır. Aksi takdirde Brecht’in doğu tiyatrolarındaki eylemli duruşu alıp da “Eylem Gestus’la kurulur” demesine gerek kalmaksızın, koca koca topuklu zeki müren pabuçları üzerinde kim olduklarını oyunlarıyla değil, duruş ve görüntülerini yansıtan maskeleriyle anlatan antik dionysos rahiplerinin de az epik olmadıkları daha erkenden bilinir, adı konmayınca kendi de olmayan cinsten, kenar köşe kalmış bir kavram olarak sanayii devrimini beklemezdi…

  10. bi dilay said,

    Temmuz 17, 2006 @ 14:01

    teşekkür ederim efenim açıklama için. nitekim sorum kesinlikle hiç bi gıcıklık içermeyip cidden bi merakla sorulmuştu.
    şimdi ben o derslerde salya akıtıyodum ya, klasik kurgu anlayışı diye öğretilen şeyin daha güsel nası isimlendirilebileceğine kafa yormak yerine de salya akıttım ya da cips yedim tv karşısında:)
    ama pek beğendim okuyunca tanımınızı, tektat teşekkürler.

  11. Anonymous said,

    Temmuz 18, 2006 @ 12:00

    ni dimek, zevktir… bir de ukelalık merakından ziyade, gazete eleştirilerinde de bolca “aristotaryanizm” sözü geçince filmle kafamda pek bir bütünleşti, otomatikman öyle söze girer oldum…

    ayrıca bilöker’de (biyolokum’da yengem link vermiş sağolsun) katılımcı sinema üzerine de bir yazım var, bir sinemacının fikirlerini almayı isterim…

  12. riemann said,

    Eylül 16, 2008 @ 12:26

    yahu bu ne… ben de böyle bir annanenin kız kardeşinin kızının kızı istiyorum, sandalyeden düştüm yemin ediyorum okurken! artık yazmıyor sanırım kendisi?

  13. Düygü said,

    Eylül 16, 2008 @ 15:33

    Ya malesef yazmıyor dümbük. Tanıdığım en komik kadındır kendisi.

RSS feed for comments on this post · TrackBack URI

Yorum yapın