Paralel evren

Paralel evrende ben bir zoologum. Vahşi hayvanların peşinden koşuyorum, onları tedavi ediyorum, onlara dokunuyorum, yaptığım işlerden dolayı bana Nobel Çevre Ödülü veriyorlar… (O evrende Nobel Çevre Ödülü diye bir şey var.)

Paralel evrende Meren‘le puslu kıtalararası dolaşıp duruyoruz, o fotoğraf çekiyor, ben timsah avcısı Steve’cilik oynuyorum. Fiziksel olarak acayip “fit”im. Koşuyorum, atlıyorum, zıplıyorum. Kollarım filan böyle hafif kaslı. Çok “erkek bir Fatmayım” ve de bana bakan biri “bu kıza bulaşmak istemem şahsen, ama taş gibi de hatunmuş” diyor :) Akşamları elim yüzüm kir içinde kaldığımız çadıra dönüyorum. Önce çadırdan sivrisinek spreyini alıp bacaklarıma kollarıma sıkıyorum, ortaya bir yeşil limon kokusu yayılıyor. Sonra çadırın hemen yanındaki döküntü tahta masaya oturuyorum, cırcır böcekleri ve ağaç hışırtıları arasında o hep hayalini kurduğum kitabı yazıyorum. Paralel evrende ben zoologun yanında birazcık da yazar olabilirim pekala.

Meren çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… fotoğraflarını çekiyor, ben çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… öykülerini yazıyorum. (Bize artık Moleskine dayanmıyor:)

Paralel evrende Meren’le Türkiye’nin her köyünü, her köşesini bucağını dolaşmışız. Çanakkale’deki şehitler anıtını da biliyorum, Artvin’in dağ köylerinin kokusunu da, Ağrı Dağı’nın ne kadar yüksek olduğunu da… (Şu içinde bulunduğumuz evren itibariyle Türkiye’yi o kadar bilmiyorum ki, bu örnekleri çoğaltamıyorum.)

Paralel evrende gelecek bizi endişelendirmiyor, parasız kalmaktan korkmuyoruz, ayrıca ben elime hamamböceği alıp komiklik şakalar olsun diye Meren’in tişörtünün içine atabiliyorum, onun üzerine Meren beni kovalamaya başlıyor, ama ben çok hızlı koşabiliyorum, yakalaması biraz zor oluyor. Hatta ağaca falan tırmanıyorum süper bir çeviklikle. O, zamanında çok sigara içmiş (ama artık tamamen bırakmış) bir insan olduğu için nefes nefese aşağıdan “eşşek sıpası” filan diye bağırıyor. :) Ya da -mesela- bir uçağa/otobüse/trene atlayıp Beyrut’a gidebiliyoruz, Meren fotojurnalist oluyor, ben fotoğrafların yazısını filan yazıyorum.

Paralel evrende de hayat kolay değil, ve aynen bu evrende olduğu gibi hayatın kolay olmamasını, sadece bizi daha akıllı ve bilge yapacak bir şey olarak görüyor ve buna lanet filan etmiyoruz. Yine de ben biraz daha az endişeli ve stresli bir insan olabilirim pekala o evrende.

Paralel evrenden, bu evrendeki kendime bakıp el sallıyorum. Bu evrendeki ben, sofistike bir mikroskoptan kurbağa hücrelerindeki hedehöt proteinine bakarken birden kendisi ile karşılaşınca şaşırıyor, önce mikroskobun okülerine dayanmaktan çevresinde kırmızı izler olmuş gözlerini ovalıyor, sonra tekrar bakıyor. Gülümsüyor o da bana. O da kendi evreninden şikayetçi değil aslında, geçen ay yüksek prestijli bir bilimsel dergide makalesi yayınlanmış, onun verdiği heyecanla daha da bir işkolik olmuş, penceresiz, güneşsiz bir laboratuvarda bütün gününü geçiriyor olmasına pek de aldırmadan çalışıyor. Bir hücrenin içinde olup bitenleri bilmenin ve bilinmeyenleri keşfetmeye çalışmanın, okuduğu yeni bir makaleden öğrendiği yeni şeylere şaşırmanın keyfini yaşıyor.

Yine de insan “öbür türlü olsa nasıl olurdu acaba” diye düşünmeden edemiyor. Belki “O”nun paralel evren dediği şey, gelecekte gerçek olabilecek bir şeydir. Belki paralel değildir de kesişmektedir evrenler. Ya da, hayat -mesela- anlamsız günlük konuşmalarla, o ne demiş, bu ne yapmışlarla geçirilemeyecek kadar kısa, fakat istesek paralel evrene sıçrayabileceğimiz kadar uzundur belki de.

İnsan pekala “biyoloji doktoru”nun yanında birazcık da timsah avcısı Steve olabilir mi ki? Bisikletle bir kıtayı baştan başa geçebilir mi ki gün gelince? Objelere ve mekanlara bağlanmayı bırakıp kanat takıp korkusuzca uçabilir mi?

Fotoğraflar (yukarıdan aşağı):

1) “Stuttgart” – Muammer Yanmaz
2) “Böyle de yazarım” – A. Murat Eren. Bu blog yazısı için benim ricam üzerine ve yazıdaki diğer fotoğrafların aksine, sanatsal bir kaygı güdülmeden çekilmiş bir fotoğraftır :)
3) “Dreamcatcher II” – A. Murat Eren.
4) “Kaçak ışıklar” – Raşit Selçuk
5) “Ata-kadın” – Erdal Kınacı
6) “Abaküs” – Erdal Kınacı
7) “Veya” – A. Murat Eren
8) “Öz portre” – A. Murat Eren
9) “Renk-Işık” – Erdal Kınacı

  • Share/Bookmark

27 Yorum »

  1. Armish said,

    Ağustos 7, 2006 @ 02:21

    Çaylak bir genetikçi -ne garip lafsa- olarak
    makalenizin yayınlamasını çok takdir eder, bir o kadar da özenirim efendim :) Nice yayınlara diyelim.

  2. Düygü said,

    Ağustos 7, 2006 @ 07:52

    Aman aman, hayır daha makale yayılanmadı efenim :) Ama yayınlanacak olduğunu biliyor ve hissediyor olduğumdan bu evrendeki Düygü’nün de hakkını vereyim dedim. :)

    Henüz makale yok ortada.

  3. m. said,

    Ağustos 7, 2006 @ 11:28

    Ne kadar harika bir yazı olmuş bu. Güle oynaya okuyup bitirdiğimde, gözümün minicik bir damla yaş biriktirdiğini fark ettim resmen. Söylemezsem rahat edemeyecektim.

  4. nunu said,

    Ağustos 8, 2006 @ 13:17

    bi daaa bi daaa okiycam:)))

  5. Düygü said,

    Ağustos 8, 2006 @ 13:49

    :)

  6. faruk said,

    Ağustos 8, 2006 @ 15:07

    gerçekten güzel bir yazı olmuş…nerdeyse hiç alakası yok ama What Dreams May Come`ı izlemiş gibi oldum okuyunca..

    sağlıklı tebrikler :)

  7. Rana said,

    Ağustos 8, 2006 @ 17:43

    paralel evren fikrini sevdim, çalabilir miyim? :)
    ben de o evrende deniz biyologuyum, deniz memelileriyle ilgili araştırmalar yapıyorum. özel sektöre ruhumu satmamışım.
    balinalarım var araştırdığım, hepsini çocuklarım gibi seviyorum. hatta kimeler bilmiyor ama ben onlara kendim isimler vermişim, en sevdiğim dişilere düygü, goşi, begüm filan diyorum.
    enstitünün gemisiyle denize açılıp aylarda açık denizde kalıyoruz. midem kesinlikle bulanmıyor. yanmayı sevmediğimden midir bilinmez, açık denizde bile güneş beni çok yakmıyor.
    artık insanlar çabalarım sonucu yunuslara “yunus balığı” demeyi bırakmış, bu nedenle adım bilim dünyasında saygıyla anılıyor :P
    hatta belgeseller çekiyorum, ama öyle alışılmış örnekleri gibi değil. özellikle çocukların ilgisini çekecek belgeseller hazırlıyorum. artık kazık kadar olmuş adamlara derdini anlatmanın ne kadar zor olduğunu anlamışım ve taze beyinlere doğru şeyleri göstermeye uğraşıyorum. gönüllüler var dünyanın dört bir yanından gelen. onların masraflarını çıkarmak için bu belgeselleri satıyorum, zaten satmakta hiç sorun çekmiyoruz, kapış kapış gidiyor. gelen gönüllülerin her türlü masrafını karşılayabiliyoruz bu sayede yol paraları dahil! dünyanın öbür ucundan bir sürü insan var.
    ayrıca paralel evrende küresel ısınma yok mesela. tüm dünya ülkeleri sera gazlarının kullanımı konusunda görüş birliğine varmıuşlar. artık çoğu ülkede doğal enerji kaynakları kullanılıyor. kullanmayan bir kaç ülkede artık dönüşümü sağlamak üzere, onlar da maddi olarak zorlandıklarında kurulan fonlardan destek alıyorlar( yuhh çok mu uçtum acep?)
    ya yaaa

  8. Düygü said,

    Ağustos 8, 2006 @ 21:32

    Ranoşçuğum, seninki paralel evren değil “ÜTOPYA” olmuş :)

    Ama kendi “paralel evrenini” yazman çok tatlı bir fikir olmuş.

    Bu arada ben de “paralel evren” profesörü değilim, kendi canımın istediği şekliyle kullandım esasen, fütursuzca.

  9. fatocan said,

    Ağustos 9, 2006 @ 06:50

    Ben de paralel evrende Düş Hekimliği Fakültesi Dekanı olmak isterim o halde. Düş Hekimi olarak, duvarları mavi üstüne pembe puantiyeli muayenehanemde hastalarımla ilgileniyorum, halk arasında Düş Hekimi yerine Düşçü diyenlere içerliyorum falan…

  10. fatocan said,

    Ağustos 9, 2006 @ 06:52

    Tekrar okudum da, yorumuma yorum olarak OHANYO DOMİNGUEZ dedim…

  11. bilgece said,

    Ağustos 9, 2006 @ 14:18

    biz de ece ile takip ediyoruz yazılarını. hatta gel duygu bişey yazmış mı bakalım dedim de, köpeğe bakalım dedi. bir keresinde köpekli film koymuştun ya… onu hatırladı afacan. sırf hazıfa maşallah.

    bir küçük Duygu büyüyor önümüzde. biz çok keyif alıyoruz ondan. Ağlamaları bile benzeyecek neredeyse, onunkiler daha çok cadı ağlaması ya da “Duygu” değilde özü “Bilge Ece” anlamını yansıtan ağlamalar. Ama büyük siyah gözler, dalgalı saçlar derken, ve zeki laflar tabi, Burdur’da iken sıklıkla Duygu diye adı karıştırıldı. Bizi çok mu andın ne…

    Yazın süper tabi yine…
    Gurur hissi…
    Öptüm ikinizi…

  12. Düygü said,

    Ağustos 9, 2006 @ 16:44

    Teyzemmm,
    Kaç gündür “bugün ariycam” diye geliyorum laba, sonra tam “evet şimdi vaktim var” dediğimde saat sizin orda 12yi geçmiş oluyor.

    Yarın da arayamazsam diye bari yorum yazayım :)

    Çok özledim. Onu diyim.

  13. psikolokumun.. said,

    Ağustos 18, 2006 @ 07:26

    canımın içi çok güzel bi yazı olmuş.. ben kendimi düşündüm, tarttım ( bi de ben yani düşün..) ve karar verdim keşke “teee madagaskardan gelen mutluluyk perisi” yine bir kağıdın üstüne rengarenk kalemlerle konsa, sonra da dolabımuın üstüne yapışsa.. ben de desem ki “yardım et de, bana da bir evren yaratalım”… Bİ DE BÖÖLE YAPĞINCA GELCEK Mİ ACABA BU MESAJ, MERAK EDER BU ACEMİ…

  14. muammeryanmaz said,

    Ekim 11, 2006 @ 00:14

    Merhaba,

    Birinci fotograf bana aittir.
    Kolay gelsin,

    Muammer Yanmaz

  15. Düygü said,

    Ekim 11, 2006 @ 12:28

    Muammer Bey, çok teşekkürler.

  16. A. Murat Eren said,

    Ekim 19, 2006 @ 14:05

    Yazıyı ilk fotoğrafın Muammer Yanmaz’a ait olduğuna dair güncellememişsin Duygu :)

  17. Düygü said,

    Ekim 19, 2006 @ 15:21

    Meren Bey size de çok teşekkürler :)
    Yoğunluktan, ve eşeklikten olacak, unutmuşum…

  18. Kırmızı ve Siyah said,

    Ocak 26, 2007 @ 23:15

    gerçekten derin. belki ben ne anlatıldığını anladım, belkide kendi yaşadıklarım nedeni ile fazla derine indim. ne farkederki, hissime odaklandım ve medite oldum :)

  19. ata said,

    Temmuz 27, 2007 @ 22:24

    slm fazla zamanım olmadığından dolayı pek bişey yazamayacağım ama gerçekten mütiş bi keyif aldım harika bi andı ve işim oolduğuı halde acele acele okumak ayrı bi keyif kattı neyse şimdilik hoşçakalın ata camuz

  20. faruk said,

    Nisan 15, 2008 @ 00:26

    mrh şu an birisi beni öldürmek maksadıyla kapımı yumrukluyor bu yüzden biraz telaşlanıyorum aslında…keşke o adam orda olmasaydı..ya da ne bileyim kapıya daha sakin vursaydı da ben şu yorumu biraz daha rahat bir ortamda yazıyor olabilseydim..neyse artık…bi dahaki sefere..faruk

  21. Düygü said,

    Nisan 15, 2008 @ 00:28

    Polisi arasanız?

  22. faruk said,

    Nisan 15, 2008 @ 00:38

    mail attım polise :)

  23. çağrı demirdelen said,

    Ağustos 23, 2008 @ 23:40

    Çok dünyalar” hipotezi, çok büyük sorunları içinde
    barındırır. Çok evrenleri içeren hali hazırdaki tüm kozmolojik
    modeller, bu evrenleri yaratmak için bir mekanizmaya gereksinim
    duyarlar. Ucu üzerinde durmayı başarabilecek kalem örneğinde olduğu
    gibi evrenin var olması çok hassas ayarlamaları gerektirir.

    Söz gelimi ışığın hızı saniyede 300.000 kilometredir.
    Eğer ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha hızlı olsaydı, termonükleer
    reaksiyonlarda, şimdikinden on binlerce kat daha fazla enerji üretilecekti.
    Bu durumda da yıldızların çekirdeğindeki enerji çok daha çabuk
    tüketilecek ve evrenimiz milyonlarca yıl önce karanlığa gömülmüş
    olacaktı. Peki ya ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha yavaş
    olsaydı? Bu durumda evrenin başlangıçtaki genişlemesi çok daha
    yavaş olacak ve evren çekim gücünün etkisinden kurtulamayarak çökecekti.
    Yani her iki durumda da hayatın var olması imkânsız olacaktı. Yukarıda
    da söz konusu edildiği gibi bilim adamları ışığın bu hızda olduğu
    evrenin ortaya çıkması ihtimalini 10 üzeri 10 üzeri 123′te bir
    olarak hesaplamışlardır. İmkânsız olmasına karşın bir an için hızı
    saniyede 200.000 km. olan bir evrenin var olduğunu varsayalım.
    Böyle bir evren için yapılacak ihtimal hesapları da, hızı saniyede
    300.000 km. olan ışığı barındıran evrenin ihtimal hesaplarından
    farklı olmayacaktır. Görüldüğü gibi ışık hızının 200.000 km olduğu
    bir evrenin varlığını var saymak bile, paralel evrenler iddiasını
    içine düştüğü açmazdan kurtaramamaktadır.

  24. A. Murat Eren said,

    Ağustos 25, 2008 @ 16:54

    “Yukarıda da söz konusu edildiği gibi bilim adamları ışığın bu hızda olduğu evrenin ortaya çıkması ihtimalini 10 üzeri 10 üzeri 123′te bir olarak hesaplamışlardır.”

    Ben oturup saydım, şu anda yaşadığımız evren 10 üzeri 10 üzeri 123 üzeri 10 adet evrenden sadece birisi. Öyle bizim evrenin fazla özel filan olduğunu sanmayın.

  25. kerem said,

    Ekim 11, 2011 @ 07:24

    fotoğraflar çok güzel…

  26. Debreli said,

    Aralık 27, 2011 @ 18:16

    Söyleyen bilmez. Bilen söylemez.O öyle bir güzeldir kiii… birine gösterirsen seni öldürür, görenle evlenir. Bunu sana ben söylemem, başka kimse de söylemez. Sen kendi kulağına kendin söylersin. Bildiğini iddia eden ve bir şeyler söyleyenler hep şarlatandır. Ahmaklık etme. Beleş peynir fare kapınında olur. Külfetsiz ni’met olmaz bunu bil. Ölümü öldürecek sırrı bu sayfalarda bulamazsın. Boşuna zaman kaybetme

  27. Debreli said,

    Aralık 27, 2011 @ 18:28

    Hem ölümü öldürsen ne olur. Onunla birlikte ebedi hayat arzunda ölür. Hayat önce yavan gelir. Sonra sıkıcı. Daha sonra bıktırıcı.Uzun vadede cıldırtıcı. Canın sana can düşmanı kesilir. İls chercheront la mort mais la mort s’enfuira d’eux.

RSS feed for comments on this post · TrackBack URI

Yorum yapın