Hutu’lar ve Tutsi’ler

Geçen gün Meren’le “Hotel Rwanda”yı izledik. Birkaç hafta önce Meren tesadüfen Ruanda’da 1994 yılında gerçekleşen soykırım hakkında bir yazı okumuştu. Yazıda 2004 yılında, yani soykırımın 10. yılında, bütün dünyanın konuyu gündeme taşıdığı ve tartıştığından; 1994′te duyurmadıkları, sırtlarını döndükleri bu olayın insanlara duyurulmaya çalışıldığından bahsediliyordu. Biz Türkiye’de 2004 yılında böyle bir konudan bahsedildiğini pek hatırlayamadık. Türkiye medyasının git gide nasıl Amerikan medyasına benzediğini sürekli söylüyorum. Bu bence onun en güzel örneklerinden biri. Sizlere Ruanda’da 1994 yılında neler olduğunu anlattığım zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çünkü bu, Dünya üzerinde gerçekleşmiş, en az Nazi’lerin Yahudi’lere yaptıkları kadar korkunç bir olay. En az onun kadar konuşulması gereken, şimdilerde Sudan’da, Kongo’da, kim bilir bize duyurulmayan nerelerde hala gerçekleşen, “hiçbir şey yapamayacağımızı” düşünsek de, en azından bilmekle yükümlü olduğumuz bir olay.


fotoğraf: James Nachtwey

Ruanda’da 94 yılında sadece 100 gün içinde 1 milyon kişi öldü (günde 10bin kişi ediyor). Bu insanlar atom bombası ile “topyekün imha” edilmediler. Taramalı tüfek ya da beyaz fosfor yüzünden ölmediler. Bu insanlar, kendi vatadandaşları tarafından (bazılarının Fransa’nın sattığına inandığı, filmde ise Çin’den satın alındığı söylenen) “pala”larla, kolları bacakları kesilerek öldürüldüler.

Peki ölenler kimdi? Öldürenler kimdi? Sebep neydi?

Duya duya hissizleştiğimiz bir lafır ama, bildiğiniz “kardeşi kardeşe kırdırmak” olmuş Ruanda’da olan. 15. yüzyıldan beri Ruanda’da Hutu, Tutsi ve Twa adı verilen üç farklı grup insan barış içinde, birbirlerini öldürmeden yaşamakta imişler. Krallıkla yönetilen ülke, 19. yüzyılda Alman sömürgesi olmuş. Almanlar ülkenin yönetim işlerine pek karışmamışlar. Fakat Almanya 1. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayınca, sömürgeyi Belçika devralmış. Ya, biz yıllarca Belçika hakkında bir kötü laf işitmedikti, cahillik tabi, ben hep sandım bu kendi halinde bir ülke. (Velakin, “kendi halinde bir ülke” diye bir mefhum yok esasen, sadece insanın -benim- cahil, medyanın yalancı, tarih derslerinin eksik olması var, neyse konumuza döneyim.)

Belçika, o dönemde halkın %9-10′unu oluşturan, biraz daha açık deri rengine, biraz daha uzun yüz hatlarına vs sahip olan Tutsi’leri “üst sınıf” olarak belirleyip, yönetim işlerine onları getirmeye başlamış. Hutu’lar ise, alt sınıfın insanları olmuşlar, ve Belçika’nın Tutsi’ler aracılığıyla uyguladığı yüksek vergilere, kötü çalışma şartlarına zorlanmışlar. Hutu’lar elbette Tutsi’lerden nefret etmeye başlamışlar. Kimi kaynaklar, Belçikalı’ların bu sözde etnik ayrımı yaparken, “10 inekten fazlasına sahip olan Tutsi, azına sahip olan Hutu’dur” gibi kriterleri kullandığını belirtiyor.

Her neyse, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ruanda, Birleşmiş Milletler’in vesayet altındaki bölgelerinden biri haline gelmiş. Belçika hala idari makam olarak ülkede bulunuyormuş. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Hutu’lar zamanla güç kazanmışlar, ve 1962′de Ruanda’nın bağımsız olması ile yönetime geçmişler. Bu süreçte sosyal huzursuzluk devam ediyor, Ruanda halkının bir kısmı sürekli komşu ülkelere sığınıyormuş. 1990 yılında Uganda’da konuşlanmış olan ve genelini Tutsi’lerin oluşturduğu Rwandan Patriotic Front (RPF), Ruanda’ya girmiş. Aynı zamanda Ruanda’nın üst düzey devlet yöneticileri de gizlice Hutu’lardan oluşan silahlı bir çetenin eğitilmesini sağlamaktaymışlar (Interahamwe). 90-94 yılları arasında edinilen silahların Fransa, Belçika ve İngiltere’den sağlandığına ilişkin şurada bazı bilgiler var, ne kadar kesin doğrulukta olduklarını bilemiyorum. Ama bunu iddia eden tek kaynak Wikipedia değil.

6 Nisan 1994′te cumhurbaşkanı Habyarimana’yı taşıyan uçak düşürülmüş (bundan RPF’nin sorumlu olduğu iddia edilmiş). Bunun üzerine, zaten sallantıda olan Ruanda barışı (?) çökmüş. Nisan’dan Temmuz ortasına kadar, 100 gün içinde 1 milyon Tutsi ve onlara sempati duydukları düşünülen Hutu öldürülmüş. Soykırımın ilk hedefleri arasında Başbakan Agathe Uwilingiyimana ve Birleşmiş Milletler’in onu korumakta olan 10 Belçikalı askeri bulunuyormuş. Bu askerler, söylenene göre, silahlarını Ruanda askeri güçlerine teslim ettikten sonra öldürülmüşler. Askerlerin ölüm haberi üzerine korkan Belçika hükümeti, askerlerini Ruanda’dan çekmiş. Bunu diğer ülkeler de izlemiş, ve Ruanda’daki BM gücü 270 askerden ibaret kalmış!!!

Aynı zamanda ülkede bulunan beyazlar, kedileri köpekleri de dahil olmak üzere, olayların patlak verdiği ilk günlerde hızla ülkeden kaçırılmışlar.


fotoğraf: Howard Davies

Yani, bütün dünya, göz göre göre Ruanda’yı kendi haline bırakmış, soykırıma sırtını dönmüş. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler, herkes… palalarla, binlerce yıl barış içinde birlikte yaşadıkları kardeşleri tarafından öldürülmüşler.

Bu olaydan daha bir sene önce (1993) dönemin ABD başkanı Bill Clinton Yahudi Soykırımı Müzesi’ni açarken, dünya üzerinde bir daha böyle bir soykırıma izin vermeyeceklerini söylüyormuş. Kendisine 1995′te Ruanda halkından özür dilerken rastlanmış.

10 yıl sonra, 94′te BM Barış Gücü operasyonları sorumlusu Kofi Annan o zamanki pasifliği yüzünden pişman olduğunu dile getirmiş. (Kofi Annan’ın, yüzbinlerce insanın ölümünün ağırlığı sırtında, hala nasıl yaşayabildiğine inanamıyorum.)

(İşte bu noktada içimdeki öğreten kadına hakim olamıyor ve şu aşağıdaki cümleleri yazmadan edemiyorum. Bunları heyecanlı ve üzgün bir gencin serzenişleri olarak görüp bana kızmazsanız ne güzel olur :) )

Bu arada, kaçımızın olan bitenden haberi vardı? Çoğumuz bu tip olaylar karşısında “elimizden ne gelir”in arkasına sığınarak insanların başına neler geldiğini, kimlerin (hangi ülkelerin) bu işlerde parmağı olduğunu, kimin “dur” demeden sırt döndüğünü, silahları kimin sattığını öğrenmeye “üşeniyoruz”. Bu yazdıklarımı okumaya başlayan kaç kişinin, yarısında “üzülüp, sıkılıp” bıraktığını ve televizyonda popstar/dizi izlemeye başladığını merak ediyorum mesela. Ya da kendi küçük ve anlamsız dertlerimize gömülmeyi bunları öğrenmeye tercih edişimiz beni tarifsiz üzüyor. (Ben yapıyorum bunu). Sanki çok matah hayatlar yaşıyoruz, sanki çok özeliz hepimiz. Yapmakta olduğumuz son derece faydalı işleri bir kenara atıp, Ruanda’da insanlar neden ölmüş, Irak’ta olanların aslı neymiş, İsrail Lübnan’a neden saldırmış, Türkiye’nin sosyal sorunları nelermiş, Güneydoğu’da insanlar nasıl yaşarmış, öğretmenleri var mıymış? Temiz su, elektrik var mıymış vesaireye vakit ayırsak, bunları öğrenmeye çalışsak, çok önemli işlerden geri kalacağız. Aman ha!

Bunları bilmekle yükümlüyüz bence. Öğrendiğimiz zaman, belki gidip oralarda olanlara son veremiyor olsak da, o “leziz ve pek anlamlı” hayatlarımızla ne yapacağımıza dair aklımızda bir ışık yanıyor çünkü.

  • Share/Bookmark

21 Yorum »

  1. CHROMA said,

    Kasım 20, 2006 @ 02:41

    Ne kadar çok şey bilirse, o kadar fazla acı çekiyor insan. Bildiği şeyler arttıkça mutluluk katsayısı azalıyor, mutlu olabilme hakkı elinden alınıyor.
    2 sene evvel haberlerde yer aldı aslında 3-5 dakika ile Ruanda’daki olaylar. Pek çok kişi dikkat etmedi. Zira Caner’le Tülin kavga etmekteydi; Semra Kaynana gelin Sinem’e sövmekteydi; Asena, İbo ile takışmaktaydı; Tuba Özay diğer türdeşlerine saf sokuşturmaktaydı; Aliye çocukları için ağlamaktaydı… Ve bütün bunlar Tv şirketleri için, reklamcılar için ve dolayısıyla Türk halkı için herşeyden daha önemliydi.
    Sadece Türk halkı mı? Bütün gelişmiş ülkeler için durum böyle. Zira bizde reyting yapan programlar da zaten oralardan alınma… Amaç belli, hedef belli: Unutsun insanlar sıkıntılarını, dertlerini. Gülsün eğlensin herkes.
    Peki TVlerde, medyada bunları izlesek ne olurdu? Tahminim değişen pek bir şey olmazdı. Sadece biliyor olurdu herkes. Ve gerçeği biliyor veya bilmiyor olmak o gerçeğin orda öyle kaskatı durmasını değiştirmiyor malesef. Hatta artık hisszileşiyor insan, Ölüm gördüğü kanalı “ay aman bakamam ben buna, içim kalktı” diye kapatıp aynen dediğiniz gibi popstar alaturkaya geçiş yapabiliyor, fevkaladenin fevkinin fevkine şahit olabiliyor, Ajdar’ın aptal sapan düşüncelerine rastlayabiliyor ya da Reha-Gülşen aşkına imrenebiliyor.

    Bence son dönem internetteki en güzel buluş blog oluşumlarıdır. Medyanın bu mide bulandırıcı gelişimine az da olsa dur denilebilmektedir artık. Ağzınıza sağlık Düygü Hanım.
    Sözlerime Mor ve Ötesi’nin güzel bir deyişiyle nokta koyacağım: Dünya yalan söylüyor.

  2. SÜleyman said,

    Kasım 20, 2006 @ 15:03

    Yazık olmuş o kadar insana, elimizden ne gelir derseniz; artık nefret ettiğim ülkeler arasına Belçika da yerini aldı. Artık Avrupadan iyicene soğuyorum. Ya Osmanlı onca sene dünyaya hükmetmiş ama daha böyle bir konu ile gündeme gelmedi. Bi Ermeni soykırımı var oda sözde. Kendi günahlarını örtpas etmek için ve ermeni lobisinin baskıları sonucu Fransa’nın uydurduğu ve saplantı haline getirdği bir konu. Milletin tarihini temiz olması kadar güzel bişey yok bence. Ya adamlar sanki şeytanlaşmıslar kendi milletlerinden başkasını insan yerine koymuyorlar. Bir gün sıra size gelecek diyecem onlarda insan.
    “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner”

  3. Mert Ulas said,

    Kasım 20, 2006 @ 15:16

    Benzer bir soykirim su anda devam etmekte Darfur’da. Buradan okuyabilirsiniz

  4. SÜleyman said,

    Kasım 20, 2006 @ 15:16

    http://www.uzaklar.com/content/view/323/142/
    Bu site güsel bir anı anlatılmış Ruanda haıkkında okumak isteyen olursa diye dedim.Türkçe hem

  5. jack skellington said,

    Kasım 21, 2006 @ 07:49

    acıya duyarsızlaşmanın bir sebebi de bizim televizyon kanallarında haberlerin veriliş şekilleri bence.
    insanları ekrana bağlayalım diye her acı olayda ver alttan duygusal müziği, gözyaşlarına yakın çekim, aynı sahneleri 155 kere göster, içerik önemli değil. ruanda’ya silahları kim satmış boşver, sen acı dolu ruandalıların yaralarını göster insanlara.
    medyanın yaptığı bu yılışık, içten pazarlıklı, yüzsüz, cahil ve bencil duygu sömürüsü duyarsızlaştırıyor beni. 1 dakika bile tahammül edemiyorum ana haberlere.
    peki niye böyle olduk biz?
    nedenini bilemiyorum, çok eskilere de gitmiyor hafızam ama hep özal’a bir nefret dolu içim, sanki bu bencillik, işini bilirlik, para kazanmak için her yolun mübah olması onun başının altından çıkmış gibi geliyor. elbette liberalleşecekti devlet ama bu kadar hızlı bir şekilde olmasına hazır değildi sanki.
    ruanda’dan nereye geldim ben de. neyse.

  6. jack skellington said,

    Kasım 21, 2006 @ 07:58

    yazılarınızı okumadım, ama blog şahane. eeeööövv. grafik olarak yani. hmmm. resimler falan. pıss. yazılarınızı okumadım ama bi arkadaşım okumuş, çok güzelmiş. yani ben onun yalancısıyım. ben okumadım çünkü. ama okumuş kadar oldum. yani okusam bu kadar olmazdım. yazılar. blog. blok.

  7. löker said,

    Kasım 21, 2006 @ 12:09

    Uluslar Arası Af Örgütü bu tip konularda dünyada olan bitene dair raporları ve insanları eyleme çağıran yapısıyla iyi bir bilgi kaynağıdır.

    Doğrudan üye olunmasa, eylemlerine katılınmasa bile yayınları takip edilerek dünyada insanlık kavramı üzerinden neler olup bittiğine bakılabilir…

    Lübnan’da konuşlanan Hizbullah’ı kendini savunmak adı altında da olsa İsrail’deki sivilleri öldürdüğü için kınayabilen ama İsrail’e çuvaldızı sokmaktan kaçınmayan bir yapıdadır.

    Şu anda Darfur’da yaşananlarla ilgili de düzenli olarak çalışmaktadır…

    http://www.amnesty.org.tr

    ya da

    http://www.amnesty.org

    hamiş: mesajına yanıt yazamadım, bilgisayarla (aslında daha çok internetle) ilişkim biraz kopuk bugünlerde, taramam gereken literatürü oluşturmaya gömüldüm.

  8. bacak said,

    Kasım 21, 2006 @ 12:11

    türk televizyonlarında bi coşkun aral getirdi olayı gündeme, haberci’de. iki-üç bölüm çekti sanırım hatta. sene kaçtı hatırlamıyom lakin 2004′ten önceydi. bi de coşkun aral katıldığı her programda “bize ilginç bi anınızı anlatır mısınız?” minvalinde bi soru geldi mi hemen rwanda’yı anlatmaya başlardı. bunun dışında görmedim, duymadım.

  9. yeliz said,

    Kasım 26, 2006 @ 05:23

    Merhaba Canım Çekirgem. Hotel Ruanda filmini birkaç ay önce izlemiştim bende. Film yalnızca savaşın ve dış oyunların bir ülkeyi nasıl yerlebir edeceğini anlatmıyor aynı zamanda Ruanda’da yaşananları belgesel niteliğinde tarihe mal ediyor. Sadece film için kurgu olarak izlediğimiz o sahnelere bakmaya bile dayanamazken bunun tarihi bir gerçek olduğunu bilmek “insan olan, hala-kalmışsa- vicdana sahip” herkesin canını acıtmalı. Ve bugün uygarlığın başkentleri olarak gördüğümüz batı medeniyetlerinin gerçek yüzleri de bir kez daha sorgulanmalı. Bu anlamda izlenmesi gereken bir film daha öneriyorum. (Üzgünüm Hollowood yapımı ama) “The Lord of the War”
    Hamiş: Blogunu sürekli takip ediyorum Düygücüm, yola devam…

    Yeliz

  10. Düygü said,

    Kasım 26, 2006 @ 22:30

    Merhaba,
    Yorum yazanlara çok teşekkür ederim.

    Bu aralar çok yoğun olduğum için tek tek cevap yazamıyorum. Tartışmalar, ek bilgiler, öneriler ve tabi ki okuduğunuz için :) teşekkürler.

    Löker’cim sorun değil.

    Yeliz’cim, senden de bekliyoruz blog :) öperim

  11. Aslicin said,

    Aralık 1, 2006 @ 03:59

    Konu çok ilginçti, ben de filmi izlemek istiyorum. Aşağıdaki konuda da dün okuduğum haber geldi aklıma. 7 çocuktan sonrasına asgari ücrete vergi kesintisi yok yazıyordu. Şaka gibi.

  12. Ayşe Batumlu said,

    Aralık 6, 2006 @ 10:23

    Selam (selam barış demektir bilirsiniz), sayfanızla tesadüfen karşılaştım.Kadına yönelik şiddetle ilgili bir araştırma yapıyordum ki birden sayfanıza ulaştım.İyi ki de ulaştım. Bu konuda yazdıklarınıza katılıyorum.Tabi bu soykırımdan, hem olaylar yaşanırken hem de sonrasında da haberi olanlar vardı.Ama malesef sizin de ifade ettiğiniz gibi duyarsızlaştırılmış bir dünya var ve tepki gösterenlerin tepkileri diğer insanlarla buluşamıyor.Sanki bir kader gibi yaşanıyor olanlar. Yalnız o zaman değil şimdi de yeryüzünün bir çok yerinde en çok da ortadoğuda emperyalizmin ve işbirlikçilerinin katliamları devam ediyor ve biz akışına bırakıyoruz herşeyi. Ben asıl sorunun yüzleşmemekte olduğunu düşünüyorum.Önce kendi coğrafyamızda yaşananlardan başlamak lazım yüzleşmeye.Ermenilerden, Kürtlerden, Alevilerden (artırılabilir) özür dilemekle, geçmişte yaşananlarla hesaplaşmak ve sorumlular hakkında işlemler yapmakla başlayabiliriz. (Abdülkadir Aygan adlı bir tetikçi yurt dışından 1990′lı yıllarda gerçekleşen bir çok faili meçhul cinayetin faillerini, Musa Anter de dahil olmak üzere öldürülenlerin devlet içinde örgütlenmiş gizli savaş güçlerince nasıl katledildiğini ayrıntılarıyla anlattı ama hiç bir savcı harekete geçmedi) .
    Boşluğa haykırılmış bile olsa her ses mutlaka birine ulaşır. Ben de sözlerinizin sözlerimle ve başkalarınınkiyle buluşacağına ve barışın ve yeryüzünde yaşayan her canlı ile kardeşleşmenin mutlaka gerçekleşeceğine inanıyorum.Sevgiler
    Ayşe Batumlu
    Bursa

  13. sezgin said,

    Aralık 6, 2006 @ 11:48

    Rwanda’da olanlar konusunda Hotel Rwanda birinci dilden anlatilan bir film. Somurmek ve sonrasinda…
    Ikibinalti nisaninda bir gun televizyon daki yuzlerce kanalda zapping yaparken bir programda bir kiz ulkesinin yasadigi katliami ,ailesinin katledilisini ve uc metrekare bir banyoda oluler arasinda saatlerce yasayisini ve tesadufen hayatta kalisini ve sonrasinda olanlari anlatiyordu. Kisisel gelisim uzmani bir doktor’un hazirlayip sundugu bir programdi Hay kahrolasica hafizam ne doktorun ismini ne de kizin ismini hatirlayamiyorum. Ama anlatilanlar inanilmaz kotu idi ve unutamiyorum. Hemen ertesi gun yasadigimiz yerin Halk Kutuphanesinde “Hotel Rwanda” filminin DVD sini gordum Ayni gece oturup izledigimizde evdeki sessizligi anlatamam. RWANDA’daki ic savasi daha da otesi Soykirimi bilmiyorduk. Cok gec oniki yil sonra ogrenmistik.

    Kimse de bilmiyordu .

    Istanbul’a dondugumde bize ugrayan yegenimin elinde DVD ‘ler gordugumde birini verde izleyeyim dedim. Al sen sec dediginde elimde kaln film KARA NİSAN (SOMETIMES IN APRIL) isminde bir filmdi.

    Film izledikten sonra cok uzun sure etkisinde kalmayan ben(Burada hafizamin bu ozelligine hay sagolasin mi demeliyim) gercek olaylar uzerine kurulmus bir filmin etkisinde kaliverdim. Iki kardeste TUTSI kardeslerden biri Tutsi’leri kiskirtan radyoda baskiskirtici , digeri orduda subay ama esi Hutu. Ve sonrasinda yasananlar… Yerel Medyanin olaylardaki rolu, genel medyanin gormezlikten gelip gostermemesi ve cok az bir gucle gorev yapan birlesmis milletler, yillar sonra kurulan gostermelik mahkemeler ve olaylarin ustunun kapatilisi… Kara Nisan’i da izleyin derim…

    Bizim ulkemizinde bir ic savasa itilip sen, ben, otekinin tohumlarinin ekildigini gorenlerin bu filmleri izleyip endiselenmemesi mumkun degil. Savaslarin,ic savaslarin, soykirimin tum Dunya’dan silinip gitmesi umut ve dileklerimle.

    Kara Nisan (Sometimes in April )

    Yönetmen: Raoul Peck
    Başroller: Fraser James, Idris Elba
    100 Gün İçerisinde, Neredeyse 800,000 Kişi Hayatını Kaybetti.
    Gerçek olaylar üzerine kurulu bu dram,çatışmanın ve politik anlaşmazlıkların ayırdığı iki kardeş ve Rwanda’lı insanların sergilediği olağanüstü cesaret ve dayanıklılığın detaylarını yansıtıyor.

  14. selda said,

    Aralık 10, 2006 @ 21:40

    Gerçekten insanın kendi yaşamını bi kez daha gözden geçirmesini sağlıyo bu tür haberler. Beğenmediğimiz hayatlarımızdaki küçük mutluluk kırıntılarını özenle bulup toplamayı ve biçok şeyden daha az şikayetçi olmayı öğretiyor(en azından benim için öyle). Dünyada yaşanan bu zulumler insanlar varolduğu sürece devam edecektir malesef. Birbirlerini acımasızca kırmaya, öldürmeye yok etmeye devam edecekler insanlar. Malesef ki bu topraklardada yaşanmıştır zulumler lütfen bunlarıda hatırlayalım. Örnek isterseniz mesela1938 de Tunceli’de yaşanan olaylar.
    Buarada blogunuzu devamlı takip ediyorum.Duyarlılığınızdan dolayı da sizi kutluyorum.

  15. mehmet said,

    Ocak 6, 2007 @ 12:01

    bu yorumlar da gözden kaçmamalı:
    http://www.moleschino.org/2006/11/20/hutular-ve-tutsiler/#comments

    düygücüm çok teşekkür ederim bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha…
    varlığın umut, ilham veriyor, hep ol, daha çok ol (mitoz olur, mayoz olur)…

  16. Düygü said,

    Ocak 6, 2007 @ 22:48

    Ben teşekkür ederim :)
    Böyle güzel sözleri hakediyor olduğumu düşünmeden geçiriyorum günlerimi, ama duymak da iyi geliyor insana :)

  17. Asortik Krep said,

    Ocak 10, 2007 @ 00:33

    Bende Coşkun Aral’ da izlemiştim..Sonra zaten film de bayağı ses getirdi ama çok sonra .

  18. ridvan said,

    Şubat 5, 2007 @ 22:44

    Ellerine sağlık çok güzel bir yazı olmuş.
    Dediğin gibi kacımız bu yazıyı sonuna kadar okuyup, olanları merak etmiştir.
    Dünya’nın nereye gittiği belirli değil kendi sonumuzu kendimiz hazırlıyoruz. Bilgiye ulaşmak bu kadar kolayken bilgiyi kabullenmiyoruz. Olan bitenlerede tepkisiz kalıp sadece izlemekle yetiniyoruz. Gerçi çoğu kişi popstar gibi daha önemli şeyleri izliyor ama…
    Öğrenmiyoruz ve merak etmiyoruz hiç bir şeyi…
    Masum insanları öldürmek bu kadar kolay mı? Gerçi binlerce insanı kolayca öldürüyorlar ama…
    Kaçımız bu olan olaylar hakkında bilgi sahibiyiz?
    Tepkisiz kaldıkça senaryolar kurulur ve insanlar ölmeye devem eder…
    Bu yazıyı iyiki yazmışsın…
    Ellerine en önemlisi fikrine sağlık…

    Yazından çok etkilendim ve kendi sitemede koydum. Umarım senin için bir mahsuru yoktur…
    Hayatta başarılar…

  19. zehra said,

    Ocak 3, 2008 @ 23:12

    Hotel Rwanda yı geçen sene coğrafya hocamızın sayesinde okulda izlemiştim.ama bunun tarih hocamız tarafından neden yapılmadığını anlamış değilim.zaten böyle olduğu sürece daha bir çok ülkenin sonu aynı olacaktır. bize düşen görev bu vahşeti gözardı etmeyip bi şekilde dikaate almak bilinçlenmek .mademki basın her şeyi su yüzüne çıkarıyo o zaman bu soykırım vahşeti de gözler önüne serilip sorumluları hak ettiklerini bulmalıdır

  20. Mustafa yoldas said,

    Nisan 24, 2008 @ 15:00

    hutular ve tutsiler

  21. Mustafa yoldas said,

    Nisan 24, 2008 @ 15:01

    Ruanda ‘da kardeşi kardeşe kırdırıp milyonlarca masum insanın canice ölümüne yol açanları lanetliyorum

RSS feed for comments on this post · TrackBack URI

Yorum yapın