Şinirsel

2deli.jpg
New Orleans’ta kasırganın yaz mevsimi nemi ile yapış yapış

ama duş bile almak istemezken,

ve hatta yerimden kalkıp demlenmiş Türkiyeli çayı bardağıma koymaya üşenirken,

ve onca iş varken, ama onları yapmamak için sanal alemin dükkanlarını dolaşırken,

oralarda kolyeleri satsam, resim çerçevelerimi satsam, sanatsal çalışmalarımı görseler, beni keşfetseler,

zengin olsam – çok değil, sadece şeye sahip olabilecek kadar zengin, şeye… ona örnek düşünmeye bile üşenirken,

canım o kadar bişey istemezken, çikolata bile istemezken,

Firefox’ta açık makale sekmelerine, masada sağ tarafta duran “to do” listesine bakıp aslında yapmam gerekenleri yapmamak için ne saçma şeylerle saatlerden üç tanedir vakit harcıyor olduğumu düşünüp daha bi sıkılırken,

1deli.jpg

ve şimdilik onu hiçbir zaman doğurmamaya karar vermiş olduğum erkekse Meren’e benzeyen, kızsa sevimli bir anime karakteri gibi olacak çocuğuma onu neden doğurmadığımı açıklayan bir mektup yazmak isterken, kafamdan yazabilirken ama kelimelere dökemezken,

ona insanların egolarıyla şişip sonunda patlayan balonlar olduklarını, ama bunların – her nasıl oluyorsa – kimilerinin hiç patlamadıklarını, öyle ortalıkta, uçan bir balon gibi dolaştıklarını ve sırf senden benden daha şişkin oldukları için kendilerini bir şey sandıklarını, dünyada bunlardan o kadar çok olduğunu ki, gökyüzünün neredeyse artık bu balonlar yüzünden görünmez hale geldiğini, ve biz küçük balonların aşağıda karanlıkta günışıksız kaldığımızı anlatırsam,

ona “normal”ler arasında yapayalnız hissetmemek için onlar gibi olmak, anlamsız günlük konuşmalardan keyif aldığına kendini inandırmak, ayakkabı alışverişine önem vermek, kendin korkunç bir espri yapınca kahkaha ile gülmek, başkası iğrenç bir espri yapınca ona da kahkaha ile gülmek, bir şeyi bilmesen de her zaman biliyormuş gibi davranmak gerektiğini, ya da “normal”lerin “anormal” dediği biri olup her gün daha yapayalnız, yalyalyalnız, nıznıznız, sevdiklerin arasında, ve sevdiklerine bile kafandakileri anlatamadığın bir kabız olmayı seçebileceğini anlatırsam,

ve fekarrrt, hala bütün bunlara değip değmediğini benim de bilmediğimi, hangisini seçmek gerektiğini çözemediğimi, benim aslında hiçbir şey bilmediğimi, çünkü hayatın mutlak bir ya da birkaç doğrularının henüz bilim insanları tarafından keşfedilemediğini, bunun benim kısacık insancık yıllarım süresince keşfinin mümkün olmadığını, bu sebeple onu doğuramadan öleceğimi, zira bunları bilmeden onu doğurma riskini göze alamayacağımı söylesem ona.

o zaman beni anlar ve bana küsmez miydi diye düşünürken…

sonra aklım “fasülyenin neden bir türlü pişmediğine, ya da insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğuna” takılırken… Bu cümleyi aslında sırf Nazım Hikmet’i seviyorum, onu bilen biri okur da benim ne kadar ince biri olduğumu düşünür diye kurmuşken.
Pandoranın kutusundan dökülen sevmediğim müziklere bile “git!kış!” diyemezken… O kadar üşenmişken, “üşenmeye üşenmişken”.

bir anda “Google’a sorsam yanıtlarmış” gibi bir hisse kapılıyorum. bana ne yapmam gerektiğini söyleyecek, sadece doğru soruyu bulmalıyım. o küçük kutucuğa yazmalıyım, o bana en yükseğinden, en kralından sayfaları gösterir, o sayfalarda benim sorumun cevabı olur. ama soruyu bilbulamıyorum.

Sonra, oturup yüzlerce kırmıcı kalem çiziğiyle düzeltilecek ve hiçbir zaman karşılığında bana bilim yapayım, aklımdaki hakiki bilimsel sorunsalların aslı nedir bakayım diye para verilmeyecek olan o “grant proposal”ı -yani bir hastalığa çare bulacağını iddia ederek bilimsel fon koparma raporunu- yazmam gerektiğini bilirken, yani soru da cevap da ortadayken, boş bir Google sayfasından boş bir blog sayfasına, boş düşüncelerimi doldururken… Uyumuşum.

3deli.jpg

SONRADAN EKLENEN 1: Bu kız Lain diye bi anime ablası. Ben de daha o animeyi izlemedim. Sadece dış görünüşüne önem verdim. Onu kullandım.

SONRADAN EKLENEN 2: Burada sözü edilen hayali çocuk, gerçekten sadece hayalden ibaret olup, bilincinde olduğum evrimsel bir annelik dürtüsü ile değil (bilincinde olmadığım bir dürtü varsa haliyle bilemiyorum), edebiyat yapma ve ilginç olma kaygısı ile yazılmıştır. Zaten doktora yapmayı ve aynı anda çocuk sahibi olmayı başarabilen insanlar varsa onlar Çinli’lerdir. Bu yazının altında hiçbir bebek gizli değildir. Yazılanların annelik içgüdüsü ile değil, insanların ne kadar gıcık, fasülyenin ne kadar pişmediği şeklinde algılanmasıdır yazarın temennisi. Fakat işte kendisi bu mesajı dahi asıl metinde adam gibi veremeyerek, buraya böyle uzun bir açıklama koymak durumunda kalmıştır, ne yapsın. Yalnızlık böyle birşey midir Cevat Abi? Evet. Kapatıcam bu blogu galiba ben yakında.

  • Share/Bookmark

31 Yorum »

  1. isallah olmustur said,

    Ağustos 1, 2007 @ 11:46

    Bir bebegin kokusunu duymadan, kucagina almadan ne kadar vakit gecirdin? Baya bir suredir yapmiyosun, anladim ben. Ah ama hayat cok kisa..

    Anime karakteri gibi gozleri olan bi kız geliyor bize son zamanlarda. O gelmese de annem gidip getiriyor zaten :) Biz mi onu guldurmeye calisiyoruz yoksa o mu bizi tam anlasilmiyor. Galiba biz mutlu olalim diye o yapiyor. Durup dururken birdenbire gulumsemelerinin baska ne anlami olabilirki..

    Bu kucuk seyin egolari falan var mi acaba. Varsa da sismek ve patlamak konusunda sabun köpügüne benzerdi heralde, ki gorulebilen bisey olsa zaten onla da oyun oynardi. Annesine tesekkur ediyorum o sirin seyi karnini doyurup bize yollamasi gercekten buyuk incelik.

    Evimde yurumeyi ogrenmeye calisan o seyden olmasini istiyorum. Buyumesini ve disardaki pis, kotu ahlakli insanlara karismasini her ne kadar istemesem de.. Galiba yeterince ilgilenemeyecek oldugumu bilmem de bu durumu engelleyemiyor. Cocuk gelisimi hakkinda yeterince sey bilmedigime bile uzulemiyorum. Onun da bana ogretecegi seyler oldugunu anliyorum.

    Hayat her zaman denemeye de yanilmaya degecek seylerle dolu..
    Saygilar..

  2. Düygü said,

    Ağustos 1, 2007 @ 16:28

    Ya şimdi kimseye saldırmak, kırmak, üzmek amacım değil. Ama yazdıklarınızı okuyunca düşündüklerimi yazmadan edemeyeceğim. (Bunu yaparken bu aptal bloga bu içten ve aptal hislerimi neden yazdığımı ve bu sayede Internet’e giren herkesi kendime niye muhtap aldığımı sorguluyorum, hiç kimse merak etmesin :)

    Dünyaya bir insan getirmeyi “denemeye ve yanılmaya” değecek şeylerden biri olarak görüyor olmanız çok talihsiz. Ama evrimsel bir şey tabi, anlamıyor değilim, bilakis o kadar iyi anlıyorum ki o yüzden bugünlere geldik. Bakınız çıldırıciim bunları düşünmekten.

    Neyse ki insanlar bu tıkır tıkır işleyen içdürtüleri ile bir bebek kokusuna aldanıp denemeye değer diyerek çocuk sahibi oluyorlar da, neyse ki işte bu yüzden dünya böylesi kalabalık, kaynakların yetmediği, insanların iş bulamadığı, iş bulamayınca serseri filan oldukları bir yer haline geldi.

    İnsanın çocuğu büyüyüp “bu dünya nasıl bu kadar korkunç bir yer olabildi? ben niye varım? hayatımla ne yapacağım? beni niye doğurdun anne?” diye sorunca, insan ona “bebekken çok güzel kokuyordun, bütün bunlara değdi vallahi” mi diyecek? (Retorik)

    Güzel kokulu her bebek sizin benim gibi arızalı bir “büyük”e dönüşüyor. Bunu kafaya takmamayı öğrenir ya da bunun bir anlamı olduğuna kanaat getirirsem çocuk sahibi olabilirim ben de bir gün.

  3. melinda said,

    Ağustos 1, 2007 @ 18:30

    “bugünüm yarın olsa ya da hep yeni baştan
    yaşamak ne güzel olur hiç başlamamışsan”

    Şimdi pinhani’ninin yukarıdaki sözleri içeren bilimsel şarkısını dinliyordum… Yani yazına fon müziği eşliğinde baktım… İnan ki böyle çok daha acıklı gözüktü gözüme…Düşüncelerinin benzerlerini (Çocuk için olanlar) çoğu arkadaşımdan duyuyorum bu ara. Hepsinin kaygısı aynı “fasülyenin neden bir türlü pişmediği”… değil tabiiki :) Bencilliği artık bir numaralı şarkısı ilan etmiş insanların arasına, gelecekte top10′una kafalama bu özelliği sokabilitesi yüksek bir canlı getirmek…Ona bu haksızlığı yapmak istememek…arada kalmak…saçmalamak… Vs… Halbuki aslında özne kendisidir insanın…”Benim ne işim var bu hayatta?” cümlesini çok kullanırım. aynı senin “Hayat! ne garip” lerin gibi…Evet bir hayli garip, bu bakımdan balonlar arasına girdiğimde -ki balonlar bir de havadaysalar yerde 30 cm ve benim ayaklarım yere temas halindeyse başlar “Benim ne işim var bu hayatta? larım.

    Ben derim ki;

    Bırak fasülye çiğ kalsın… (Ben pişmemiş fasülyeye “salçalı leblebi” diyorum. en iyi yaptığım yemek)
    Bırak çocuk yapma… (En azından 7-8 yıl, Kendi kendine pişen fasülye piyasaya çıkana kadar)

    Zamanı geldiğinde çok şiddetli bir dolu yağması ve tüm balonların patlaması dileğiyle.

  4. isallah olmustur said,

    Ağustos 1, 2007 @ 21:10

    Kontrolunu yitirdigin anlasiliyor. Niyetim seni benimle veya bir baskasiyla cocuk sahibi olmaya ikna etmek degildi:D Acil sifalar dilerim.

    Yeri gelmisken fikrimi talihsizlik addederkenki tavrin gayet asagilayici. Tepeden bakmiyormus gibi gorunmek icin bunu yazmadan once tepesindeki paragrafta kendine ve bloguna aptal demen ya da paragrafin sonuna smiley koyman ya da oyle gorunmek istemedigin temasini islemen ya da beni ve ureme icgudumu anliyor olman acikcasi bir ozur sayilmiyor.

    Buna ragmen uzerime alindigimi soyleyemem. Tanimadigin birine karsi sesini yukseltiyor olusunun nedeni en fazla tanidigin bir cok kisiye gecmiste kendini ifade edememis oldugunu dusunmendir diye tahmin ediyorum.

    Ureme icgudusunu dunyanin bu ‘acinasi’ halinden sorumlu tutuyor olusunu da yanlislamaya calismayacagim cunku belli ki uremek istememek icin kendine iyi bir bahane ariyorsun. Halihazirda dunya bu haldeyken bana urememi soyleyeni manipulasyon manyagi yaparim tavrindan nasiplendik saniyorum. Ziyade olsun.

    Kendi hayatiyla ne yapacagini bilmeyen insan cocuk sahibi olmasin zaten..
    Saygilar..

  5. Düygü said,

    Ağustos 1, 2007 @ 22:04

    Siz tanımadığınız birinin bloguna yorum yapmayı göze alıyorsanız, o kişiden alacağınız tepkiyi de göze almalısınız.

    Eğer ki ben çocuk sahibi olmamak için kendine bahane arayan biri isem (ki değilim), siz çocuk sahibi olma isteğini haklı çıkarmak için bahane arayan birisiniz. Beni yapmakla suçladıklarınızı siz de yapıyorsunuz, ben en azından ne yaptığımın farkındayım.

    Bir de “saygılar”dan önce söylediklerinizden “çocuk sahibi olan herkesin kendi hayatıyla ne yapması gerektiğini bildiği” sonucuna varıyorum. Bunu tam olarak nasıl açıklıyorsunuz?

  6. Baris said,

    Ağustos 1, 2007 @ 22:38

    Destekliyorum

    http://www.vhemt.org/

  7. nils said,

    Ağustos 2, 2007 @ 14:25

    bırakma sakın yazmayı lüffen..hepimizin sancıları aynııı ama işte ne yaparsın hayat garip,insanlar tuhaff

  8. caglar10ur said,

    Ağustos 2, 2007 @ 14:51

    > Evet. Kapatıcam bu blogu galiba ben yakında.

    Rahat ol, filtre kullan yengecim :P

  9. Dkamoy said,

    Ağustos 2, 2007 @ 15:13

    Bi de Bülent P. Bey’e kafayı takma derim ben. ;)

  10. Düygü said,

    Ağustos 2, 2007 @ 16:08

    :) Yingeden sevgiler.

    Bülent P. kim ayol? Türkiye pop camiasına düşmüş yeni bir acayib-ül mahlukat mı?

  11. anonim popo said,

    Ağustos 2, 2007 @ 18:24

    dünyanın geldiği şu gün itibarı ile;

    - 3 ve daha fazla çocuk yapan aileleri kınıyorum (çünkü 2 kişiden 3 kişi yapıp dünyanın daha da kalabalık olmasına neden oluyorlar).
    - 2 çocuk yapan aileleri bencillikle suçluyorum (çünkü 2 kişiden 2 kişi yapıyor, hiç bir katkıda bulunmuyorlar).
    - 1 çocuk yapan ailelere “ne gereği vardı canlar” diyorum (çünkü o kadar çok 2 çocuk yapan var ki birilerinin yapmaması gerekiyor diye düşünüyorum).
    - 0 çocuk yapan ailelere “çocuk yapsanıza koçum” diyorum (çünkü deliyim).

    gördüğünüz gibi herkese diyecek bir şeylerim var. hayatta böyle tedarikli olmak lazım işte.

  12. Baris Ozyurt said,

    Ağustos 2, 2007 @ 20:16

    Baba olmak daha önceden bildiğim hiç bir şeye benzemiyor. Sanırım anne olmak da onun gibi bir şey. İyi ki bir kızım var, onunla mutluluğum artıyor. Ayrıca senin gibi, meren gibi, dkamoy gibi, fişenek beyefendi gibi, çağlar gibi, löker gibi insanlar üremezse, biyoloksun benden iyi bilirsin, bu beğenmediğin müsveddelerin geni hakim olacak. Bu sebeple ürememiz lazim :-) Seni tanımıyorum ama, merene birazcık bile benzerse, genetik havuzda rahat 4 patlıcanı eler sizin sıpa (1 doğru 4 yanlışı götürür). Üreyin annecim, vallahi korktuğunuz gibi bir şey değil baba olmak (ve sanırım anne olmak). Sevgiler…

  13. Düygü said,

    Ağustos 3, 2007 @ 03:24

    :) Ne güsel yorum ama bu Barış Bey hakketen. Okudum bir süre yüzüme bir sırıtma yapıştı. Ayrıca içimi biraz rahatlattınız ne yalan söyliyeyim.

    Evet bu arada, ileride çocuk sahibi olmak için en büyük motivasyonum gen havuzuna olacak katkımızdır efendim.

  14. Ceren said,

    Ağustos 3, 2007 @ 12:34

    Vallahi de billahi de Baris Ozyurt ile aynı şeyleri söyleyecektim (genler konusunda) Hatta ona benzer bir örnek verecektim Meren ve senin genlerin ile ilgili! Yuh diyorum başka bişey demiyorum!
    Şu bahsettiğin bebek yapmak – yapmamak mevzuu zannediyorum az buçuk etrafıyla ilgilenen her kadının ortak kabusudur. Ben de 1 yıldır beraber olduğum sevdiceğim ile 1 ay önce evlendim. Gerçi henüz çocuk yapmak gibi bir niyetimiz yok ama ileriye dönük düşüncelerde gitgeller yaşıyorum. Ancak benim önümde şöyle bir örnek var: Ankara’da ki üst komşumuz olan profesör abla ilen fotografçı-gazeteci abi yaklaşık 17 yıllık evli idiler. Ve tee 10 yıl evvel aynen senin dediğin sebeplerden ötürü çocuk felan düşünmüyorlardı. Lakin bundan 2 sene evvel abla hamile kaldı ve bazı tıbbi sebeplerden ötürü (sanırım gebelik geç farkedilmiş) bebeği aldıramadı ve doğum yaptı. Sonra ne oldu biliyor musun: Apartmandaki her genç kızın kafasına ürememe ile ilgili düşünceleri sokan ablamız (ve abimiz) bir sene sonra bu ne müthiş bir duyguymuş diyerek bir çocuk daha yaptılar, 50′ye yaklaşan yaşlarına aldırmadan :) Bebişler çok tatlılar, anne baba da çok mutlu. (Son verdiğim örnekten kendinize bir pay çıkartmak zorunda değilsiniz elbet)

    Dünya hakikaten çok garip. Daha doğrusu insanlar garip. Mesela insanlar dinsel sebeplerden ötürü kürtaja karşı çıkarken, tüp bebek gibi yöntemlere karşı çıkmıyorlar. Halbuki orada da bir Tanrı’nın isteğine müdahale söz konusu. Hamile kalabilme potansiyeli sahip olmasına rağmen türlü sebeplerden dolayı hamile kalmamak ya da gebeliği sonlandırmakla, tam tersi olan tüp bebek, mikroenjeksiyon ya da taşıyıcı annelik vs vs gibi yöntemlerle bebek sahibi olmak arasında bence özde hiç bir fark yok. Ama birini yargılayabilirken diğerini destekliyoruz.

    “Aptal” diye nitelendirdiğin blogsa kanımca en kaliteli Türkçe webloglardan biri. efendim bir dil hakimiyeti olsun, anlatım akıcılığı olsun, karmaşık konuları esprili yaklaşımlarla anlaşılabilir kılmak olsun, özenle seçilmiş fotograflar ve çizimlerle konuyu güçlendirmen olsun felan bunların hepsi son derece örnek alınası, hergün takip edilesi, içaçıcı, “evet, evet, böyle kaliteli insanlar da var, az ama var” dedirten özellikler.

  15. meren said,

    Ağustos 3, 2007 @ 20:59

    Mesela ben de baba/anne olduktan sonra insanın ne kadar değişeceğini, bunun başka hiç bir şeyle kıyaslanamayacak bir his olduğunu filan tahmin ediyorum. “Tahmin bile edemezsin, çok farklı” demeyin, tahmin edemeyeceğim kadar farklı olduğunu da tahmin ediyorum. O hisleri küçümsemiyorum, “bana olmaz” modunda filan da değilim. Bana da olur. Herkese oluyor.

    Olmaması çok anormal olurdu.

    İnsan hayvanının nesiller boyunca süren yolculuğunda ona, bizim 60 yıllık ömrümüzden çok çok daha deneyimli olan bir mekanizma eşlik etti. Onu bu -lanet- günlerine getiren, bu günlerde takılıp kalmak yerine üremesini salık veren bir mekanizma. O bizi suya götürür susuz getirir. Dolayısıyla “baba olunca sahip olunacak mutluluğun eşsizliği” de, “anne olunca yaşanacak tatminin sonsuzluğu” da bir çok açıdan çok mantıklı duyuluyor. Ben de çocuk sahibi olursam ben de onu çok severim, ben de çok mutlu olurum, ben de hayatımın anlamını bulmuş gibi hissederim, ben de bunca yıldır “bir eskik var” deyip de bulamadığım şeyin demek bu olduğunu anlarım, ben de “müthiş bir duyguymuş” diyerek belki bir çocuk daha yaparım, ben de çocuk yapmak istemeyen gençlere “saçmalamayın arkadaşlar müthiş bir duygu” derim ve muhakkak ben de çocuk yapmanın getirdiği bir side-effect olan “o kadar çok sevmek ki hayatın kalanını ona adamak” yükünün ağırlığını omuzlarıma alırım (babalar ne kadar alabilirse o kadar alırım (çünkü babalar annelerden daha az alabilir bu yükü çoğu durumda; onların işi bu yükü taşımaktan ziyade daha fazla dişiyi dölleyerek genetik diversity içerisinde kendi atalarından gelen genlere daha baskın bir yer bulmak için çalışmaktır (her neyse açtırmayın ağzımı şimdi))). Çocuğum olsa onun bana getirdiği ekstra yükten hiç de şikayet etmem, çünkü yaptığım her şeyin karşılığını misli ile aldığımı hissediyor olurum, ona bir şey olmaması için gerekirse hayatımı feda ederim. Muhakkak mutlu olurum; çünkü, benim bu dünyada bir “insan” olarak en primitif vazifemi yerine getirmiş olurum.

    Şu hayatta yaptığımız her şeyin, amaçladığımız her şeyin yeterince fazla sayıda türevini alırsak geriye sadece mutluluk ve huzur kalır bence; buradan yola çıkarak “her insanın nihai amacı mutlu ve huzurlu olmaktır” dediğimde de saçmaladığımı düşünmezsiniz muhtemelen.

    Mutlu olmanın en kolay yollarından birisi -evrimin dinamikleri göz önünde bulundurulduğunda- çocuk yapmaksa, neden yapmayayım ki? Hem “dünyanın kalabalıklaşıyor olması” ya da “ilerde bu boktan dünyaya bir çocuk getirmiş birisi olarak bunu sorduğunda çocuğuma neden onu bu boktan dünyaya getirmiş olduğumu açıklamak zorunda kalacağım” filan zerre kadar umurumda değil.

    Fakat ben sadece bir çocuğun bana sağlayacaklarını, “daha konkav” ve “daha az verimli bir insan” olmaya değişmek, bir çocuk ile tatmin olmak, hırsımı, ihtirasımı kaybetmek, risk almadan önce “bu hayatta bir şeyi daha düşünmek zorunda olmak” istemiyorum (bunların hiç birisini kaybetmeden anne/baba olanlara “kötü anne/baba” diyoruz ve arkalarından bir ömür boyunca lanet ediyoruz).

    Sonuçta ne yaptığını bilerek bunu reddetmek, ne yaptığını bilmeden (bir bebek kokusu uğruna) çocuk yapmaktan on kat daha sağlıklı bence. Çocuk istemek ya da istememek kötü bir şey değil..

  16. mehmet said,

    Ağustos 5, 2007 @ 22:13

    aslında sadece “blogunu kapatma!” demeye geldim buraya kadar, gelmişken yorumları da okudum eşek olmamamdan kaynaklanan bir özelliğim sebebiyle. Lakin yazının bende yarattığı ruh halinin çağrıştırdığı başka bir çok sevdiğim yazıyı da burada paylaşiyim dedim gelimişken..

    önce driving force’umuza saygıdan, ve förstingförs kuramı uyarınca, gereğini yerine getirelim:
    BLOGUNU KAPATMA! çocuk yap ya da yapma ama blogunu kapatma, bir insanın (o genden ya da bu genden) dünyaya faydası, dünyanın ona faydası, ya da faydanın ne menem bişey olduğu neye yaradığı elli yerinden yakalanıp tartışılabilecek konular. ancak insanlık halleri üzerine bu kadar tatlı bir blog yazabiliyor iken, umutsuzlukla “salaklar için balon olma” kitapları sipariş verip onlara girişmeye hazırlanan insanlara, amanın insan lan bu diyip kendine bakma fırsatı sağlama sorumluluğuna sahipsin artık. ninjalar da sever; tabiyatını,dişiliği bu kadar rahat ve iyi aşılayabilen bir bayan da darfur’u bilir; kriptografi ve ölmeden görmeniz gereken yüzbir şey gibi bilumum ders alınabilen böylesine bir eser, insanlığın kültürel hafızasında ve medeniyetin kazanımları arasında bir sonraki nesillere bir rehber niteliğinde taşınmalıdır, o da gen yazık.

    gelelim çok sevdiğim ve paylaşmak istediğim yazıya, kendisinin adresi şu şekildedir, ve bana ait değildir:
    http://sersemtavuk.blogspot.com/2005/06/emerson-5-ayna-gelirse.html

    tıklamayacakların gözüne sokmak amacıyla bir de paste edeyim yazıyı, düygü küfrü basmadan kaçayım.

    - böyle olacağını hiç düşünmemiştim, dedim.

    - yaşamın sonuçları hesaplanmamıştır, hesaplanamaz da,
    dedi emerson.
    ve devam etti,

    - yıllar, günlerin asla bilmediği kadar çok şey öğretir insana. bize eşlik eden kişiler, konuşurlar, gelip giderler, bir sürü şeyi tasarlayıp hayata geçirirler ve bütün bunlardan ortaya çıka çıka beklenmedik bir sonuç çıkar. birey her zaman yanılır. birçok şeyi tasarlamıştır birey, yardımcı olsunlar diye başka insanlara yaklaşmış, bazılarıyla ya da hepsiyle kavga etmiş, çok kereler de aptalca hatalar yapmıştır ve nihayet bir adım atılır; her şey bir miktar ilerlemiştir; ancak birey, her zaman yanılır. bir açıdan yeni olan, ancak kendine söz verdiği şeye hiç de benzemeyen bir sonuçla başbaşa kalır.

    - anlıyorum, dedim.
    ve ekledim,

    - öyleyse belki de, beklentilerimizden kurtulmamız gerekiyor. sadece bilinmeyeni kucaklarsak, yaşamın o güvensiz ama tatlı akışına kapılabiliriz.

    emerson gülümsedi. aslında saygıdan ama görünürde kolayca giymesi için tuttuğum paltosunu yavaşça giydi ve tam kapıdan çıkarken, elleriyle elimi sıkıca sıkarak gözlerimin tam içine baktı.

    - yaşamın değerinin, yaşamın gizemli olasılıklarından; tanımadığım bir bireyle konuşurken başıma gelecekleri hiç bir zaman bilemeyişimden geldiğini hayal etmiştim,
    dedi ve gitti.

    alem adam şu emerson.
    bu yüzden seviyorum zaten.

  17. mehmet said,

    Ağustos 5, 2007 @ 22:16

    bu arada soyadım “said” değil ve burada yorum yapan kimseyle akraba değilim.

    şu said işini de düzeltsen ya, 70 milyon seni izliyo…

  18. Düygü said,

    Ağustos 5, 2007 @ 23:15

    Blogu kapatmanın sözünü etmem biraz ergenlik bunalımsal “kimse beni anlamıyooo” haleti ruhiyesindendi. (Koca adam olduk hala bitmedi şu ergenlik. Neyse…). Sakinleşeceğimi biliyordum. Koca dünyada kocaman balonlar içinde yalnız hissedişimin tepe yaptığı bir anda dünyadaki diğer küçük balonlara bağırabileceğim bu bloga girip içtenlikle yazıverdiğim “daralıyorum ulan” satırlarlarına gelen ilk yorumu yapanın bir gerizekalı olması (ohh dedim işte, evet salağın teki olduğunu düşünüyorum) beni daha da bunalttı, daha da yalnız hissettirdi. Ben de o “sonradan eklenen” paragrafı yazdım. “Kapatçam beee” dedim. Ciddi ciddi düşündüm de kapatmayı.

    Amacım birilerinin bana ne kadar süper olduğumu söylemesi değildi :) Ama “hayıııırrr kapatmaaaaaa” diyenlere teşekkür ederim.

    Fakat beni, burada olan bitenin (yani bu blogun varlığının diyelim) önemli olduğu fikrine katılmaya iten şey, gelen çoğu yorumda (ilki gibiler de dahil olmak üzere) üzerinde düşünmeye değer ne kadar çok şey olduğu, ve ben bunları yazmasam insanların bu konudaki fikirlerini hiçbir zaman öğrenme şansımızın olmayacağı, bunların hiç tartışılmayacağı, üzerinde hiç düşünülmeyeceği, ve özellikle bu yazıdaki konu için konuşursam, kafamda bir şeylerin bu kadar berraklaşmasının çok daha fazla zaman alacağı… vesaire vesaire…

    Düşününce, neredeyse kollektif bir çalışmanın ürünüdür bu blog, beni deli eden yorumlar da dahil olmak üzere. :)

    Bütün bu insanlarla bir masada oturup bira/kahve filan içip sohbet etme şansını yakalamak pratikte neredeyse imkansız. Burası da öyle sanal bir masaymış ne bileyim.

    Ha bu arada, hepimiz akrabayız, ortak atadan geliyoruz, ve aslında hepimizin soyadı “Said”. Ehi ehi.(Meali: nasıl düzeltileceğini bilmiyorum, Meren düzeltir belki, ya da akraba olmaya devam ederiz.)

  19. Löker said,

    Ağustos 6, 2007 @ 00:40

    Yingelerin bi tanesi, onu bunu geçtim, blogu kapatmayı hiç düşünme… Hele ki, interneti babasının çiftliği sanan ve at kakası kadar beyni yokken, her nasılsa kullanmayı öğrendiği klavyeden düşünce sandığı mantıksız ezbere dizileri üstümüze sıçıp duran bu gökçekimsileri ciddiye alarak hiç 1 şeycik yapma.

    bırak havladıklarıyla kalsınlar. sözüm çombalaklı arkadaşlarımdan gayrı, hayatta iki eliyle bir tek önündekini doğrultabildiği için tek üretim aracı o olan insanların ipiyle indiğimiz kuyular dipsiz değil de nedir? de biz onlara göre hizamızı tutturacağız a gülüm. he mi? yirim ben yingelerin 1 tanesini!

    hamiş: burayı annengil de okurken böyle yazdım ama, dayanamadım affola… annesi hanım teyzeciğim, teyzeler birliği ve bilimum özpolatgil: cümleten saygılarımı sunarım efenim… vallahi o, onların edepsizliği…

  20. gizleniyorum ben said,

    Ağustos 6, 2007 @ 00:50

    kapatma blogunu
    blogunu kapatma
    kapatma kapatma kapatma
    kapatma blogunu
    kapatma kapatma
    kapatma kapatma kapatma
    kapatma blogunu kapatma

  21. hede höt said,

    Ağustos 6, 2007 @ 02:44

    büyüyünce, eşik kabul edilen bazı yaşları aştığımda, saydığın kaygılardan sıyrılacağımı umuyordum. kaygıların hiçbir zaman eksik kalmayacağını ve haneme eklenen yaşların elinde sihirli birer değnek olmadığını hatırlattığın için teşekkürler.
    bu küçük balonların kaderi diyorum: her zaman sorular sorulacak. hayatı zorlaştırsa da sorulacak, ezbere yaşamamak için hiçbir şeyi. ve bir şekilde devam edilecek, değil mi?
    bunun dışında, yukarıdaki arkadaşa ve progresif çalışmasına katılıyorum tabi ki. esasen bunu bir de ben söyleyeyim istemiştim.
    sevgiler

  22. hal kozanı said,

    Ağustos 6, 2007 @ 04:09

    internet denen nane pek afilldir,
    yapanları arada alnından öpesim gelir,
    fakat bu ibneler bir e-posta icat etmiştir,
    kardeşim en az 100 spam her gün nereden gelir.

    insanlar da aynen e-posta gibidir,
    kimisi pek keyifli kimi ölesiye gereksizdir,
    bazen öyle olur ki kimi kakalar,
    yorum boşluklarına denk gelir.

    şu blog’lar ve yorum boşlukları,
    aslında bir nevi “anonim ortaklığı”,
    dolayısıyla celallenmeden ayırmak lazım,
    birbirinden sap ile samanı.

    hal kozanı çekilirken der ki,
    bu bloglardır muktesebatın temeli,
    dolayısıyla yorum boşluklarında kimi zaman löker,
    kimi zamansa hıyarlar inlemeli.

    sırası gelmişken O’na da sesleneyim,
    ey güzel hıyar, buralara kadar gelmiş,
    düygü bacımıza akıllar vermişsin,
    saygılar sunar, gözlerinden öperim.

  23. aykırıannelerisevenlerderneğibaşkanı NUNU said,

    Ağustos 7, 2007 @ 00:28

    lökerciim,reca ederim,her bişeyi rahatlıklan sööleyebilirsin..zaten ben senin bildiin annelerden diilim..
    Duygucuum, ne o ööle salağın teki filan demeler?hııı, bak aazına acı biber sürerim haa..terbiyeli ol bakiiim. hakaret yok..

  24. baratrion said,

    Ağustos 7, 2007 @ 08:02

    ohoo sanki moleschino’daki yorumları görmemişsiniz hiç :)

    meren beyin dünyayı ele geçirmesi için taze yeni neferlere ihtiyacı yok mudur? bundan daha iyi bir sebep bulunabilir mi rica ediyorum..

    consciousness is a terrible curse…

    ignorance is bliss…

    filan ya hani.. siz de “ehhh yeter be!..” diyip çok kasmadan muhabbet etmek için, o böyle boş boş bir yerlere bakarken ben ona bir şeyler anlatırım diye çocuk yapabilirsiniz. hem böylece en samimi duygularınızı internet ortamlarında fâş etmemiş olursunuz. (opportunist ekol)

    şaka bir yana evlilik, annelik, babalık bizden çok çok yaşlı ‘kurum’lar. hakikaten kafada bir şeyleri yerli yerine oturtmadan pek de kapıları çalınmamalı. ben kadın olsam mesela anne olunca mememin hem kamusal hem biyolojik hem de kutsal olmasını nasıl karşılardım bilemiyorum. siz bir de evlenmişsiniz ben ona nasıl kani olacağım onu da bilmiyorum ya neyse :S

    meraklısına: http://www.milliyet.com/2004/04/28/yazar/temelkuran.html

  25. terbiyesiz said,

    Ağustos 7, 2007 @ 18:17

    http://yadogg.com/wp-content/uploads/2007/07/image007.jpg

  26. isallah olmustur said,

    Ağustos 9, 2007 @ 20:51

    Benim şahımda cins ve türevlerime hitaben türlü kelamlar edilmiş, eksik olmayın. Varlığım varlığınıza armağan olsun. Kurban olurum.. Ölürüm ölüürüm :D

    Saygilar.

  27. Faruk said,

    Ağustos 14, 2007 @ 15:28

    bu paralel evrenli yazıdan daha güzel olmuş.

  28. begüm said,

    Ağustos 21, 2007 @ 23:13

    düygüm, yazını okurken çook hüzünlendim.. ve seni çok özlediğimi anladım..

    tüm yorumları okuyamadım ama “gen havuzuna katkı” olayına tamamen katılıyorum. “doktora yaparken sadece çinliler başarır” sloganı doğru bile olsa, sen yapmazsan ben yapmazsam bu dünya kimlere kalır. bir de; idiocracy diye bir film izledik, 50 yıl sonra dünyanın halini tiiiiye alan bir komik film. orda da aynı hadise mevzu bahis.. (haa burdan hemen yapacağımız mesajları vermeye çalışmadım:) sadece aynı bunalımları yaşayan taner ve ben böyle düşünüyoruz)

    sevgiler,

  29. Düygü said,

    Ağustos 21, 2007 @ 23:29

    Begümcüğüm,

    Yukarıdaki yorumlarda olaya son noktayı koyan, (ve neden kendisi ile evlenmekte haklı olduğumu bir kere daha anlamamı sağlayan) biri var. (Meren’in uzunca yorumundan bahsediyorum).

    O yorumu okursan benim düşüncelerimin bu konuda temize çekilmiş bir hali oldular o satırlar.

    Gen havuzu konusunun özünde bir ırkçılık var esasen :) o da beni rahatsız etmiyor değil.

    Bu konuda söyleyecek daha pek çok da şey var aslında, ne bileyim ODTÜ’de çay filan içip oturup konuşabilsek ne güzel olurdu :)

  30. H&M said,

    Ağustos 30, 2007 @ 16:10

    Cocuk yaparsiniz, yapmazsiniz, bu kimseyi ilgilendirmez. Tamamen sizin kisisel tercihiniz. Ne yaparsaniz dunya batar, ne yapmazsaniz kurtulur.
    Ancak, bu konuyu hem kendi kafanda kurman-kurcalaman, hem de buraya tasiman bana, tam aksine cocuk istedigini dusundurttu. Biyolojik saatin yavastan yavastan bebek-bebek-bebek-BEBEK DEDIM SANA! diye calmaya baslamis olabilir. Yaniliyor da olabilirim tabi.
    Yok oyle bir sey diyorsan da hazirlikli ol derim. Saati geldiginde o alarm oyle yuksek sesle calar ki gozun ne tukenen kaynaklari gorur, ne issizligi. Hatta, hani yapmam diyordun diye dalga gecenleri bile takmazsin. Cunku o zaman beyninle degil hormonlarinla dusunmeye baslarsin.
    Insanoglu garip varlik.
    Evlat edinme konusunda ne dusunuyorsunuz?

  31. Düygü said,

    Eylül 3, 2007 @ 04:02

    “”Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve kendinibeğenmişçesinesankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz.”"

RSS feed for comments on this post · TrackBack URI

Yorum yapın