Planet Earth: duyduk duymadık demeyin, “hayatın anlamı”nı buldum!
Hafta sonu Louisiana’nın doğal yaşam alanlarını keşif gezilerimizin ilkini sonunda gerçekleştirdik ve uzun zamandır aklımda olan Jean Lafitte Ulusal Parkı‘na gittik. Louisiana doğası bataklıklardan ibaret (wetlands). Ama bataklıklar, Sabancı gibi içini doldurup, kurutup üzerine bina dikmeye çalışılması gereken bir avuç çamur değil, biyolojik çeşitliliğin oldukça fazla olduğu görülmesi ve korunması gereken doğal yaşam alanları. Hatta, binlerce canlıya ev sahipliği yapmanın yanı sıra, bataklıklar burada kasırgalara karşı doğal barikat görevi de görüyorlar.
![]() |
| Bataklık (Bu fotoğrafı Meren çekti) |
Hem Remziye’nin yakında Şili’ye taşınıyor olması yüzünden “New Orleans’ta gezilmedik yer bırakmamak” amacına istinaden, hem de doğa aşığı insanlar olduğumuzdan düştük yollara. Parkın yaşadığımız yere 30-40 dakika uzaklıkta olması da cabasıydı.
Jean Lafitte Ulusal Parkı bataklıklar arasında dolaşmaya olanak veren harika yürüyüş yollarına sahip. Çamura saplanma tehlikesi olan yerlere devlet tahta yollar yapmış. Fakat parkın girişinde “tahta yoldan ayrılmayın” levhasına rağmen bir kurbağanın peşine takılıp yoldan ayrılınca çamura saplanan bir kişi vardı aramızda, kim olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.
![]() |
| Remziye’nin önünde uzanan yol |
Hemen herkes fotoğraf makinalarını kuşanmıştı ve bir hayvana rastlamayı heyecanla bekliyordu. Fakat hava soğuk olduğundan, ortalıkta uçuşan bir iki kırlangıçımsı kuş dışında bir süre hiçbir hayvana rastlayamadık. Bataklığın en meşhur sakinlerinden bir timsah, bir yılan aradı gözlerimiz nafile. Bu arada bataklığın ilginç bitki örtüsünü incelemek bile keyifliydi. Bataklıklarda yaşayan bitkilerin kökleri sürekli olarak su ya da suya doymuş toprak içinde bulunduğundan ve bu ortam, kuru toprağa oranla çok daha az oksijen içerdiğinden, bitkilerin bir şekilde oksijene ulaşabilmeleri gerekiyor. Bu yüzden bazı ağaçlar nefis bir adaptasyon geliştirmişler: kökleri yer yer suyun üzerinde kalacak şekilde çıkıntılara sahip.
![]() |
| Ağacın kökleri |
![]() |
| Kök yakın plan |
Buradaki bitki örtüsünün vazgeçilmez bir parçası da İspanyol yosunu (Tillandsia usneoides). İsminden yosun olduğu sanılsa da ve nitekim buralarda da pek çok insan kendisini bir çeşit liken sansa da bu, aslında başka ağaçlar üzerinde yaşayan ve onların besinlerini çalan bir çiçekli bitki türü. Ağaçlardan öbek öbek sarkan ve rüzgarla sanki ağacın saçlarıymışçasına salınan bu ilginç bitki sadece Amerika kıtasında, ABD’nin güneydoğusundan Arjantin’e kadar olan bir bölgede bulunuyor. Bu bitkinin yarattığı atmosfere bakınca - ki ürkünç olabiliyor - New Orleans’ta bu kadar çok hayalet ve zombi öyküsü anlatılmasına şaşırmamak gerek. Karanlıkta uçan bir hayalet filan sanabilirsiniz bunları :)
![]() |
| İspanyol yosunu ile kaplanmış bir ağaç |
Her neyse, bitkilerin hastasıyız, ama timsah görmek istiyorduk. Bu yüzden patikanın sonuna kadar gittik, bataklığın üzerinden geçen bir köprü ile hemen ileride son buluyordu patika. Bu arada yanımızda pek tatlı bir şahsiyet olan Amit (Hintli) ve meditasyon yapma maceralarımız sırasında tanıştığımız iki Hintli arkadaş daha vardı. Amit, Hindistan’da doktorasını yaptığı enstitüde yılan avcısı olarak biliniyormuş, zira kampüse ne zaman yılan girse onu çağırırlarmış, o da yakalarmış :) Bu maceralardan birinde kendisini bir kobranın ısırması şerefine bile nail olmuş - gözlerinde bir aşk ile anlatıyor bu olayı. (Bu arada “üniversite kampüsüne kobra girmesi” bir nedir, bu Hindistan nasıl memlekettir? sorarım size). Onun zooloji okumuş ve uzun zamandır vahşi yaşam fotoğrafçılığına gönül vermiş olması gezimize ayrı bir lezzet kattı. Meren ise adamcağızın 300 mm prime objektifine el koyarak ve kuş fotoğrafçılığına ilk adımını atarak olaydan kendine bambaşka lezzetler çıkarmayı başardı - yüzündeki hain gülümsemeye bakın ehehe - :)
![]() |
| Amit, Meren ve 300 mm |
| 300 mm objektife takılan kuş (Bu fotoğraf da Meren’e ait) |
Patikanın son bulduğu yerden geri dönerken Remziye müthiş bir keşif yaptı: cüce palmiyelerden birini oynatınca, yaprakların rüzgar almayan tarafına saklanmış ağaç kurbağaları (Hyla cinerea) gördük! Yaşasın sonunda kuş dışında bir hayvana rastlamıştık!
![]() |
| Herkes kurbağanın etrafına toplaştı |
Bir minicik ağaç kurbağasının bir grup insanı nasıl deli divane ettiğini görseydiniz… Onlar kurbağanın fotoğrafını çekmeye çalışırken ben “bu dünyayı ve üzerinde yaşayan muhteşem canlıları kurtarabilmek için hala umut var galiba, yani şu insanların heyecanına bak, doğal ortamında minicik bir kurbağa görmek insanları nasıl da mutlu ediyor, acaba bunları göremeyeceğimiz günler gelecek mi, ama hayır, olamaz, gerekirse kurbağaların kurtulması için canımızı vermeliyiz” gibi bir takım düşüncelere daldım. (Bu arada dünya üzerindeki kurbağa türlerinin inanılmaz bir hızla yok olduğunu biliyor muydunuz? Kimi kaynaklar bunu “amfibi krizi” olarak bile tanımlıyor. Daha fazla bilgi için buraya.)
Onlardan sonra ben de bir iki kare çektim, şans eseri bir tanesi fena çıkmadı :) (bu arada kurbağanın büyüklüğü - daha doğrusu minikliği - hakkında fikir sahibi olabilmeniz için: bu arkadaş işaret parmağımın bir boğumu kadar, ama ondan 100 kat daha sevimli :)
![]() |
| Ağaç kurbağası - yirim (mecazi olarak) |
Eve döndükten sonra Amit’in elime tutuşturduğu Planet Earth‘ü izlemeye koyuldum (Discovery Channel’ın çekimleri 5 yıl süren belgesel dizisi). Yıllardır televizyonsuz yaşamaktan dolayı Discovery Channel’a uzak kalan ben, bu belgeseli şimdiye kadar nasıl olmuş da izlememişim diye hayıflandım. O kadar güzel ki, gördüklerimin ihtişamından, güzelliğinden gözlerim doldu. Amerikan kapitalizminin dünyaya küçük bir hediyesi. Bu ülkenin hem dünyadaki bir sürü problemin ana kaynağı olup, hem de içinde böyle işler yapan insanları barındırması ne acayip bir ironi.

Bir süre hayatın anlamını sorgulamayı bırakabilirim, çünkü becerebiliyorsan böyle bir ekibin parçası olup insanların bu güzelliklerin farkına varmasını sağlamak, bunları belgelemek, korunması için uğraşmak; eğer beceremiyorsan doğayı anlamaya çalışmak (sıkıcı ve mutsuzluk verici bir laboratuvarda dahi olsa) bana bir anda yeterince anlamlı geldi :) Bu his “solmaya” başladığı zamanlarda bir bölüm Planet Earth izler kendime gelebilirim belki. Yine de hiçbir şey kurbağayı kendi elinizle bulup onun sırtına dokunmaya benzemiyor.
Siz de izleyin, siz de dokunun.









Murat E. said,
Kasım 27, 2007 @ 3:11 pm
Efenim küçük bir yanlışa el atıyım.
Her muhteşem belgesel gibi Planet Earth de bir BBC ürünü. Wikipedyanın dediğine göre Discovery Channel co-producermış, artık ne demekse… Bütün bölümlerini ve 3 bölümlük peki naapsak da dünyayı kurtarsak serisini de seyrettikten sonra şimdi adını hatırlamadığım büyük ihtimalle DVD’de de olan, neyi nasıl çektik ne badireler atlattık serisini de seyrediniz.
Günlerce hatta haftalarca envayi tür böcekle beraber mağara köşelerinde yarasa pohlarının içinde perperişan yaşayan kameramanların içler acısı hikayesini kaçırmayınız, motive olunuz.
Düygü said,
Kasım 27, 2007 @ 5:27 pm
Efenim düzeltme için çok teşekkür ederim. DVD’lerin üzerinde yazan Discovery Channel ibaresine aldanıverdim ben. BBC’nin de isminin geçtiğini hatırlamıyorum, ama dikkat etmemiş olabilirim.
DVD’lerde dediğiniz bölümleri de izledik. (Bütün DVD’leri izlemedik henüz). Harika gerçekten.
nunu/merenin gayınvaldehanımteyzesi said,
Kasım 27, 2007 @ 6:32 pm
ayyy yirim sizi been:))aynı evde yaşayıp birbirlerini internet sayfalaraında düzelten bu iki insandan daha şirini ne olabilir?günüme neşe kattınız,canlarım benim saolun…
Düygü said,
Kasım 27, 2007 @ 6:54 pm
Ehehe, büyük bir yanlışa el atayım. Anneciğim, yukarıdaki ilk yorumun sahibi Meren değil malesef :) Ama sen neşelen yine de.
nunu/merenin gayınvaldehanımteyzesi said,
Kasım 30, 2007 @ 9:33 pm
ha ha haaayyyy…salaım ben yaw:)))
Düygü said,
Kasım 30, 2007 @ 9:37 pm
Estağfurullah o nasıl söz.
löker said,
Aralık 20, 2007 @ 12:28 am
bu arada bu hikayenin (pilanet ört) kahramanlarından (yüzlerceler ya) biri, sonrasında greenpeace’in gemisine atlayıp, balinalar yaşasın diye uğraşanların eylem görüntülerini çekmiş… benim çizgi roman kahramanı kıvamındaki arkadaşlarımdan (hangisi değil ki) serkan dadak, gemide kendisiyle tanışıp izlemiş bu belgeseli, istanbul’a tanıtmış.
biz, yapacak bir boku olmayanların şehrinde yaşayanlar (gökçek sonrası ankaralılar) geçen kış uzun gecelerde keşfetmiş idik…
şimdi elimde dvd’ler ben de, bu nimetten uzak kalmışları kutsayan bir havari gibi geziyorum… sizi çok sevdiğimi ekleyeyim yeri gelmişken, mailiniz draft’ta bile duramıyor, henüz beynimde, ama sözüm söz, yazacağım üç vakte….