Dünyayı kurtarmak isteyen kadın ile Göhramon’un sohbetleri

(Okuyacağınız bu öykümsü metindeki kişiler, olaylar, isimler, hatta web bağlantıları filan, bunların hiçbiri gerçek değildir. Gerçekle uzaktan dahi olsa alakaları yoktur. Hakikaten hepsi uydurmadır. Yaşamaya devam.)

finding-warmth.jpg

Öykü bu ya, dünyayı kurtarmak isteyen kadın (Dükik) ve Göhramon, evrim kuramının onyıllardır dünyada ve Türkiye’de çeşitli beyin yıkama yöntemleri ile “çürütüldüğüne” halkın inandırılmaya çalışılmasından (ve dahi bunun ciddi bir başarıya ulaşmakta olmasından) sıkılmış, kendi üzerine düşeni yapmak için gönüllü olarak bir araya gelmiş bir grup bilimsel araştırmacıdan iki tanesidirler. İlk iş olarak evrim kuramını sade ve keyifli bir dille anlatan İngilizce bir websitesini Türkçe’ye çevirmeye karar vermişler, bu iş için haftasonlarını, boşvakitlerini ayırmakta, harıl harıl çalışmaktadırlar. Bu sırada bilimin hastalıklara çareler bulduğunu, bunu yaparken evrim kuramından faydalandığını, evrim kuramı olmadan yaşambilimde hiçbir şeyin anlam ifade etmediği durumunu görmezden gelenler, çalışmalarına harıl harıl devam etmektedirler. Okullarda bilimsel süsü verilmiş belgesellerin izletilmesi, yalanlarla dolu kitapların çocuklara bedava verilmesi durumları seneler önce olduğu gibi hala gerçekleşmektedir. Günlerden bir gün, yine benzeri bir etkinliğin, şehirlerden bir şehirde valilik izni ile gerçekleştiğini duyan Dükik, derin düşüncelere dalar. Karşı karşıya olunanın, üç beş akademisyenin bir araya gelip, dirsek çürütüp, kafa yorup, eğlenmek yerine çeviri yapmaları ile üstesinden gelinemeyecek bir güç olduğu ortadadır. Peki ama, akıntıya karşı kürek çekmek ise bu, neden kürek çekmeye devam etmektedir? Neden uğraşmaktadır, neden güneşli bir pazar öğleden sonrasını Mississippi kenarında çimlerde güneşlenip güzel bir roman okuyarak geçirmek yerine, odasına kapanıp sırtını kamburlatarak çeviri yapmakla geçirmektedir? Düşünceler kafasını çatlatıverecek gibi olunca, sevgili arkadaşı Göhramon’a bir mektup yazmaya karar verir.

singwithme.jpg

Sevgili Göhramon,

Anladım ki, benim için bu sitenin çevirisini yapmak kazanılacak ya da kaybedilecek bir davaya katkı gibi hissettiğim bir şey değil. Bu diyarlarda daha radikal değişimler olursa da şaşırmayacağım (sanırım üzüleceğim sadece). Yani artık çok geç de olabilir. Ama bunun bir önemi yok. Düşündüm de, bu iş benim için biraz şöyle bir şey: mesela bir savaşın ortasında olsaydım, etrafa bombalar düşüyor herkes canını kurtarmak için koşuşup duruyor olsaydı, yıkılan bir duvarın altına sıkışmış birini görseydim, bacağı sıkışmış kurtaramıyor olsaydı, büyük ihtimalle ölecek olsaydı, durup yine de onu oradan çıkarmaya çalışırdım. Öyle sırtımı dönüp gidemezdim. Zaten az sonra ölecek birini kurtarmaya çalışmayı hiçbir zaman boşa harcanmış bir çaba olarak görmezdim.

andtheysangtoher.jpg

Sevgili Dükik,

Mektubun için teşekkürler. Sonlu bir dünyada, sonlu bir hayat yaşarken neden ağaç dikeyim, neden yaşadığım toplum iyi olsun ya da en azından kötü olmasın, neden işimi iyi yapmaya çalışayım vs. gibi bir sürü soru sordum kendime. İyi ve kötü üzerine çok düşünüp, biraz da okudum. (belki tam tersini yapsam daha iyi olurdu; belki şimdi vardığım sonuca daha erken varırdım – peki bu sonucun mutlak doğru olduğunu nerden biliyorum ki!? neyse… dur şimdi.) Bu konuyu konuştuğum ve hem politik hem de bilimsel anlamda çok aktif olan bir arkadaşım “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” demişti. Sen de aynı şeyi söylüyorsun (yani bence). Çizdiğin savaş senaryosunda ölme ihtimali yüksek olan bir kişiyi (bunu bir çocuk yapmadığın için sana aşık oldum dersem beni yanlış anlamazsın di mi; çocuklu demogojiler canımı feci sıkıyor da!) kurtarmakla bunu söylüyor gibisin; “ortada bir dava olsun ya da olmasın, ben bu şekilde var olmak istiyorum ve varlığımla yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum”. Erdemli olmak gibi şeyler tamamen fasafiso. Ben de böyle düşünüyorum.

Ancak birlikte yaptığımız bu işte durum biraz daha farklı ama çok büyük bir farktan bahsetmiyorum burada. Bir kişiyi kurtarmak yerine 1000 kişiyi kurtarmaya çalışıyoruz. (Bir kişiyi kurtarmaya çalışsaydık o kişiyi bulur ve onu bilgilendirmekle uğraşırdık) Yaşama yapmak istediğimiz müdahale daha büyük olsun istiyoruz belli ki. E tabi bunun da bi’sebebi var. Müdahalemiz büyük olsun istiyoruz çünkü karşımızda durup kendi varoluş biçimlerini bize dayatmaya çalışanlar kalabalıklar ve müdahaleleri büyük. Ama müdahalemizi yapmakta ısrarlı olduğumuz zaman bu, başarılı olma kaygısına ve de bir davaya dönüşüveriyor. Başlangıç amacı böyle olmasa da…

Herneyse. Boş yere uğraştığını düşünmek kötü bi’şey. Özellikle güzel bi’iş yaparken böyle düşünmek daha da kötü. Ben de senin gibi düşünüyorum. Yaptığım iş ne kadar işe yaramayacaksa yaramasın, ben o işin doğru olduğuna inanıyorsam ve o işi yapmak istediğim için yapıyorsam bu bana yetiyor. Ama senden farklı olarak, ben, bu çeviri işinin, ve benzerlerinin yukarıda bahsettiğim şekilde bir davaya dönüşmüş bir müdahaleye katkı sağlayacağına inanıyorum. Ve bu hoşuma da gidiyor…

mustachios.jpg

Sevgili Göhramon,

Mektubunda arkadaşının “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” dediğinden bahsetmişsin. Evet, bu cümleleri kurmayı becerememiştim, hislerime tercüman olmuş. Ezber edeceğim onun bu söylediklerini.

İster istemez bir dava hissi yaratıyor tabi insanın üzerinde, neticede bu iş (ya da bir başkası) için uğraşırken büyük resimde bütün bunların elle tutulur bir sonuç vermeyeceği ihtimalinin yüksek oluşunu an be an hatırına getirmiyor insan. Her an bunu hatırlasaydım zaten delirirdim sanırım.

Yıllardır bir şekilde bir şeyleri “düzeltmeye” çabalıyorum. Çevreyi koruyayım, hayvanlar tükenmesin, insanlar savaşlarda boş yere ölmesin filan… Ama ben de hep bunları neden yapıyorum, bir işe yarayacak mı diye soruyorum kendime. Mesela bir ara çevreyi korumakla ilgili şunu düşünmüştüm: insan da doğanın bir parçası ise, belki de bu yaptıklarını da doğal saymalıyız, ve insanoğluna müdahale etmeyip kendi haline bırakmalıyız. Sonra anladım ki, doğayı umursamayan, katleden insanlar varsa, bir de doğayı seven, katledilmesin isteyen insanlar var. Bir çeşit “iyi-kötü” dengesi gibi. Her ikisi de var, ve bu yadsınamaz bir gerçek. Ben taraf tutmayı, takım tutmayı sevmiyorum ama, madem ki doğayı seviyorum, doğanın katledilmemesi, insanların daha mütevazı yaşamlar sürmesi gerektiğine inanıyorum, o zaman dengenin diğer tarafa kaymasını engellemek için, kendimce bir şeyler yapmaya devam edeceğim. Yani denge benden yana kaymadıkça, yaptıklarımın bir sonucunu göremeyebilirim, ama belki daha kötüye gitmesine engel oluyorumdur.

Politik/felsefi görüşlerim çok oturmuş değil, ama aklıma gelen bir iki şeyi daha paylaşayım istedim seninle (ileride amma saçmalamışım diyebilme ihtimalimin yüksekliği, beni şu anda bunları söylemekten alıkoymuyor;) : Mesela ben “yaradılış kuramı” “akıllı tasarım” gibi konuların okullarda okutulmasına tamamen karşı değilim. Daha doğrusu bu görüşler dünyadan tamamen silinsin gibi bir derdim yok. Bunları felsefe dersinde, ya da ne bileyim din kültürü dersinde okutacaklarsa okutsunlar. Ama evrim kuramını da fen bilgisi dersinde adam gibi okutsunlar. Belki biraz anarşik bir yapım olduğundandır bilemiyorum. (Ama kendime anarşist diyebilecek kadar bilmiyorum o konuyu, hemen belirteyim). Belki de sert görüntümün altında aslında Mevlana gibi kucaklayıcıyımdır :) Bilmiyorum. Sadece birileri birilerinin sesini bastırmasın da, herkes konuşabilsin, sonra herkes kendi doğrularını seçmekte özgür olsun. Demokrasi böyle bir şey olurdu herhalde, eğer olabilseydi. Bunu da söylüyorum ama kendi hayatımda uygulayabiliyor muyum? Büyük olasılıkla hayır.

Şimdi bu çeviri işi de bir anlamda, beyin yıkayıcı korkunç insanların kendi taraflarına kaydırdığı dengeyi, inandığım şey tarafına kaydırma çabasının bir parçası olabilir. İnsanlara alternatif sunulmalı çabası galiba. Bu durumda da bir “dava” psikolojisi var tabi işin içinde belki evet. Ama bu “diğer tarafı yok etme” davası değil kesinlikle. Denge için, birlikte varolabilmek için gösterilen bir çaba.

keep-going.jpg

(Not: Resimler Laura George‘a ait.)

  • Share/Bookmark

18 Yorum »

  1. Faruk Ahmet said,

    Mayıs 28, 2008 @ 11:02

    Boşuna yorup üzüyorsunuz kendinizi böyle.
    O kitapları yazan ve yayanlar, eh belki, ama o kitapları alıp inananlar ne korkunç insanlar ne de beyinleri yıkanmış (bu ayrımı yapmadığınızı iddia etmiyorum). Okumamışlıktan, cehaletten de değil bu. İnsan önce fikir sahibi olur, sonra bilgisini edinir. Sonrası bu kadar düz yürümez belki, okudukları insanı değiştirir de çok zaman; ama kimse yetiştiği çevrenin yaygın kanılarından tamamen bağımsız düşündüğünü, etkilenmeden kendi fikirlerini oluşturduğunu iddia edemez herhalde. İnsanı yobaz yapan da sahip olduğu kanıların ne kadar bilime uygun olup olmadığı değil, başka fikirlere tahammülsüzlüğüdür; yoksa çağımızda bilimsel bilgiye duyulan güvenin de eskiden dini bilgiye duyulan güvenden daha “rasyonel” ve “haklı” sayılamayacağını anlatan onlarca insan ve kitap var –ben de bu fikirde olduğum için diyorum. “Evrim Aldatmacası” kitaplarını alalım misalen: bu kitapları okuyup inanan bir insan için siz “beyni yıkanmış”, gerçekleri göremeyen, belki de “korkunç” bir insansınız; çünkü o insanın yaşam tarzına ve inancına bir tehdit oluşturuyorsunuz. Aynı şey tersinden olarak, sizin için de geçerli. “Ama ben daha haklıyım, çünkü elimde bilimsel olgular var” demeniz hiçbir şey ifade etmez. Bunun olgularla, bizim kanaatimizden bağımsız bir hakikatle hiç ilgisi yok da ondan. O insanların çoğu herhalde dinibütün insanlar ve o yüzden size karşı çıkıyorlar ve içleri bir hırsla, bazen nefretle doluyor. Halbuki -ortodoks Hristiyanlığı belki ayrı tutabiliriz- din ile evrim teorisinin illa da “mutually exclusive” (biri olursa diğeri olmaz) olmadığını söyleyebilmenin çok açık, öyle modern asır apologeticliğine de dayanmayan yolları mevcut.
    Bu kötü bir durum da hiç değil; hayatı hayat kılan şeyin ta kendisi. O “anarşik” dürtülerinizi korumanızı öneririm; ve onlara destek olması açısından Paul Feyerabend okumanızı (özellikle “Against Method”); eğer bir ukalalık olarak almazsınız umarım -sonuçta biliminsanı olan sizsiniz, çoktan okumuş olmanız da olası :]

  2. Düygü said,

    Mayıs 28, 2008 @ 15:59

    Merhaba, bugün çok yoğunum, ama yorumunuza uzunca bir cevap yazmak istiyorum en kısa zamanda. Sevgiler.

  3. Düygü said,

    Mayıs 28, 2008 @ 23:01

    Tekrar merhaba Faruk Ahmet,

    Yorumunuzu tekrar okuyunca, aslında benim bu yazı ile demek istediğim en temel ve önemli fikirlerden birinin tarafınızdan anlaşılmamış olduğunu farkettim. Önce uzun uzun kendimi açıklayasım, “bakınız şunu demek istiyorum” diyesim geldi, sonra üzüldüm, biraz canım sıkıldı, dedim ki, Faruk Ahmet Beyler gerekiyorsa bu yazdıklarımı bir kere daha okusunlar. Belki o zaman ne demek istediğimi anlarlar. Zira ben burada “dincilere karşı bilim insanı şövalye!!!” gibi bir kimlikle KESİNLİKLE bulunMuyorum. Hayata öyle bir gözle bakmıyorum. Yukarıdaki yazının da bunu yansıttığını umuyordum, benim yazar olarak acizliğimden kaynaklanmış olabilir, siz okur olarak mazur görüp bir daha okuyuverin :)

    Bana önerdiğiniz kitap için teşekkür ederim. Bir kenara not ettim, okumaya çalışacağım. Böyle bir şeyi kesinlikle ukalalık olarak algılayacak bir insan olmamakla birlikte, “boşuna yorup üzüyorsunuz kendinizi böyle.” gibi bir cümleyi az biraz densizlik olarak algılayacak bir insanım, zat-ı alileriniz açısından belki de malesef.

    (Bu satırların hepsi, yumuşak ses tonu ile barışçıl bir havada söylenmiştir).

  4. Düygü said,

    Mayıs 28, 2008 @ 23:13

    Bu arada eklemeyi unutmuşum, din ile evrim kuramının “mutually exclusive” olmadığını söyleyebilmenin (yani hem dinin hem de evrim kuramının birlikte barış içinde yaşabileceğini söyleyebilmenin) çok açık yolları olduğu konusunda hemfikiriz. Bununla ilgili de bir şeyler yazacağım bir ara.

  5. Faruk Ahmet said,

    Mayıs 29, 2008 @ 12:44

    Canım sıkıldı biraz şimdi. Yorumu yazdığım sırada da -özellikle son iki paragrafınızın- zaten benim anlattıklarımı söylediğini düşünüyordum ve amacım sadece “katkı”ydı, sizi eleştirmek değil; acele acele yazmanın zararları… Yanlış anlama için özrümü kabul edin; internette kastedilenin tam anlatılamaması çok oluyor takdir edersiniz, sanırım ben de özellikle kötüyüm bu konuda. Şimdi uzun uzun açıklamayayım ama o densiz bulduğunuz ilk cümle için de geçerli bu; böyle içsel cenkleşmelere düşmenin, insanın neyi neden yaptığını kendine açıklamakta zorlandığı anlar olmasının, “dava” gibi fikirlerle bazen iki uç arasında gidip gelmelerin normal olduğunu, hayatın güzelliğinin buradan geldiğini, kendinizi fazla üzmemeniz gerektiğini bu konuda…vs demek istemiştim. Sanki ben bunlardan muafmışım gibi size ders vermek ne haddime.

    Tekrar, özrümü kabul edin. Din-Evrim hakkındaki yazınızı da merakla bekliyorum. Ona yorum yazarsam da daha geniş bir zamanda, daha dikkatli yazacağıma söz veririm.

  6. Düygü said,

    Mayıs 29, 2008 @ 16:56

    Merhaba,
    Ben de alınganlığım için özür dilerim o zaman :) Bir anda beni Richard Dawkins gibi, dinlere karşı nefret ile ağzından köpükler saçan manyak bir bilim insanı sanmış olma ihtimaliniz yüzünden panikledim galiba :) (Dawkins konusundaki hislerimin açılımı Din-Bilim-Evrim konulu yazıya…)

    (Bu arada buraya yazılan ve sizinkisi gibi olan yorumlar benim için çok değerli, sadece yazılan konu hakkında değil, insanlara baktığım pencere hakkında, onu nasıl yenilemem gerektiği hakkında da beni olgunlaştırıyor. Her neyse…)

    Bu durumda ilk yorumunuzdan sonraki yorumlar hiç olmamışlar gibi davranacağım ve yazdıklarınızın bende uyandırdığı düşünceleri paylaşacağım (belki karşılıklı uslamlama yaparız).

    Aklıma gelenlerden ilki: “korkunç” kelimesini sadece çok küçük bir grup insan için kullanıyorum aslında. Mesela Evrim Aldatmacası kitabının yazarı gibi insanlar (ismini söylersem burada blogumu kapattırabilir, wordpress’in yasaklanması için dava açabilir, ne kadar korkunç bir insan görüyor musunuz?), o kitapları okuyan, hatta o kitaplarda yazanlara inananlar değil! Herkes neye isterse ona inanır elbet, hatta isterse bir kitap okur, ona inanır ve dahasını araştırmaz. Fakat, sadece kendi inandığı şeye inanılsın diye, diğer seçenekleri sistematik bir şekilde yok etmeye çalışmak tek kelimeyle “KORKUNÇ”luktur, bence.

    Keza, Richard Dawkins’i de korkunç buluyorum ben, skalanın bilim uçnoktasında. (Bir ihtimal kendisini bilmiyor olabilirsiniz, pek çok popüler bilim kitabının yazarıdır, akademisyendir, kitapları çok güzeldir, ama son yıllarda Dawkins, tamamen din karşıtı bir tavır içine girdi, “dinci” kardeşlerinden farklı davranmıyor, nefret dolu konuşmalar yapıyor ve ötekileştiriyor, din ile bilimin barış içinde varolabileceği bir senaryo var ise, Dawkins onu şöminede yakıyor).

    Öte yandan, bilim temelde, din kadar dogmatik mi gerçekten (siz sanırım buna benzer bir şeyden bahsediyorsunuz değil mi)? Bunun üzerinde düşünmeliyim. Dünyaya bilim gözlükleri ile bu kadar zamandır bakıyorum, fakat hayatımda hiçbir şeyin (bilimler, kuramlar, insanlar dahil..) benim için “din” gibi objektifliği körelten dogmatik bir hale gelmemesi için düşünsel olarak uğraşıyorum sanıyordum, ama belki de mesele benim uğraş verdiğim seviyenin de altında, hem bilimin hem de dinin aslında dogmatik oluşunda yatıyordur. Fakat ben bu konuda hakkaten biraz düşünmeliyim :)

  7. Faruk Ahmet said,

    Mayıs 29, 2008 @ 22:48

    Yine biraz acele ve kısa yazacağım ama madem “Din-Bilim-Evrim” yazacaksınız, daha tartışma/konuşma fırsatımız olacağını düşünüyorum. Her şeyi şimdi söylemeye lüzum yok yani.

    Dawkins’i ve “The God Delusion”ı biliyorum ama okumadım. Ama bir sürü olumlu-olumsuz eleştirisine rast geldim. Özellikle Terry Eagleton’ınkini ve onunkine yönelik yazılmış bir başka eleştiriyi hatırlıyorum ki oradaki alıntılardan, sizinkine benzer bir kanıya varmıştım: gereksizce heyecanlı, nüanslara hak ettikleri önemi vermeyen ve bu tür fanatik din düşmanlarının (ve aslında ironik olarak, fanatik din yandaşlarının da) hep yaptığı gibi kendi din yorumunun tek geçerli yorum olduğuna inanan bir yaklaşım.

    “Bilim de din kadar dogmatik mi?” sorusu en az birkaç yönden sorunlu bir soru gibime geliyor. Birincisi, soru dinin dogmatik olduğunu önkabul olarak alıyor ki, bu hem genel olarak dinler bağlamında karşı çıkılabilir bir argümandır (karşı çıkılabilir olması yanlış olduğu anlamına elbet gelmez, sadece sorunun ne kadar geniş ve çetrefil olduğunu vurgulamaya çalışıyorum), hem daha özelde tek tek dinler açısından karşı çıkılabilir (yani misalen diyebilirim ki Ortodoks Hristiyanlık için doğrudur, ama İslam’ın bilmemne yorumu için geçerli değildir vs…), hem de dogmatikliğin kendisine yönelik bir “pre-determined” olumsuzluk iması vardır ki bu bence tartışmanın en ilginç ve verimli taraflarından birini oluşturuyor. Neden dogmatikliği olumsuz almak zorunda olalım? Bizim bilgiye ulaşma yollarımızdan ve kavrayış kapasitemizden bağımsız bir hakikat mevcutsa ve “dogma”tik bilgi bu hakikate uygunsa, dogmatikliğin “kötülüğü” ortadan kalkar. Buna getirilebilecek sayısız itiraz var ama bu, böyle bir bakış açısının da mevcut/mümkün olduğu gerçeğini yok etmez. Bu bakımdan dogmatikliğinden hiç de gocunmayan bir din[dar] pekala mümkündür (ki hiç de azımsanmayacak miktarda olduklarını ben biliyorum). Öte yandan ben “bilim de din kadar dogmatik”tir demedim. Ama diyebilirdim de. Burada da terimleri tam olarak nasıl açıkladığımız önem kazanıyor herhalde.
    “Din” derken neyi kastediyoruz? Çoğunluğun uyguladığı pratikler ve inandığı kanılar bütünü mü? Bir kutsal kitapta açıklanan hakikatler mi? Bir kilisenin (organize din söz konusuysa) geleneksel içtihatları mı? Yoksa çok daha soyutlanmış bir düzeyde, bir yaratıcının varlığı ve onu bilmeye yönelik alınabilecek olası tavırlar/yollar (tarikat: “yollar”) mı?
    “Bilim” derken neyi kastediyoruz? Mükemmelen tarif edilmiş, yöntemleri saptanmış, kuralları koyulmuş, dogmatiklikten arındırılmış bir bilme/bilgiye ulaşma pratiği mi? (Feyerabend, böyle bir bilimin tarihte hiç olmadığını, şu anda da mevcut bulunmadığını, ileride de olamayacağını anlatır “Against Method”da). Bu pratikten çıkan sonuçları ve o sonuçların toplumdaki etkilerini de içine alan daha organik bir şey mi? …Sorular çok! Bu bakımdan din ve bilimin benzeşen çok yönü olduğu kanaatindeyim: ikisinin de avamın kanaatlerinden ve pratiklerinden (sadece avamın da değil, uygulayıcılarının da: imamlar ve biliminsanları) tamamen bağımsız, saf, dokunulmamış bir özü olduğu iddia edilir; ideal olarak bu doğru da olabilir, ama içinde yaşadığımız gerçek hayatta bu saflığın korunması mümkün değildir. İmam dini “gerçekleri” (varsa öyle bir şey) kendi karakterine, çıkarlarına göre saptırarak yorumlayabilir; biliminsanı da aynı şeyi “bilimsel olgulara” (varsa öyle bir şey) yapabilir.

    Çok uzatıyorum; şimdilik demek istediğimi şöyle hemen özetleyeyim: Ne din, ne bilim, kendi başlarına var olan şeyler değil. Bunları biz, insanlar yaratıyoruz. Din’in gökten indiğine inandığımız vakit bile böyledir bu; çünkü o ineni yine biz insanlar yorumlayarak uyguluyoruz. Bilim’in yalnızca olgulara dayandığını söylediğimizde de durum temelde değişmez; çünkü hem olguların kendisini hem de onlardan çıkan sonuçları yine biz insanlar yorumluyoruz. Bunların dogmatiklikten ve hatadan arınmış olduğunu iddia etmek, insanın hatasız ve tarafsız olabileceğine dair bir kanıya varmak zorunda bırakır bizi ki bunun ne kadar saçma bir şey olduğunu söylemeye bile gerek yok herhalde.

    Devam etmek dileğiyle diyelim. Ne zamandır yazmak/”uslamlamak” istediğim bir konuydu ama böyle fırsatlar çıkmadıkça kendi başıma yapamayacak kadar tembelim :(

  8. Faruk Ahmet said,

    Mayıs 29, 2008 @ 22:55

    Bir de utanmadan “kısa yazacağım” demişim. Öyle geniş ve zor bir konu ki, nerden başlamalı, nasıl bir sistemle gitmeli bilemiyor insan. Neyse..

  9. meren said,

    Mayıs 30, 2008 @ 07:59

    Neden dogmatikliği olumsuz almak zorunda olalım? Bizim bilgiye ulaşma yollarımızdan ve kavrayış kapasitemizden bağımsız bir hakikat mevcutsa ve “dogma”tik bilgi bu hakikate uygunsa, dogmatikliğin “kötülüğü” ortadan kalkar.

    Elbette dogmatik olma durumu o kadar da* negatif bir durum değildir, hiç bir şey dogmatik olduğu için “faydasız”, “gerçek dışı” ya da “saçma” olarak tanımlanamaz. Sayılar teoreminin (ya da Euclid geometrisinin) de aksiyomlarını “kabul edersiniz”, “koşulsuz inanırsınız”, sonra bunu temel alarak üzerine matematiği inşa eder ve olayları ortak bir dille yorumlamaya, gerçek sorunlara çözüm bulmaya başlarsınız (bu cümlede “Sayılar teoreminin aksiyomları” yerine “Allah”, “matematik” yerine de “İslamiyet” koyarsanız hiç bir şey bozulmaz neredeyse) (*dini dogmalar ile iligli tek problem “değiştirilemeyecek” olmalarıdır, bununla beraber daha iyi bir model oturtursanız matematiği bambaşka kabuller üzerine inşa edebilirsiniz, kimse çıkıp “bu son modeldir, bundan başka model gelmeyecektir” diyemez, birisi çıkıp böyle bir şey derse insanlar ona gülerler, fakat mevzu din olunca kimse gülmez; bu yüzden aslında din ve bilim o kadar da aynı değildir, sadece bunları yazarken bu durumu bilerek göz ardı ettiğimi bilmenizi istedim).

    Dogmatik bilginin önceki mesajlarda da bir sıfattan öte, kötü bir şeymiş gibi anıldığını düşünmüyorum aslında.

    Din ile bilimin, benim gözümde, çok fazla bir farkı yok. İkisi de temelde benzer insan arzularından besleniyor, yine temelde benzer olan ihtiyaçları doyuracak çıktılar üretiyorlar. Temelde benzer olan bu kavramların aralarındaki en büyük fark ise bu çıktılardan beslenecek olan insanların hayata bakışları. Fakat bu hayat ile ilgili bu kadar kısıtlı bilgimiz varken bunu tartışmak, bir tarafın üstünlüğü ve doğruluğu mücadelesine dönüştürmek de ziyadesiyle saçma olurdu neticede.

    Elbette her iki ucun da dangalak uygulayıcıları ve savunucuları çıkıyor, fakat “homodan değil ademden geldik şerefsiz herifler” diyen dangalak yüzünden dindarlara ve dine kızmak ne kadar anlamsız ise “bu teknoloji çağında din saçmalığı da neymiş” diyen dangalak yüzünden de bilime ve bilim insanlarına kızmak, tedirginlikle yaklaşmak anlamsız.

    Sözde din/bilim çatışmasında bence asıl sorun bazen insanlara Bilmemne Hoca’ların, Bilmenme Dawkins’lerin sağduyudan daha önce ulaşıp, aslında insanların içerisinde sağduyu için ayrılmış boşluğu kendi korku ve nefretleri ile doldurmayı başarmaları. Kendi adıma bu yüzden Duygu’nun ve arkadaşlarının emeklerini çok haklı ve barışçı görüyorum.

    Benden de bir 2YKR.

    Selamlar.

  10. Faruk Ahmet said,

    Mayıs 30, 2008 @ 12:09

    Dogmatik bilginin önceki mesajlarda da bir sıfattan öte, kötü bir şeymiş gibi anıldığını düşünmüyorum aslında.
    Belki Düygü hanım öyle kullanmadı, doğrudur; ama yaygın olan kanı öyle değil dersem karşı çıkar mısınız? Hele her fırsatta Ata’mızın bizi nasıl da Ortaçağ karanlıklarından modernizmin (en hakiki mürşit olan ilmin, fennin) kutsayıcı aydınlığına çıkardığı kafamıza kakılan ülkemizde – sizi de burada sayıyorum :) -. Ben daha çok sizin “o kadar da” demelerinizi önemsiyorum; bir konu hakkında başkaca hiçbir malumatımız olmasa da çoğu zaman içten gelen bir sezgiyle şunu biliriz: hakikat büyük ihtimal kavga eden iki ucun hiçbirinde değil de ikisinin ortalarında bir yerde gezinmektedir.

    Dolayısıyla dediklerinize büyük oranda katılıyorum, ama şuna karşı da çıkabilirdim:
    dini dogmalar ile iligli tek problem “değiştirilemeyecek” olmalarıdır.
    Sorun daha çok bizim din ya da bilim gibi “kurum”lardan söz ederken onların daha iyi bildiğimiz, yaygın olan yorumları hakkında konuşmamızdan çıkıyor biraz da (tabi bu da kaçınılmaz bir şey). Daha donanımlı olduğum için İslam’a ve mezhepler tarihine bakınca mesela, hepsinde birden tamamen aynı kabul edilen, “değişmez” bilgilerin neredeyse yok denecek kadar az olduğunu görüyorum.. ki buna İslam’ın en belirgin mottosu olan Tanrı’nın birliği bile dahil. Çok hoş bir örnek geliyor aklıma, konuyu dağıtma pahasına anlatayım: Alevi (Şii, daha doğrusu) mezhepleri hakkında okurken bir zaman, Ali’yi günahkar, dinden çıkmış kabul eden bir Şii mezhebine rast gelmiştim. Keza İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığını söyleyen Ariusçuluk’u da sayabiliriz; verilebilecek çok fazla örnek var. Bunlara “sapık mezhep”ler diyebilirsiniz, söylediklerinin “Din” açısından geçerli olmadığını iddia edebilirsiniz, ki ortodoks İslam ve Hristiyanlık da böyle yaptı; ama bu pek bir şey ifade etmez zannımca.

    Burada şu önemli bir nokta sanırım: Din, eninde sonunda birtakım dogmalara sahip olmak zorunda zaten. Ama bu dogmalar zamandan ve mekandan bağımsız şeyler değil. Bir asırda dogma olan, diğer asrın değişen sosyo-kültürel ortamının baskısıyla bu niteliğini yitirebiliyor ve bu o dinin illa da yıkılıp gitmesi anlamına gelmiyor. Daha İslam’ın 4. yy’ında, 10.yy’dan 12.yy’a uzanan zaman diliminde, Gazali, İbn Rüşd ve İbn Sina, Tanrı’nın neliğine dair çok çetin bir tartışma içindeydiler. Hepsi de kanıtlarını aynı kutsal kitaba dayandırabiliyorlardı (aslında bu da tartışılır –ama ne tartışılmaz ki?). Kilise artık dünyanın düz olduğunu ya da 6 günde yaratıldığını, 7. günde de Tanrı’nın dinlendiğini iddia etmiyor -en azından kendine saklıyor, ya da bu tür dini bilgileri yine koruyor, ama bunların mecazi olduğunu söylüyor vs. Thomas Kuhn, bilim hakkında benzer bir şey anlatır. Der ki, kabaca, bilim tarihi bir çizgi üzerinde devamlı gelişerek ilerlemez. Daha çok halkalar halinde yayılır. Her çağda belirli bir paradigmanın hakim olduğu bir halka vardır. Bilimsel gelişmeler eninde sonunda bu halkayı zorlamaya başlar, kabuller (dogmalar?) yetmemeye başlar ve sonunda halka kırılır, daha büyük ve geniş, ama sonunda yine bir halka olan başka bir paradigmanın içine yerleşilir. Newton fiziğinden, Einstein sağolsun, kuantuma geçiş, ya da Maxwell’ci Elektromagnetizma’dan, yine Einstein sağolsun, İzafiyetçiliğe geçiş gibi…

    Din’in bazı (belki çoğu) yorumları, bilim’in bazı (belki çoğu) yorumuyla çakışabilir, çatışabilir, çelişebilir vs. Bazıları “din ve bilim aynı yere başka yollardan ulaşmaya çalışan iki şeydir” diyor. Belli bir hata payıyla bunu ben de düşünüyorum; ama bu öyle ideal bir düzlemde geçerli ki, pratik dünyada pek işe yaramıyor. İki yolun da sınırlarını ve kapasitesini abartmamak, dediğiniz gibi bu kadar kısıtlı bilgiye sahip olduğumuz bu yaşam hakkında, başkalarının seçimlerini küçümsememize ve kendimizi bir kibre kaptırmamıza yol açacak kadar katı bir tavır almamamız gerek diye düşünüyorum… deyip keseyim şimdilik.

    Selamlar.

  11. Faruk Ahmet said,

    Mayıs 30, 2008 @ 14:21

    Bu arada Terry Egleton’ın “The God Delusion” hakkındaki eleştirisi şurada. Şu -artık ünlü olmuş- benzetmeyle başlıyor yazı:

    Imagine someone holding forth on biology whose only knowledge of the subject is the Book of British Birds, and you have a rough idea of what it feels like to read Richard Dawkins on theology.

    Dawkins bu benzetmeye şöyle yanıt vermiş [ikinci ağızdan alıntı]:

    Dawkins gave a rather humorous response to Eagleton’s argument about theology you mention. Pointing out that almost all of us don’t believe in the god Thor, he then advanced an argument as to why that is very narrow-minded because we have not researched and understood “Thorology”.

    Bu gerçekten “humorous” ve ilk başta haklı gibi görünen bir yanıt ama bence tamamen asıl konuyu ıskalıyor. Niyesi belki başka zamana…

  12. meren said,

    Mayıs 30, 2008 @ 19:42

    Ben daha çok sizin “o kadar da” demelerinizi önemsiyorum; bir konu hakkında başkaca hiçbir malumatımız olmasa da çoğu zaman içten gelen bir sezgiyle şunu biliriz: hakikat büyük ihtimal kavga eden iki ucun hiçbirinde değil de ikisinin ortalarında bir yerde gezinmektedir.

    Buna sonuna kadar katiliyorum, yillardir mevzulari degerlendirip olan bitene dair fikir sahibi olmaya calisirken bu durumu goz ardi etmemeye de calisirim (bence insan tarafindan ortaya koyulan *her* dusunce degerlidir ve bir tarafin tamamen yaniliyor olmasi pek beklenemez). Bunun akli basinda her insanin yaptigi ya da eninde sonunda yapmaya basladigi bir sey oldugunu tahmin ediyorum.

    `Dinin dogmalarinin da degisebilecegine, sosyo-kulturel etkenlerin onemli olduguna dair soylediklerinize katilmiyor degilim, fakat dinin dogmalari yuzyillar icerisinde degistirirken bilim bir gecede herseyi bambaska bir acidan degerlendirmeye baslayabilir. Zamanin uzunlugu kisaligi ile ilgili genel gecer bir kriter belirlemeye calismak, “bir kabul/varsayim/dogma su kadar sureden daha cabuk degistirilebiliyorsa o zaman soyledir, degilse boyledir” demek elbette bizim haddimize dusmez, fakat hala, en azindan, insanligin bizim de icerisinde yasadigimiz su doneminde bilimin kabulleri ile dinin kabulleri arasinda bir fark oldugunu hissedebiliriz sanirim ;)

    Bu arada bu son soyledigim benim pek hosuma giden bir sey degil. Ben aslinda “ikisi de aynidir ve her durumda bunu size ispatlayabilirim” demekten daha cok keyif alirim hatta bunu insanlari gercekten yildiracak noktaya kadar da goturebilirim, cunku gercekten ikisinin farkliliklarini formal olarak ortaya koymak pek de mumkun degil, bence. Fakat bazen keyifsiz olsa da daha dogru gorunen hali ile yetinip samimi olmak geliyor boyle icimden.

    Selamlar.

  13. mormomlati said,

    Mayıs 31, 2008 @ 17:12

    Üçünüz arasında geçen şu sohbet o kadar heyecanlı / heyecanlıydı . Acayip zevk aldım . Tadı damağımda kaldı deyimini kullanmaktan da bir beis görmüyorum .

  14. Düygü said,

    Haziran 5, 2008 @ 16:30

    Daha bir sürü şey yazmak istedim yukarıdakilere cevaben ama çok yoğun bir hafta geçiriyorum. :/

  15. karalama said,

    Ağustos 2, 2008 @ 11:52

    Bir savaşın ortasında zaten az sonra ölecek birini kurtarmaya çabalayan ve bu çabayı boşa harcanmış zaman olarak görmeyen belki yanlız masal kahramanlarıydı. Belki masal kahramanları şu ya da bu şekilde unutuldu
    ama , dükik’in çabası boşa değildi. boşa olmamalı bana ulaştı, belki benim blogumu şu ya da bu şekilde takip eden başka insanlara da köprü kuracak bu nedenle bu öykünün tanıtımını kendi blogumda dilimin döndüğünce yapmaya çalıştım.
    dükik’e sevgilerimle

  16. Elvan Yılmaz said,

    Eylül 1, 2008 @ 16:15

    Hikayede Dükik’in en umutsuz kaldığı anda kendisiyle yaptığı o samimi konuşması, sonunda kendisinin de bir dogmatik gibi düşünmekten kaçınması çok güzeldi. Dükik’in yaşadığı gibi şeyleri ben de bir dindar olarak kendi hayatımda yaşadım, yaşıyorum. Ve ben de Dükik’le aynı noktaya vardım :) Sonuçta bence de bizler sadece birer alternatif olmalıyız ve insanlara fikirlerimizi bir alternatif gibi sunmalıyız. En önemlisi de insanların bu alternatiflere ulaşması, bu alternatifleri öğrenebilmesi için yollar açılmalı. Örneğin ben başörtümle üniversiteye girerken zorlanıyorum. Bölümüm Fizik. Okulum sayesinde felsefeye merak sardım, bilimsel düşünce nediri öğrendim. Benden farklı fikirlerle tanıştım.

    Dükik çocuklara yapılanlara üzülmekte çok haklı. Okullarda çocuklara “nötr” bilgiler verilse, o çocukların eline kim hangi kitapları verirse versin, onların zarar görmeyeceğini iç rahatlığıyla biliriz. Bu sayede tepkili, konuşamayan, baskıcı toplumlardan kurtulmuş olur, derin bir nefes alabiliriz. Sürekli farklıyla karşılaşan toplumda düşünüp kendimiz için hangisinin doğru olduğuna karar vermeye çalışırken eğlenebiliriz :)

    Selamlar

  17. Düygü said,

    Eylül 2, 2008 @ 11:24

    Sevgili Elvan,
    Senin gibi insanların da var olduğunu görmek ne güzel :)
    Sağlıcakla…

  18. nazlı said,

    Haziran 19, 2009 @ 15:37

    hayatta bazen çok şeyde acı çekersin bunlardan biri ben olmak üzere emin olun bu hayatta çektiğim acıları kimse çekemez ben en çok çektiğim acı sevgili konusudur yani kimseye güvenmeyin ben güvendim hata ettim sizde sakın ola güvenmeyin insanın başına çok şey getiri çokta merak etmeyin ne gelirse insanın başına meraktan gelir

RSS feed for comments on this post · TrackBack URI

Yorum yapın