Doktora yeterlik sınavı ABD’de genel olarak nasıl yapılıyor?
Doktora eğitimimin ortasında -hayatımın en doğru kararlarından birini verip- daha önce bulunduğum korkunç okuldan, Tulane Üniversitesi’ne geçiş yaptığımda, elbette sil baştan yeni bir araştırma projesine başlamıştım. Bu yüzden daha önceki okulda doktora yeterlik sınavını geçmiş olduğum halde (ve bu durum teknik açıdan geçerliliğini kaybetmemiş olsa da), Tulane’de sınava yeniden girmem gerekti.


Türkiye’de bildiğim kadarı ile doktora yeterlik sınavları cilalıtaş devrinden kalma yöntemler ile, öğrencileri saatler süren yazılı ve sözlü sınavlara tabi tutmak ve tamamen ezbere bilgiyi ölçmek şeklinde gerçekleşiyor. O yaşa gelmiş insanların doktoraya yeterli olup olmadıklarını, Kreb’s çemberinden kaç tane ATP çıkıyor, mitokondri kaç yılında icad olundu, Darwin’in boyu kaç santimdi gibi sorularla ölçmek, ÖSS ile üniversitelere öğrenci almak ne kadar gülünç ise o kadar gülünç. (Türkiye’de doktora yeterlik sınavına maruz kalmış olan okurlar yorum bölümünü ağlama/bağırma-çağırma duvarı olarak kullanabilirler. Hem benim bu konuda birebir deneyimim olmadığın için belki yanlış verdiğim bir bilgi varsa düzeltirler.)
ABD’deki sistemde ise (geneli için konuşuyorum), doktora yeterlik sınavı kapsamında öğrenciden çalıştığı konuyu projelendirmesi, bu proje raporunu araştırma fonu veren kurumlara gönderilecek formata uygun hazırlaması ve bu konuda komitesine bir sunum yapması bekleniyor. Bu raporlar genellikle referans bölümü hariç 20 sayfa uzunlukta oluyor. Yazılış tarzı ve içerdiği bölümler itibariyle bu raporu yazmak (ki ayrıntısına girip uzatmak istemiyorum), kişinin şu konularda beceri geliştirmesini ve yetkin olmasını gerektiriyor/sağlıyor:
1) Konu hakkında daha önce yazılmış makaleleri okumuş ve anlamış olmak
2) Çeşit çeşit deneysel tekniklere aşina olmak, bunları kendi projesinde kullanmayı akıl edebilmek
3) Kendi projesini düzgün bir şekilde organize edip başkalarına yazılı olarak anlatabilmek
4) Olası problem ve hataları göz önünde bulundurabilmek ve bunları çözmeye ilişkin farklı yollar ortaya koyabilmek. (Örneğin bir hücrenin belli bir özelliğini A tekniği ile incelemeyi önerirsiniz, fakat bu tekniğin çeşitli zorlukları olduğunun farkında olduğunuzu, eğer bu zorluklar ilerlemeyi zorlaştırırsa alternatif olarak B tekniğini kullanabileceğinizi söylersiniz).
5) Çevrenizdeki öğrenciler ve araştırmacılar ile deney dizaynınızı, proje konunuzu tartışıp onların da fikrini almak (-ki bu bilimsel fikir alışverişlerinin, araştırmacının hayatının olmazsa olmazı olduğunu insan bu sınav sürecinde iyice anlıyor).


Son olarak, bu proje raporunu komitenize sunduğunuzda, sunum hazırlama ve elde ettiğiniz verileri insanlara anlatabilme becerilerini geliştirmiş oluyorsunuz. Sunum esnasında ya da sonrasında elbette pek çok soru soruyorlar (bunlar arasından kimi zaman Darwin’in boyu kaç gibi sorular da çıkabiliyor).
Burada önemli olan, doktora seviyesinde eğitim gören kişinin bir bilim insanı olmak için insana gereken pek çok açıdan sınanıyor olması. Ayrıca bana kalırsa doktora yeterlik sınavını hocalar bir sınavdan ziyade bir “süreç” olarak görüyorlar. Öğrenci sınava hazırlanırken bile bir sürü beceri geliştiriyor ve işlerin nasıl yürüdüğünü çok daha iyi öğreniyor. Sorulan sorulara cevap veremeyince de aslında sümük gibi bişey olduğunu, ne kadar bilgisiz olduğunu farkedip gaza geliyor. Eğer sunumu ya da raporu çok çok vasat değil ise, hiçbir öğrenci Darwin’in boyu kaç santim sorusuna cevap vermedi diye sınavdan kalmıyor.
Bu arada merak edenlere: Sınavı (tekrar) geçtim :) Bu defa doktoraya yeterli olup olmadığım konusunda benim kafamda herhangi bir şüphe yoktu ama sınavı ikinci defa alıyor olmak üzerimde garip bir motivasyonsuzluğa sebep oldu. Raporu ve sunumu, benden hiç beklenmeyecek bir “son dakikaya bırakma” tekniği ile hazırladım sayılır (ve bundan utanıyorum sevgili okur! Yine de makale okumak yerine desktop tower defense oynayarak last fm dinlediğim anları hiçbişeye değişmem). Neyse ki her şey beklediğimden iyi geçti. Hatta komitem eğer raporda planını sunduğum deneylerimi bitirebilirsem 1 sene sonra mezun olabileceğimi söyledi. Bir anda, bana hiç bitmeyecekmiş gibi görünen doktoranın aslında bitmeye yakın olduğunu anladım. İçimi bir sevinç kapladı. Öyle ki bu yazıyı izninizle Dr. Biyolokum Dözpolat olarak imzalıyor ve noktayı koyuyorum.
Not: Karikatür elbette PhD Comics‘ten.





ycurly said,
Haziran 26, 2009 @ 11:58
Hadi bakalim az kalmis Dr. Duygu hanim. Evet burada doktora yeterlilik icin -ben NSF projesi yazmistim (hatta konuya cok yakin komite uyem bunu yollayabilirsin NSF’e demisti. Saka mi yapmisti yoksa beni cesaretlendirmek icin mi emin degilim. Ama postdoc’ta ogrendiklerimi katip gercekten gonderebilirimi dusunmeye basladim son zamanlarda :) – uygulanan sistem guzel. Yalniz Bogazicinde doktora yeterlilik icin de yalniz hatirlamiyorsam sana 2-3 makale verip haydi bundan esinlenip bir proje gelistirip sun diyorlardi 2 haftalik sure verip. Bu sinava girmis olan arkadaslarimdan biliyorum. Ama bolumden bolume degisme olasiligi cok yuksek.
Tekrar tebrikler…
Necdet Yücel said,
Haziran 26, 2009 @ 17:47
Tez savunmasından önceki bu son sınavı geçmiş olmak güzel ama hayattaki son büyük sınavını atlatmış olmanın da bir burukluğu oluyor. Bundan sonra böyle bir “over all” sınav kalmıyor.
Benim tez savunmam 31 temmuzda. Benden sonrası tufan diyorum :)
Düygü said,
Haziran 26, 2009 @ 20:25
Tezi yazmak ve dahi savunmak daha bi zorlu sanki. Bir de tez sunumunu bütün bölüme yapıyoruz burada. Sonra bir de mezun olup iş bulma sınavı var :)
Tabi benim şimdi tez savunması yaklaşan bir insana “ayyy tez savınması daha korkunç” demem pek ayıp.
Başarılar diliyorum!
Arman said,
Haziran 26, 2009 @ 21:12
Aaa. ne güzel. Cok cok tebrikler! New Orleans’takiler biliyorlar mi bari doktora bitirme kepi hazirlamayi? Yoksa ne tadi olur :)
Düygü said,
Haziran 26, 2009 @ 22:28
Yooo doktora bitirme kepi de nedir?
Bir de ben aslında kimseyi havaya sokmayayım şimdi, daha nerden baksanız bir sene var. :) Yine de kep olayını merak ettim.
remziye said,
Haziran 26, 2009 @ 22:55
Duygu’cum benim senin super bilim kadini oldugundan ve megahiper bilim kadini olacagindan hic suphem yok. Tulane halt yemis, sinava minava gerek yoktur. Tebrikler ediyorum yinede.
Eren Türkay said,
Haziran 27, 2009 @ 08:28
Hayırlı olsun efem, inanın sizin adınıza çok sevindim :)
riemann said,
Haziran 27, 2009 @ 20:37
yav o değil de darwin’in boyu kaç santim gerçekten?
Bezis said,
Haziran 28, 2009 @ 08:07
Bilkentte doktora yeterlilik sınavı adı altında-Uluslararası Iliskiler bolumunde-zibilyon sinava girmen gerekiyor. Uzmanlasma alaninla ilgili olmuyor genelde bu sinavlar. Tarih sinavi adi altinda yapilan ve gozetmeni oldugum yeterlilik sinavinda Napolyon ve Hitler’in donemsel karsilastirilmasi sorusu vardi mesela. Ya da teori sinavinda, acayip bir sekilde, birbirinden ayri iki teoriyi yontemsel bazda karsilastirin diye sormuslardi. Garip sinavlar tabi, ama bolum itibari ile ucu acik, nereye cekmek istesen oraya gidecek sorular oluyor. Her bir sinav icin de 4 saat sure taniniyor. 20′ye yakinda bos kagit veriliyor.
Bilkent’te bizim bolumde yeterliligi gecmek cok zor oldugu icin genelde insanlar vaz gecip okulu birakiyorlar. Ya da ikinci kez de gecemeyince atiliyorlar. Bolum sistemi iyice zorluyor da denebilir. Ancak bizim bolumun Amerikan ekolunu aldigini biliyorum ve Amerika’da da arastirdigim kadariyla (bolum itibari) ile ayni tip sinavlara girmemiz gerekiyormus.
Yeterliligi gectigine pek sevindim, rahatlama evresi gelmistir su anda.
begüm said,
Haziran 30, 2009 @ 13:34
düygüm, ben cok yakin geçmişte doktora yeterliliğe girmiş bir bağyan olarak, burdaki sistemin (ODTÜ Biyolocik Bilimler) korkunç olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, söyledim bile..
şöyle ki; bir major bir minor dal seçiyorsun ki bunlar tez konuna uygun olmalı(misal ben Moleküler Genetik ve Moleküler Biyoloji’den girdim yeterlilik sınavına). Akabinde 5 kişilik bir jüri önerisinde bulunuyorsun, ancak bu jüriyi değiştirme yetkisi var bölümün. Bu jüri niye önemli diye soracak olursan: Her hocanın tercih ettiği kitaplar ve alanlar var. Moleküler Biyolojinin derya deniz bir konu olduğunu örnek verecek olursak, kimisi sadece kanserle alakalı konulara ilgi duyarken kimisi fizyolojiye, kimisi signal transduction’a takmış oluyor felan. E burda yurdum insanı napıyor, mümkün olduğunca kendi konusuna yakın çalışan ve “kazık” soru sormayacak “tatlı” tabir ettiğimiz hocalardan seçmeye çalışıyor. ama Bölümün jüri seçme “jürisi”(evet böyle bir jüri var) çotonk diye değiştirip kafasına göre birini koyuveriyor jürine.
neyse uzun lafın kısası Molecular Genetics için sular seller gibi ezberlemen gereken 8 tane felan kitap oluyor, zira her hoca sana 2 soru soruyor yazılı sınavda. 2 gün yazılı sınav oluyor, bu sınavlar zabah 9dan akşam 5e kadar (evet doğru okudun canımın içi) sürüyor. yemeğin bile masaya geliyor,dışarı çıkamıyorsun. ve topu topu 6 soru oluyor önünde, bu soruları kollarına kramp girene kadar yazarak cevaplıyorsun. Eğer bu kısmı tırlatmadan atlatırsan sözlüye alıyolar seni, bu 5 hoca işte canı ne çekerse, gönlünden ne geçerse soruyor.
yaaani neymiş sadece bu bile burda doktora yapmama sebebiymiş. ama şunu da eklemek gerekirse ben bu sınava çalışcak zaman bulamadığımdan, “amaaaaaan ben bi giriyim kalırsam 6 ay sonra yine girerim” diye girdim ve geçtim mucizevi bir şekilde. bunun sırrını ise bir başka yorumda paylaşmak ümidiyle öpüyorum canım seni..
Can said,
Haziran 30, 2009 @ 14:25
Düygucuum..
Geçmiş olsun öncelikle.. Pek bi çok tebrik ederim..
Bir ay kadar önce ben de hallettim yeterlik olayını… Tabi şimdi ufak bir miktar anlatacağım neler yaşadığımı..
Şimdi, öncelikle çok dramatikleştirmek istemesem de, farkın bir teenage aşk filmi ile hardcore porno film arasındaki fark kadar olduğunu söylemeden edemeyeceğim…
Evet, dramatikleştirdim.. :)
Herneyse… Şimdi anlatayım biraz…
Efendim, ilk evvelaa bir matematik sınavı ile önden ısıtıyorlar… Matematik derken, standart Calculus’un sonrasındaaa Lineer Cebir, Diferansiyel Denklemler (değişken katsayılı non-homojen filan da çıkabilir, fezaya mekik gönderip hesaplarını 1 saatte elle yapacağız ya) ırt zırt bir sürü şey de çıkabülüüü…
Ertesi günü, bilim sınavı…
Sevgili bölüm başkanımız, ki kendisi keyifcağızına göre soru hazırlamak konusunda bir inat sahibi, kendisine yöneltilen “hocam, kapsamı ne bu bilim sınavının” sorularını “elektrik mühendisliği” diye yanıtlayarak gönlümüze su serpmiş, elektrik mühendisliği doktora yeterlik sınavında gidip de Emeviler dönemindeki İslam Hukuku’na çalışmamıza gerek kalmadığını bildirmiştir…
Hala dramatiğim, aman tanrım…
Puh… Daha sonra 2 gün sonrası, sözlü sınav…
1. Soru: Maxwell’in yasalarından bilmemne teoremi…
Can tahtaya yazar…
2. Soru: O eksi ne anlama gelir formülün başındaki…
Kendisi biliyorsa kulağımı kesicem…
…
Dramatikleşme Can… Hıhı, evet…
Velhasıl, çıkarken aklımdan geçen tek şey; “Biliyorum, siz beni bu sınavlardan ite kaka geçireceksiniz. 11 senedir sizden başka kimseden ders almadım üstelik, buna rağmen ya anlatmasını, ya soru sormasını bilmiyorsunuz, ya da bu işte bir kötü niyet var..”
Evet, kötü niyet var… Malesef var…
Kendi kendini tatmin var…
Başkasının öğrencisini kıskanma var…
Sosyopatlık, psikopatlık var…
Eziklik var…
Bunların hepsi idealizm kisvesi altında hemi de…
Bir ara, geçeceğimi bilmeme rağmen, bırakmayı düşündüm… Bilimine de, okuluna da, hocasına da, öğrencisine de…
Dedim Can, dramatikleştirme olayı… :)
Ha bu arada, çalışacağım konu ile ilgili 15 dakikalık sunum da hazırlarttılar. Veliefendi’de at yarışı sunan spiker gibi anlattırdılar, o ayrı…
Sorsam şimdi, Can ne çalışacak biliyor musunuz diye, bilmezler…
Hakkaten o eksi ne anlama geliyor ki? Gidip onu sorayım asıl, ehehe :D
Öperim ailecek…
meren said,
Haziran 30, 2009 @ 18:58
Olacak iş değil yahu. Can ve Begüm, geçmiş olsun. Tebrik ediyorum ikinizi de.
Okurken ciğerim acıdı vallahi. Ahmak herifler. Gören de öğrencinin canını çıkaran bu adamları bir bok sanır. Ben ne profesörler, ne doçentler gördüm aslında yoktular.
Utanarak benim doktora yeterlik sınavımın nasıl olduğunu yazayım: Bir gün hocam mail attı, “bana bölümden ’senin öğrenci ne zaman ister doktora yeterlik sınavını almayı?’ diye e-posta geldi, ben de ‘haftaya olur herhalde’ dedim, haftaya hazırlan” dedi. İki gün kafa yorup üç gün sunum hazırladım, jürinin karşısına geçip “bunları bunları yaptım, bunları buldum, bunları merak ediyorum bu yüzden bu yöne doğru evrilecek çalışmam” dedim, beni madara etmek hayali ile değil merak ettikleri için sorular sordular, yanıtladım, beraber tartıştık, sonra “geçtin” dediler, tebrik ettiler, bitti. Bizim heriflerin bu adamlardan nesi fazla, sizlerin burada doktora yapan öğrencilerden nesi eksik Allah aşkına..
Söyleyecek söz bulamıyorum bu anlayışa ben.
Duygu said,
Temmuz 1, 2009 @ 08:48
İnanılmaz bir şey ya… Bu kadar zamanın gerisinde, bu kadar ezik ve beceriksiz nasıl olunur, bir insan bünyesi bunları nasıl kaldırır da toksik etkiden dolayı krize filan girmez? Bu çarklar böyle dönenip duruyor işte… Of ki ne of.
Bu arada, Meren kendi yeterlik sınavını çok kolay bir şeymiş gibi göstermiş, nitekim Meren için kolaydı da, ama zaten güzel olan da bu. Komiteni seçiyorsun. Akıllı başlı, deneyimli insanlar oluyor bunlar. Onların da eziklikleri var mı var. Ama profesyonel yaklaşmayı biliyor adamlar bu işlere. Kişiselleştirmiyorlar. Bir öğrencinin konusuna hakim olup olmadığı, yeterince çalışıp çalışmadığı zaten o sunum ve yazdığı rapordan belli oluyor. Yani Meren orada çıkıp berbat bir sunum yapsaydı kimse onu kara kaşının kara gözünün hatrına geçirmeyecekti. Velhasılı, günlerce süren ezber sınavlarla işkence etmeye gerek yok yani. Burada sayıları az da olsa yeterlik sınavından kalanlar, ya da aklı bir güzel başına getirilenler de var.
Türkiye’de ne kadar çok şeyin değişmesi gerekiyor. :(
polente said,
Temmuz 2, 2009 @ 07:44
Bir de tabi işin bu ezber kısmından nemalanan öğrenciler var. Misal şimdilerde mutlu mesut yüksek lisans yapan ve bu dönemde sadece ezberlediği bilumum kitap sayesinde sınıfını geçen ve bunu koca koca cümlelerle pohpohlanarak ve her konuşmanın sonunda mutlaka “valla bizim okul çok zor, insanı çok zorluyorlar” diyerek bir kere daha kendini övme şansını es geçmeyen, daha fenası öğrenme denilen şeyi bu zanneden ve zaten aslında yüksek lisans + doktorayı sadece adının önüne havalı bir ünvancık gelsin diye sürdüren pek saygıdeğer öğrenciler varken, bizdeki sistemin değişmesi bana pek olası gelmiyor.
İnatla tez yazmaya çalışan ve kafası çalışanlara bol sabır ve klaylıklar diliyorum.
Bu arada çok tebrikler :))
knight said,
Temmuz 3, 2009 @ 17:55
Öncelikle tebrik ederim, umarım hedeflediğin başarıyı yakalarsın…
Ben ODTÜ Bilg. Müh’de doktora programına devam ediyorum. Bizim bölümde üç aşamalı bir yeterlilik sınavı düzeni var. Buna göre ilk aşama temel/”core” derslerden oluşuyor. Bunlar içinde çok temel Bilgisayar Bilimi dersleri var ve 7*2 soru oluyor. İkili soru gruplarından biri seçilerek yapılıyor, toplam 7 soruya cevap veriliyor. Temel konular olduğu için hepsi lisans seviyesinde sınavların özet hali gibi, toplam 8-9 dersten oluşuyor. Bu tarz bir aşama için daha iyi bir şey yapılabilir mi bilmiyorum.
İkinci kısım, alan özelinde yapılıyor. Bu sınavda alanında çalışan hocaların hazırladığı, çoğunluğu ucu açık olan ama ders kitaplarındakine benzer sorular da gelebiliyor. Fakat bazı ilişkileri kuramazsan bu aşamayı geçmek zor olabilir. Ezberden çok değerlendirme önem kazanıyor bu aşamada.
Üçüncü basamak da sözlü basamağı. Bu basamakta da tez konunu, problemini jüriye anlatmak gerekiyor. Jüride konu hakkında ve alan hakkında bilgini ölçüyor. Bu basamakta, kalma oranı çok düşük galiba. Yani diğerlerinden daha kolay bir aşama. Ama bilerek kolaylaştırılıyor gibi geliyor bana. Çünkü programa başlayan çoğu öğrencinin yaklaşımı sırasıyla ders->yeterlilik->araştırma(tez) olduğu için işler ABD’deki üst düzey CS/CompEng bölümlerine göre biraz garip dönüyor [malesef :( Sonuçta öğrenci ve hocayı bağımsız düşünemeyiz, birbirlerini etkiliyorlar].
Bence öğrenme hevesi, bilim ve doktora arasındaki ilişkiyi hem hocalar hem de öğrenciler sorgulanmalı. Daha iyi yapacak bir şeyi olmadığı için doktora yapmak nasıl anlamsızsa, kendisine öğrenci başına para veriliyor diye (evet bu böyle!) öğrenciyi elinde tutup abuk subuk konularla zamanını boşa geçirtmemek de önemli (özellikle hevesli bir öğrenci söz konusuysa). Bir de ne istediğini bilmek lazım ki hepsinden önemlisi ( bu noktada üniversite değiştirme kararınızın çok cesurca olduğunu söylemek lazım, tebrikler:) ).
Neyse özetle, “en hakiki mürşit ilimdir” diyelim… Ama çok da sıkmamak lazım ne de olsa PhD, “permanent head damage”in kısaltması, aman dikkat!.. :)
Düygü said,
Temmuz 3, 2009 @ 23:14
Bu arada aslında aklıma şu geldi. Türkiye’de doktora programları ABD’deki gibi ders almayı gerektirmiyor sanırım değil mi? O yüzden master derecesi olmayanı kabul etmiyorlar. ABD’deki doktora sürecinde pek çok ders alıp onların sınavına girildiği için ayrıca doktora yeterlik sınavında yeni ezbere/teknik bilgiyi ölçmeye yönelik bir sınav yapmıyorlar belki de.
duygunun annesi said,
Temmuz 4, 2009 @ 08:18
sayfan süper olmuş canım..annesi ve teyzesi
Duygu said,
Temmuz 4, 2009 @ 10:10
Sayfayı Meren’le birlikte yaptık. Daha doğrusu kuş resmini onunla bulduk gerisini o yaptı. Çok güzel olmuş di mi :)
begüm said,
Temmuz 4, 2009 @ 14:53
duygum ders alıp alınmadığını sorduğun soruya ithafen, bizim bölümde çatır çatır ders alma zorunluluğu var doktorada da.. yani masterda 7 ders, doktorada 7 ders şeklinde.. haa dersen ki bölümde o kadar grad dersi açılıyomu, çok isabetli bir soru olur, zira alacak ders bulamıyor insan.. ama tabi kaç tane eşşek var ki aynı bölümde hem master hem doktora yapsın:) neyse ben doktora derslerimin bir kısmını irlandadayken, bir kısmını da gidip Bilkent Moleküler Biyolojiden aldım da öyle sıyrıldım bu dertten de..
ama şu çok ortada ki burda “doktora yapmak” kavramı insana birtakım bilimsel sorular sordurtup, o soruları cevaplayıcı araştırmalar yaptırmaktan daha çok hadi bunlara bir sürü lüzumsuz ders aldırtalım, o derslerde bir sürü ödev, sınav, sunum vs olsun ki bunlara deney yapacak zaman kalmasın, sonra da çılgın bir yeterlilik sınavı koyalım önlerine aylarca çalışıp yine kendi araştırma konularına odaklanamasınlar şeklinde algılanıyor.
çok isterdim ki “yeterlilik” dediğimiz şey de bana da bir proposal yazdırsınlar, oturayım kendi çalışma konumla ilgili araştırmayı derinleştirip tamamen kendi başıma bir hipotez kurup, bunu bir proposal şeklinde sunayım, ve hem ben doğru dürüst proposal yazmayı öğreneyim hem de harcadığım zaman bana yol,su olarak geri dönsün.
ah ah, burda değişmesi gereken o kadar çok şey var ki..
ikidir unutuyorum yazmayı, tebrik ederim düygüm, ikimize de geçmiş olsun madem:) öperim
B. Duygu Ozpolat said,
Temmuz 5, 2009 @ 13:31
Begümcüğüm, neyse ki değişim öğrenciliği şansın olmuş da sistemin korkunç ağlarından biraz sıyrılabilmişsin. (Ben de seni çok tebrik eder kucaklarım bu arada)
Peki Türkiye’de (ya da daha özele inecek olursak ODTÜ Biyoloji’de) doktora kaç sene sürüyor? Bizim bölümde işler diğerlerine nazaran daha bir kemikleşmiş ve vahim gibi duyuluyor aslında.
B. Duygu Ozpolat said,
Temmuz 5, 2009 @ 15:58
Yav yakalamışken benim bir sorum daha var.
Peki Türkiye’de prof seviyesinde öğretim görevlisi alımı nasıl oluyor? Diyelim ben post-doc yaptım birkaç sene, sonra da Türkiye’de bir üniversitede hoca olmak istiyorum. KPSS’ye filan mı giricem?
Bezis said,
Temmuz 7, 2009 @ 06:25
Yok KPSS’ye girmiyosun. Öncelikle Amerika’da aldığın doktoranın denkliği için YÖK’e başvuruyosun. Sonrasında Öğretim Elemanı Kadrosu adı altında açılan okullara başvurmak için ALES (GRE’nin Türkçe hali) ve ÜDS’ye (TOEFL, IELTS tadında, çok daha kolay olduğu söylenen sınav) girmen gerekebilir.
Şu anda Türkiye’de doktora yapanlardan ALES istenmiyormuş çünkü doktora sırasında ALES ve UDS alıyor onlar. Ama yurt dışında doktoranı yaptığın zaman muhtemelen prosedür biraz daha değişiyordur.
Aslında yok.gov.tr ‘ye mail atıp bu soruyu sorabilirsin. Akreditasyon ile ilgili bir mail atmıştım ve hemen cevap gelmişti.