Ay Çarpması Düğün

Önnot: En güzeli, aşağıdaki uzun yazıya blog girdisinden ziyade bir öykü muamelesi yapılması. Tek amacım aşağıda anlatılan bu tatlı günü kayıtlara geçirmek olduğundan, yazının uzunluğundan gözü korkup pencereyi kapatacak olanları son derece anlayışla karşılayacağımı önceden belirtmek isterim :) Fotoğraflar Meren’in şuradaki günlük yazısını okumuş olanlara tanıdık gelecektir. Ama yazılar farklı. (Bu da, aynı güne benim bakışım).

RONNY:
I love two things. I love you, and I
love the Opera. If I can have the
two things that I love together for
one night, I will be satisfied to
give up the rest of my life.

Birkaç ay önce Meren’le konuşmalarımızda Freya diye bir kızın adı sık sık geçmeye başladığında, ilginç ismi hoşuma giden ve başkaları kendisinden hayranlıkla bahsettiği için merakla tanışmayı beklediğim bu kızın düğününe gidip de duygulanıp ağlayacağım o zaman aklıma gelmemişti, gelemezdi elbette. Freya, Meren’in çektiği fotoğrafları yerel bir gazetede görmüş çok beğenmiş, “benim düğün fotoğraflarımı bu adam çekmeli” demiş ve gazetenin editörü olan arkadaşı aracılığıyla Meren’le bağlantıya geçmişti. Meren Freya ile konuştuktan sonra, onun sanatsal ve sıradışı düğün fotoğrafı arayışında olmasından memnun kalarak bu işi çok istediği bir objektif karşılığında yapmayı kabul etmişti. Benim işe bulaşmam ise, Meren’in kocaman şemsiyelerden oluşan bir takım flaş ekipmanı almaya karar vermesi, dolayısıyla bu düğünü asistansız fotoğraflayamayacak olması sayesinde oldu. Tamamı adeta bir tiyatro oyunu gibi gerçekleşen düğünde benim de bir rolüm vardı: fotoğrafçının asistanı.

Fotoğrafçının asistanı olarak, aslında çanta taşımaktan, Meren’e şöförlük yapmaktan ve şemsiye kurmaktan başka bir şey yapmama gerek olmadığından, düğüne katılanlardan biri gibiydim çoğu zaman. Önce Freya ve Webb’in ailelerinin kaldığı otelde aile fotoğrafları çekildi. Bu sırada sadece Webb’le tanışabildim. Sessiz, çekingen bir adamdı. Hatta o kadar ki, el sıkışırken normal el sıkışma cümlelerini sarfetmediği  için (anşante ve mersi boku) bir süre sessiz birbirimize baktık. Freya ile kimsenin bizi tanıştırmaya fırsatı olmadığından aramdaki tek diyalog selamlaşma ve vedalaşmadan ibaret kaldı.

Otelden kiliseye geçildiğinde, tüm ziyaretçiler de yerini aldığında, dışarıda New Orleans’ın yaklaşan kasırga mevsimine yaraşır şekilde deliler gibi bir yağmur başlamıştı. Kilisenin iki yanındaki boydan boya camlar, her gök gürültüsüyle titriyor, bu durum dramatik bir atmosfer yaratıyordu. Sapsade gelinliği (ki Etsy’den ısmarlamış ve düğünden önceki güne kadar eline geçmemiş olduğundan gelinlik üzerinde biraz eğreti duruyor olmakla beraber o, o kadar rahat ve huzursuzluk hissetmeden taşıyordu ki bu gelinliği, kötü durduğunu düşünmek aklınıza gelse bile uçuveriyordu hemen) ve iki küçük nedimesi ile gelin, arkasında da damat yürüyerek mihrapta onları bekleyen ve sonradan Freya’nın dedesi olduğunu öğrendiğim adamın yanındaki gösterişsiz iki tahta sandalyeye oturdular.

Bu üçlünün sağında, odanın diğer ucunda bir de kürsü vardı. Kürsüye kıvırcık saçlı bir adam çıktı ve herkesi selamladı. Ne bu adam, ne de dede din adamı gibi giyinmişlerdi. Kürsüdeki adamın sözlerinden onun düğünü “sunacağını” anladık. Gözüm fena halde bir yerden ısırıyor diye düşünüyordum ki, “benim bir tiyatro grubum var” cümlesiyle, birkaç ay önce izlediğim ve çok ama çok beğendiğim abzürd bir oyununun (Ubu Roi) başrol oyuncusu ve yönetmeni olduğunu hatırladım bu adamın. Bu durum, onun kilisenin benim bulunduğum en arka sırasına kadar ulaşan gür sesini ve düzgün diksiyonunu da açıklıyordu.

Adam dedi ki “Freya ve Webb’i evlendirmeden önce, sizler için hazırladığımız kısa skeçleri sunacağız. Bu skeçlerin her biri, Freya ve Webb’in en sevdikleri filmlerden bölümler.”

Ve o andan itibaren her dakikası izlenmeye değer bir düğün başladı. Freya ve Webb’in profesyonel tiyatro oyuncusu arkadaşlarından ve tiyatro ile alakası olmayan aile üyelerinden oluşan bir kısım insan, sırayla çıkıp kısa ama dokunaklı film sahnelerini canlandırdılar. Bütün skeçler, birbirine aşık veya o esnada aşık olmakta olan bir kadın ve bir erkekten oluşuyordu ve kadınla erkek kavga etseler dahi her skeç onların birbirini öpmesi ile bitiyordu.

Filmlerden özellikle bu bölümler seçilmişti. Bu sırada dışarıda yağmur çılgınca yağmaya devam ediyor, gök gürlüyor ve gürültü sanki kilisenin içine yerleştirilmiş hoperlörlerden gelerek sahnelere ses efekti oluyordu. Tiyatrocu olmayan aile bireylerinin acemiliği, skeçleri daha da tatlı ve doğal kıldı. Bana öyle geldi ki, Freya ve Webb’i , hem “Freya” hem “Webb”, hem de “Freya ve Webb” yapan her ne idiyse, bu enerji onlardan bütün salona yayılıyor ve bu düğünün her saniyesine işliyordu. Bu nefis tiyatro keyfinden sonra, kıvırcık saçlı adam bu defa Freya ve Webb’in en yakın aile bireylerinin, yine Freya ve Webb’in seçtikleri şiirleri okuyacaklarını söyledi. Yetmemişti, diken diken olmaktan kıl kökleri sızlamaya başlayan kollarımıza rahat yoktu. Yine ikişerli sahne alan aile bireyleri, bir İspanyolca, bir Fransızca, bir de Çince şiir okudular. Bir kişi orjinal dizeleri bir kişi de İngilizce çevirisini okuyordu.

Bunlardan sonuncusu ve Çince olanı, Freya’nın anne ve babası tarafından okunan şiirdi. Aslına bakılırsa babası okumak yerine nefis sesiyle bu Çince türküyü dize dize söyledi. Taarruz kıl köklerimizden gözyaşı bezlerimize doğrultulmuştu! Kaçış yoktu, hiç tanımadığım iki insanın düğününde, belki de onları tanımamanın beni önyargılardan, geçmişin ve yaşanmışlığın etiketlerinden arındırması sayesinde mi artık bilemiyorum, gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Üstelik de düğünlerden hiç hoşlanmam. Bu göz yaşlarını, edepsizce gözümü terkettikleri anda parmaklarımla yakalıyordum, keşke bıraksaydım rahat rahat aksalardı, keşke saklamasaydım ve ertesi gün ailecek akşam yemeği masasına oturmuş, kilisede salonun sol arka köşesinde tatlı tatlı ağlayan bahar çiçekli elbiseli kızın kimin arkadaşı olduğunu bulmaya çalışsalardı da, sonradan o kızın fotoğrafçının asistanı olduğu ortaya çıksaydı, şaşırsalardı…

Freya ve Webb’in düğünlere olan önyargıma, düğün kavramından hoşnutsuzluğuma olan taarruzu bununla da kalmadı. Kilisede, dedenin uzun ve nefis konuşması ve onların evliliğini kutsayışının ardından, birbilerine tatlı bir sakarlıkla yüzüklerini taktılar, kilise personeli tarafından hazırlanan sade bir yemek dağıtıldı ziyaretçilere. Sonra New Orleans’ın yerel ve eski bir adeti, caz müziğin doğuşunda rolü olan “Second line”* için, artık yavaşlamış ama halen yağmakta olan yağmura rağmen herkes kilisenin önünde toplandı. “Second line”ın başını çekecek bando da oradaydı.

Olay şuydu: pirinç üflemelilerden oluşan bando önden müzik çalarak yürüyecek, kalabalık da, ellerinde fırfırlı şemsiyeler ile bandoyu dans edip yürüyerek takip edecekti. Böylece tarihi Fransız Mahallesi’nin bir ucunda bulunan bu kiliseden, diğer ucunda düğün eğlencesinin yapılacağı Fransız Marketi’ne gidilecekti. Fotoğrafçının asistanı olarak benim, ekipmanımızı düğün mahalline arabayla götürmem gerektiğinden, “Second line”a katılamadım. Ama “fotoğrafçının asistanıyım” diyerek normalde Fransız Mahallesi’nde park etmenin hayalini bile kuramayacağım bir yere arabayı park edip onların gelişini bekledim. Bir saat kadar bekledikten sonra sokağın ucundan göründüklerinde hâlâ, evet hâlâ yağmur yağıyordu. Uzakta Meren’i bir elinde şemsiye bir elinde fotoğraf makinası, azimle işini yapar halde seçtim. Fotoğraf makinasını doğrulttuğu yönde elbette Freya vardı, elinde beyaz bir şemsiye keyifle dans ederek zıplayarak ilerliyordu. Kalabalık, neşeyle önümden geçerek marketin düğün eğlencesi için süslü masalarla donatılmış bölümüne girdi. Ben de o sırada arabadan ekipmanı indirip dans pistine doğru taşımaya başladım.

Müzik için düğünün ruhuna uyan müzikler çalan bir DJ bulunmuştu, sonradan onun da Freya ve Webb’in arkadaşı olduğunu öğrendim. İnsanlar gelir gelmez dans etmeye başladılar.

Bir ara yine aile bireyleri ve en yakın arkadaşlar çıkıp Freya ve Webb hakkında komik tatlı anılar anlattılar ve çifte Webb’in küçükken giydiği süpermen tişörtü, bir büyük büyük babanın karısına neden aldığının hâlâ gizemini koruduğu bir Aztek Askeri madalyonu gibi hediyeler verildi.

Amerikan düğünlerinde takı merasimi olmadığını biliyorum ama normalde evlenen çiftin kayıt yaptırdıkları bir mağazada seçtikleri hediyelerden satın alarak düğün hediyesi verildiğini biliyorum. Freya ve Webb’in sevdiklerinden düğün hediyesi olarak istedikleri şey ise çok ama çok harika idi: Freya ve Webb, New Orleans’ta Katrina Kasırgası’ndan beri geçen 5 seneden sonra dahi, hâlâ yeniden inşa edilmemiş ve fakir insanlara ait evleri gönüllü olarak inşa eden bir organizasyonun üyesiydiler; ailelerinden ve arkadaşlarından istedikleri düğün hediyesi, herkesin gidip bir günlüğüne bu organizasyon için gönüllü çalışması idi. Dünya her şeye rağmen, bu kadar tok gözlü, bu kadar tatlı insanların da üzerinde yaşadığı bir gezegen işte.

Freya ve Webb, bakışlarından, el ele tutuşmalarından, kısacası her hallerinden birbirlerine ne kadar aşık oldukları belli bir çift idi. Düğün dediğin şey de, esasen böylesi tatlı bir aşkın vuku buluşunun, bu ender doğa hadisesinin kutlaması olmalıydı zaten. “Düğün”ün doğru ellerde bu kadar tatlı bir etkinlik olabileceğine zerre kadar ihtimal vermemişim bu hayatta meğer.

Küçük ama lezzetli bir düğün pastası, kurdelesiz sandalyeler, sapsade elbiseler ve insanlardan yayılıp etrafı dolduran tatlı enerji ile evlendiler.

Onlar, birbirlerine yüzük takışlarındaki sevimli sakarlıkla dans ederken, fotoğrafçının asistanı, fotoğrafçının deklanşöre her basışında etrafı aydınlatan şemsiyenin sapına tutunduğu yerden, mutlu sonla biten bir romantik komedi seyretmiş gibi kendinden geçik bir gülümseme ile onları izledi. Saat geceyarısını gösterdiğinde, becerikli ve yorgun fotoğrafçı ve aklı bir karış havada asistanı ekipmanlarını toparlarken gelin ve damat onlara hoşçakal dedi, teşekkürler değiş tokuş edildi ve onlar dolunayın aydınlattığı Misisipi nehrinin kenarında ufak bir ritüel yapmak üzere arkadaşlarıyla uzaklaşırken, fotoğrafçı ve asistanı arabalarına binip tatlı bir rüyadan uyanmışçasına evlerinin yolunu tuttlular.

* Meren’in blogundan çalıntı bilgi:

Second line: New Orleans belki bildiğiniz gibi festivallerin ve kutlamaların şehri. Mardi Gras denen festivalin Amerika’da en canlı yaşandığı yerlerden bir tanesi. Mardi Gras denen bu büyük festival esnasında kostüm giymiş insanlar süslü püslü araçların üzerinden etkinliği izlemek için gelmiş olan insanlara boncuklar atıyorlar. İçinde olmak için bir sürü paralar dökülen bu geçitlere “main line” deniyor. Bu geçit törenlerinin asil katılımcısı olmayan, fakat kenarda da durmak istemeyenlerin oluşturduğu korsan geçit törenlerine de artık tahmin edebileceğiniz gibi “second line” deniyor :) Second line denen geçitler, genellikle davul, sousaphone (şu kocaman çalgı), trompet, trombon ve saksafondan oluşan nefesli ağırlıklı bir grup caz müzisyenini dans ederek ve eğlenerek takip eden bir kitleden oluşuyor. New Orleans’ta son derece geleneksel olan bu eğlencelerin kaçak, yolları kapatan ve sisteme inat olanları makbul. Çünkü second line olayının özü bir isyana, para ile elde edilen mevkiyi (“main line“) tanımazlığa dayanıyor. Meşhur New Orleans cenazelerinde bile second line’lar görmek, zenci abi ve ablalarımızın kökleri ta Afrika’daki kabile/komün kültürüne kadar uzanan “hayata gözlerini yuman kimseyi ölene değin topluma olan katkısını kutlama” anlayışı içinde eğlenirken görmek mümkün.

RONNY

I love two things. I love you, and I

love the Opera. If I can have the

two things that I love together for

one night, I will be satisfied to

give up the rest of my life.

  • Share/Bookmark

13 Yorum »

  1. koray löker said,

    Mayıs 26, 2010 @ 07:19

    Reader’dan yorum yazdım, burada çıkmıyor ama… Düygü sana mail olarak falan mı geldi? Neyse, bence meren fotoğraf çeksin sen yaz. O çok uzatıyor, uzattığına da değmiyor, bir takım esprili sandığı parantezler falan (gerçi onlar fena olmuyor bazen ama) böyle bilmişlikler derken ne bileyim.

  2. merenbey said,

    Mayıs 26, 2010 @ 09:33

    Ahahaha arada ayarı yemişiz lan

    meren@darwin ~ $ wc -w freya_webb_meren
    1718 freya_webb_meren
    meren@darwin ~ $ wc -w freya_webb_duygu
    1554 freya_webb_duygu

    164 kelime için mi bunlar? :(

    Duygu asıl senin için yazsın:

    meren@darwin ~ $ wc -w e-kitap_dosyasi_loker
    5501 e-kitap_dosyasi_loker

    Fötöyraf da çekmiyon zaten, seni Internet’ten emekli edelim :p

  3. Düygü said,

    Mayıs 26, 2010 @ 10:48

    Ehehe, bana öyle bi yorum ulaşmadı. :)

    Ama Meren’in hakkını yemeyelim. Ben ona bu düğünden sonra “ben bu olaydan çok etilendim, blogdan yazısını yazcam bak” diyerek teritorimi belirledim, adeta “yazarsan benim yazacaklarımı içerecek bişi olmasın” mesajı vererek onu tamamen teknikomik birşey yazmaya itmiş oldum. :)

    (Yine de ben ona çok diyorum, sen fotosunu çek ben yazısını yazayım, öyle gezgin olalım diye, burun kıvırıyo, senden duyunca aklı başına gelir belki :P)

  4. nana said,

    Mayıs 26, 2010 @ 12:18

    yazını mı, fotoğrafları mı, yoksa düğünün kendisini ve o iki şahane insanı mı daha çok sevdim bilemedim…

    ben de evlenmek istedim şimdi! o.O

  5. koray löker said,

    Mayıs 26, 2010 @ 12:19

    Eh be kardeşim, kıyasladığın şeye bak. E-kitap dosyası Express’in iki ayrı sayısında toplam 6 sayfa halinde yayınlanan koca dosya! Kendi blogundan bir şeyle kıyaslayacaksan öyle “ben bugün bunu gördüm” falanla değil, Fotoğrafı Anlamak türünden bir yazıyla falan kıyasla -hacim olarak tabii…

  6. merenbey said,

    Mayıs 26, 2010 @ 13:25

    Bu cevabı vereceğin aklıma gelmişti de “yok be utanır öyle demeye” demiştim. eXpress’te yayınlanan e-kitap sana dosya, belki benim bir gün ne gördüğüm de başkasına dosya. Elitist herif (kötü bişeymiş gibi demez miyim ben de bunu arada bir hahah). Neyi neyle kıyaslayacağımızın bi’ listesini yap da kafamız karışmasın bari. Herifin günlüğünün adı “kısa lafın uzunu”, buraya gelmiş bana ettiği lafa bak. Püüü.

    Bu arada Duygu’nun yazısı daha akıcı, daha okunası. O yüzden kısa geliyor zaten yüksek olasılıkla. Güzel yazıyo işte kız. Beni de böyle seveceksiniz lan.

  7. Düygü said,

    Mayıs 26, 2010 @ 13:29

    Ula, bu blogun en romantik yazısının altında gavga etmen bakem. Sizin skeçiniz burada öpüşmenizle sona eriyor :P

  8. NazIm said,

    Mayıs 26, 2010 @ 15:56

    Duygu’nun super yazisini okuyup cesit cesit duygulara gark etmisken ardina gelen loker-meren diyalogu kopartti, ilahi loker ve meren demek istiyorum…

    Bu aralar episod hafizasi (ing. episodic memory, nerede, ne zaman, kim bilgisi, ani hafizasi diyelim) uzerine calisiyorum, evlilik ve genel olarak seromonilerle ilgili ilginc bir noktaya deginmeden gecemeyecegim. Episodic hafiza’nin beyinde kodlamasi hippocampus denen bir bolgede gerceklesiyor, ki bu bolge amygdala denen duygularin devlet bakaninin kapi komsusu oluyor. Amygdala’nin bak bu onemli not al dedigi seyleri, hippocampus buyuk bir ciddiyetle kaydediyor, yani normalde hic de guvenilir olmayan ve bir cok aninin olayin hizla yok oldugu episod hafiza sistemi, duygusal degeri olan anilara gelince aslan kesiliyor. Bana sanki bu dugun, mezuniyet vs. gibi gorkemli ve duygusal seromoniler hayatimizda sosyal anlamda onemli olan unutmamiz gereken seyleri hippocampus-amygdala iliskisinden faydalanarak beynimize kazimaya yariyormus gibi geliyor. Ne kadar cok duygu uyandirirsan, o kadar kalici olur. Sonucta muhtemelen dugunun sosyal fonksiyonu kadin erkek arasinda aslinda gercekte olmayan bir bag gercekligi yaratmak ki kolay kolay ayrilmasinlar.

    Tabi kulturel mevzularda genelde olan sorun, belli bir sosyal fonksiyonu olan seyler kemiklestigi zaman ve gelisen caglarda ve kulturlerde aynen uygulanmaya devam ettigi zaman yuzeydeki rituel ve alta isi goren duygusal yapi bir birinden kopuyor. Yani, eski usul evlilik torenleri yeni nesile kabak tadi veriyor, birak duygu selini buyuk bir angaryaya donusuyor. Freya ve Webb kendi kafalarina gore bir dugun tasarladiklari icin bu acmazdan kurtulmuslar sanirim, kendileri icin oldukca duygu yuklu bir dugun yaratmislar. Rituel tekrar duygusal kokleri ile birlesmis. Bu dugun kolay kolay unutulmaz velhasil, bir yastikta kocasinlar insallah…

  9. Düygü said,

    Mayıs 26, 2010 @ 17:21

    Nazım, ne kadar güzel anlatmışsın bu konudaki hislerimi! Bu konulara uzmanının gözlüklerinden bakmanın da tadı bir başka oluyor.

  10. koray löker said,

    Mayıs 27, 2010 @ 03:01

    Harbi çok şahaneymiş… Bir yandan hayranlıkla kafamda bunlar uçuşurken, diğer yandan seremoninin o sabitleme anlamını ve bunun toplumsal hafıza değil, bireyin hafızasında da böyle çalışma hali, Marquez’in “Tanrı vardır” pankartını hatırlattı… O kadar vahim durumda olmasak da, aynısını yaşıyormuşuz gibi. Biraz korktum aslında.

  11. Emre said,

    Mayıs 28, 2010 @ 12:03

    Arkadaslar yapmayin boyle seyler bizimde canimiz cekiyor evlenemiyoruz; ama ayip ama.

  12. Safa Küçüköner said,

    Temmuz 24, 2010 @ 19:06

    Biraz önce Muratın blogunda tanıştığım “Days with my Father” photo essay’i ile salya sümük ağladım, şimdi senin blogunda, Freya ve Webb’in düğün törenini sanki ordaymışım gibi yaşadım ve çok güldüm. ( Muratın sayfasında da bu düğüne rastlamıştım ama itiraf etmeliyim ki okumamıştım :)
    Karı koca ruh halimi bozdunuz benim, gecenin ikisinde bi ağlıyorum bi gülüyorum.

    teşekkürler bu güzel yazı için..

    sevgiler

  13. bora said,

    Aralık 2, 2013 @ 18:29

    Ben bu yazıyı görmemişim.
    İşin komiği yazıya Cage ve Cher’in resminden gelmem
    Pek güzel olmuş, eline sağlık
    Evlenmeyi planlayanlara göndereceğim

RSS feed for comments on this post · TrackBack URI

Yorum yapın