Archive for Ben Düygü Hanım nasılım

Road Trippin’

ODTÜ Biyoloji yıllarımdan canım ciğerim Ilgaz (nam-ı diğer Goşi), Amerika kıtasına gelmesine sebep olan yüce bir staj programının ardından beni de ziyarete geldi. Yaklaşık bir haftası vardı. Biz de bunun bir kısmını New Orleans’tan Florida’ya arabayla küçük bir yolculuk yaparak değerlerdirmek istedik.

Rotamız New Orleans - Pensacola - Gainesville - Orlando - St. Petersburg şeklindeydi.


Şu mavi çizgiye bakıp üzerinde ne çok şey olduğunu düşündükçe şaşırıyorum… Goşi gelmeseydi bu kadar uzun bir araba yolculuğuna asla cesaret edemezdim herhalde. Meren’le uyuşuk uyuşuk oturmuşuz yerimizde, keşke o da burada olsaydı, keşke o buradayken üşenmeseydik… Bir sürü keşkeler…

4 günlük bu gezinin ilk günü genel olarak yolda geçti. Pazar günü sabaha karşı 5 gibi yola çıktık. New Orleans’a 3-4 saat uzaklıktak bir tatil beldesi olan Pensacola’da durduk. Deniz çok soğuktu ama beyaz kumlu plaj büyüleyiciydi.

Buradan sonraki durak Gainesville idi. Gainesville’e akşam 9 gibi varabildik. Yine biyolojiden bölüm arkadaşımız Günseli’yi, dünya tatlısı bebişini ve eşi İbrahim’i gördük. İbrahim bize mangal yaptı. Uzun zamandan sonra ince belli bardaktan demlenmiş çay içmek harikaydı. (Burada parantez içinde belirtmek isterim ki, Gainesville’de yaşadığını bildiğim bu satırları okuyan sizleri de görmeyi çok isterdim fakat çok az vaktimiz vardı. Ama yolum oralara elbet bir daha düşecek.).


2. gün, sabah erkenden kalkıp Orlando’ya geçtik. Orlando tam bir turist şehri. Sea World, Disney World, Universal Studios vs gibi pek çok farklı eğlence parkı var. Ve bunların hepsini hakkını vererek gezmek isterseniz herhalde iki hafta boyunca her gününüzü parklarda geçirmeniz gerekir. Biz kısıtlı zamanda hızlandırılmış turlar yaptık. (Ama biletler çok pahalı olduğu için, imkanı olup da gideceklere mutlaka daha çok zaman ayırbilecekleri koşullar yaratmalarını öneririm).
Sea World, filmlerden aşina olduğumuz yunus, balina, deniz aslanı gösterilerinin yapıldığı parklardan biri. Yunus gösterileri gerçekten çok etkileyiciydi.

Fakat benim için bu parkı gezmenin ve bu günün bambaşka bir önemi var. Asıl ondan bahsedeceğim. Yıllar önce Discovery Channel’da “roller coaster”lar ile ilgili bir belgesel izlemiştim. Roller coaster, lunaparklarda bulunan kocaman, ters dönen, çok hızlı giden ürkünç trenimsi aletlere deniyor. O belgeseli izlediğimden beri (-ki sene 1999 filandı), içimde bir ukte olarak kalmıştır. Türkiye’de de yoktu o dönemler heybetlilerinden. Bilmem var mıdır şimdi. Ama ben yıllardır ortalıkta “roller coaster’a binmek istiyom” diye dolaşıyorum. Amerika’daki eğlence sektörüne çok aşina bir insan olmadığımdan, Sea World gibi eğlence parklarında hayvan gösterileri ve gezmelerinin yanı sıra böyle binelim eğlenelim aletleri olduğunu bilmiyordum. Gittiğimizde gördük ki, her parkta mutlaka binilebilecek aletler de varmış.

Başımıza geleceklerden habersiz iki şaşkın Türk kızı olarak, Journey to Atlantis isimli böyle bir “ride”ın önünde durduğumuzda, insanlar şelalemsi biryerden, bindikleri botun içinde çığlıklar atarak suya düşüyor, sırılsıklam oluyor ve neşe ile kapıdan çıkıyorlardı. “Çok eğlenceli görünüyor biz de yapalım, yihuuu” diyerek sıraya girdik. Bu arada, bu bir roller coaster değildi. Yine de raylı sistemle ilerleyen botlara biniyorsunuz, bir takım çocuk işi, masalsı, ışıklı Atlantis dünyalarından geçerek tepeye tırmanıyorsunuz. Ve şelaleden düşüyorsunu.
Fekat, bizim hakikaten başımıza geleceklerden haberimiz yoktu ve botun en önünde oturmuş olmamızı büyük bir şans olarak değerlendiriyorduk. Bir anda karanlık bir bölüme girdik, iki saniye sonra o şelalenin tepesinde olduğumuzu anladık, botun önü yavaşça eğildi ve altımızda uzanan boşluğu gördük, ben şoka girdim, buradan düşüyor muyuz yani şimdi, bizim buradan böyle korunmasız düşmemize nasıl izin veriyorlar yahu? diye düşünürken, düşmeye başlamıştık bile. Bünyemi müthiş bir korku sardı, zaten düşüşün miğdede yarattığı bir karıncalanma var, ölüyorum sandım. Fakaaaattt, düşüşten hemen sonra, o korku gitti ve acayip bir rahatlama ile başbaşa kaldığımı farkettim. Elim ayağım titriyordu. Sırılsıklam olmuştum. Ve dünyanın en huzurlu insanıydım. :))))

Olay sırasında tabi ki fotoğrafınızı çekiyor ve fahiş fiyatlara satıyorlar. Hayatta böyle şeylere para veren bir insan değilimdir ama, yukarıdaki fotoğrafı görür görmez Goşi’yle koptuk. Bu arada, orada Goşi’nin yüz ifadesinden de anlayacağınız üzere, kızcaaz bir süre korkunun şokunu atlatamayıp, az sonra resimlerini göreceğiniz roller coaster’a bir bakış atıp “mimkin değil binmem ben ona” diyerek son sözünü söyledi.

Her parkta mutlaka bir roller coaster olduğu için parklarda abzürd bir “fon müziği” var. Siz hayvanları, şeker dükkanlarını vs gezip görürken arkadan bir parçası mutlaka görünen roller coaster’dan aynı zamanda sürekli çığlık sesleri geliyor. Bütün gün o çığlık sesleri arada bir kulağınıza çalınıyor. Sanki yaşayan bir organizma, çok acayip :)

Bu “fon müziği” elbette Goşi’nin binmeme kararını pekiştirdi. Ben de tek başıma binmeye cesaret edemedim bir süre, fakat parkın kapanmasına çok az bir süre kala, Goşi’nin de yüreklendirmesiyle Kraken isimli roller coaster’ın merdivenlerini tırmanıyordum. Başıma gelecekleri düşünmemeye çalışarak yerime oturdum. Yanımdakilere bunun benim ilk roller coaster meöceram olduğunu söyledim. Ve başladı! Yine çok korktum ama müthiş keyif aldım. İndiğimde bacaklarım titriyordu, ama “bi daha” binmek istiyordum.

Yukarıda önden ikinci sırada en sağdaki çığlığın sahibi benim :)

“Roller coaster” macerası sayesinde kendimle ilgili bu acayip keşfi gerçekleştirmiş olmaktan bugün burada gurur duyuyorum. Bir insan bu kadar korktuğu bir şeyden aynı zamanda nasıl böyle bir keyif alabilir? Bağımlısı oldum. Keşke evin bahçesinde olsa, her sabah laba gitmeden bir kere binsem, o zaman stressiz bir insan olur muyum? Herkesi kayıtsız şartsız sever miyim? İşin garip yanı, yüksekten de korkardım. Yoksa, içimde bir “yamaç paraşütçüsü” yatıyormuş da haberim mi yokmuş. Sandığım kadar korkak değilmiş miyim?…. Falan filan… Tek bildiğim, o hızla giderken, her ters dönüşten, her hızla aşağı inişten sonra “vohoooooooo!!! Hala hayattayım!” hissini yaşamanın nefiz bir şey olduğu :) (Bu arada Kraken’in videosunu izlemek isterseniz burada bir tane var).

3. gün Orlando’ya 1,5 saat uzaklıktaki St. Petersburg’a gidip Salvador Dali müzesini gezdik. Sonra da oralardaki plajlara gittik.

4. gün için planımız sabahtan Universal Studios’a gitmek, akşam Orlando Magic-Utah Jazz NBA maçı izlemek ve maçtan sonra yola çıkmaktı.

Universal Studios, aslında Islands of Adventure’la birlikte iki parktan oluşuyor. Özünde gezip ünlü filmlerle ilgili şeyleri gördüğünüz ve simülasyonla birleştirilmiş aletlere bindiğiniz bir ortam. Arada bir rastladığınız film kahramanları, film dekorları ile fotoğraf çektirip turist içgüdülerinizi sonuna kadar doyurabiliyorsunuz.

Islands of Adventure bölümü isminden de hissedilebileceği üzere, pek çok eğlence aleti ile donatılmıştı. Bu gezide en sevdiğimiz mekan burası oldu. Malesef kısıtlı vakit yüzünden her şeyin tadını çıkaramadık. Ama ben “Hulk” temalı “roller coaster”a tabi ki bindim :) Artık beni kimse tutamazdı.

Islands of Adventure gerçekten hayal, masal falan fistan dünyası gibiydi. Amerikan eğlence sektörünün ulaştığı son nokta mıydı? Yoksa bu ülkede daha neler görecektik? Bir şekilde, eğlenmek için verdiğiniz paranın karşılığını alıyordunuz.

Akşamki NBA maçı, benim için yine bir ilkti. Spora pek ilgisi olan bir insan olmadığımdan daha önce ne televizyonda ne canlı olarak bırak NBA maçlarını, herhangi bir basketbol maçını adam gibi seyretmişliğim yok denecek kadar azdı. Fikir Goşi’den çıkmıştı. Orlando Magic’te Hidayet Türkoğlu, Utah Jazz’da da Mehmet Okur oynuyormuş -güsel bir tesadüf- (en azından maçtan önce Hidayet Türkoğlu’nu biliyordum :) Ponpon kızları, aralarda akrobasi gösterileri, bira ve sosisli sandviç (hotdog) ile bir başka gerçek Amerikan deneyimini yaşamış olduk.

(Soldan sağa: Didem, Goşi, Düygü. Yeri gelmişken, Didem’e Orlando’da evinde bizi misafir ettiği için ne kadar teşekkür etsem az.)

Eve dönüş yolunda, bütün bu eğlence parkları, maçlar, ponpon kızlar vs vs ile insanların nasıl yapay bir hayal dünyasında olduklarını, ve dünyanın bir ucunda savaş varmış, şehirler yıkılmış kimin umurunda psikolojisine kapılmanın - hele ki bu kültürün içine doğmuşsanız - ne kadar kolay olduğunu düşünmek için yeterince vaktim oldu. O hayal dünyasına birkaç günlüğüne girmek çok keyifliydi, bunu ben burada inkar etsem yukarıdaki fotoğraflar gerçekleri belgeliyor zaten. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Her şey o kadar pürüzsüzdü ki. Geri döndüğümde “gerçek” dünyanın içinde kendimi bir yabancı gibi hissettim. Bu paragrafı da aslında ne kadar duyarlı bir insan olduğum mesajını vermek için yazıyorum. Şimdi bu blogun ırçılık karşıtı, halkçı, zeki, ezilenin yanında olan okurlarının bana sövme zamanı :) Büyrun yorumlara alalım sizi. :P

Sonradan gelen ek: Nasssııı yani? Bu tren neredeyse onu bulacağım :)
amazing-roller-coaster-picture.jpg

Yorumlar (12)

Çektiğim en güzel fotoğraf

dsc_4785k.jpg

“Mardi Gras müzisyenleri”ni anlatan bir photoessay yazmak istiyordum, ama vazgeçtim. Çok sevdiğim bir iki fotoğrafın net çıkmadığını farkettim.

Mardi Gras döneminde birkaç gün boyunca elimden fotoğraf makinesini düşürmedim. Hatta Meren’e söylediklerimi buraya yapıştırıvereyim: “Bugün de bissürü fotoğraf çektim. Çok keyifliydi. Hayattan zevk almaya başladım gibi hissediyorum makineyi elime aldığımdan beri. Ortamlarda hiç sıkılmıyorum. İnsanlarla olmaktan keyif alıyorum. Çünkü onlardan uzaklaşmak istediğim anda fotoğraf çekmeye başlamam yeterli oluyor, kimse bana ilişmiyor. Ben de işe yarar bişeylerle vaktimi boşa harcamadığımı hissediyorum. Gerilmiyorum. Müthiş bişey :)”

Son bir haftada çektiğim yüzlerce, ve çoğu işe yaramaz karenin arasından, gönlümün açık farkla sultanı bu kare oldu. Sadece bu kare için “oha gerçekten çok güzel bir fotoğraf oldu” diyebildim. (Mardi Gras’nın nasıl bir şey olduğuna dair fikir edinmek isterseniz, diğer fotoğraflara buradan ulaşabilirsiniz.)

Bu arada Meren’in yokluğunu katlanılır kılan her türlü etkinliğe saldıran bir insan olarak, bugün şekil ve şemalimde bir değişikliğe gittim. Ahmet saçımı kesti ve son derece rastgele büyüklükte seçtiğimiz perçemleri turuncuya boyadı. Hayatımda saçıma ilk kez boya değmiş olduğunu da belirteyim (bu anlamsız ayrıntı ile sizler de mutlu yarınlara koşuverin). Fikir vermesi bakımından işte şöyle bir şey oldum:
mutlu-olmus.jpg

(not: hayır burnum normalde öyle patlıcan gibi değil, evet şekilci bir “kadın” organizmasıyım, evet Japon animelerindeki kızlara benzemek istiyorum, hayır saçlarımı boyamam hala “kagobunshin no justsu” yapamadığım gerçeğini değiştirmedi -Çağlar’a ve Didem Kamoy’a yingelerinden selam olsun ;)

Yorumlar (7)

Hip hop dinlemek amacındayım

Yazacak çok şey var aslında. Misal, Hrant Dink öldürüldü, ben bir süre dünya ile ilişkilerimi kopardım, labdakiler benim yine onlardan nefret ettiğimi sandılar. (Müthiş bir iletişim kopukluğu yaşıyoruz, bence tabi. Onlar beni çok iyi tanıdıklarını ve anladıklarını sanıyorlar, bu da beni nedense her allahın günü üzüyor. Her neyse.)

dsc_3404-k.jpg

Sonra misal, Meren Türkiye’ye vize değiştirmek için gitti (doktoraya kabul ettiler onu, bu yüzden vize değişikliği gerekiyordu). Yine bir takım “seküriti” sorunları çıktı. Meren’in çok akıllı olduğunu anladılar, casus olabileceğinden şüpheleniyorlar sanırım :). Sonuç olarak, uzunluğu belli olmayan bir süre için Türkiye’de “mahsur” kaldı. (Geçen sefer 5 ay sürmüştü, şimdi ne kadar sürecek bakalım). İlk birkaç günü “hayır bunun beni bunalıma sokmasına izin vermeyeceğim” diyerek geçirdim. Bu esnada eve gidesim gelmediği için saat 10′a kadar labda kalıyor, yaşamsal faaliyetlerimi devam ettirebilmek için de Japon “Miso” çorbası içiyordum (sağlıklı hazır çorba). Bu günlerden kimilerinde gece eve bile dönmeyip Ahmet’e gittim, orada kaldım, Lost ve benim daha önceleri seyretmediğim dizilerden seyrettik. Yani iyi olduğumu düşünüyordum, enerjiktim. Meren’in yokluğunda onun çalışma masasını ele geçirip masaüstü bilgisayarından, ve ben “müzik aç” dediğimde iki şarkı çalıp devamını getirmeyerek pek de faydalanmadığı/faydalandırmadığı müzik sisteminden faydalanacaktım. Ayrıca bulaşıkları yemekten hemen sonra yıkayacak, mutfağın çiçek gibi olmasının keyfine varacaktım (o mutfak, mekanı bizden fazla sahiplenmiş hamamböceği ve fareler ile ne kadar “çiçek gibi” olabilirse artık.) Ayrıca yine, hazır o yokken, bütün hayatımı bilime adayabilir, o geldiğinde ben bir makale bile çıkarmış olabilirdim (yok artık daha neler). Fakat bu hayallerin gerçekleştirilmesi için: birincisi eve gitmek (bilgisayar, ses sistemi, mutfak vs evin sınırları içindeydi ne de olsa), ikincisi eve gidilmiyor ve labda kalınıyorsa lab ahalisi labı terk eyledikten iki dakika sonra makale okumayı bırakıp Japon çorbası eşliğinde Japon animesi izlememek gerekiyordu.

Yukarıda betimlenen tablodan hissedilebileceği üzere, Meren’in aylar sürebilecek planlanmamış yokluğu konusunu unutmaya çalışıyor, ve kafama takmıyormuş gibi davranıyordum. Aylık hormon değişim rüzgarlarının birkaç gün önce beni vurması ile kendini kandırmaca oyunu sona erdi. Perşembe sabahı Meren’le telefonda gayet normal bir insanmışçasına konuştuktan ve telefonu kapadıktan hemen sonra ağlamaya başladım. Sonra öğlene kadar masamda oturup maksipreplerini yeni yaptığım subclone’ları doğrulamak için hangi restriction digestion’ları yapmam gerektiğine baktım, hemi de ağladım. Kimi zaman ağlamaya ara vermek isteyip tuvalete gidiyordum. Ama ağlamam durmadı. Sonunda gidip koskoca Dr. Mize’a ağladım. Sonra sustum. Oliver neyse ki bu konularda bana yüz vermiyor. O benim kas kafalı olduğumu sanıyor olabilir ama ben onun bana yüz vermeyişine gerçekten minnettarım. Eğer yüz verseydi ondan da utanmaz ona da ağlardım. Sonra iyice şımarık bir kızçocuğuna dönerdim. Ama bu arada Dr. Mize’ın bana yüz vermiş bu babacan varlığına da minnettarım. Onunla konuşmasam kafamda büyüyen saçma dertlere gömülüp kalacaktım sanırım. Bunları niye buraya yazdığımı anlarsam size de söylerim. İkisine de söylemiyor olduğum için birilerine söyleyesim var sanırım :)
Susmanın ardından, “yine herkesin ortasında ağladım mnako” hisleri, yoğun bir suçluluk duygusu, ve ardından “yeter ulan” diyen bir iç ses ile başbaşa kaldım. Yeter ulandı. Hakikaten o psikolojiye girmeyi istemiyordum. Ağlayasım varmış galiba (XX kromozomlu bir insan organizması olmanın sonucu). Sonunda gerçekten bu durumun beni üretken olmaktan alıkoymasına izin vermemeye karar verdim. Bu sefer samimiydim. (Ya da şu an bana öyle geliyor).

Zaten o sırada Mardi Gras imdadıma yetişti. Geçitler, eğlenceler başladı. Trafik mahvoluyor tabi Mardi Gras sırasında, yollar kapanıyor. Ben de okula bisikletle gittim geçen hafta. Araba sahibi olduktan sonra merdiven bile çıkmıyorum, hiç yürümüyorum vs. Hava buz gibi olduğu halde bisiklete binmek çok keyifli oldu. (Şimdilik okula gitmem bir saat sürüyor ama zamanla hızlanacağımı umuyorum). Haftanın birkaç günü okula bisikletle gitmeyi planlıyorum. Eğer bunu yapabilir ve belli bir kondisyon tutturursam çok ileride bisikletle uzun mesafe (şehirlerarası) gitmek gibi hayallere de sahip bir insan olduğumu burada yeri gelmişken belirteyim ki, hem tembellik yapacak gibi olursam “blogda da yazdık, şindi yapmazsak yiğitliğimize zeval gelir” diyeyim. Evet.

Mardi Gras çok keyifli geçiyor. Bu yazının hala okumakta olduğunuz “giriş bölümünü” tamama erdirip başlıkta sözü edilen müzik türünü neden dinlemek istediğime geçebilir ve bu yazıyı sonlandırabilirsem, birkaç gün sonra da Mardi Gras’da çektiğim fotoğraflarla, kocama özenmiş bir insan olarak, bir minik fotoessay yazmak istiyorum. Şimdilik aşağıda ilk boncuk toplama seansı sonrası Virginia, Tümay, Ahmet ve beni (kafası olmayan) görebilirsiniz.

dsc_4094k.jpg

dsc_4122-k.jpg

Gelelim Hiphop konusuna. Evet ben hiphop dinlemek istiyorum. Bu fikre aslında aylar önce Morcheeba’nın Charango albümündeki “Women lose weight” şarkısı ile kapılmıştım. (Morcheeba albümlerinde farklı müzisyenlerle çalışıyor, “Women lose weight” parçasında da Slick Rick adlı, hiphopçu komik mi komik bir abimiz ile çalışmışlar). Ayrıca zencileri çok sevdiğime karar verdim. Uzun zaman önce burada yazdığım bir yazıda kendilerinden olumsuz bir şekilde bahsetmiştim de salak okurun biri onlara “zenci” diyorum diye bana Martin Luther King’den nağmeler estirmişti yorumlarda. O dediklerimden vazgeçmiş değilim. Zenciler çok tembeller, çok yavaşlar. Ayrıca en az beyazlar kadar ırkçılar. Kendi içlerinde bile, açık renkli bir zenci çok koyu renkli bir zenci ile evlenmiyor. Bir beyazla bir zencinin arkadaşlık ettiğini pek görmedim (tabi bunlar ABD’nin güneyi için geçerli). Falan filan. Ama ben yine de zencileri çok seviyorum. Çünkü aynı zamanda çok sıcaklar, sokakta bir zenci gördüğümde (ben kendilerinden diğer beyazlar gibi öcü görmüşçesine kaçmadığım için) bana selam veriyorlar “hey darlin’, how you doin’?” diyorlar. Sanırım zenciler ekonomik piramidin alt tabanına yakın olduklarından bana daha bir “Türkiye insanı” gibi geliyorlar. Aristokrat bir havaları yok, ve kendimi onlara yakın hissediyorum. Artık ne söylediklerini/aksanlarını anlayabiliyorum (tamamen değil, ama en azından başka bir dil gibi duyulmuyor:). Ayrıca ironik ama, derilerinin rengine hastayım, ciltlerinin pürüzsüz, sağlık fışkıran bir hali var. Kadınları rengarenk giyiniyor ve saçlarını her gün, sanki düğüne gidecekmiş gibi abartılı şekilde yapıyorlar. Baton Rouge’da kaldığım zamanlarda hergün otobüsle okula gidiyordum ve bazen otobüste saçları beni şok eden o kadınlardan görüyordum: “Mc Donald’s” üniformasıyla sabah işe giden zenci bir kadın, saçları “az önce Sindirella’nın balosundaydım” dercesine tepede dev bir topuz, o topuzun yerinde durması için üç kilo jöle… Neyse işte, onları postanelerde, DMV’de, süpermarket kasasında kaplumbağa yavaşlığına erdiren ve insanı çileden çıkaran halleri aslında tasasızlıklarından kaynaklanıyor, ve ben onu da elimde olmadan seviyorum. Tasasızlıkları yüzünden öyle giyiniyor, öyle konuşuyorlar sanki.

jjtw.JPGjjtw2.JPG

Velhasılkelam, bu insanların yaptığı müziği dinlemek istiyorum. Eminim gezegende bir yerlerde dinlemeye değer bir hip hop vardır. Sadece “kadınım popona hastayım” “hey dostum dün bir beyaz öldürdüm” filan demeyen, ya da dese de şöyle “gruuuvvvlu”, müzikal anlamda dinlenesi (zaten sözleri anlamam biraz zaman alacak nasılolsa) bir şeyler vardır. Şimdilik yukarıdaki iki adamın meydane getirdiği “Ying Yang Twins” adlı grubu deneyeme karar verdim. Rastgele bir seçim. Zenci-Çinli imajına kapıldım, zavallı bir tüketiciyim. (Eminem var bi de, ama içim kasılıyor bazen, nefret dolu bir insan kendisi. Seviyoruz yine de. EK: Bir de Ceza var, onun da ilk çalışmalarını seviyoruz.). Bu yazıyı okuyan sevgili okurun bildiği güzide hiphop icracılarından da haberdar olmak isterim.

Bu yazı da burada biter.

Yorumlar (34)

Bööööööö

Bir mübarek Cadılar Bayramı’nı daha geride bıraktık. Dün hep birlikte French Quarter - Bourbon Street’e gittik ve pek eğlendik. Diyecek fazla bir şey yok. Her ne kadar bir başka “haydi insanlar para harcasın” etkinliği de olsa, Cadılar Bayramı gönlümün bir numarası olan bayram. Minik kuzen Ece’nin bile ilk söylediği kelime ve cümleler arasına “Jack”* ve “dis iz Halovin”* sokabilmişsek, bugün Amerikan emperyalizmini damarlarımızda akan bir kan olarak…. Her neyse, lafı uzatmama sözümü tutuyorum :)

Yukarıda gördüğünüz kostüm “benim aslında olmak istediğim kişi” kostümü. Neredeyse tamamen evde bulunan kıyafetlerden bir araya getirilmiştir. Sadece sarı tişörtü K-mart’tan 2,5 dolara aldım. Onun dışında hepsi Türkiye’den yanımda getirdiğim şeyler.

Yukarıdan aşağı:

  • Bere = bir Ekin ve Fırant yeniyıl hediyesi.
  • Etek = bir Nunu el örgüsü.
  • Çoraplar (kolumdakiler dahil) = ben Türkiye’den ayrılmadan hemen önce modaydı bunlar :)
  • Ayakkabılar = Favori ayakkabılarım (yıllardır giyiyorum :)
  • Hareket = Kagobuşin no jutsu! Naruto hesabı. (Fakat hareketi doğru yapmayı becerememişim. Bu arada bunu Türkiye’den getirmedim. Japonya’dan geldi.)

(Ayrıca bu kadar turuncusever bir insan olduğumu ben de bilmiyordum).


Kabul etmek zorundayım, çok şirin olmuştum.


Ürkünç bir ölü prenses arkadaşımız.


Hemen hemen herkes (fotoğrafı çeken, ve hemen hemen hiçbir fotoğrafta görünmeyen = elbette Meren).

*The Nightmare Before Christmas

Yorumlar (22)

Doktora ya da “my egoooo?!!”

Son zamanlarda (yan panelde de bahsi geçtiği üzere) çok keyifle takip ettiğim bir karikatür dizisi var: PhD Comics. Yazan ve çizen Jorge Cham*’in tasviri ile “akademik hayata (eğer orada hayat varsa) dair bir comic strip (bant karikatür?)”.

Bu karikatürleri bu kadar sevmemin sebebi, sloganı “çalış, çalış sadece çalış, köle!” olan bir hocanın (ve karısının) yanında doktoramı icra etmekte olan bir insan olarak, dünyanın pek de uzak olmayan bir köşesinde, üstelik de çok iyi bir üniversitede okuyup benzer hisleri yaşamış birinin (birilerinin) varlığından eğlenceli bir şekilde haberdar olabilmem. Ve “neyse yalnız değilim galiba” diyerek acılar içindeki ruhuma bir damla su serpilmesi.

Nitekim, bu diğer (hayali) doktora öğrencileri ile hayatlarımız öylesi bir paralellik içinde ki, şu son karikatürünü buraya koyup “bir de bana bakın” demek istiyorum.

Yukarıda “grad school” (doktora) yollarında “kaybolmuş” öğrencilerin egolarının yerlerde sürünmeye başlayışı, lab yaşantıları, “ramen noodle”** ile beslenip “neden, neden buradayız?” diye höykürüşleri görülüyor :)

Aşağıda da Düygü’yü aynı şekilde görüyoruz. (İçimden höykürüyorum :). Egom o kadar yerlerde sürünüyor ki, bu karede kendisini görebilmeniz imkansız.

*Bu arada kendisi Stanforf University’de Makine Mühendisliği doktorası yapmış, üstüne de Caltech‘te çalışmış.
** Ramen Noodle dediğimiz şey, çok ucuza böyle plastik kapta satılan, içine kaynamış bir bardak su koyulmak sureti ile iki dakikada şipşak hazırlanabilen bir çeşit makarna. Bizde öğrenciler nasıl paket makarna ile besleniyorsa burada da Ramen Noodle (ya da Cup Noodle) ile beslenmekteler.

Yorumlar (17)

Paralel evren

Paralel evrende ben bir zoologum. Vahşi hayvanların peşinden koşuyorum, onları tedavi ediyorum, onlara dokunuyorum, yaptığım işlerden dolayı bana Nobel Çevre Ödülü veriyorlar… (O evrende Nobel Çevre Ödülü diye bir şey var.)

Paralel evrende Meren‘le puslu kıtalararası dolaşıp duruyoruz, o fotoğraf çekiyor, ben timsah avcısı Steve’cilik oynuyorum. Fiziksel olarak acayip “fit”im. Koşuyorum, atlıyorum, zıplıyorum. Kollarım filan böyle hafif kaslı. Çok “erkek bir Fatmayım” ve de bana bakan biri “bu kıza bulaşmak istemem şahsen, ama taş gibi de hatunmuş” diyor :) Akşamları elim yüzüm kir içinde kaldığımız çadıra dönüyorum. Önce çadırdan sivrisinek spreyini alıp bacaklarıma kollarıma sıkıyorum, ortaya bir yeşil limon kokusu yayılıyor. Sonra çadırın hemen yanındaki döküntü tahta masaya oturuyorum, cırcır böcekleri ve ağaç hışırtıları arasında o hep hayalini kurduğum kitabı yazıyorum. Paralel evrende ben zoologun yanında birazcık da yazar olabilirim pekala.

Meren çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… fotoğraflarını çekiyor, ben çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… öykülerini yazıyorum. (Bize artık Moleskine dayanmıyor:)

Paralel evrende Meren’le Türkiye’nin her köyünü, her köşesini bucağını dolaşmışız. Çanakkale’deki şehitler anıtını da biliyorum, Artvin’in dağ köylerinin kokusunu da, Ağrı Dağı’nın ne kadar yüksek olduğunu da… (Şu içinde bulunduğumuz evren itibariyle Türkiye’yi o kadar bilmiyorum ki, bu örnekleri çoğaltamıyorum.)

Paralel evrende gelecek bizi endişelendirmiyor, parasız kalmaktan korkmuyoruz, ayrıca ben elime hamamböceği alıp komiklik şakalar olsun diye Meren’in tişörtünün içine atabiliyorum, onun üzerine Meren beni kovalamaya başlıyor, ama ben çok hızlı koşabiliyorum, yakalaması biraz zor oluyor. Hatta ağaca falan tırmanıyorum süper bir çeviklikle. O, zamanında çok sigara içmiş (ama artık tamamen bırakmış) bir insan olduğu için nefes nefese aşağıdan “eşşek sıpası” filan diye bağırıyor. :) Ya da -mesela- bir uçağa/otobüse/trene atlayıp Beyrut’a gidebiliyoruz, Meren fotojurnalist oluyor, ben fotoğrafların yazısını filan yazıyorum.

Paralel evrende de hayat kolay değil, ve aynen bu evrende olduğu gibi hayatın kolay olmamasını, sadece bizi daha akıllı ve bilge yapacak bir şey olarak görüyor ve buna lanet filan etmiyoruz. Yine de ben biraz daha az endişeli ve stresli bir insan olabilirim pekala o evrende.

Paralel evrenden, bu evrendeki kendime bakıp el sallıyorum. Bu evrendeki ben, sofistike bir mikroskoptan kurbağa hücrelerindeki hedehöt proteinine bakarken birden kendisi ile karşılaşınca şaşırıyor, önce mikroskobun okülerine dayanmaktan çevresinde kırmızı izler olmuş gözlerini ovalıyor, sonra tekrar bakıyor. Gülümsüyor o da bana. O da kendi evreninden şikayetçi değil aslında, geçen ay yüksek prestijli bir bilimsel dergide makalesi yayınlanmış, onun verdiği heyecanla daha da bir işkolik olmuş, penceresiz, güneşsiz bir laboratuvarda bütün gününü geçiriyor olmasına pek de aldırmadan çalışıyor. Bir hücrenin içinde olup bitenleri bilmenin ve bilinmeyenleri keşfetmeye çalışmanın, okuduğu yeni bir makaleden öğrendiği yeni şeylere şaşırmanın keyfini yaşıyor.

Yine de insan “öbür türlü olsa nasıl olurdu acaba” diye düşünmeden edemiyor. Belki “O”nun paralel evren dediği şey, gelecekte gerçek olabilecek bir şeydir. Belki paralel değildir de kesişmektedir evrenler. Ya da, hayat -mesela- anlamsız günlük konuşmalarla, o ne demiş, bu ne yapmışlarla geçirilemeyecek kadar kısa, fakat istesek paralel evrene sıçrayabileceğimiz kadar uzundur belki de.

İnsan pekala “biyoloji doktoru”nun yanında birazcık da timsah avcısı Steve olabilir mi ki? Bisikletle bir kıtayı baştan başa geçebilir mi ki gün gelince? Objelere ve mekanlara bağlanmayı bırakıp kanat takıp korkusuzca uçabilir mi?

Fotoğraflar (yukarıdan aşağı):

1) “Stuttgart” - Muammer Yanmaz
2) “Böyle de yazarım” - A. Murat Eren. Bu blog yazısı için benim ricam üzerine ve yazıdaki diğer fotoğrafların aksine, sanatsal bir kaygı güdülmeden çekilmiş bir fotoğraftır :)
3) “Dreamcatcher II” - A. Murat Eren.
4) “Kaçak ışıklar” - Raşit Selçuk
5) “Ata-kadın” - Erdal Kınacı
6) “Abaküs” - Erdal Kınacı
7) “Veya” - A. Murat Eren
8) “Öz portre” - A. Murat Eren
9) “Renk-Işık” - Erdal Kınacı

Yorumlar (22)

Çok yoğun bi kişiyim

Bu aralar çok yoğunum. Hesapta araba alınca okuldan eve 1,5 saatlik otobüs maceralarım sona erecek ve spor bile yapmaya vakit bulacaktım. Fakat bu aralar Amerika’da yaşamın bir parçası olan sinir bozucu ayrıntılarla uğraşmaktan (araba sigortası, sağlık sigortası vs vs), kelimenin tam anlamıyla “kafamı kaşıyacak vaktim yok”. “Firefox” yazısını bu yüzden yazamadım henüz, unutmuş değilim. Bir de, Firefox demişken :) Pardus 1.1 alfa (kod adı Meren) çıktı! Bizim (biz = son kullanıcılar, geliştirici veya Linux geek’i olmayanlar) için kullanılabilir bir sürüm değil, hatalarını filan ayıklayacaklar ve sanırım birkaç aya süper hızlı açılan ve eklenen bir sürü başka güzelliği burada leziz şekilde listelenmiş olan Pardus’umuza kavuşacağız. (Ya bu arada, yengenizden bir istek, ben Toshiba dizüstü bilgisayarımda salak Windows ile kullanabiliğim hibernation, standby gibi özellikleri kullanamıyorum. Ona da bi elatıverseniz a delikanlılar. :)

Biraz daha “sevgili günlük” formatında yazayım bugün madem:

Cuma akşamını haftanın yorgunluğunu atmak amacıyla sinema akşamı ilan edip, önce evde “V for Vendetta“yı izledik. Son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi. Nefissssti. Matrix’in yönetmenleri Wachowski kardeşlerin parmağı var filmde. Film aslında Alan Moore’un yazdığı aynı isimli çizgiromandan uyarlamaymış. (Bu arada söylenenlere göre Alan Moore senaryosunu okuyup beğenmemiş.) Çizgiroman versiyonunun Sandman tadında olduğunu sanıyorum. Sandman’i bitirince ona da başlarım artık :) Meren bile okuyacak gibi görünüyor.

Cuma gecesi, “V for Vendetta”yı izledikten sonra, kalktık “Karayip Korsanları 2″ye gittik. 11.30 seansı. Çok komikti :) Sinemaya ne zamandır gidemiyordum (tahmin edersiniz ki sinemaya gitmek için de araba gerekiyor buralarda). Çok eğlendik. Jack Sparrow’un hastasıyız ailecek.

Bu arada, yoğunluk ve haliyle biraz da stres içerisinde geçen günlerimi şenlendiren, blogunu kahkahalar içinde okuyarak hayat bulduğum (Karayip Korsanları etkili) bir bağyan var. Kendisi annanemin kız kardeşinin kızının kızı olur :) (Hayır, şaka yapmıyorum:) Siz de onun yazılarını okuyun ben yokken :) Çok komik bir hatun kişidir. Hatta “hiç bu kadar komik kadın olur mu yav, yıllarca kadınlara haksızlık etmişiz” falan diyeceksiniz. O derece. (Sağ taraftaki -Internet Explorer’cılar için blogun derinliklerindeki- linklerde de Fatocan olarak bulunmaktadır.)

İşte böyle. Bir süre sesim çıkmazsa korkmayın. Elbet geri geliciim. Gideyim biraz böbrek tamir edeyim :P

Yorumlar (11)

O Geldi! :))


İşte sonunda burada! :))) Benim de ağzım kulaklarımda. Sokaklar, cockroach abiler, evler, insanlar, her şeyler şekil değiştirdi gözümde, her şey daha bir güzel. Evet tam sevgi kelebekleri olduk. Yaşasın!

Bu arada, festivalden festivale koşan New Orleans’ta bu hafta sonu elbette yine bir etkinlik vardı: French Quarter Festivali. Sonunda ailemizin fotoğrafçısı Meren’i taktım koluma (aslında ben biraz üşeniyordum, o yüzden onun beni koluna taktığını söylesem daha doğru olur) ve düştük French Quarter yollarına. “Güneş sıcak, deniz ıslak, beyin bronzlaşması yaşıyoruz”a rağmen, Fatili de keşke burada olsaydı dedirten güzel bir konser izledik.

Bu arada sahnenin önünde bir çalı süpürge ile neler yapılabileceğini hayretler içinde görmemizi sağlayan, kafayı sıyırmış zenci amca da günümüze ayrı renkler kattı. Tabi ki Meren zenci amcanın dökülmüş dişlerinin ardından kalan eğri büğrü birkaç dişine ev sahipliği yapan o deli gülümsemelerini, yarısı olmayan parmakla süpürgeden gitarını çalışını ve bulaşık teli görünümlü, beyazlamış sakallarını görüntülemekten geri kalmadı, ve onu tarihin tozlu ve elbette benim blogumun nahoş sayfalarında yaşamak üzere fotoğraf karelerine hapsetti :) :P

Bu arada festivalde Ahmet, Nathan ve Melissa da vardı (fantastik dörtlü:))

Son olarak eğer Meren’in gözünden birkaç New Orleans karesi daha görmek ve manyak zenci amcanın başka pozlarına da göz atmak isterseniz, şuraya ve buraya tıklayın.

Yorumlar (16)

Bad Car-ma

Otobüs diyorum… Otobüs. :( Otobüs istiyorum. Metro istiyorum.

Araba istemedim ki ben hiç hayatımda. Tekeri olan şeylere dair isteklerim başkaydı benim: Küçüktüm, patenim olsun istedim, dört tane minik tekeri vardı onların. Pürüzsüz betonlarda çok nefis kayılır, çok mutlu olunurdu. Zamanla tekerlerin sarısı aşınıp altından siyahı görünürdü.

Burdur’da göl yolunda bindiğim bisiklet vitesli olsun istedim, artık kuğu bisiklet olmasın istedim, yokuşları daha rahat çıkmak, inişlerde daha çok hızlanabilmek için. Bisikletle şehirler arası yolculuk yapmak istedim (henüz başaramadım:). İki tekeri vardı bisikletlerin. Büyük ve inceydiler bu tekerler, tellerine renkli boncuklar da takılabilirdi ve de mutlulukla bir ilgileri olmalıydı.

Hep otobüs çabuk ve boş gelsin, Güvenpark’ta ODTÜ dolmuşunun sırası kısa olsun, gece geç vakitse dolmuş çabuk dolsun istedim. Dolmuşların tombul tekerleri ve kötü amortisörleri vardı, insanı hop hop hoplatırdı. Ben buna rağmen arka sıranın en sağına oturmayı severdim. Ve paramı uzatanlara her zaman teşekkür ederdim (duyacakları şekilde). Rahatlıkla bir ilgisi vardı sanki o koltuğun. Sanki dolmuşun en izole koltuğuydu. Önü boştu mesela, ani frenler açısından riskliydi. Yalnızlıkla bir ilgisi olmalıydı, ama seçme şansı sunan bir yalnızlık. Her şeye rağmen yanınıza oturan kişiye yol sorabileceğiniz, yani başın küçücük bir çevrilişiyle kurtulunabilecek bir yalnızlık.

Sonra metro’yu gördüm bir gün… Yeni, cici, turuncu bir şeydi.

Metro, benim göz bebeğimdi. Gecikmezdi, hızlı gider insana kötü süprizler de yapmazdı. Çok ses çıkarmaz, havayı kirletmez, hoplatıp zıplatmaz, korna çalıp insanı germezdi. Metronun tekerleri de bambaşkaydı. Onun geldiğini önüne kattığı rüzgardan anlardım, daha tünelin ucunda kendisi görünmeden saçlarımı uçuştururdu. Metro büyük şehirin en güzel oyuncağıydı. Ve ben büyük şehirleri, ve onların örümcek ağı gibi metrolarını, ve metroların içindeki çalgıcıları, duvralarındaki resimleri seviyordum. Her yere metro gitsin istedim. Dolmuşlar ortadan kalksın istedim.

Bütün bu tekerlerin ve onlara dair isteklerin arasında arabanın tekerlerine yer yoktu benim hayatımda. Araba bencilce bir kavramdı. Tamam onun da tekerleri vardı, ama 5 kişiden fazlasını taşımayı sevmezdi o tekerler. Üstelik hiçbir zaman da o rakama ulaşmazlardı ya. Ayrıca arabaların sahipleri hep işkilli olurlardı. Çoğu otostop çekenlere durmaz arabalarını paylaşmak istemezlerdi. Parketmesi de sorundu. Araba yalnızlık demekti, yolda kitap okuyamamak demekti. Havayı kirletmek, kendini zorla insansız küçücük bir kutuya kapatıp trafiğe çıkmak, ve o trafikte sıkışıp öylece beklemek, inip yürümeye karar verememek demekti. Klostrofobikti araba.

Modellerinden, ne kadar benzin yaktıklarından, bujilerin meme yapmasının ne demek olduğundan falan anlamanız gerekliydi. Oysa ki metronun çalışması için metroya binen herkesin bunlardan anlamasına gerek yoktu. Üstelik metrolar herkesindi, bütün koltuklar üzerinde herkes eşit haklara sahipti. Arabalar büyük şehirlerin en gıcık oyuncakları, insanoğlunun özündeki bencilliğin ve asosyalliğin de en güzel kanıtlarıydı. Bence…

Ben araba falan istemiyordum. Aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Şimdi bir tane almak zorundayım. Yoksa bu koskoca şehir klostrofobi olacak bende. Artık süpermarkete kendim istediğim zaman gidebilmek, ve istediğim kadar kalabilmek istiyorum :(

Batsın bu dünya. Gerçi… Bir kez daha düşündüm de…

(en baştaki fotoğraf: A. Murat Eren:)

———– 5-10 dakika sonra———— Good karma —–

Öte yandan… “Neden kafamı araba almanın bu kadar çetrefilli oluşuna, fasülyenin neden bir türlü pişmediğine takan bir insanım da, şu yukarıdaki ablalar gibi bir insan değilim ben” diye de düşünmüyor değilim zaman zaman. :) “Google idol”ın ilk kazananları.

Yorumlar (8)

« Öncekiler