Archive for Dünya

Planet Earth: duyduk duymadık demeyin, “hayatın anlamı”nı buldum!

Hafta sonu Louisiana’nın doğal yaşam alanlarını keşif gezilerimizin ilkini sonunda gerçekleştirdik ve uzun zamandır aklımda olan Jean Lafitte Ulusal Parkı‘na gittik. Louisiana doğası bataklıklardan ibaret (wetlands). Ama bataklıklar, Sabancı gibi içini doldurup, kurutup üzerine bina dikmeye çalışılması gereken bir avuç çamur değil, biyolojik çeşitliliğin oldukça fazla olduğu görülmesi ve korunması gereken doğal yaşam alanları. Hatta, binlerce canlıya ev sahipliği yapmanın yanı sıra, bataklıklar burada kasırgalara karşı doğal barikat görevi de görüyorlar.

Bataklık (Bu fotoğrafı Meren çekti)

Hem Remziye’nin yakında Şili’ye taşınıyor olması yüzünden “New Orleans’ta gezilmedik yer bırakmamak” amacına istinaden, hem de doğa aşığı insanlar olduğumuzdan düştük yollara. Parkın yaşadığımız yere 30-40 dakika uzaklıkta olması da cabasıydı.

Jean Lafitte Ulusal Parkı bataklıklar arasında dolaşmaya olanak veren harika yürüyüş yollarına sahip. Çamura saplanma tehlikesi olan yerlere devlet tahta yollar yapmış. Fakat parkın girişinde “tahta yoldan ayrılmayın” levhasına rağmen bir kurbağanın peşine takılıp yoldan ayrılınca çamura saplanan bir kişi vardı aramızda, kim olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Remziye’nin önünde uzanan yol

Hemen herkes fotoğraf makinalarını kuşanmıştı ve bir hayvana rastlamayı heyecanla bekliyordu. Fakat hava soğuk olduğundan, ortalıkta uçuşan bir iki kırlangıçımsı kuş dışında bir süre hiçbir hayvana rastlayamadık. Bataklığın en meşhur sakinlerinden bir timsah, bir yılan aradı gözlerimiz nafile. Bu arada bataklığın ilginç bitki örtüsünü incelemek bile keyifliydi. Bataklıklarda yaşayan bitkilerin kökleri sürekli olarak su ya da suya doymuş toprak içinde bulunduğundan ve bu ortam, kuru toprağa oranla çok daha az oksijen içerdiğinden, bitkilerin bir şekilde oksijene ulaşabilmeleri gerekiyor. Bu yüzden bazı ağaçlar nefis bir adaptasyon geliştirmişler: kökleri yer yer suyun üzerinde kalacak şekilde çıkıntılara sahip.

Ağacın kökleri
Kök yakın plan

Buradaki bitki örtüsünün vazgeçilmez bir parçası da İspanyol yosunu (Tillandsia usneoides). İsminden yosun olduğu sanılsa da ve nitekim buralarda da pek çok insan kendisini bir çeşit liken sansa da bu, aslında başka ağaçlar üzerinde yaşayan ve onların besinlerini çalan bir çiçekli bitki türü. Ağaçlardan öbek öbek sarkan ve rüzgarla sanki ağacın saçlarıymışçasına salınan bu ilginç bitki sadece Amerika kıtasında, ABD’nin güneydoğusundan Arjantin’e kadar olan bir bölgede bulunuyor. Bu bitkinin yarattığı atmosfere bakınca - ki ürkünç olabiliyor - New Orleans’ta bu kadar çok hayalet ve zombi öyküsü anlatılmasına şaşırmamak gerek. Karanlıkta uçan bir hayalet filan sanabilirsiniz bunları :)

İspanyol yosunu ile kaplanmış bir ağaç

Her neyse, bitkilerin hastasıyız, ama timsah görmek istiyorduk. Bu yüzden patikanın sonuna kadar gittik, bataklığın üzerinden geçen bir köprü ile hemen ileride son buluyordu patika. Bu arada yanımızda pek tatlı bir şahsiyet olan Amit (Hintli) ve meditasyon yapma maceralarımız sırasında tanıştığımız iki Hintli arkadaş daha vardı. Amit, Hindistan’da doktorasını yaptığı enstitüde yılan avcısı olarak biliniyormuş, zira kampüse ne zaman yılan girse onu çağırırlarmış, o da yakalarmış :) Bu maceralardan birinde kendisini bir kobranın ısırması şerefine bile nail olmuş - gözlerinde bir aşk ile anlatıyor bu olayı. (Bu arada “üniversite kampüsüne kobra girmesi” bir nedir, bu Hindistan nasıl memlekettir? sorarım size). Onun zooloji okumuş ve uzun zamandır vahşi yaşam fotoğrafçılığına gönül vermiş olması gezimize ayrı bir lezzet kattı. Meren ise adamcağızın 300 mm prime objektifine el koyarak ve kuş fotoğrafçılığına ilk adımını atarak olaydan kendine bambaşka lezzetler çıkarmayı başardı - yüzündeki hain gülümsemeye bakın ehehe - :)

Amit, Meren ve 300 mm
300 mm objektife takılan kuş (Bu fotoğraf da Meren’e ait)

Patikanın son bulduğu yerden geri dönerken Remziye müthiş bir keşif yaptı: cüce palmiyelerden birini oynatınca, yaprakların rüzgar almayan tarafına saklanmış ağaç kurbağaları (Hyla cinerea) gördük! Yaşasın sonunda kuş dışında bir hayvana rastlamıştık!

Herkes kurbağanın etrafına toplaştı

Bir minicik ağaç kurbağasının bir grup insanı nasıl deli divane ettiğini görseydiniz… Onlar kurbağanın fotoğrafını çekmeye çalışırken ben “bu dünyayı ve üzerinde yaşayan muhteşem canlıları kurtarabilmek için hala umut var galiba, yani şu insanların heyecanına bak, doğal ortamında minicik bir kurbağa görmek insanları nasıl da mutlu ediyor, acaba bunları göremeyeceğimiz günler gelecek mi, ama hayır, olamaz, gerekirse kurbağaların kurtulması için canımızı vermeliyiz” gibi bir takım düşüncelere daldım. (Bu arada dünya üzerindeki kurbağa türlerinin inanılmaz bir hızla yok olduğunu biliyor muydunuz? Kimi kaynaklar bunu “amfibi krizi” olarak bile tanımlıyor. Daha fazla bilgi için buraya.)

Onlardan sonra ben de bir iki kare çektim, şans eseri bir tanesi fena çıkmadı :) (bu arada kurbağanın büyüklüğü - daha doğrusu minikliği - hakkında fikir sahibi olabilmeniz için: bu arkadaş işaret parmağımın bir boğumu kadar, ama ondan 100 kat daha sevimli :)

Ağaç kurbağası - yirim (mecazi olarak)

Eve döndükten sonra Amit’in elime tutuşturduğu Planet Earth‘ü izlemeye koyuldum (Discovery Channel’ın çekimleri 5 yıl süren belgesel dizisi). Yıllardır televizyonsuz yaşamaktan dolayı Discovery Channel’a uzak kalan ben, bu belgeseli şimdiye kadar nasıl olmuş da izlememişim diye hayıflandım. O kadar güzel ki, gördüklerimin ihtişamından, güzelliğinden gözlerim doldu. Amerikan kapitalizminin dünyaya küçük bir hediyesi. Bu ülkenin hem dünyadaki bir sürü problemin ana kaynağı olup, hem de içinde böyle işler yapan insanları barındırması ne acayip bir ironi.

779512_xl.jpg

Bir süre hayatın anlamını sorgulamayı bırakabilirim, çünkü becerebiliyorsan böyle bir ekibin parçası olup insanların bu güzelliklerin farkına varmasını sağlamak, bunları belgelemek, korunması için uğraşmak; eğer beceremiyorsan doğayı anlamaya çalışmak (sıkıcı ve mutsuzluk verici bir laboratuvarda dahi olsa) bana bir anda yeterince anlamlı geldi :) Bu his “solmaya” başladığı zamanlarda bir bölüm Planet Earth izler kendime gelebilirim belki. Yine de hiçbir şey kurbağayı kendi elinizle bulup onun sırtına dokunmaya benzemiyor.
Siz de izleyin, siz de dokunun.

Yorumlar (7)

Doktoraya yeterli olmaya çalışırken Saddam’ı düşünmek

Bir süredir, bu ayın 16’sındaki doktora yeterlik sınavıma hazırlanmaya çalışıyorum. Herkes “meri kırismıs!” diye sokaklarda Noel Baba’yla el ele koşarken, ben labda deney yapıyordum. Herkes üüüççç ikkiii biiiirr diye yılbaşına girerken, ben bilgisayarımın ekranına şaşı gözlerle bakarak böbrekteki tüplü (kanallı) yapıların mezenkimden epitel dokuya geçiş ile nasıl şeyolduklarının şeysini anlamaya çalışıyordum. Her doktora öğrencisinin bu süreçte (büyük olasılıkla) kapılıyor olduğunu tahmin ettiğim bir takım düygülere kapılıyor, aklıma üşüşen sorular ile derbeder oluyorum bu aralar:

“Ben bu işe yeterli miyim ya gerçekten?”

“Yeterli olmak için ne lazım?”

“Yeterli olmak diye bir şey var mı?”

“What is the Thesis? ulan?”

Deneylerden ders kitaplarına, ders kitaplarından bilimsel makalelere koşuyorum. Ne okusam, yetersizliğim gözüme daha görünür oluyor. Meğer yeterince çalışmıyormuşum. Ne yaptığımı sanıyormuşum. Kim olduğumu sanıyormuşum… Vay vay vay…

Galiba bu sınavları o yüzden yapıyorlar. Elbette şans eseri, moron olduğu halde bir şekilde bir doktora programına kapağı atmayı başaranlar her zaman oluyor, ve bu “yeterlik sınavı” onları elemek için de var (ki pek kimseyi atmıyorlarmış kolay kolay, master yapsın diyorlarmış en kötü).

Ama bence asıl amaç, doktora programına o kadar da şans eseri girmemiş öğrencilerin yüzüne işin daha ne kadar başında olduğunu çarpmak. Onları şöyle bir silkeleyip kendine getirmek.

Ruhum acılar içinde. Ego yine yerlerde sürünüyor.

Sınav şu şekilde gerçekleşecek bu arada: Bugüne kadar üzerinde çalışmakta olduğum projeyi anlatan (projeyle ilgili teorik bilgiler, metod, sonuçlar ve tartışma şeklinde gayet de bilimsel makale formatında) bir rapor yazmam, bütün bölümün katılacağı bir sunum yapmam (yani içinde 10′un üzerinde profesör bulunan bir gruba seslenmem), sunumun ardından da “graduate student committee” denilen hocalar güruhu ile baş başa kalıp, onlara kendimi parça pinçik ettirmem gerekiyor.

qual

Hayatımda hiç bu kadar yoğun olmamıştım sanırım.

Bu esnada Dünya’da neler olup bittiğinden de geri kalmak istemiyorum tabi. Çok duyarlı bir insanım. Arada bir, hazırlamaya çalıştığım sunumdan tiksinme belirtileri göstermeye başlayınca, “biraz da Dünya’dan tiksineyim” diyorum ve okuduğum gazete/haber sitelerine tıklayıveriyorum.

Saddam… Saddam’ın boynunda kalın bir ip… Bir anda hücrenin moleküler dünyasından, böbreğin genetik dertlerinden, Frizzled-8 ve “Lithium chloride”dan, kurbağadan ve embriyosundan kopuveriyorum.

Bu Saddam’ı ne diye öldürdüler diye öylece ekrana bakıyorum. (Anlamadığım bir makaleye bile bu kadar anlamsız gözlerle bakmıyorumdur herhalde).

Aslında anlamıyor değilim tabi ama, işlerin nasıl bu kadar “aleni” hallere geldiğine şaşırır oldum galiba. Ülkelerin izledikleri politikalardaki alenilikten, kabadayılıktan bahsediyorum. Halklara gelince, hiçbir şey değişmemiş asırlar boyunca aslında be. Avrupa’daki reformların, rönesansların, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik”in insanlığı karanlık çağlardan aydınlığa çıkardığını sanmıştık. Ne değişmiş acaba? Orta çağ meydanlarında toplanıp cadıların yakılmasını, kafaların giyotinle uçmasını izleyen kalabalıklar, şimdi darağacında sallanan bedenlere Internet’ten iki tık ile ulaşabiliyorlar. Sonra web tarayıcısını kapatıp akşam yemeği yiyorlar. Modern çağ, floresanın yapay ışığı altında bizde “karanlık” değilmiş sanrısı yaratıyor galiba.

Saddam’ın diktatör oluşu, geçmişte yaptıkları vs vs… Evet biz “Saddam” kelimesini duyunca “kötü”yü çağrıştıran beyinler olarak büyüdük, “medya ana” sağolsun, o bize her şeyi öğretti. Herkes yazıyor çiziyor eminim ya da umarım (benim doktoraya yeterli olmaya çalışırken okumaya vaktim olmadı, o yüzden herkesin söylediği şeyleri söylüyor olabilirim). “Kötü” kimdir nedir gerçekten? Saddam Bush’tan daha mı diktatördü yani? Ruanda’da 1 milyon insanın ölmesine göz yuman Kofi Annan mı daha kötüdür, Saddam mı? Her ülkenin (Türkiye dahil) geçmişinde o kadar tiksinç işler var ki yapılan, kim kimin hesabını, kimden nasıl soracak? Dünya üzerinde başında diktatör bulunan bir sürü ülke var. “Batı aydınlığını” oralara da götürecek miyiz?

Büründüğümüz entel postunun bir gereği olarak, idam cezasına karşı tavır tutunageldik, ne hoş. O altı boş fikirlerimizi Saddam doldurdu sonunda, rahat mıyız? Anladık mı idam cezası neden yanlıştır? Neden olmamalıdır? Neden bir insanı öldürerek bu Dünya daha güzel bir yer haline gelmez? Neden gün gelir “kötü” kelimesinin anlamı bulanır, kimin iyi kimin kötü olduğu arasındaki çizgi kaybolur? O çizginin kaybolduğu yerlerde biz birbirimize şaşkın gözlerle bakıp nereye gideceğimizi bilemezken, birileri birileri tarafından, getirdikleri kelime-i şahadeti tamamlayamadan bir çırpıda asılıverir. Sonra sis dağılır, bir bakmışsınız sifonu bile çekmemişler.

Hollywood bizler için “alenen” sundu: Bu yıl hasılat rekorları kıran filmi herkes gördü mü? Amerika’da çok popüler. Ama herkes bunu bir “ekşın” filmi sanıyor.

Not: bir de şu var.

Yorumlar (5)

Hutu’lar ve Tutsi’ler

Geçen gün Meren’le “Hotel Rwanda”yı izledik. Birkaç hafta önce Meren tesadüfen Ruanda’da 1994 yılında gerçekleşen soykırım hakkında bir yazı okumuştu. Yazıda 2004 yılında, yani soykırımın 10. yılında, bütün dünyanın konuyu gündeme taşıdığı ve tartıştığından; 1994′te duyurmadıkları, sırtlarını döndükleri bu olayın insanlara duyurulmaya çalışıldığından bahsediliyordu. Biz Türkiye’de 2004 yılında böyle bir konudan bahsedildiğini pek hatırlayamadık. Türkiye medyasının git gide nasıl Amerikan medyasına benzediğini sürekli söylüyorum. Bu bence onun en güzel örneklerinden biri. Sizlere Ruanda’da 1994 yılında neler olduğunu anlattığım zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çünkü bu, Dünya üzerinde gerçekleşmiş, en az Nazi’lerin Yahudi’lere yaptıkları kadar korkunç bir olay. En az onun kadar konuşulması gereken, şimdilerde Sudan’da, Kongo’da, kim bilir bize duyurulmayan nerelerde hala gerçekleşen, “hiçbir şey yapamayacağımızı” düşünsek de, en azından bilmekle yükümlü olduğumuz bir olay.


fotoğraf: James Nachtwey

Ruanda’da 94 yılında sadece 100 gün içinde 1 milyon kişi öldü (günde 10bin kişi ediyor). Bu insanlar atom bombası ile “topyekün imha” edilmediler. Taramalı tüfek ya da beyaz fosfor yüzünden ölmediler. Bu insanlar, kendi vatadandaşları tarafından (bazılarının Fransa’nın sattığına inandığı, filmde ise Çin’den satın alındığı söylenen) “pala”larla, kolları bacakları kesilerek öldürüldüler.

Peki ölenler kimdi? Öldürenler kimdi? Sebep neydi?

Duya duya hissizleştiğimiz bir lafır ama, bildiğiniz “kardeşi kardeşe kırdırmak” olmuş Ruanda’da olan. 15. yüzyıldan beri Ruanda’da Hutu, Tutsi ve Twa adı verilen üç farklı grup insan barış içinde, birbirlerini öldürmeden yaşamakta imişler. Krallıkla yönetilen ülke, 19. yüzyılda Alman sömürgesi olmuş. Almanlar ülkenin yönetim işlerine pek karışmamışlar. Fakat Almanya 1. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayınca, sömürgeyi Belçika devralmış. Ya, biz yıllarca Belçika hakkında bir kötü laf işitmedikti, cahillik tabi, ben hep sandım bu kendi halinde bir ülke. (Velakin, “kendi halinde bir ülke” diye bir mefhum yok esasen, sadece insanın -benim- cahil, medyanın yalancı, tarih derslerinin eksik olması var, neyse konumuza döneyim.)

Belçika, o dönemde halkın %9-10′unu oluşturan, biraz daha açık deri rengine, biraz daha uzun yüz hatlarına vs sahip olan Tutsi’leri “üst sınıf” olarak belirleyip, yönetim işlerine onları getirmeye başlamış. Hutu’lar ise, alt sınıfın insanları olmuşlar, ve Belçika’nın Tutsi’ler aracılığıyla uyguladığı yüksek vergilere, kötü çalışma şartlarına zorlanmışlar. Hutu’lar elbette Tutsi’lerden nefret etmeye başlamışlar. Kimi kaynaklar, Belçikalı’ların bu sözde etnik ayrımı yaparken, “10 inekten fazlasına sahip olan Tutsi, azına sahip olan Hutu’dur” gibi kriterleri kullandığını belirtiyor.

Her neyse, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ruanda, Birleşmiş Milletler’in vesayet altındaki bölgelerinden biri haline gelmiş. Belçika hala idari makam olarak ülkede bulunuyormuş. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Hutu’lar zamanla güç kazanmışlar, ve 1962′de Ruanda’nın bağımsız olması ile yönetime geçmişler. Bu süreçte sosyal huzursuzluk devam ediyor, Ruanda halkının bir kısmı sürekli komşu ülkelere sığınıyormuş. 1990 yılında Uganda’da konuşlanmış olan ve genelini Tutsi’lerin oluşturduğu Rwandan Patriotic Front (RPF), Ruanda’ya girmiş. Aynı zamanda Ruanda’nın üst düzey devlet yöneticileri de gizlice Hutu’lardan oluşan silahlı bir çetenin eğitilmesini sağlamaktaymışlar (Interahamwe). 90-94 yılları arasında edinilen silahların Fransa, Belçika ve İngiltere’den sağlandığına ilişkin şurada bazı bilgiler var, ne kadar kesin doğrulukta olduklarını bilemiyorum. Ama bunu iddia eden tek kaynak Wikipedia değil.

6 Nisan 1994′te cumhurbaşkanı Habyarimana’yı taşıyan uçak düşürülmüş (bundan RPF’nin sorumlu olduğu iddia edilmiş). Bunun üzerine, zaten sallantıda olan Ruanda barışı (?) çökmüş. Nisan’dan Temmuz ortasına kadar, 100 gün içinde 1 milyon Tutsi ve onlara sempati duydukları düşünülen Hutu öldürülmüş. Soykırımın ilk hedefleri arasında Başbakan Agathe Uwilingiyimana ve Birleşmiş Milletler’in onu korumakta olan 10 Belçikalı askeri bulunuyormuş. Bu askerler, söylenene göre, silahlarını Ruanda askeri güçlerine teslim ettikten sonra öldürülmüşler. Askerlerin ölüm haberi üzerine korkan Belçika hükümeti, askerlerini Ruanda’dan çekmiş. Bunu diğer ülkeler de izlemiş, ve Ruanda’daki BM gücü 270 askerden ibaret kalmış!!!

Aynı zamanda ülkede bulunan beyazlar, kedileri köpekleri de dahil olmak üzere, olayların patlak verdiği ilk günlerde hızla ülkeden kaçırılmışlar.


fotoğraf: Howard Davies

Yani, bütün dünya, göz göre göre Ruanda’yı kendi haline bırakmış, soykırıma sırtını dönmüş. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler, herkes… palalarla, binlerce yıl barış içinde birlikte yaşadıkları kardeşleri tarafından öldürülmüşler.

Bu olaydan daha bir sene önce (1993) dönemin ABD başkanı Bill Clinton Yahudi Soykırımı Müzesi’ni açarken, dünya üzerinde bir daha böyle bir soykırıma izin vermeyeceklerini söylüyormuş. Kendisine 1995′te Ruanda halkından özür dilerken rastlanmış.

10 yıl sonra, 94′te BM Barış Gücü operasyonları sorumlusu Kofi Annan o zamanki pasifliği yüzünden pişman olduğunu dile getirmiş. (Kofi Annan’ın, yüzbinlerce insanın ölümünün ağırlığı sırtında, hala nasıl yaşayabildiğine inanamıyorum.)

(İşte bu noktada içimdeki öğreten kadına hakim olamıyor ve şu aşağıdaki cümleleri yazmadan edemiyorum. Bunları heyecanlı ve üzgün bir gencin serzenişleri olarak görüp bana kızmazsanız ne güzel olur :) )

Bu arada, kaçımızın olan bitenden haberi vardı? Çoğumuz bu tip olaylar karşısında “elimizden ne gelir”in arkasına sığınarak insanların başına neler geldiğini, kimlerin (hangi ülkelerin) bu işlerde parmağı olduğunu, kimin “dur” demeden sırt döndüğünü, silahları kimin sattığını öğrenmeye “üşeniyoruz”. Bu yazdıklarımı okumaya başlayan kaç kişinin, yarısında “üzülüp, sıkılıp” bıraktığını ve televizyonda popstar/dizi izlemeye başladığını merak ediyorum mesela. Ya da kendi küçük ve anlamsız dertlerimize gömülmeyi bunları öğrenmeye tercih edişimiz beni tarifsiz üzüyor. (Ben yapıyorum bunu). Sanki çok matah hayatlar yaşıyoruz, sanki çok özeliz hepimiz. Yapmakta olduğumuz son derece faydalı işleri bir kenara atıp, Ruanda’da insanlar neden ölmüş, Irak’ta olanların aslı neymiş, İsrail Lübnan’a neden saldırmış, Türkiye’nin sosyal sorunları nelermiş, Güneydoğu’da insanlar nasıl yaşarmış, öğretmenleri var mıymış? Temiz su, elektrik var mıymış vesaireye vakit ayırsak, bunları öğrenmeye çalışsak, çok önemli işlerden geri kalacağız. Aman ha!

Bunları bilmekle yükümlüyüz bence. Öğrendiğimiz zaman, belki gidip oralarda olanlara son veremiyor olsak da, o “leziz ve pek anlamlı” hayatlarımızla ne yapacağımıza dair aklımızda bir ışık yanıyor çünkü.

Yorumlar (21)

“Çok yaşa” Panda!

Şu hayvanın nesli tükeniyor.

Komik pandalar yok olurken, insanlar delice ürüyorlar.

Bir başbakan halkına otobüsün tepesinden “Nüfus planlaması isteyenler vatan hainidir!” diye bağırıyor.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu bir Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı

“Herkes, uluslararası, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ne, Anayasamıza göre, bir ülke hariç, dünyada bütün ülkelerin kabul ettiği, herkes, istediği kadar çocuğa, istediği kadar sürede sahip olabilir. Bu, anayasal ve Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi doğrultusunda bir haktır. (…) Dolayısıyla, ülkemizin genç nüfusu ve dinamik nüfusunun, bugün negatife düşen ülkeleri de göz önüne aldığımızda, ülkemizin önemli bir kazanımı olduğunu, demografik gücümüzün de, dönemsel anlamda değil………”

diye konuşabiliyor. (Cümlelerin ne kadar düzgün olduğuna dikkatinizi çekerim.)

Aynı hanımefendi evlilik dışı çocuk yapmanın magazin programlarında iyi bir şeymiş gibi sunulmasına tepki göstererek,

“Bunların hepsi Anayasa’ya aykırı.”

diyor. (Pardon??? Siz galiba ülkede üç beş entel ve iki hippi evlilik dışı çocuk yapacak korkusuyla böyle konuşuyorsunuz da, ülkenin bir yerlerinde yaşayan 20 kardeşli, üç anneli, anneleri imam nikahlı kaçbin çocuktan haberiniz yok?) (Tabi çocuk esirgeme kurumlarında sabah, öğle, akşam tacize uğrayan, dövülen çocukları saymıyorum.)

Peki, neden panda hayvanının nesli tükeniyor da, dünyaya bir panda kadar faydası olmamış insan hala bu kadar ayakta, ülkelere bakan bile olabiliyor?

Bangladeş’te içecek temiz su yok.

İnsanlar enerji kaynaklarını paylaşamadıkları için savaşıyor, yaralanıyor, ölüyor, sevdiklerini kaybediyor.

Bir gün anlamsız savaşlara asker olsun diye bir kenarda bekletilen o genç nüfus, amaçsız, işsiz, güçsüz, mutsuz olmaya dayanamayıp madde bağımlısı oluyor.

Dünyadaki bir sürü soruna çare olabilecek tek şey, insanların fütursuzca üremekten vazgeçmeleri. Aşırı kalabalık olduğumuz için bu kadar birbirimizi öldürdürüyor olmamız aşikar iken, bunu politikacıların “daha çok asker” sahibi olabilmek için göz ardı etmeleri bana inanılmaz geliyor. Sonra bir panda kadar beyni olmayan, işsiz, serseri, cahil çocukları ile övünüyorlar. O gençlerin pandadan tek farkları biri hapşurunca “çok yaşa” diyebilmek.

(Fotoğraflar: Ben Stirton.)

Yorumlar (32)

War Photographer

Hafta sonu “War Photographer” adlı bir film izledim.

Film, dünyaca ünlü fotohaberci (fotojurnalist) James Nachtwey ile ilgili bir belgesel filmdi. Aşağıda onun web sitesinden alıntıladığım kareler var.

“Ben şahidim ve bu fotoğraflar kanıtlarımdır.
Kaydettiğim bu olaylar unutulmamalı
ve tekrarlanmamalıdır.”
-James Nachtwey-


Afganistan, 1996 - ICRC kliniğinde protez bacaklarla yürümeyi öğrenen mayın kurbanları.


Afganistan, 1996 - İç savaşta harabeye dönen Kabil


Sudan, 1993 - Bir beslenme merkezindeki kıtlık kurbanı


New York, 2001 - Dünya Ticaret Merkezi’nin güney kulesinin yıkılışı


Şeria, 2002 - Cenin’deki mülteci kampında ölenlerin ardınan ağlayanlar

Yorumlar

ITHAM EDİYORUZ!

Sonunda birileri birşeyler dedi.

Siz de altına imza atabilirsiniz.

Kaynak: Radikal Gazetesi

Yorumlar (4)

Neden Firefox?

Aslında “Firefox’u yazacağım” diye atıp tutarken, aklımda hep kendimce açık kaynak kodlu yazılımın güzelliğinden, Firefox’un sekmelerinden (yani “tab”lerinden), eklentilerinden, RSS’ten, güvenli oluşundan, kısacası birazını kendim bildiğim, bir kısmını da sizler için araştırmış olacağım daha teknik detaylardan bahsedeceğim bir yazı vardı. Internet’ten araştırıp çeviriler yapacaktım. İstatistiksel bilgilerle karşınıza dikilip, bilimsel verilerle yumruğumu baaam diye masaya vuracaktım.

Ama bugün “youtube”de iki video izledim… Ve içimden geleni yazmaya karar verdim. (Meren’e de bir şey sormadım. Bi heta varsa şimdiden affola :)

Önce siz de izleyin o videoları, sonra ben “Neden Firefox” sorusuna kendi cevabımı vereceğim:

Neden Firefox? Çünkü Explorer, ilk videoda “Explorer kullanıyorum” diyen insanlarda gözünüze çarpan ortak noktadır*, yani mesela bilgisizlik, meraksızlık, mesela yeniliklere açık olmama, kendini daha iyiye layık görmemedir. Mesela hayal gücü kıtlığıdır. Ayrıca Explorer, açılan yüzlerce penceredir, eziyettir. Ama en çok da, “ya bu yüzlerce pencereye bir çare bulsak” dememenin ardında gizli olan “kullanıcıyı umursamamak”tır. Explorer şahsınıza yapılmış korkunç bir hakaret ve aşağılama (ve sizin bunları sessizce kabullenişiniz), Firefox ise şimdiye kadar size söylenmiş en güzel sözdür. :)

Neden Firefox? Çünkü hiçbir Explorer kullanıcısı çıkıp da kullandığı tarayıcı için yukarıdaki gibi videolar çekmez, animasyonlar yapmaz. Neden? Explorer’ı kullanması çoğunlukla bir tercih sebebi bile değildir, önüne konulandan farklısını aramak/ya da kullanmak aklına gelmemiştir. Ve alışkanlık sebebiyle kullandığı bu program, kendisini kullanan biri tarafından sahiplenilmeyi hakedecek hiçbir özelliğe sahip olmadığından, hakkında sevimli videolar çekilmemesi de doğaldır.

Neden Firefox? Çünkü Firefox, sadece, Internet’ten ücretsiz olarak indirebileceğiniz 1500′ün üzerinde eklentisiyle bile akıllı bir insana hakettiği araçları, detayları sunandır. Firefox, biraz çaba harcayıp kullanmayı öğrenerek kendinizden mükemmele yakın olanı esirgemediğinizin bir kanıtı, kendinizi ne kadar sevdiğinizdir.

Neden Firefox? Çünkü Explorer sizi gülümseten şeyleri, büyük şirketlerin değil de sizin hayatınızı kolaylaştıran ayrıntıları önemsemeyen kravatlı, ciddi, asık suratlı, samimiyetsiz adamlarındır, ama Firefox hepimizindir.

Firefox, Meksika dalgasıdır, “jam session”dır, “happening”dir, elflerin cücelerin dev ağaçların hobitlerin insanların acayip yaratıkların bir araya gelip pis orkları ve Mordor’u dağıtışlarıdır. Robin Hood’un zenginden alıp fakire verişi, “V” parlamento binasını 5 Kasım’da havaya uçururken binlerce insanın onun maskesi ile sokağa dökülmeleridir.

Firefox benim şu satıra gelip, “yemin ederim bir gram da abartmış hissetmiyorum kendimi” diyebilmemdir. :) (Ayrıca bunca yoğunluğun ve uykusuzluğun arasında iki video izleyip gaza gelip, makale okumak yerine oturup bu yazıyı yazmamdır.)

Bunların hiçbiri size bir şey ifade etmiyorsa, en azından şu kadar da şirin bir şeydir Firefox:

*Burada saydığım şeylerden alınacak olanlar, varsın alınsınlar. Onları kırmak değil elbette amacım, fakat “mesela” eşliğinde sayılan özelliklerden en az birini taşımadıklarını kendilerine itiraf edemiyorlarsa, varsın okumasınlar bu blogu, beni de sevmesinler :)< (blockquote>

Yorumlar (56)