Archive for Hayat

Yılmaz Türkyılmaz’a açık özür ve kült üzerine bir iki söz…

yilmaz-turkyilmaz.jpgUzun zaman önce Antalya’lı bir halk ozanı olan Yılmaz Türkyılmaz ile ilgili üç bölümlük bir öykü yazmış ve bu yazıları burada İnternet güncemde yayınlamıştım. Ne hikmetse, bunu yaparken Yılmaz Bey’in öyküyü okuyacağına çok da ihtimal vermedim. Bütün amacım, güncemi okuyan tanıdıklarıma, bana çok ilginç gelen bu şairle ilgili yazdığım komik öyküyü anlatmaktı.

Fakat kendisi bu yazılara ulaşmış, okumuş ve çok üzülmüş. Son yazının altına da bu konu ile ilgili bir yorum yazmış. (Daha önceden de Türkyılmaz soyadı ile yorum yazanlar olmuştu ama açıkçası bu yorumların yazıyı okuyanların öylesine bıraktıkları yorumlar olduğunu düşünmüş ve dikkate almamıştım).

Bu konu üzerinde iki gündür düşünüyorum.

Öncelikle, her şeyden önemlisi, Yılmaz Bey’den çok içten bir özür dilemek istediğimdir. Bu kadar üzüleceğini bilseydim kesinlikle bu yazıları böyle ulu orta yayınlamazdım. Kesinlikle… Yazılara ulaşması İnternet ortamında elbette her zaman bir ihtimaldi (ben düşük olduğunu sanmıştım, o zamanlar bu günceyi okuyan daha az kişi vardı). Fakat okusa dahi sağlığı bozulacak derecede üzüleceğini hiç tahmin etmemiştim.

Öte yandan bu durumu daha derinlemesine irdelemek istiyorum. Yılmaz Bey ile farklı düşünüş biçimlerine ve “damak tadına” sahip olduğumuzdan dolayı, üstelik bir de aradaki nesil farkını hesaba katınca az sonra söyleyeceklerime kendisi belki anlam veremeyecektir. Ama ben yine de tüm iyi niyetimle yazacağım (hiçbir “tiiye almak” yok bu satırlarda, söz veriyorum, yemin ediyorum).

Yılmaz Bey ve şiirleri, benim Türkiye’ye dair bu kadar çok sevdiğim nadir unsurlardan bir tanesidir oysa. Ama ben bunu Yılmaz Bey’e nasıl açıklarım ki. Bunu aslında Cüneyt Arkın’ın “Dünyayı Kurtaran Adam” filmine benzetiyorum. Sinema tarihi açısından tam bir felakettir evet, ama çekildiği 1982 senesinden yıllar yıllar sonra mesela ODTÜ’nün sinema salonunda, amfilerinde gösterilmiş, o mekanlar filmi izlemeye gelenlerle dolup taşmıştır. Dünyayı Kurtaran Adam filmi bir “kült”tür, ve büyük olasılıkla asırlar sonra dahi hatırlanacak ve izlenecektir. Evet klasik anlamda bir “şaheser/başyapıt” olarak hatırlanmayacaktır, ama popüler kültürün unutulmaz bir parçası olacak şekilde ölümsüzleşmiştir. Yılmaz Türkyılmaz’ın şiirleri de böyledir işte benim için. Evet, edebi anlamda Nazım Hikmet şiirleri gibi değildirler. Ve belki böyle olmasına Yılmaz Bey üzülebilir (öte yandan bir eseri yayınlayınca o eseri halkın ellerine-değerlendirmesine bırakmış olmaz mıyız?). Ama benim için o kitapların değeri başkadır ve onlara hayatımın sonuna kadar gözüm gibi bakacağımı biliyorum. Burada benim okuyucu olarak kitaplardan “aldığım” şey, Yılmaz Bey’in okuyuculara “vermek” istediği şeyle aynı olmayabilir. Bu belki talihsiz bir durumdur. Belki de sadece hayat deyip geçmek gerekir (ama bu her zaman o kadar kolay olmayabilir). Benim hatam, Cüneyt Arkın kadar “ünlü” olmayan (bir anlamda “işin kaymağını yememiş”), kendi halinde bir halk ozanını, bu şekilde herkesin görebileceği bir ortamda, kıracak sözler etmiş olmamdır (ama tekrar ediyorum, okursa bu kadar kırılıp üzüleceğini tahmin etmemiştim). (Cüneyt Arkın “Dünyayı Kurtaran Adam” ile ilgili ne düşünüyor merak ettim şimdi).

Yani işin özü: konu böyle “kült” olan (ya da kült olmaya aday olan) eserler olunca, izleyici/okuyucu olarak bu farklı beğeninizi, eseri ortaya koyan kişiye açıklamak çok zor (böyle bir zorunluluk olmalı mı ki zaten?). Bu eserleri böyle izlemek, hatta fanatiği olmak, haklarında yazıp çizmek ile, onlarla “dalga geçmek” arasında çok ince bir çizgi var biliyorum. Ve Yılmaz Bey inanın, ne ben, ne Fatih, ne Pınar, ne de pek çok diğer okuyucu, bizler o ince çizginin “dalga geçme” tarafında değiliz. Bizler farklı beğeniye sahip, okuduklarından farklı tatlar alan, hayatı başka algılayan bir grup insanız ve kalbimizde size karşı sevgi var. Bu yazıları sırf sizi kırmak üzmek için yazmış değiliz (niye böyle bir şey yapalım ki?). Üstelik geçmişiniz (yorumunuzda yazdığınız gibi eskiden asker olmanız) gibi unsurların bu olanlarla hiçbir ilgisi yok (niye olsun ki? kişileri mesleklerine, ırklarına, dinlerine göre değerlendiren önyargılı insanlar değiliz). Bunları tüm samimiyetimle söylüyorum.

Söz konusu yazıları güncemden kaldırdım, Facebook’taki grubu da sildim. Fakat, bir okur ve bir hayran olarak, kitaplarınızı zaman zaman okuma ve şiirlerinizden kendi beğenim doğrultusunda tad alma hakkım saklıdır.

Sağlığınızın daha iyiye gitmesini umuyor tekrar özür diliyorum.

İzninizle de bu yazıyı sizin bir şiirinizle bitirmek istiyorum (eğer kaldırmamı isterseniz lütfen haber verin, bundan sonra hiçbir şiirinizi alıntılamayacağım).

Tepki

Yanlış olan her şeye içimde bir tepki var
Yapmacık davranışlara,
Hak edilmeyen zenginliklere,
Baştan uyuşmayacağı bilinen beraberliklere,
Göstermelik mutluluklara
Betonlaşan kıyılara,
Beceriksiz yönetenlere
Makamının hakkını vermeyenlere,
İşini hakkıyla yapmayanlara,
Temiz gezmeyenlere,
Yerlere tükürenlere, geğirenlere, orta yerde osuranlara,
Orasını burasını kaşıyanlara
Rönt yatanlara
Çirkin bakanlara
Karşı cinsi av sananlara,
Silah taşıyanlara,
Apartmanda, şurda burda gürültü yapanlara,
Çimdik ya da parmak, hatta laf atanlara,
Telefon sapıklarına,
İçindeki şiddeti serbest dolaştıranlara,
Gece yarısından sonra başkasının kapısını aşındıranlara,
Toplumu rahatsız edenlere,
Klakson çalanlara,
Sürat yapanlara,
Fren sesi ile dehşet saçanlara,
Taraftar olmak adına huzursuzluk çıkaranlara,
Eğlenmesini bilmeyenlere,
Eşya parçalayan, cam kıranlara tepkim var!

Yılmaz Türkyılmaz
(01.09.2000)

Yorumlar (1)

Türkiye’nin en iyi blogu

Çok çok severek takip ettiğim birkaç Türkçe blog var.
Fakat bu blogların arasında bir tanesi var ki, o benim gözümde okuduğum en iyi blog. “Hastalarımdan Öğrendiklerim” isimli bu blog 40lı yaşlarında bir doktorun hastaları ile yaptığı sohbetleri bizlere aktardığı yazılardan oluşuyor. (Doktor Bey’in ismi saklı, anonim olarak yazıyor, sanırım 40′ına da yeni girmiş). Her sohbetinden Türkiye ile ilgili, hayatla, insanlarla ilgili bir şeyler öğreniyorum. Bu öğrendiklerimi böyle bir sohbet dışında, mesela kitaplardan, televizyondan vs, öğrenebilmeme imkan yok. Her seferinde kendisine bu sohbetlerini insanlarla paylaştığı bu mütevazı blog için minnet duyuyor, aynı zamanda yaptığı işi böyle harika bir fikirle hem kendisi hem biz diğerleri için ne kadar keyifli ve faydalı bir hale getirdiğini düşündükçe, ona çok büyük bir hayranlık da duyuyorum. Yani bu blogun benim gönlümde apayrı bir yeri var.

Bu arada, geçen haftalarda, Türkçe bloglar için çeşitli kategorilerde blog ödülleri yarışması olduğunu öğrendim. Ben kişisel blog kategorisinde yarışmaya katılmaya karar verdim. Derdim birinci filan olmak değil kesinlikle. Sadece burada yazılanları okumaktan hoşlanacak birileri varsa onlara ulaşmanın bir yolu olur belki diye düşündüm. Sonra (kendi adıma) aynı düşünce ile hareketle Moleschino‘yu da Kültür/Sanat kategorisinde aday yapmaya karar verdik Moleschino ekibi olarak. Meren de Hobi kategorisinde fotoğrafla ilgili yazılarını yayınladığı blogu ile katılıyor.

Madem ki katıldık, oy vermek isterseniz buradan yapabilirsiniz.

Ama dediğim gibi, benim keyfimin kahyası kategorisinde en iyi blog aslında “Hastalarımdan Öğrendiklerim” :)

Not: bu arada benim galiba gerçekten daha sık yazmam lazım, Türkçe’yi unutmak, iğrenç cümleler kurmak, evet.

Yorumlar (16)

Yaşanmış ve yaşanmamış diyaloglar

med.jpg

- Dr. M: Kekova’da 3 kişi bir gün için tekne kiraladık. Bizi çok güzel yerlere götürdü. Daha önce hiç Kekova’ya gittin mi?
- D:
Hayır.
- Dr. M: Gün ortasında bir yerde durduğumuzda balon gibi paçaları olan pantalonlardan giymiş köylü kadınlar….
- D: Eheh, şalvar.
- Dr. M: ….hamur açıyorlardı. Emel’le oralara yerleşsek diye düşündük.
- D: Bazen biz de Meren’le Artvin’in yaylalarına kaçıp sade ve her şeyden uzakta yaşamanın ne kadar güzel olabileceğini düşünüyoruz.
- Dr. M: (Gözlerini iri iri açarak). Ama insan 20li yaşlarında düşünmez ki canım böyle şeyler! Sen daha Nobel ödülü alacaksın.
- D: Nobel ödülü alabileceğimi sanmıyorum, ama bu beni hiç rahatsız etmiyor.

Orjinali İngilizce gerçekleşen bu konuşmayı yaptığım, (pek sevdiğim tatlı) hocam Dr. M., -sen 60lı yaşlarının sonlarındasındır herhalde-, benim dışım 26 ama içim olmuş 60, tamam abartmayayım 40 olsun. Sen bir bilsen… Ben hafta sonu hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya gittiğimde oradaki personel şefi olan, uzun tel tel beyaz saçlı, Nejat Yavaşoğulları’ndan gürbüzce, yuvarlak gözlüklü, sakin, çok ince espriler yapan, kültür ve bilgi yumağı olduğu her halinden anlaşılan, muhtemelen kendisi de en azından 50lilerinin sonuna yaklaşmış Rick Amca’ya bakıp bakıp “şöyle adamlar bizim arkadaşımız olsalar, akşamları yemek yesek sohbet etsek, hafta sonu pikniğe gitsek, birimizin evinde toplaşıp eski sinema klasiklerini izlesek” diye düşünürüm. Hayatın sinir bozucu görünmez kuralları yüzünden sen ya da Rick gibi adamlarla, benim gibi içi geçmiş gençlerin yolları bir türlü çakışmaz “arkadaşlık” hanlarında. İnsanların göründükleri bedene uygun arkadaş sahibi olmak zorunda bırakılmaları -Selim Işık gibi konuşacak olursam- insan hakları ihlali sayılmalı, ve ben en iyisi bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmalıyım. Şimdiye kadar yaşıtlarımdan edindiğim arkadaşlarımdan benim için mahkemede tanıklık edip “evet hep bir gariplik vardı bunda, ortama zor uyum sağlardı” diyecekler bulmakta zorlanmayacağım -bunları aklıma hep Selim Işık sokuyor-. Sonra akrabalardan da “evet küçükken de bilgiç bilgiç konuşurdu, büyümüş de küçülmüş der, şaşırırdık” diye tanıklık etmek isteyenler çıkacaktır -akrabalar kendilerini işin içinde hissetmeyi severler-. Yanlış anlaşılmaması için, mahkeme kararına özel bir madde düşülmesini, ve kimseye bir üstünlük taslama niyetim olmadığını, sadece ben ve benim gibi içi geçmiş gençlerin kendilerini daha rahat hissedebilmeleri, daha iyi iletişim kurabilmeleri için haklı bir savaş verdiğimin belirtilmesini talep edeceğim. Kimin “benim gibi içi geçmiş genç” olduğuna karar verecek tek yetkili organın benim beynim olduğunu da ekleteceğim kararnameye. Türkiye Cumhuriyeti ya da başka hiçbir ülkeden şimdiye kadar gördüğüm ruhsal zararlar için tazminat filan almayacağım. Davamın tanınmasını istiyorum o kadar. Sonra Meren’le gidip Artvin’de kendi tavuklarımı, domateslerimi yetiştireceğim. Doğa fotoğrafları çekeceğim, akşamları Internet’e bağlanacağım (eh o kadar olur, House ve Lost’un yeni sezonları geliyor daha).

- D: Cuma günü Dr. McC ile gideceğimiz öğle yemeğinin amacı ne merak ettim, onu sormaya gelmiştim aslında. (Sadece bölümün doktora öğrencileri, fakülte dekanı ve bölüm başkanı olan Dr. McC ve öğrenci danışmanı Dr. M ile öğle yemeğine davet edilmişlerdir.)
- Dr. M: Ne oldu bir problem mi var?
- D: Yo hayır, merak ettim özel bir durum mu var diye.
- Dr. M: Hayır, anladığım kadarıyla Dr. McC sizlerle birebir bağlantıda olduğunu, bir ihtiyacını sorununuz varsa yanınızda olduğunu göstermek için böyle bir nezakette bulundu.
- D: Anlıyorum.

Hayır, anlamıyorum. Başkalarının -diğer öğrencilerin- yanında hiçbir zaman telaffuz edemeyeceğimiz esas ve önemli problemleri duymamak için mi öğle yemeği yiyor bizimle. Hiçbir zaman değerlendiremeyeceğimizi bildiği bir fırsatı mı sunuyor bize? Çin yemeklerinin açık büfe yenildiği o restoranda, tepeleme doldurduğumuz tabaklarımızdan çubuklara makarna dolayıp teriyaki soslu tavukları yerken bize sorulacak:

“Her şey yolunda mı çocuklar”

“Ah her şey mükemmel, hocamızın karısı gerizekalının teki (kendisiyle aynı labda çalışmaktayızdır), bize yanlış bilgiler veriyor ve hatasını kabul etmiyor ve ben onun saçını başını yolmak istiyorum. Hocamız normalde çok akıllı ve harika bir bilim insanı, ama böyle durumlarda karısını kolluyor. Böyle akıllı adamlara Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi biraz daha akıl versin, öyle karılarla evlenmesinler istiyoruz, pls, tşk.”

Çinlilerin bizim sigara böreğine benzeyen “eggroll”larından bir ısırık almak için uzandığımda tekrar sorulacak:

“Bilimsel çalışmalar, projeler de güzel güzel ilerliyor değil mi?”

“Ah kesinlikle. Boston’da gitmek istediğim bir kurs var ama hocam beni asla göndermeyecek, çünkü karısını başka bir eğitime gönderiyor. Ben de bilimsel başarılarım için Nobel Tıp Ödülü alamayacağım, ama Meren, Nobel Barış Ödülü’ne -koşullar göz önünde bulundurulunca, laboratuvar ortamında kurbağa dışında hiçbir canlıya zarar vermediğim için- layık görülebileceğimi söylüyor. İnşallah tamamına erdireceğiz kazasız belasız amin.”

“Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?”

“Kutbay sırıttı: “Anlamsız, ereksiz kaynaşmış bir kütleyiz.””

Yorumlar (4)

Şinirsel

2deli.jpg
New Orleans’ta kasırganın yaz mevsimi nemi ile yapış yapış

ama duş bile almak istemezken,

ve hatta yerimden kalkıp demlenmiş Türkiyeli çayı bardağıma koymaya üşenirken,

ve onca iş varken, ama onları yapmamak için sanal alemin dükkanlarını dolaşırken,

oralarda kolyeleri satsam, resim çerçevelerimi satsam, sanatsal çalışmalarımı görseler, beni keşfetseler,

zengin olsam - çok değil, sadece şeye sahip olabilecek kadar zengin, şeye… ona örnek düşünmeye bile üşenirken,

canım o kadar bişey istemezken, çikolata bile istemezken,

Firefox’ta açık makale sekmelerine, masada sağ tarafta duran “to do” listesine bakıp aslında yapmam gerekenleri yapmamak için ne saçma şeylerle saatlerden üç tanedir vakit harcıyor olduğumu düşünüp daha bi sıkılırken,

1deli.jpg

ve şimdilik onu hiçbir zaman doğurmamaya karar vermiş olduğum erkekse Meren’e benzeyen, kızsa sevimli bir anime karakteri gibi olacak çocuğuma onu neden doğurmadığımı açıklayan bir mektup yazmak isterken, kafamdan yazabilirken ama kelimelere dökemezken,

ona insanların egolarıyla şişip sonunda patlayan balonlar olduklarını, ama bunların - her nasıl oluyorsa - kimilerinin hiç patlamadıklarını, öyle ortalıkta, uçan bir balon gibi dolaştıklarını ve sırf senden benden daha şişkin oldukları için kendilerini bir şey sandıklarını, dünyada bunlardan o kadar çok olduğunu ki, gökyüzünün neredeyse artık bu balonlar yüzünden görünmez hale geldiğini, ve biz küçük balonların aşağıda karanlıkta günışıksız kaldığımızı anlatırsam,

ona “normal”ler arasında yapayalnız hissetmemek için onlar gibi olmak, anlamsız günlük konuşmalardan keyif aldığına kendini inandırmak, ayakkabı alışverişine önem vermek, kendin korkunç bir espri yapınca kahkaha ile gülmek, başkası iğrenç bir espri yapınca ona da kahkaha ile gülmek, bir şeyi bilmesen de her zaman biliyormuş gibi davranmak gerektiğini, ya da “normal”lerin “anormal” dediği biri olup her gün daha yapayalnız, yalyalyalnız, nıznıznız, sevdiklerin arasında, ve sevdiklerine bile kafandakileri anlatamadığın bir kabız olmayı seçebileceğini anlatırsam,

ve fekarrrt, hala bütün bunlara değip değmediğini benim de bilmediğimi, hangisini seçmek gerektiğini çözemediğimi, benim aslında hiçbir şey bilmediğimi, çünkü hayatın mutlak bir ya da birkaç doğrularının henüz bilim insanları tarafından keşfedilemediğini, bunun benim kısacık insancık yıllarım süresince keşfinin mümkün olmadığını, bu sebeple onu doğuramadan öleceğimi, zira bunları bilmeden onu doğurma riskini göze alamayacağımı söylesem ona.

o zaman beni anlar ve bana küsmez miydi diye düşünürken…

sonra aklım “fasülyenin neden bir türlü pişmediğine, ya da insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğuna” takılırken… Bu cümleyi aslında sırf Nazım Hikmet’i seviyorum, onu bilen biri okur da benim ne kadar ince biri olduğumu düşünür diye kurmuşken.
Pandoranın kutusundan dökülen sevmediğim müziklere bile “git!kış!” diyemezken… O kadar üşenmişken, “üşenmeye üşenmişken”.

bir anda “Google’a sorsam yanıtlarmış” gibi bir hisse kapılıyorum. bana ne yapmam gerektiğini söyleyecek, sadece doğru soruyu bulmalıyım. o küçük kutucuğa yazmalıyım, o bana en yükseğinden, en kralından sayfaları gösterir, o sayfalarda benim sorumun cevabı olur. ama soruyu bilbulamıyorum.

Sonra, oturup yüzlerce kırmıcı kalem çiziğiyle düzeltilecek ve hiçbir zaman karşılığında bana bilim yapayım, aklımdaki hakiki bilimsel sorunsalların aslı nedir bakayım diye para verilmeyecek olan o “grant proposal”ı -yani bir hastalığa çare bulacağını iddia ederek bilimsel fon koparma raporunu- yazmam gerektiğini bilirken, yani soru da cevap da ortadayken, boş bir Google sayfasından boş bir blog sayfasına, boş düşüncelerimi doldururken… Uyumuşum.

3deli.jpg

SONRADAN EKLENEN 1: Bu kız Lain diye bi anime ablası. Ben de daha o animeyi izlemedim. Sadece dış görünüşüne önem verdim. Onu kullandım.

SONRADAN EKLENEN 2: Burada sözü edilen hayali çocuk, gerçekten sadece hayalden ibaret olup, bilincinde olduğum evrimsel bir annelik dürtüsü ile değil (bilincinde olmadığım bir dürtü varsa haliyle bilemiyorum), edebiyat yapma ve ilginç olma kaygısı ile yazılmıştır. Zaten doktora yapmayı ve aynı anda çocuk sahibi olmayı başarabilen insanlar varsa onlar Çinli’lerdir. Bu yazının altında hiçbir bebek gizli değildir. Yazılanların annelik içgüdüsü ile değil, insanların ne kadar gıcık, fasülyenin ne kadar pişmediği şeklinde algılanmasıdır yazarın temennisi. Fakat işte kendisi bu mesajı dahi asıl metinde adam gibi veremeyerek, buraya böyle uzun bir açıklama koymak durumunda kalmıştır, ne yapsın. Yalnızlık böyle birşey midir Cevat Abi? Evet. Kapatıcam bu blogu galiba ben yakında.

Yorumlar (31)

Hip hop dinlemek amacındayım

Yazacak çok şey var aslında. Misal, Hrant Dink öldürüldü, ben bir süre dünya ile ilişkilerimi kopardım, labdakiler benim yine onlardan nefret ettiğimi sandılar. (Müthiş bir iletişim kopukluğu yaşıyoruz, bence tabi. Onlar beni çok iyi tanıdıklarını ve anladıklarını sanıyorlar, bu da beni nedense her allahın günü üzüyor. Her neyse.)

dsc_3404-k.jpg

Sonra misal, Meren Türkiye’ye vize değiştirmek için gitti (doktoraya kabul ettiler onu, bu yüzden vize değişikliği gerekiyordu). Yine bir takım “seküriti” sorunları çıktı. Meren’in çok akıllı olduğunu anladılar, casus olabileceğinden şüpheleniyorlar sanırım :). Sonuç olarak, uzunluğu belli olmayan bir süre için Türkiye’de “mahsur” kaldı. (Geçen sefer 5 ay sürmüştü, şimdi ne kadar sürecek bakalım). İlk birkaç günü “hayır bunun beni bunalıma sokmasına izin vermeyeceğim” diyerek geçirdim. Bu esnada eve gidesim gelmediği için saat 10′a kadar labda kalıyor, yaşamsal faaliyetlerimi devam ettirebilmek için de Japon “Miso” çorbası içiyordum (sağlıklı hazır çorba). Bu günlerden kimilerinde gece eve bile dönmeyip Ahmet’e gittim, orada kaldım, Lost ve benim daha önceleri seyretmediğim dizilerden seyrettik. Yani iyi olduğumu düşünüyordum, enerjiktim. Meren’in yokluğunda onun çalışma masasını ele geçirip masaüstü bilgisayarından, ve ben “müzik aç” dediğimde iki şarkı çalıp devamını getirmeyerek pek de faydalanmadığı/faydalandırmadığı müzik sisteminden faydalanacaktım. Ayrıca bulaşıkları yemekten hemen sonra yıkayacak, mutfağın çiçek gibi olmasının keyfine varacaktım (o mutfak, mekanı bizden fazla sahiplenmiş hamamböceği ve fareler ile ne kadar “çiçek gibi” olabilirse artık.) Ayrıca yine, hazır o yokken, bütün hayatımı bilime adayabilir, o geldiğinde ben bir makale bile çıkarmış olabilirdim (yok artık daha neler). Fakat bu hayallerin gerçekleştirilmesi için: birincisi eve gitmek (bilgisayar, ses sistemi, mutfak vs evin sınırları içindeydi ne de olsa), ikincisi eve gidilmiyor ve labda kalınıyorsa lab ahalisi labı terk eyledikten iki dakika sonra makale okumayı bırakıp Japon çorbası eşliğinde Japon animesi izlememek gerekiyordu.

Yukarıda betimlenen tablodan hissedilebileceği üzere, Meren’in aylar sürebilecek planlanmamış yokluğu konusunu unutmaya çalışıyor, ve kafama takmıyormuş gibi davranıyordum. Aylık hormon değişim rüzgarlarının birkaç gün önce beni vurması ile kendini kandırmaca oyunu sona erdi. Perşembe sabahı Meren’le telefonda gayet normal bir insanmışçasına konuştuktan ve telefonu kapadıktan hemen sonra ağlamaya başladım. Sonra öğlene kadar masamda oturup maksipreplerini yeni yaptığım subclone’ları doğrulamak için hangi restriction digestion’ları yapmam gerektiğine baktım, hemi de ağladım. Kimi zaman ağlamaya ara vermek isteyip tuvalete gidiyordum. Ama ağlamam durmadı. Sonunda gidip koskoca Dr. Mize’a ağladım. Sonra sustum. Oliver neyse ki bu konularda bana yüz vermiyor. O benim kas kafalı olduğumu sanıyor olabilir ama ben onun bana yüz vermeyişine gerçekten minnettarım. Eğer yüz verseydi ondan da utanmaz ona da ağlardım. Sonra iyice şımarık bir kızçocuğuna dönerdim. Ama bu arada Dr. Mize’ın bana yüz vermiş bu babacan varlığına da minnettarım. Onunla konuşmasam kafamda büyüyen saçma dertlere gömülüp kalacaktım sanırım. Bunları niye buraya yazdığımı anlarsam size de söylerim. İkisine de söylemiyor olduğum için birilerine söyleyesim var sanırım :)
Susmanın ardından, “yine herkesin ortasında ağladım mnako” hisleri, yoğun bir suçluluk duygusu, ve ardından “yeter ulan” diyen bir iç ses ile başbaşa kaldım. Yeter ulandı. Hakikaten o psikolojiye girmeyi istemiyordum. Ağlayasım varmış galiba (XX kromozomlu bir insan organizması olmanın sonucu). Sonunda gerçekten bu durumun beni üretken olmaktan alıkoymasına izin vermemeye karar verdim. Bu sefer samimiydim. (Ya da şu an bana öyle geliyor).

Zaten o sırada Mardi Gras imdadıma yetişti. Geçitler, eğlenceler başladı. Trafik mahvoluyor tabi Mardi Gras sırasında, yollar kapanıyor. Ben de okula bisikletle gittim geçen hafta. Araba sahibi olduktan sonra merdiven bile çıkmıyorum, hiç yürümüyorum vs. Hava buz gibi olduğu halde bisiklete binmek çok keyifli oldu. (Şimdilik okula gitmem bir saat sürüyor ama zamanla hızlanacağımı umuyorum). Haftanın birkaç günü okula bisikletle gitmeyi planlıyorum. Eğer bunu yapabilir ve belli bir kondisyon tutturursam çok ileride bisikletle uzun mesafe (şehirlerarası) gitmek gibi hayallere de sahip bir insan olduğumu burada yeri gelmişken belirteyim ki, hem tembellik yapacak gibi olursam “blogda da yazdık, şindi yapmazsak yiğitliğimize zeval gelir” diyeyim. Evet.

Mardi Gras çok keyifli geçiyor. Bu yazının hala okumakta olduğunuz “giriş bölümünü” tamama erdirip başlıkta sözü edilen müzik türünü neden dinlemek istediğime geçebilir ve bu yazıyı sonlandırabilirsem, birkaç gün sonra da Mardi Gras’da çektiğim fotoğraflarla, kocama özenmiş bir insan olarak, bir minik fotoessay yazmak istiyorum. Şimdilik aşağıda ilk boncuk toplama seansı sonrası Virginia, Tümay, Ahmet ve beni (kafası olmayan) görebilirsiniz.

dsc_4094k.jpg

dsc_4122-k.jpg

Gelelim Hiphop konusuna. Evet ben hiphop dinlemek istiyorum. Bu fikre aslında aylar önce Morcheeba’nın Charango albümündeki “Women lose weight” şarkısı ile kapılmıştım. (Morcheeba albümlerinde farklı müzisyenlerle çalışıyor, “Women lose weight” parçasında da Slick Rick adlı, hiphopçu komik mi komik bir abimiz ile çalışmışlar). Ayrıca zencileri çok sevdiğime karar verdim. Uzun zaman önce burada yazdığım bir yazıda kendilerinden olumsuz bir şekilde bahsetmiştim de salak okurun biri onlara “zenci” diyorum diye bana Martin Luther King’den nağmeler estirmişti yorumlarda. O dediklerimden vazgeçmiş değilim. Zenciler çok tembeller, çok yavaşlar. Ayrıca en az beyazlar kadar ırkçılar. Kendi içlerinde bile, açık renkli bir zenci çok koyu renkli bir zenci ile evlenmiyor. Bir beyazla bir zencinin arkadaşlık ettiğini pek görmedim (tabi bunlar ABD’nin güneyi için geçerli). Falan filan. Ama ben yine de zencileri çok seviyorum. Çünkü aynı zamanda çok sıcaklar, sokakta bir zenci gördüğümde (ben kendilerinden diğer beyazlar gibi öcü görmüşçesine kaçmadığım için) bana selam veriyorlar “hey darlin’, how you doin’?” diyorlar. Sanırım zenciler ekonomik piramidin alt tabanına yakın olduklarından bana daha bir “Türkiye insanı” gibi geliyorlar. Aristokrat bir havaları yok, ve kendimi onlara yakın hissediyorum. Artık ne söylediklerini/aksanlarını anlayabiliyorum (tamamen değil, ama en azından başka bir dil gibi duyulmuyor:). Ayrıca ironik ama, derilerinin rengine hastayım, ciltlerinin pürüzsüz, sağlık fışkıran bir hali var. Kadınları rengarenk giyiniyor ve saçlarını her gün, sanki düğüne gidecekmiş gibi abartılı şekilde yapıyorlar. Baton Rouge’da kaldığım zamanlarda hergün otobüsle okula gidiyordum ve bazen otobüste saçları beni şok eden o kadınlardan görüyordum: “Mc Donald’s” üniformasıyla sabah işe giden zenci bir kadın, saçları “az önce Sindirella’nın balosundaydım” dercesine tepede dev bir topuz, o topuzun yerinde durması için üç kilo jöle… Neyse işte, onları postanelerde, DMV’de, süpermarket kasasında kaplumbağa yavaşlığına erdiren ve insanı çileden çıkaran halleri aslında tasasızlıklarından kaynaklanıyor, ve ben onu da elimde olmadan seviyorum. Tasasızlıkları yüzünden öyle giyiniyor, öyle konuşuyorlar sanki.

jjtw.JPGjjtw2.JPG

Velhasılkelam, bu insanların yaptığı müziği dinlemek istiyorum. Eminim gezegende bir yerlerde dinlemeye değer bir hip hop vardır. Sadece “kadınım popona hastayım” “hey dostum dün bir beyaz öldürdüm” filan demeyen, ya da dese de şöyle “gruuuvvvlu”, müzikal anlamda dinlenesi (zaten sözleri anlamam biraz zaman alacak nasılolsa) bir şeyler vardır. Şimdilik yukarıdaki iki adamın meydane getirdiği “Ying Yang Twins” adlı grubu deneyeme karar verdim. Rastgele bir seçim. Zenci-Çinli imajına kapıldım, zavallı bir tüketiciyim. (Eminem var bi de, ama içim kasılıyor bazen, nefret dolu bir insan kendisi. Seviyoruz yine de. EK: Bir de Ceza var, onun da ilk çalışmalarını seviyoruz.). Bu yazıyı okuyan sevgili okurun bildiği güzide hiphop icracılarından da haberdar olmak isterim.

Bu yazı da burada biter.

Yorumlar (32)

“Albino Kurbağa ve Ahmet’in Balığı”

Meren yeni bir “photo essay” yazmış: Albino Kurbağa ve Ahmet’in Balığı.

Bu yazıyı tam da benim geçtiğimiz cuma (ikinci kere) bütün lab ahalisi tarafından sunumumun parça pinçik edilmesi üzerine girdiğim bunalım ile, bütün cumartesiyi hem raporumu bitirmeye çalışıp hem de ağlayarak geçirmem üzerine yazması sanırım bir tesadüf olmasa gerek :)

Bir ara zavallı kadın beyininin, kendisine sunulan ATP enerjilerini gün boyu ne kadar saçma şeyleri düşünmek için harcadığına, ve büyük olasılıkla da bu sebepten hala, erkeklerin düzgün işler yaptıkları, ünlü düşünürler, büyük mühendisler, tarihe yön veren liderler filan oldukları şu Dünya gezegeninde, kadınların çok azının bir baltaya böyle güvenilir saplar olmayı başarabildiklerine dair bir şeyler yazasım var. Ama onun için kendimden örnek vermem gerekiyor - ki benim de ne kadar tipik bir kadın olduğumu herkes bilsin istiyor muyum, ondan emin değilim :)

Neyse, Meren’in yazısı çok güzel.

Yorumlar (9)

Kaale alınmama üzerine ruhani bir yolculuk

Geçtiğimiz cuma DMV (department of motor vehicles), hayırlı bir olaya sahne oldu: gadın New Orleans’ımızın değerli sakinlerinden Meren, Ahmet ve Tümay, yazılı ve uygulamalı ehliyet sınavlarını geçtiler ve kendilerine birer adet “Louisiana ehliyeti” verildi. Artık New Orleans sokaklarında arabayla özgürce fink atabilir, vızır vızır gezebilirler.

Bu olayın aslında New Orleans trafiği bakımından ne kadar “hayırlı” olduğu tartışılır, fakat benim için bu blogda bir yazının konusu olacak kadar anlatılmaya değer “hayırlı” ayrıntılar içeriyor.

Zaman makarasını şöyle bir geri sarar ve bundan 3-4 ay öncesine gidersek, bakınız basit bir ehliyet alma eyleminin altından neler çıkar:

Geçtiğimiz cuma, bu üç kardeşimizin ilk ehliyet alma girişimleri değildi aslında. Kendileri dediğim gibi 3-4 ay kadar önce DMV’ye yine aynı amaçla (o zaman aralarında Remziye de vardı) gitmişler, fakat dördü de DMV’den babayı alarak dönmüşlerdi. Bu şahısların her biri, daha önce ehliyet almış olan bendenizden “neler yapılması gerektiği” ile ilgili olarak, DMV’ye gitmeden önceki günlerde bilgi almışlardı. Fakat:

- Ahmet ve Tümay, kendilerine “okuldan mutlaka almaları gerektiğini özellikle belirttiğim hedehöt belgesini”, “yok biz DMV’ye telefon açıp sorduk gerek yokmuş” diyerek almamış olduklarından (”DMV’dekiler anlamamıştır, siz alın yine de” dedim);

- Remziye, kendisine “bak böyle böyle sorular soruyorlar sınavda, şunlara bunlara çalış” dediğim halde şunlara bunlara çalışmadığından,

- Meren ise, kendisine “yatmadan önce bütün belgelerin tam mı kontrol et mutlaka” dediğim, ve kendisi de bana “merak etme baktım” dediği halde, gerekli belgelerden birisini evde unuttuğundan dolayı,

Ahmet, Tümay ve Meren ehliyet sınavına bile girememişler (belgeler eksik); aralarından o aşamaya ulaşmayı başarabilen, “belgeleri tam” tek kişi olan Remziye ise yeterince çalışmadığı için yazılı sınavı geçememiş, böyle Türk’e yaraşır başka bir vakaya daha imza atarak DMV’yi terketmişlerdi. Bana da geriye “e, ben size demiştim” demek kalmıştı.

Ama benim bunları yazmama sebep olan şey, “Ben size demiştim” cümlesini sarfettiğim o kutsal saniyenin sonrasında yaşadığım “düşünsel maceradır”. (Duyan da bir şey sanacak, hadi pismillah.)

Bir anda kendimi sorgulamaya başladım. Benim aklı başında bir insan olduğum söylenebilir. Bu tip işleri hep kendim hallederim. Ne yapılıp edilmesi gerektiğini araştırırım. Günlük hayatta, ne bileyim, boş konuşmaktan hoşlanmam falan filan. Peki neden, ama neden, malesef aralarında “kocam” olacak (pek sevimli) adamın da bulunduğu bu dört insan, benim dediklerimi resmen “kaale almamışlardı”?*

Bizimkiler DMV’den ellerinde bir “baba” ile döndüklerinde ben hala şaşkınlık içerisinde ve elbette kızgındım. Kendi kendime “ama nasıl olur ya, ben size demiştim?” deyip duruyordum. Ve Meren o kilit cümleyi kurdu:

“Belki de böyle kızmak yerine, çevrendeki insanların senin sözlerini bu şekilde dikkate almayışlarının ardında yatan şeyi bulmaya çalışmalısın.”

ZBAM! Bir anda gökyüzü karardı, lan lan, çok ciddi bir mesele vardı ortada aslında.

Ve işin aslı “hasıl” oldu bana. Kimseye kızmaya hakkım yoktu aslında. En ufak şeyi kendisine stres malzemesi yapabilme dalında Oscar ödüllü, 7 gün 24 saat endişeli, geceleri diş gıcırdatan, gündüzleri böbreküstü bezleri adrenalin üretmekten bitap düşen, bütün vicudu serotonine acıkmış kişi ben değil miydim? İnsanlar beni saçma sapan şeylere streslenir, endişelenirken o kadar çok görüyorlardı ki, hakikaten endişelenilmesi gereken şeylere dair söylediklerim arada kaynayıp gidiyordu.

Ne garip bir hadisedir (en azından bana öyle geliyor), çevremdeki (şimdilerde beni nasıl olup da o stes küpü halimle o kadar sevmeyi başardıklarına bazen anlam veremediğim) insanlar bana hep “her şeyi kafana gereğinden çok takıyosun”, “gereksiz yere endişeleniyosun” vs vs dediler yıllarca. Yemin ederim, ne demek istedikleri hakkında zerre kadar fikrim yokmuş. :) Bana herkes benim kadar endişeliymiş gibi geliyordu.

Yeni anlıyorum. Bir de “iletişim çağındayız” falan diyorlar. Arkadaşım, 20 sene sürdü lan bir takım şeyleri anlamamız, kaç kere kafamıza kakıldığı halde. (Şimdi “20 sene” diyerek abartınca, bir anda gözümün önüne 5 yaşında “allaaam, ben neden bu kadar kıllıyım?” diye endişelenen minik bir Düygü geldi… Ah beee, ne günlerdi…)

Netice: Bana bu manevi yolculuk için aralarında anlaşıp bilet alan Meren, Ahmet, Tümay ve Remziye’ye teşekkürü bir borç bilirim. Artık, inanır mısınız, meditasyon bile yapabiliyorum. Ki benim için imkansız bir olaymış eskiden, boşuna deneyip durmuşum. (Gerçi bu meditasyon işi ayrı bir hikaye, animeler sağolsun, çakraya gönül verdik bir kere, o gün bugündür “haydi çakraları açalım, o yeah” hallerindeyiz.)

Hayat ne garip…

*Bu arada yazının ilerleyen kısımlarında göreceksiniz ama ben şimdiden söyleyeyim. Kendilerine hiç kızgın değilim. Bu yazı kızgın, şikayetçi bir ses tonu ile yazılmıyor kesinlikle. Zira bu olay bana FRP tabiri caizse resmen “level atlattı”.

Yorumlar (21)

Şikayet eden bir insanım

Hemen konuya giriyorum:

Bizim okulda (LSU Health Science Center - luiziyana eyalet yuniversitası sağlık bilimleri merkezi) aslında genellikle tıp ve hemşirelik öğrencileri var. Temel bilimler, mühendislik fakültesi vs gibi bölümlerin lisans öğrencileri Baton Rouge’daki LSU kampüsünde, yani başka bir şehirde. Biz bir avuç lisansüstü “cool” insanlar olarak kendi halimizde takılıyoruz. Fakat bazen tıp fakültesinden de ders alıyoruz, kocaman amfilerde bir sürü tıp öğrencisi ile. Ben de bu dönem o derslerden biri olan “Histoloji”yi alıyor olduğum içindir ki bu tıp öğrencisi denen organizmayı yaşam alanında inceleme fırsatını elde ettim.

Şimdi esasen Amerikan gençliğinden niye hazzetmediğimi ne kadar yazsam azdır. Hala alışamadım bu insanlara, ve Meren yanımda olmasa kafayı sıyırıp ilk fırsatta bir Avrupa ülkesine doktora için transfer olma çalışmalarını başlatır, ya da kendimi yollara vurur seyyah olur, “jangıl”larda kelebek avlardım. (Bazen yine de yapmak istediğim şeyin bu olduğunu düşünmüyor değilim. Ama o da başka bir hikaye.)

Mesela Amerika’da uzun saçlı erkek kişiler “serseri” olarak nitelendiriliyorlar genellikle ve uzun saç kesinlikle bir entellektüel insan olma durumunun simgesi değil. Evet uzun saçlı rocker insanlara rastlıyoruz zaman zaman, fakat bunlar gerçekten kendini sokağa vurmuş, kafası binbir kimyasal ile 18. boyuta geçmiş, yüzlerce dövmeli ve binlerce piercingli insanlar oluyorlar misal. Ya da Harley Davidson’lı motorsiklet çetesi insanları. Ah bir de Southpark’ta kendileriyle dalga geçilen “Gotik” abla ve abiler var. Bunlardan birisi olmak isterseniz, bir mağazaya gidip kendinize gerekli kıyafet ve aksesuarı alarak şekilli insan olabilirsiniz.

Burada o ya da bu şekilde bir “kategorinin” insanısınız. Sınırlar çok keskin. “Geçiş formları” yok.

Benim okulda genel olarak gözlemlediğim ve çoğunluğu oluşturduğunu farkettiğim Amerikalı genç insan tipi, sürekli bir “partying” modunda, akşamları ne kadar çok dışarı çıkıp dans edip eğlenirse o kadar “cool” olan, bu akşam gezmelerine pür makyaj, süper kıyafetlerle filan gidip, gündüzleri okula spor ayakkabı, spor bir şort ve LSU tişörtü ile gelen insanlar. Eğer ayağında spor ayakkabı yoksa kesin parmak arası terlik vardır (flip flop). -Bu terlik spor ayakkabı durumu hem erkekler hem kızlar için geçerli-. Mesela “normal” Amerikan gençliği Converse tipi ayakkabı giymiyor. O dövmeli, serseri arkadaşlar giyiyor onlardan.

Neyse, bir şekilde, ODTÜ işletme hatunlarındaki ciksliğin geceleri hortladığı, gündüzleri de özü ciks, dışı “az önce ayrobikten geldim” olan ablalar ile, bakımlı, kısa saçlı, cilalı tıraşlı erkekler. Bir nevi Ceza’nın şaşkın oğlanları.

Şimdi bu ahval ve şerait içinde, Histoloji dersinin Internet bağlantılı, dev ekranlı amfisine geri dönüyoruz. En ön sıraya oturuyoruz, izole bir insanız çünkü, ayrıca önyargılıyız, ve bir türlü bu gençliğe ısınamadık, elimizde değil, uzak olmak istiyoruz. Bu bakımdan işimize bakıyoruz, en önden hocamızın anlattıklarını dikkatle (hadi ordan, uyumamak için savaş vererek - bu da ayrı bir hikaye) dinliyoruz, yazıyoruz. Bir ara amfinin öteki ucunda yine önlerde yalnız başına oturan dümdüz, upuzun ve simsiyah saçlı bir gence gözümüz takılıyor. Neji’ye benziyor biraz. Neji’yi bilenler ne kadar karizmatik bir ninja arkadaşımız olduğunu da bilirler :)

Ertesi gün kendisini kantinde gördüm. Yalnız takılıyordu. (Amerikan gençliği yalnız takılmaz, yalnız insan “looser” insandır.) Bir yandan sandövişini tırmıklıyor, bir yandan hipnozsal bir halde laptopunun ekranına bakıyordu. Beni de şeytan dürttü, “bu çocuk şimdi o gerzek Amerikan gençliğinin karşısına, uzun saçları ile dikilmiş bir tıp öğrencisi, çeşitliliğin bir neferi. Yürüsün!” hisleri içindeyim. Ben bunları düşünürken o bir ısırık daha alıyor, gözlerini kısıyor biraz daha ekrana bakarken. Meraklandım iyice, böyle karizmatik bir insan, buralarda görmeye alışık olmadığımız cinsten bir şahsiyet, neye bakıyor olabilir? Ne bileyim makale mi okuyor, haberleri mi okuyor? Belki sanatsal bişeyler olabilir. Youtube’den bir şey izliyor olabilir. Merakıma yenildim sonunda, arkasından doğru geçerken ekranına bir göz attım çaktırmadan, neye bu kadar ilgi ile baktığını anlamam için çok yakında olmama gerek yokmuş meğer. İşte şunu gördüm.

Saygılar bizden.

Yorumlar (14)

Malazgirt ve İlkyar: gülümseten işler

Malazgirt, sıkıcı ve ezberci tarih derslerinden “binyetmişbir”de Anadolu’nun kapılarını kıraraktan girdiğimiz, günümüzde Muş iline bağlı şirin bir ilçemiz (daha fazla anahtar kelime yazmak istemiyorum, malum zihniyette arkadaşlar tuuuran taktiği ile Google’dan gelerek blogu sarmasınlar). Benim gidip görmüşlüğüm yok, esasen benim için özel bir anlamı da yoktu, taa ki Netameli’nin (yani Hatice Dündar) yaptıklarını öğrenene kadar.Daha önce bahsetmiştim aslında. Hatice, pek de hesapta yokken öğretmen olmuş, tayini Malazgirt’e çıkmış. Sonra bulunduğu okulun eksiklerini gidermek için kampanyadan kampanyaya koşmaya başlamış. Önce okul kütüphanesi için kitaplar topladı, sonra çocukları aldı İstanbul’a götürdü. (Daha birsürü şey var). Şimdi de İstanbul’da çocuklarla buluşup vakit geçiren Ekşi Sözlük yazarları iade-i ziyarete gideceklermiş. Onlara katılmak için sözlük yazarı olmak gerektiğini sanmıyorum (yani bu keyifli vesile ile Malazgirt’i görüp çocuklarla vakit geçirmek pek harika olmaz mı?). Bir de eli boş gitmek istemiyorlar. Yardım etmek isterseniz şuraya bir göz atın.

Beni bu işte en çok etkileyen (ve zaman zaman burada yer vermeme sebep olan) şey şu: bir sürü insanın tayini, öğretmen olunca Türkiye’nin “öbür ucu”na çıkıyor. Çoğunluk, bunu dünyanın sonu filan sanıyor (oysa ki Dünya yuvarlak, sonu yok, bunları nasıl öğretmen yapıyorlar anlamıyorum). Bu hatun kişi ise durumu hem kendisi hem oradaki çocuklar için böyle harika bir deneyim haline dönüştürüyor. Şimdi bu çocuklar adam olmasın mı? Olsun.

Ben üniversitedeyken de Güldenciğim Atkın (kendisi nefis bir şahsiyettir, yeri gelmişken belirteyim) İlkyar (İlköğretim Okullarına Yardım Vakfı) için koştururdu. İlkyar süper bir organizasyondur. ODTÜ Makina Mühendisliği öğretim üyelerinden Hüseyin Vural tarafından kurulan bir dernek. Bildiğim kadarıyla Köy Okulları ve Yatılı İlköğretim Bölge Okulları’nda (YİBO) okuyan öğrencileri üniversiteli abileri ve ablaları ile buluşturarak onları kendilerine örnek almalarını sağlamak, motive etmek, bu arada ziyaret edilen bu okullara Anı Kütüphaneleri kurmak, çocuklarla mektuplaşmak, ders anlatmak gibi amaçları/etkinlikleri var derneğin. Gülden zamanında bu dernekte edindiği deneyimleri yazdığı bir yazısı ile beni gözyaşlarına boğmayı da başarmıştı. Aşağıda da İlkyar’a gelen mektuplardan biri var:

Ben de bazen hayvanat bahçelerini kurtarmaya uğraşmak yerine bu işlere mi bulaşsaymışım keşke diyorum. Yine içimdeki aktivist düygülarım kabardı. Yapacak çok iş var. (Biraz da makale mi okusam sanki.)

Yorumlar (23)

Paralel evren

Paralel evrende ben bir zoologum. Vahşi hayvanların peşinden koşuyorum, onları tedavi ediyorum, onlara dokunuyorum, yaptığım işlerden dolayı bana Nobel Çevre Ödülü veriyorlar… (O evrende Nobel Çevre Ödülü diye bir şey var.)

Paralel evrende Meren‘le puslu kıtalararası dolaşıp duruyoruz, o fotoğraf çekiyor, ben timsah avcısı Steve’cilik oynuyorum. Fiziksel olarak acayip “fit”im. Koşuyorum, atlıyorum, zıplıyorum. Kollarım filan böyle hafif kaslı. Çok “erkek bir Fatmayım” ve de bana bakan biri “bu kıza bulaşmak istemem şahsen, ama taş gibi de hatunmuş” diyor :) Akşamları elim yüzüm kir içinde kaldığımız çadıra dönüyorum. Önce çadırdan sivrisinek spreyini alıp bacaklarıma kollarıma sıkıyorum, ortaya bir yeşil limon kokusu yayılıyor. Sonra çadırın hemen yanındaki döküntü tahta masaya oturuyorum, cırcır böcekleri ve ağaç hışırtıları arasında o hep hayalini kurduğum kitabı yazıyorum. Paralel evrende ben zoologun yanında birazcık da yazar olabilirim pekala.

Meren çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… fotoğraflarını çekiyor, ben çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… öykülerini yazıyorum. (Bize artık Moleskine dayanmıyor:)

Paralel evrende Meren’le Türkiye’nin her köyünü, her köşesini bucağını dolaşmışız. Çanakkale’deki şehitler anıtını da biliyorum, Artvin’in dağ köylerinin kokusunu da, Ağrı Dağı’nın ne kadar yüksek olduğunu da… (Şu içinde bulunduğumuz evren itibariyle Türkiye’yi o kadar bilmiyorum ki, bu örnekleri çoğaltamıyorum.)

Paralel evrende gelecek bizi endişelendirmiyor, parasız kalmaktan korkmuyoruz, ayrıca ben elime hamamböceği alıp komiklik şakalar olsun diye Meren’in tişörtünün içine atabiliyorum, onun üzerine Meren beni kovalamaya başlıyor, ama ben çok hızlı koşabiliyorum, yakalaması biraz zor oluyor. Hatta ağaca falan tırmanıyorum süper bir çeviklikle. O, zamanında çok sigara içmiş (ama artık tamamen bırakmış) bir insan olduğu için nefes nefese aşağıdan “eşşek sıpası” filan diye bağırıyor. :) Ya da -mesela- bir uçağa/otobüse/trene atlayıp Beyrut’a gidebiliyoruz, Meren fotojurnalist oluyor, ben fotoğrafların yazısını filan yazıyorum.

Paralel evrende de hayat kolay değil, ve aynen bu evrende olduğu gibi hayatın kolay olmamasını, sadece bizi daha akıllı ve bilge yapacak bir şey olarak görüyor ve buna lanet filan etmiyoruz. Yine de ben biraz daha az endişeli ve stresli bir insan olabilirim pekala o evrende.

Paralel evrenden, bu evrendeki kendime bakıp el sallıyorum. Bu evrendeki ben, sofistike bir mikroskoptan kurbağa hücrelerindeki hedehöt proteinine bakarken birden kendisi ile karşılaşınca şaşırıyor, önce mikroskobun okülerine dayanmaktan çevresinde kırmızı izler olmuş gözlerini ovalıyor, sonra tekrar bakıyor. Gülümsüyor o da bana. O da kendi evreninden şikayetçi değil aslında, geçen ay yüksek prestijli bir bilimsel dergide makalesi yayınlanmış, onun verdiği heyecanla daha da bir işkolik olmuş, penceresiz, güneşsiz bir laboratuvarda bütün gününü geçiriyor olmasına pek de aldırmadan çalışıyor. Bir hücrenin içinde olup bitenleri bilmenin ve bilinmeyenleri keşfetmeye çalışmanın, okuduğu yeni bir makaleden öğrendiği yeni şeylere şaşırmanın keyfini yaşıyor.

Yine de insan “öbür türlü olsa nasıl olurdu acaba” diye düşünmeden edemiyor. Belki “O”nun paralel evren dediği şey, gelecekte gerçek olabilecek bir şeydir. Belki paralel değildir de kesişmektedir evrenler. Ya da, hayat -mesela- anlamsız günlük konuşmalarla, o ne demiş, bu ne yapmışlarla geçirilemeyecek kadar kısa, fakat istesek paralel evrene sıçrayabileceğimiz kadar uzundur belki de.

İnsan pekala “biyoloji doktoru”nun yanında birazcık da timsah avcısı Steve olabilir mi ki? Bisikletle bir kıtayı baştan başa geçebilir mi ki gün gelince? Objelere ve mekanlara bağlanmayı bırakıp kanat takıp korkusuzca uçabilir mi?

Fotoğraflar (yukarıdan aşağı):

1) “Stuttgart” - Muammer Yanmaz
2) “Böyle de yazarım” - A. Murat Eren. Bu blog yazısı için benim ricam üzerine ve yazıdaki diğer fotoğrafların aksine, sanatsal bir kaygı güdülmeden çekilmiş bir fotoğraftır :)
3) “Dreamcatcher II” - A. Murat Eren.
4) “Kaçak ışıklar” - Raşit Selçuk
5) “Ata-kadın” - Erdal Kınacı
6) “Abaküs” - Erdal Kınacı
7) “Veya” - A. Murat Eren
8) “Öz portre” - A. Murat Eren
9) “Renk-Işık” - Erdal Kınacı

Yorumlar (22)