Yılmaz Türkyılmaz’a açık özür ve kült üzerine bir iki söz…
Uzun zaman önce Antalya’lı bir halk ozanı olan Yılmaz Türkyılmaz ile ilgili üç bölümlük bir öykü yazmış ve bu yazıları burada İnternet güncemde yayınlamıştım. Ne hikmetse, bunu yaparken Yılmaz Bey’in öyküyü okuyacağına çok da ihtimal vermedim. Bütün amacım, güncemi okuyan tanıdıklarıma, bana çok ilginç gelen bu şairle ilgili yazdığım komik öyküyü anlatmaktı.
Fakat kendisi bu yazılara ulaşmış, okumuş ve çok üzülmüş. Son yazının altına da bu konu ile ilgili bir yorum yazmış. (Daha önceden de Türkyılmaz soyadı ile yorum yazanlar olmuştu ama açıkçası bu yorumların yazıyı okuyanların öylesine bıraktıkları yorumlar olduğunu düşünmüş ve dikkate almamıştım).
Bu konu üzerinde iki gündür düşünüyorum.
Öncelikle, her şeyden önemlisi, Yılmaz Bey’den çok içten bir özür dilemek istediğimdir. Bu kadar üzüleceğini bilseydim kesinlikle bu yazıları böyle ulu orta yayınlamazdım. Kesinlikle… Yazılara ulaşması İnternet ortamında elbette her zaman bir ihtimaldi (ben düşük olduğunu sanmıştım, o zamanlar bu günceyi okuyan daha az kişi vardı). Fakat okusa dahi sağlığı bozulacak derecede üzüleceğini hiç tahmin etmemiştim.
Öte yandan bu durumu daha derinlemesine irdelemek istiyorum. Yılmaz Bey ile farklı düşünüş biçimlerine ve “damak tadına” sahip olduğumuzdan dolayı, üstelik bir de aradaki nesil farkını hesaba katınca az sonra söyleyeceklerime kendisi belki anlam veremeyecektir. Ama ben yine de tüm iyi niyetimle yazacağım (hiçbir “tiiye almak” yok bu satırlarda, söz veriyorum, yemin ediyorum).
Yılmaz Bey ve şiirleri, benim Türkiye’ye dair bu kadar çok sevdiğim nadir unsurlardan bir tanesidir oysa. Ama ben bunu Yılmaz Bey’e nasıl açıklarım ki. Bunu aslında Cüneyt Arkın’ın “Dünyayı Kurtaran Adam” filmine benzetiyorum. Sinema tarihi açısından tam bir felakettir evet, ama çekildiği 1982 senesinden yıllar yıllar sonra mesela ODTÜ’nün sinema salonunda, amfilerinde gösterilmiş, o mekanlar filmi izlemeye gelenlerle dolup taşmıştır. Dünyayı Kurtaran Adam filmi bir “kült”tür, ve büyük olasılıkla asırlar sonra dahi hatırlanacak ve izlenecektir. Evet klasik anlamda bir “şaheser/başyapıt” olarak hatırlanmayacaktır, ama popüler kültürün unutulmaz bir parçası olacak şekilde ölümsüzleşmiştir. Yılmaz Türkyılmaz’ın şiirleri de böyledir işte benim için. Evet, edebi anlamda Nazım Hikmet şiirleri gibi değildirler. Ve belki böyle olmasına Yılmaz Bey üzülebilir (öte yandan bir eseri yayınlayınca o eseri halkın ellerine-değerlendirmesine bırakmış olmaz mıyız?). Ama benim için o kitapların değeri başkadır ve onlara hayatımın sonuna kadar gözüm gibi bakacağımı biliyorum. Burada benim okuyucu olarak kitaplardan “aldığım” şey, Yılmaz Bey’in okuyuculara “vermek” istediği şeyle aynı olmayabilir. Bu belki talihsiz bir durumdur. Belki de sadece hayat deyip geçmek gerekir (ama bu her zaman o kadar kolay olmayabilir). Benim hatam, Cüneyt Arkın kadar “ünlü” olmayan (bir anlamda “işin kaymağını yememiş”), kendi halinde bir halk ozanını, bu şekilde herkesin görebileceği bir ortamda, kıracak sözler etmiş olmamdır (ama tekrar ediyorum, okursa bu kadar kırılıp üzüleceğini tahmin etmemiştim). (Cüneyt Arkın “Dünyayı Kurtaran Adam” ile ilgili ne düşünüyor merak ettim şimdi).
Yani işin özü: konu böyle “kült” olan (ya da kült olmaya aday olan) eserler olunca, izleyici/okuyucu olarak bu farklı beğeninizi, eseri ortaya koyan kişiye açıklamak çok zor (böyle bir zorunluluk olmalı mı ki zaten?). Bu eserleri böyle izlemek, hatta fanatiği olmak, haklarında yazıp çizmek ile, onlarla “dalga geçmek” arasında çok ince bir çizgi var biliyorum. Ve Yılmaz Bey inanın, ne ben, ne Fatih, ne Pınar, ne de pek çok diğer okuyucu, bizler o ince çizginin “dalga geçme” tarafında değiliz. Bizler farklı beğeniye sahip, okuduklarından farklı tatlar alan, hayatı başka algılayan bir grup insanız ve kalbimizde size karşı sevgi var. Bu yazıları sırf sizi kırmak üzmek için yazmış değiliz (niye böyle bir şey yapalım ki?). Üstelik geçmişiniz (yorumunuzda yazdığınız gibi eskiden asker olmanız) gibi unsurların bu olanlarla hiçbir ilgisi yok (niye olsun ki? kişileri mesleklerine, ırklarına, dinlerine göre değerlendiren önyargılı insanlar değiliz). Bunları tüm samimiyetimle söylüyorum.
Söz konusu yazıları güncemden kaldırdım, Facebook’taki grubu da sildim. Fakat, bir okur ve bir hayran olarak, kitaplarınızı zaman zaman okuma ve şiirlerinizden kendi beğenim doğrultusunda tad alma hakkım saklıdır.
Sağlığınızın daha iyiye gitmesini umuyor tekrar özür diliyorum.
İzninizle de bu yazıyı sizin bir şiirinizle bitirmek istiyorum (eğer kaldırmamı isterseniz lütfen haber verin, bundan sonra hiçbir şiirinizi alıntılamayacağım).
Tepki
Yanlış olan her şeye içimde bir tepki var
Yapmacık davranışlara,
Hak edilmeyen zenginliklere,
Baştan uyuşmayacağı bilinen beraberliklere,
Göstermelik mutluluklara
Betonlaşan kıyılara,
Beceriksiz yönetenlere
Makamının hakkını vermeyenlere,
İşini hakkıyla yapmayanlara,
Temiz gezmeyenlere,
Yerlere tükürenlere, geğirenlere, orta yerde osuranlara,
Orasını burasını kaşıyanlara
Rönt yatanlara
Çirkin bakanlara
Karşı cinsi av sananlara,
Silah taşıyanlara,
Apartmanda, şurda burda gürültü yapanlara,
Çimdik ya da parmak, hatta laf atanlara,
Telefon sapıklarına,
İçindeki şiddeti serbest dolaştıranlara,
Gece yarısından sonra başkasının kapısını aşındıranlara,
Toplumu rahatsız edenlere,
Klakson çalanlara,
Sürat yapanlara,
Fren sesi ile dehşet saçanlara,
Taraftar olmak adına huzursuzluk çıkaranlara,
Eğlenmesini bilmeyenlere,
Eşya parçalayan, cam kıranlara tepkim var!
Yılmaz Türkyılmaz
(01.09.2000)











Ben de bazen hayvanat bahçelerini kurtarmaya uğraşmak yerine bu işlere mi bulaşsaymışım keşke diyorum. Yine içimdeki aktivist düygülarım kabardı. Yapacak çok iş var. (Biraz da makale mi okusam sanki.)









