Archive for İnsan

Kadınlar neden uzayan gölgelere takar, ve güneş onlar için neden batmaktadır?

kadin.jpg

Geçenlerde yan taraftaki profil yazısı için ayrılmış gibi görünen bölüme bir Çin atasözü yazdım. Şöyle diyordu:

“Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orda güneş batıyor demektir.”

Bu söz bana çok anlamlı gelmişti, çünkü aklımda hemen hocamın karısı küçük insan Uyen’in, haketmediği halde büyüyen gölgesi canlanmış, ve labımızda güneşin battığı, heryeri karanlıkların bastığı düşüncesi ile içim yine sıkılmıştı. Kendimce bir rahatlama aracı olarak, hemen blogumun bir köşesine yapıştırayım, kendimin ne kadar büyük, onun ise ne kadar küçük olduğunu düşünüp popomu dinlendirmeye çalışayım dedim.

Fakat, neyse ki Meren gibi bir insan ile evliyim. Bugün blogumdaki bu küçük ve anlamsız değişikliği farkeden Meren, son yazının altına şöyle bir yorum girmiş:

“Efenim profilinizin oralara bir yerlere “Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orda güneş batıyor demektir.” yazmışsınız. Orada güneş doğuyor da olabilir. Çinlilere muhalefet gibi algılanmasın ama şöyle olsa daha bir anlamlı olurmuş: “bir yerde küçük insanların gölgeleri filan ile ilgilenenler varsa orada birilerinin canı boşuna sıkılacak demektir”. Bunu da “meren demiş” diye kullanabilirsiniz. Ehem.”

İşte kadınlar ve erkekler arasındaki farkı nefiz bir şekilde özetleyen bir durum.

Lise ve üniversite yıllarımın büyük bölümünü, kadınlara ve erkeklere bakıp, neden daha az kadın müzisyen, bilim insanı, yazar, bilgisayar mühendisi vs vs olduğunu sorgulayıp, bu durumu ümitle “kadınlara yüzyıllardır eşit şartlar sağlanmıyor” diye cevaplayarak geçirdim. Bunları düşünürken bir yandan kendimi de -belki de gereğinden fazla- sorgulayıp gözlemliyordum. Bence insan, diğer insanlara ve hayata dair bir şeyleri anlayabilmeyi gerçekten istiyorsa önce kendi içine bakmayı öğrenmek zorunda, çünkü ancak kendimize bakarak bir takım insan davranışlarının ardında yatan sebepleri çözebilme ihtimaline sahibiz. Sonuçta, insan kendisi bir davranışı sergilerken, taa içinde onu niye yaptığına dair -teoride- her türlü geçmişte yaşanmışlık, algıda seçicik, kişisel kompleks ve korkular vs vs gibi bilgilere -yani yapbozun bütün parçalarına- sahip.

Fakat “kendine bakmak” her ne kadar pek öyle zor, rahatsız edici bir işmiş gibi duyulmasa da, insanın yapacağı en zor şeylerden biri bence. Kendime çok fazla baktığım zaman hem kendime hem insanlara olan sevgimi ziyadesiyle yitiriyorum. Ve “iyileşmem” zaman alıyor. İlk kendime bakışımı hatırlarım, korkuyla çığlığı basmıştım. Söylediğim saçma sapan sözlerin, ne bileyim etkilemek isteyeceğim birini gördüğümde içine girdiğim acıklı davranışların, vesairelerimin temelinde yatan zavallıklarımın saklandığı bölmenin kapısını açınca ölmek istedim. “Kendime bakış, kendime gerçekten dürüst oluş” zaman zaman daha yoğun bir şekilde yaptığım bir şey oluyor, ve o dönemlerim çok ağlamalı, çok acılı geçiyor. Neyse ki artık bu süreci anlayan ve dayanabilen bir Meren’e sahibim, çok güzel.

Her neyse, bir kadın olarak da kendime baktım ben haliyle. Ve şunu anladım: kadınlara dair stereotipilerden (yani tipik davranış/düşünüş biçimlerinden) ne kadar çabuk kurtarabilirsem kendimi, bu hayatta o kadar başarılı olabilirim. Aynı durum erkekler için de geçerli, yani tipik erkek davranışlarından sıyrılmaları gerekiyor, ama bana kalırsa erkeklerde öntanımlı olarak bulunan bazı özellikler, onları kadınlara nazaran hayatta daha başarılı yapıyor. Bir şekilde sakin, soğukkanlı, korkusuz olmaya daha yatkınlar sanki. Bu özelliklerin -malesef- evrimsel olduğunu düşünüyorum. Malesef diyorum çünkü “evrimsel”i insanın bünyesinden koparıp atması, “toplumsal”ı atmaktan  “bence” daha zor. Öntanımlı olarak stresli, çabuk paniğe kapılan, ürkek kadınların bunları bünyeden koparıp atmaları zorlu bir süreç.

Bu sebeple, artık eskisi gibi umutla “kadınlara eşit haklar verilmiyor ki başarılı olsunlar” diyemiyorum. Bence kadınlarda öntanımlı olarak bulunan habis özellikler var, bence onları ciddi başarılara sahip olabilmekten alıkoyan, eşitsizlikten çok bu özellikler. Yani tamam yüzyıllarca kadınlar ezildiler de, dünya üzerinde yaşamış bunca kadının içinden bir tanesi de çıkıp neden zekice bir plan yapmadı da erkek egemencilere ağzının payını vermedi (ya da ancak yeni yeni veriyor?).

Habis kadın öntanımlarından biri de, yukarıdaki Düygü-Meren örneğinden görülebileceği üzere, kadınların kafaya saçma sapan şeyleri, özellikle de başka kadınları/insanları takmaları. Ve bunun kendilerini yiyip bitimesine izin vermeleri. (Bence kadınlar işte yüzyıllardır bunu yapıyorlar kendilerine). Ben utanarak itiraf ediyorum ki, kafam günün 10 saati hocamın karısı ile meşgul. O zavallı beynimi ilime irfana yorabilirdim, ya da karıyı karşıma alıp düşündüklerimi, sonunda ne olacağından korkmadan, patır patır söyleyebilirdim ama ben ne yapıyorum, küçük insanların büyüyüp küçülen gölgeleri ile uğraşıyorum. Gece gündüz bunun siniri ve gerginliği ile yaşıyorum. Üstelik, kadın kişiye aklı başında bir er kişi tarafından kafaya taktığı bu şeyin anlamsızlığı defalarca açıklansa, ve hatta kadın tarafından bu durum kendiliğinden anlaşılsa dahi, kadın yine de kafaya takmayı beceriyor. Yok gölgeymiş, güneşmiş derken, güneşin batmak yerine doğduğu bir senaryoyu görmeyi kendisi için imkansız hale getiriyor. Yani etrafıma bir bakıyorum da, en son ne zaman “hararetle teknik bir tartışmaya girmiş bir grup kadın gördüm”? Sanırım hiçbir zaman görmedim böyle bir şeyi. Gören varsa söylesin. Kadınlar hep başkalarını konuşuyor.

Kadınların tipik başka özellikleri de var tabi, mesela temizlik yapmak gerektiğine ilişkin derin inanç, gelişmiş iğrenme güdüsü, kafasını bir şeye yormaya üşenme, ayrıntıcı olmama, ilgi bekleme ve ilgi göremeyince karakter atma, gelişmiş kıskançlık… Gelişmiş ürkeklik ve korku, mesela çok evrimsel bir şey bu. Koruma ve korunma içgüdüsü. Sonuçta yavrulara bakmakla “evrimsel olarak yükümlülük” genleri damarlarımızda dolaşıyor. Bu yüzden ne bileyim manyakça sporlar yapan, dağlara tırmanan, tepelerden atlayan, motosiklete takla attıran, kaykayla merdiven inen kadın yok denecek kadar az. Normallik sınırlarının çizildiği yerlerin ötesinde çok az kadın var, çünkü sınırların ötesi tehlikeli ve riskli. Bu bir suç değil, tüü kaka değil. Fakat işte, eğer farklı birşeyler, iyi işler yapabilmek peşindeyse insan, tehlikeyi ve riski göze almak gerekiyor. Bu korkuyu kırmak kadınlar için erkeklere göre çok daha zor.

Liste uzar gider tabi…

Bunlar sadece, Düygü’nün içsel meaceralarından ve itiraflarından bir kupledir. Yukarıdaki genellemelerin dışında kalan kadınlar yok mudur? Elbette vardır, ve de bu yüzden o genellemelerin dışında kalmışlardır zaten :) (Burada bir mantık hatası olabilir sanırım ama üzerinde düşenmeye üşengeç bir kadınım. Mesela bu yazı da özensiz ve üzerinde yeterince düşünülmeyerek yazılmış, ayrıntılar için yeterince vakit harcanmamış bir yazı. Bu açıklamalar da, kendisi hakkında ne düşünüleceğini hesaplayıp tahmin edebildiğini sanan korkak bir kadının açıklamaları.) Falan filan.

Yorumlar (8)

Bir önceki yazıya zorunsuz ek açıklama

(Bir başka blog girdisi olarak yazıyorum bu açıklamayı ki RSS’ten takip edenler de okuyabilsinler. Öyle de düşünceli bir insanım.)

Bu sabah kalktım, bir anda ürktüm “tanrım ben neler dedim, şimdi herkes bu yazılanlardan kendine üzülmek için bir pay çıkarabilir”. Yanlış anlaşılmaya ezelden beri fobi besleyen, ayrıca kendisinin nasıl olduğu hakkında son zamanlarda bilgi edinilebilen tek yerin bu blog olduğu bir insan olarak, aşağıda yazdıklarımın “bunalımda olduğum” ve “mevcut arkadaşlarımı değersiz bulduğum, onlardan memnun olmadığım” anlamına gelmediğini özellikle belirtmek istiyorum. “Canımlarım benim” :)

Fikşın (uydurma öykü) tadında okuyunuz, özellikle belli bir kişiye verilmiş gizli mesajlar olduğunu sanmayınız. Genel bir insanlık dramını anlatmaya, modern çağın binalar arasında sıkışıp kalmış insanının ruhsal meaceralarına parmak basmaya çalışıyorum. Yazdıklarımda didaktik temalara zaman zaman rastlanabilir. Aruz vezni kullanmam.

Hocanın karısına kafa atmak istediğim doğrudur yalnız.

Yorumlar (11)

Hutu’lar ve Tutsi’ler

Geçen gün Meren’le “Hotel Rwanda”yı izledik. Birkaç hafta önce Meren tesadüfen Ruanda’da 1994 yılında gerçekleşen soykırım hakkında bir yazı okumuştu. Yazıda 2004 yılında, yani soykırımın 10. yılında, bütün dünyanın konuyu gündeme taşıdığı ve tartıştığından; 1994′te duyurmadıkları, sırtlarını döndükleri bu olayın insanlara duyurulmaya çalışıldığından bahsediliyordu. Biz Türkiye’de 2004 yılında böyle bir konudan bahsedildiğini pek hatırlayamadık. Türkiye medyasının git gide nasıl Amerikan medyasına benzediğini sürekli söylüyorum. Bu bence onun en güzel örneklerinden biri. Sizlere Ruanda’da 1994 yılında neler olduğunu anlattığım zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çünkü bu, Dünya üzerinde gerçekleşmiş, en az Nazi’lerin Yahudi’lere yaptıkları kadar korkunç bir olay. En az onun kadar konuşulması gereken, şimdilerde Sudan’da, Kongo’da, kim bilir bize duyurulmayan nerelerde hala gerçekleşen, “hiçbir şey yapamayacağımızı” düşünsek de, en azından bilmekle yükümlü olduğumuz bir olay.


fotoğraf: James Nachtwey

Ruanda’da 94 yılında sadece 100 gün içinde 1 milyon kişi öldü (günde 10bin kişi ediyor). Bu insanlar atom bombası ile “topyekün imha” edilmediler. Taramalı tüfek ya da beyaz fosfor yüzünden ölmediler. Bu insanlar, kendi vatadandaşları tarafından (bazılarının Fransa’nın sattığına inandığı, filmde ise Çin’den satın alındığı söylenen) “pala”larla, kolları bacakları kesilerek öldürüldüler.

Peki ölenler kimdi? Öldürenler kimdi? Sebep neydi?

Duya duya hissizleştiğimiz bir lafır ama, bildiğiniz “kardeşi kardeşe kırdırmak” olmuş Ruanda’da olan. 15. yüzyıldan beri Ruanda’da Hutu, Tutsi ve Twa adı verilen üç farklı grup insan barış içinde, birbirlerini öldürmeden yaşamakta imişler. Krallıkla yönetilen ülke, 19. yüzyılda Alman sömürgesi olmuş. Almanlar ülkenin yönetim işlerine pek karışmamışlar. Fakat Almanya 1. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayınca, sömürgeyi Belçika devralmış. Ya, biz yıllarca Belçika hakkında bir kötü laf işitmedikti, cahillik tabi, ben hep sandım bu kendi halinde bir ülke. (Velakin, “kendi halinde bir ülke” diye bir mefhum yok esasen, sadece insanın -benim- cahil, medyanın yalancı, tarih derslerinin eksik olması var, neyse konumuza döneyim.)

Belçika, o dönemde halkın %9-10′unu oluşturan, biraz daha açık deri rengine, biraz daha uzun yüz hatlarına vs sahip olan Tutsi’leri “üst sınıf” olarak belirleyip, yönetim işlerine onları getirmeye başlamış. Hutu’lar ise, alt sınıfın insanları olmuşlar, ve Belçika’nın Tutsi’ler aracılığıyla uyguladığı yüksek vergilere, kötü çalışma şartlarına zorlanmışlar. Hutu’lar elbette Tutsi’lerden nefret etmeye başlamışlar. Kimi kaynaklar, Belçikalı’ların bu sözde etnik ayrımı yaparken, “10 inekten fazlasına sahip olan Tutsi, azına sahip olan Hutu’dur” gibi kriterleri kullandığını belirtiyor.

Her neyse, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ruanda, Birleşmiş Milletler’in vesayet altındaki bölgelerinden biri haline gelmiş. Belçika hala idari makam olarak ülkede bulunuyormuş. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Hutu’lar zamanla güç kazanmışlar, ve 1962′de Ruanda’nın bağımsız olması ile yönetime geçmişler. Bu süreçte sosyal huzursuzluk devam ediyor, Ruanda halkının bir kısmı sürekli komşu ülkelere sığınıyormuş. 1990 yılında Uganda’da konuşlanmış olan ve genelini Tutsi’lerin oluşturduğu Rwandan Patriotic Front (RPF), Ruanda’ya girmiş. Aynı zamanda Ruanda’nın üst düzey devlet yöneticileri de gizlice Hutu’lardan oluşan silahlı bir çetenin eğitilmesini sağlamaktaymışlar (Interahamwe). 90-94 yılları arasında edinilen silahların Fransa, Belçika ve İngiltere’den sağlandığına ilişkin şurada bazı bilgiler var, ne kadar kesin doğrulukta olduklarını bilemiyorum. Ama bunu iddia eden tek kaynak Wikipedia değil.

6 Nisan 1994′te cumhurbaşkanı Habyarimana’yı taşıyan uçak düşürülmüş (bundan RPF’nin sorumlu olduğu iddia edilmiş). Bunun üzerine, zaten sallantıda olan Ruanda barışı (?) çökmüş. Nisan’dan Temmuz ortasına kadar, 100 gün içinde 1 milyon Tutsi ve onlara sempati duydukları düşünülen Hutu öldürülmüş. Soykırımın ilk hedefleri arasında Başbakan Agathe Uwilingiyimana ve Birleşmiş Milletler’in onu korumakta olan 10 Belçikalı askeri bulunuyormuş. Bu askerler, söylenene göre, silahlarını Ruanda askeri güçlerine teslim ettikten sonra öldürülmüşler. Askerlerin ölüm haberi üzerine korkan Belçika hükümeti, askerlerini Ruanda’dan çekmiş. Bunu diğer ülkeler de izlemiş, ve Ruanda’daki BM gücü 270 askerden ibaret kalmış!!!

Aynı zamanda ülkede bulunan beyazlar, kedileri köpekleri de dahil olmak üzere, olayların patlak verdiği ilk günlerde hızla ülkeden kaçırılmışlar.


fotoğraf: Howard Davies

Yani, bütün dünya, göz göre göre Ruanda’yı kendi haline bırakmış, soykırıma sırtını dönmüş. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler, herkes… palalarla, binlerce yıl barış içinde birlikte yaşadıkları kardeşleri tarafından öldürülmüşler.

Bu olaydan daha bir sene önce (1993) dönemin ABD başkanı Bill Clinton Yahudi Soykırımı Müzesi’ni açarken, dünya üzerinde bir daha böyle bir soykırıma izin vermeyeceklerini söylüyormuş. Kendisine 1995′te Ruanda halkından özür dilerken rastlanmış.

10 yıl sonra, 94′te BM Barış Gücü operasyonları sorumlusu Kofi Annan o zamanki pasifliği yüzünden pişman olduğunu dile getirmiş. (Kofi Annan’ın, yüzbinlerce insanın ölümünün ağırlığı sırtında, hala nasıl yaşayabildiğine inanamıyorum.)

(İşte bu noktada içimdeki öğreten kadına hakim olamıyor ve şu aşağıdaki cümleleri yazmadan edemiyorum. Bunları heyecanlı ve üzgün bir gencin serzenişleri olarak görüp bana kızmazsanız ne güzel olur :) )

Bu arada, kaçımızın olan bitenden haberi vardı? Çoğumuz bu tip olaylar karşısında “elimizden ne gelir”in arkasına sığınarak insanların başına neler geldiğini, kimlerin (hangi ülkelerin) bu işlerde parmağı olduğunu, kimin “dur” demeden sırt döndüğünü, silahları kimin sattığını öğrenmeye “üşeniyoruz”. Bu yazdıklarımı okumaya başlayan kaç kişinin, yarısında “üzülüp, sıkılıp” bıraktığını ve televizyonda popstar/dizi izlemeye başladığını merak ediyorum mesela. Ya da kendi küçük ve anlamsız dertlerimize gömülmeyi bunları öğrenmeye tercih edişimiz beni tarifsiz üzüyor. (Ben yapıyorum bunu). Sanki çok matah hayatlar yaşıyoruz, sanki çok özeliz hepimiz. Yapmakta olduğumuz son derece faydalı işleri bir kenara atıp, Ruanda’da insanlar neden ölmüş, Irak’ta olanların aslı neymiş, İsrail Lübnan’a neden saldırmış, Türkiye’nin sosyal sorunları nelermiş, Güneydoğu’da insanlar nasıl yaşarmış, öğretmenleri var mıymış? Temiz su, elektrik var mıymış vesaireye vakit ayırsak, bunları öğrenmeye çalışsak, çok önemli işlerden geri kalacağız. Aman ha!

Bunları bilmekle yükümlüyüz bence. Öğrendiğimiz zaman, belki gidip oralarda olanlara son veremiyor olsak da, o “leziz ve pek anlamlı” hayatlarımızla ne yapacağımıza dair aklımızda bir ışık yanıyor çünkü.

Yorumlar (21)

“Çok yaşa” Panda!

Şu hayvanın nesli tükeniyor.

Komik pandalar yok olurken, insanlar delice ürüyorlar.

Bir başbakan halkına otobüsün tepesinden “Nüfus planlaması isteyenler vatan hainidir!” diye bağırıyor.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu bir Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı

“Herkes, uluslararası, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ne, Anayasamıza göre, bir ülke hariç, dünyada bütün ülkelerin kabul ettiği, herkes, istediği kadar çocuğa, istediği kadar sürede sahip olabilir. Bu, anayasal ve Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi doğrultusunda bir haktır. (…) Dolayısıyla, ülkemizin genç nüfusu ve dinamik nüfusunun, bugün negatife düşen ülkeleri de göz önüne aldığımızda, ülkemizin önemli bir kazanımı olduğunu, demografik gücümüzün de, dönemsel anlamda değil………”

diye konuşabiliyor. (Cümlelerin ne kadar düzgün olduğuna dikkatinizi çekerim.)

Aynı hanımefendi evlilik dışı çocuk yapmanın magazin programlarında iyi bir şeymiş gibi sunulmasına tepki göstererek,

“Bunların hepsi Anayasa’ya aykırı.”

diyor. (Pardon??? Siz galiba ülkede üç beş entel ve iki hippi evlilik dışı çocuk yapacak korkusuyla böyle konuşuyorsunuz da, ülkenin bir yerlerinde yaşayan 20 kardeşli, üç anneli, anneleri imam nikahlı kaçbin çocuktan haberiniz yok?) (Tabi çocuk esirgeme kurumlarında sabah, öğle, akşam tacize uğrayan, dövülen çocukları saymıyorum.)

Peki, neden panda hayvanının nesli tükeniyor da, dünyaya bir panda kadar faydası olmamış insan hala bu kadar ayakta, ülkelere bakan bile olabiliyor?

Bangladeş’te içecek temiz su yok.

İnsanlar enerji kaynaklarını paylaşamadıkları için savaşıyor, yaralanıyor, ölüyor, sevdiklerini kaybediyor.

Bir gün anlamsız savaşlara asker olsun diye bir kenarda bekletilen o genç nüfus, amaçsız, işsiz, güçsüz, mutsuz olmaya dayanamayıp madde bağımlısı oluyor.

Dünyadaki bir sürü soruna çare olabilecek tek şey, insanların fütursuzca üremekten vazgeçmeleri. Aşırı kalabalık olduğumuz için bu kadar birbirimizi öldürdürüyor olmamız aşikar iken, bunu politikacıların “daha çok asker” sahibi olabilmek için göz ardı etmeleri bana inanılmaz geliyor. Sonra bir panda kadar beyni olmayan, işsiz, serseri, cahil çocukları ile övünüyorlar. O gençlerin pandadan tek farkları biri hapşurunca “çok yaşa” diyebilmek.

(Fotoğraflar: Ben Stirton.)

Yorumlar (32)

Malazgirt ve İlkyar: gülümseten işler

Malazgirt, sıkıcı ve ezberci tarih derslerinden “binyetmişbir”de Anadolu’nun kapılarını kıraraktan girdiğimiz, günümüzde Muş iline bağlı şirin bir ilçemiz (daha fazla anahtar kelime yazmak istemiyorum, malum zihniyette arkadaşlar tuuuran taktiği ile Google’dan gelerek blogu sarmasınlar). Benim gidip görmüşlüğüm yok, esasen benim için özel bir anlamı da yoktu, taa ki Netameli’nin (yani Hatice Dündar) yaptıklarını öğrenene kadar.Daha önce bahsetmiştim aslında. Hatice, pek de hesapta yokken öğretmen olmuş, tayini Malazgirt’e çıkmış. Sonra bulunduğu okulun eksiklerini gidermek için kampanyadan kampanyaya koşmaya başlamış. Önce okul kütüphanesi için kitaplar topladı, sonra çocukları aldı İstanbul’a götürdü. (Daha birsürü şey var). Şimdi de İstanbul’da çocuklarla buluşup vakit geçiren Ekşi Sözlük yazarları iade-i ziyarete gideceklermiş. Onlara katılmak için sözlük yazarı olmak gerektiğini sanmıyorum (yani bu keyifli vesile ile Malazgirt’i görüp çocuklarla vakit geçirmek pek harika olmaz mı?). Bir de eli boş gitmek istemiyorlar. Yardım etmek isterseniz şuraya bir göz atın.

Beni bu işte en çok etkileyen (ve zaman zaman burada yer vermeme sebep olan) şey şu: bir sürü insanın tayini, öğretmen olunca Türkiye’nin “öbür ucu”na çıkıyor. Çoğunluk, bunu dünyanın sonu filan sanıyor (oysa ki Dünya yuvarlak, sonu yok, bunları nasıl öğretmen yapıyorlar anlamıyorum). Bu hatun kişi ise durumu hem kendisi hem oradaki çocuklar için böyle harika bir deneyim haline dönüştürüyor. Şimdi bu çocuklar adam olmasın mı? Olsun.

Ben üniversitedeyken de Güldenciğim Atkın (kendisi nefis bir şahsiyettir, yeri gelmişken belirteyim) İlkyar (İlköğretim Okullarına Yardım Vakfı) için koştururdu. İlkyar süper bir organizasyondur. ODTÜ Makina Mühendisliği öğretim üyelerinden Hüseyin Vural tarafından kurulan bir dernek. Bildiğim kadarıyla Köy Okulları ve Yatılı İlköğretim Bölge Okulları’nda (YİBO) okuyan öğrencileri üniversiteli abileri ve ablaları ile buluşturarak onları kendilerine örnek almalarını sağlamak, motive etmek, bu arada ziyaret edilen bu okullara Anı Kütüphaneleri kurmak, çocuklarla mektuplaşmak, ders anlatmak gibi amaçları/etkinlikleri var derneğin. Gülden zamanında bu dernekte edindiği deneyimleri yazdığı bir yazısı ile beni gözyaşlarına boğmayı da başarmıştı. Aşağıda da İlkyar’a gelen mektuplardan biri var:

Ben de bazen hayvanat bahçelerini kurtarmaya uğraşmak yerine bu işlere mi bulaşsaymışım keşke diyorum. Yine içimdeki aktivist düygülarım kabardı. Yapacak çok iş var. (Biraz da makale mi okusam sanki.)

Yorumlar (23)

Duvar

Çocukken evimizde en sevdiğim ve benim ilgime en çok maruz kalan aletlerden biri, Atari 800 XL‘den sonra “Beta” video kaset oynatıcısı yani “vidyo” idi. Babam bu aleti eve getirdikten sonra o zamanlar muhtemelen “vidyo”larla birlikte ortaya çıkmış olan Raksotek adlı firmanın çeşit çeşit vidyo kasetlerinden almıştı. Tabi o zamanlar vidyo esas olarak kaset kiralayan dükkanlardan kiralanan filmler/çizgifilmler ile, veya boş kaset üzerine televizyondan kaydedilip defalarca izlenen Olacak O Kadar, futbol maçları vesaireler ile beslenirdi. Raksotek işi biraz pahalıya geldiğinden olsa gerek, babam bir kere elinde 5-6 tanesiyle geldi ama bir daha almadık. O kasetlerin bazılarını hala hatırlarım: Vikingler, Uçak Kazaları, Araba Yarışı Kazaları veeeee The Wall - Live in Berlin! Bu sonuncusu, Berlin Duvarı‘nın yıkılışı için Roger Waters (Pink Floyd) tarafından pek çok ünlü müzisyenin bir araya getirilmesi ile düzenlenen inanılmaz bir konserin video kaset kaydıydı.

Küçükken izleyip çok sevdiğim bu kaset, benim senelerce Pink Floyd’un “The Wall” albümünü Berlin Duvarı için yaptığını sanmama sebep olmuştur ki, gerçekleri sanırım üniversitede iken falan öğrendim.

Her neyse, geçenlerde bu konserin DVD’sini aradım varmış, kiraladık. Dün yıllardan sonra tekrar seyrettim (Meren de ilk defa seyrediyordu). Konserde şarkılar devam ederken orkestra (parçaları söyleyen, çalan herkes) ile seyirci arasına bir duvar örülüyor. “Goodbye Cruel World” biterken son bir duvar parçası ile tamamlanıyor bu duvar ve “Hey You”/”Is there anybody out there” gibi konserin devamındaki parçalar/cümleler bu duvarın arkasından söyleniyor seyirciye. Fena halde tüyleri diken diken edici bir durum bence. Büyüyüp her türlü duvarın ne ifade ettiğini anlamaya başlamış bir insan olduktan sonra bu konseri ilk defa izliyormuş gibi hissettim.

Orada, duvarın arkasında sayısı 300 bin ile 500 bin arasında olduğu tahmin edilen bir kalabalık vardı. (Konserin 35 ülkede canlı yayında gösterildiğini düşünürsek bu rakam neye ulaşır bilemiyorum.) Bu insanların duvarın arkasından kendilerine söyleneni aslında ne kadar anlayabiliyor olduklarını düşündüm (kendimi de bu rakama ve insanlara dahil ederek).

Bir ara Waters’ın “Bring the boys back home” yani “Çocukları (oğlanları) eve geri (savaştan) getirin” diye bağırdığı bir anda Meren bana dönüp “İnsanlar bu yapılanlara (konserden bahsediyor) rağmen birbirlerini öldürmeye devam ettiler. Ne garip.” dedi.

“The Wall” kim bilir kaç nesil boyunca pek çok insanın severek dinlediği ve hala dinlemekte olduğu çok popüler bir albüm olmakla birlikte, herhalde vermeye çalıştığı mesaj o kadar ağır ki, kimse anlamıyor/anlamaya uğraşmıyor sanırım. Defalarca defalarca dinlediğim, filmini izlediğim bu yapıtı ben hala anlamadığımdan eminim. Tamam bazı mesajları alabiliyorum: modern yaşamın getirdiği yalnızlığa, savaşlara, eğitim sistemine dair bir sürü şey söyleniyor. Ama kaçırdığım ne kadar çok şey olduğunu hissedebiliyorum.

Muhtemelen çoğunluğun kendisini anlamaya uğraşmayacak kadar günlük saçmalıklarla meşgul, ya da anlayamayacak kadar aptal olduğunu farkettikten sonra, çevresine bir duvar örüp oradan yine de “hey orada kimse var mı” diye umutsuzca bağıran bir adamın, milyonlarca insan tarafından dinlenip hala anlaşılmıyor olması ne kadar ironik, yoksa trajik mi, yoksa sadece basit bir gerçek mi?

İnsanlar, bir adamın/grubun yaptığı bir albümü odalarında yüzlerce kez dinleyip ne demek istediğine kafa yormaya, anlamaya çaba harcamayıp sonra bu adamların konserine gidip onların yüzüne nasıl bakabiliyorlar? :) Çok acayip.

Önemli oldukları için çok defa tekrarlandıkça klişeleşen ve kaçınılmaz olarak anlamını malesef yitiren her şey, gözden bu şekilde kaçırdığımız her şey… Bu dünya bu yüzden böyle bir yer oldu.

—————————————-

Ha bu arada, burada okumanız gereken bir şey var.

Yorumlar (8)

War Photographer

Hafta sonu “War Photographer” adlı bir film izledim.

Film, dünyaca ünlü fotohaberci (fotojurnalist) James Nachtwey ile ilgili bir belgesel filmdi. Aşağıda onun web sitesinden alıntıladığım kareler var.

“Ben şahidim ve bu fotoğraflar kanıtlarımdır.
Kaydettiğim bu olaylar unutulmamalı
ve tekrarlanmamalıdır.”
-James Nachtwey-


Afganistan, 1996 - ICRC kliniğinde protez bacaklarla yürümeyi öğrenen mayın kurbanları.


Afganistan, 1996 - İç savaşta harabeye dönen Kabil


Sudan, 1993 - Bir beslenme merkezindeki kıtlık kurbanı


New York, 2001 - Dünya Ticaret Merkezi’nin güney kulesinin yıkılışı


Şeria, 2002 - Cenin’deki mülteci kampında ölenlerin ardınan ağlayanlar

Yorumlar

Meyl baks, inbaks… Hayır, Posta Kutusu!


Benim küçüklüğümden beri posta kutularına karşı bir zaafım var. Hani posta kutusunun içini gösteren o ince uzun boşluktan, karanlığın siyahı yerine bir beyazlık gördüğünüz ve onun bir fatura olmadığını anladığınız bir an vardır. Posta kutusunun anahtarını bulmak üzere çantanıza elinizi heyecanla uzatmanıza vesile olan bir andır o. İşte ben ona bağımlıyım, uyuşturucuya bağımlı gibi bağımlıyım hem de. Posta kutusunun kapağını açınca mektupların düşmeye meylettikleri, benim onları tutup elime aldığım ana bağımlıyım.

Bu yüzden aslında bu e-posta işinin çıkışına baya bir bozulmuştum ben başlarda (yıl 1999). Teyzemle mektuplaşırdık sürekli, sonra teyzem haklı olarak iş güç, postanenin çok alaksız bir yerde olması derken, üniversiteyi kazanıp da kendime ilk defa e-posta adresi aldığım dönemlerde cebren ve hile ile alıştırdı beni bu elektronik ortamlara. “Mektupların bilmediğim bir alemde dokunamadığım bir yerlerde olmalarından, ve her an bir tuşla silinebilirliklerinden nefret ediyorum. Bana elyazısı lazım.” diye çok direttim ama zaman değişiyordu işte.

Fakat benim için buna alışmak hiç kolay olmadı. Çünkü sadece teyzemin mektupları değildi beni bağımlı yapan. Ortaokulun sonunda Ankara’dan Antalya’ya taşındığımız zaman, geride harika arkadaşlar bıraktım. Sonraki yıllarda sürekli mektuplaştığım arkadaşlar. Şimdi vereceğim rakama inanmamakta serbestsiniz: İlk taşındığımız yıl, bazı haftalar bana gelen mektup sayısı 10′u geçerdi. Cumartesi günleri gelirdi genelde bu mektupların hepsi birlikte, sabah heyecanla inerdim aşağıya pijamalarımla. Kutunun içinde kırmızı, yeşil… renkli bir zarf olurdu en önde. Açınca dökülürdü hepsi önüme, ve dünyanın en mutlu insanı olurdum. Gerçekten, gerçekten dünyanın en mutlu insanı olurdum! Gönderen kısmında en çok görüğümüz isimler: Feriş, Dilay, Armağan, Hakan, Coşar, Cihan’dı… Şimdi kocaman bir kutuda duruyorlar o mektupların hepsi. Üstelik çoğu 5-10 sayfadan aşağı olmazdı :) Ha sonra bir de Yeliz girdi hayatıma. Arka sokakta oturan, aynı serviste okula gittiğimiz bu üstadım kişiyle de birbirimize mektuplar yazmaya başladık.

Sonra üniversiteyle birlikte ciddi bir devrim oldu benim hayatımda (ve o dönemde muhtemelen hepimizin hayatlarında) işte: Internet. Hayat da gitgide daha yoğun ve daha zor hale geliyordu elbette. Postane’ler ne kadar yakın olurlarsa olsunlar hiçbir zaman yeterince yakın değillerdi. Sonra da “check new mail” tuşlarına tıklar olduk şartlanmış denek güvercinler gibi işte. Bir şeyler kayboldu gitti o tıklamalar arasında.

Sonra Yunanistan’a gittim bir yaz. Orada çok süper arkadaşlar edindim. Adresler alındı verildi, ama işte artık anlamsız geliyordu, kim mektup ya da kart gönderecekti ki, e-postanın rahatlığı, animasyonlu e-card siteleri dururken. Ama öyle olmadı. Herkes dünyanın dört bir yanına evlerine dağıldı. Sonra da postakutuma bir şeyler gelmeye başladı! Yıllardan sonra ilk defa faturadan başka bir şeyler!

Gönderen hanesindeki isimlerden bir tanesi Lynn’di. (Ki kendisi beni 5 gün ziyaret etmek için Türkiye’ye gelip ani bir kararla Türkiye’de yaşamaya karar vermiş, ve yaklaşık 1,5 yıldır da Türkiye’de bulunan şahane bir maynaktır. Amerikalı’dır.) Lynn Amerikalılığına yaraşır şekilde bana kutular gönderdi birkaç kere. İçlerinden onunla geçirdiğimiz vakitlerde sevdiğimi söylediğim ve aklında kalan çeşit çeşit, ufak tefek mutluluk unsurları çıktı.

Bir başka isim Daniel’di. İlk seferinde bir CD göndermişti, o yazın güzel günlerini, hepbirlikte dinlediğimiz müzikleri, yaşadığımız olayları, gittiğimiz yerleri hatırlatan bir müzik CD’si. Sonra ben ABD’ye geldiğimde de kartlar attı bana.

Birden hatırladım, ah evet ya, posta kutusunda bana gönderilmiş minicik bir kart bulmak ne kadar harika bir şeydi. Pulların tırtıklı kenarlarına dokunmak. Damgaları incelemek. Arkadaşının el yazısını görmek. Zarf açmak ne kadar heyecanlı bir işti…

ABD’ye ilk geldiğim zamanlarda amazon.com’a dadanışımın öyküsü de burada başlar aslında :) Arabamın olmaması, bu yüzden ihtiyacım olan şeyleri satın almak için hiçbir yere gidemeyişim de büyük bir etkendir tabi “online alışveriş” alemine atılışımda. Ama artık beni alışveriş mekanlarına götüren arkadaşlarım olduğu halde, yani online alışverişe o kadar da muhtaç olmadığım halde hala devam ediyor olmamın bir sebebi var işte: Posta kutumda bana gönderilmiş bir paket bulmak.

İlk zamanları çok acıklı be aslında, şimdi düşünüyorum da, kendimi yapayalnız hissettiğim buradaki o ilk aylarda, kimseyi eski “bak postacı geliyor” günlerine dönmeye ikna etmek için uğraşacak değildim elbette. Bir de saç kurutma makinasına ihtiyacım vardı zaten. Bir türlü alamıyordum fırsatını bulup, öyle köşede Arçelik dükkanı da yok ki gidip alacak. Ben de girdim amazon.com’a, seçtim bir kurutma makinası. Dedi ki, 25 doların üzerinde alışveriş yaparsan “shipping”den para almıycaz. Ben de dedim, Charles Mingus dinleyesim var, koy oradan bir de CD. İşte böyle kendime paketler göndermeye başladım.

Bu yazıyı yazmamın sebebi, bugün dünya postacılar günü… Ehehe şaka lan şaka.

Nerden geldi aklıma bilmiyorum yazdım işte öyle :) Kaçınız gerçek bir mektup aldı son yıllarda, bir hatırlatayım da bir içiniz burkulsun dedim. Evet o yüzden yazdım. Teknoloji dediğin tek dişi kalmış canavar diye yazdım. Bir de ders çalışmam lazım. Yine çalışmamak için bahaneler arama halindeyim. Aslında galiba o yüzden yazdım :) Hayırlısı…

(Not: Nereden geldi aklıma hatırladım. Bugün bi ara mtlda‘nın şu yazısını okudum da oradan geldi aklıma. Kendisini tanımam fakat güzel yazıyor.)

Yorumlar (12)