Archive for Uncategorized

Gözlerim çekik ve de sağlıklı besleniyorum

Geçtiğimiz cumartesi Uyen (yuğen diye okuyoruz) bizi Çin/Vietnam süpermarketine götürdü. Daha önce bahsetmiş miydim bilmiyorum ama burada bizim gibi arabası olmayan fukara insanları arabası olan normal insanların götürmesi gerekiyor süpermarketlere. Çünkü bir insan evladının yürüyerek ulaşabileceği ve sebze, meyve alabileceği süpermarket yok etrafta.

****Eğer bugün otobüsle okuldan ya da işinizden eve dönerken gidince akşam yemeği için ne pişireceğinizi düşünüp, Burdur usulü kabak kavurma yapmaya karar verip, duraktan inince hemen oradaki Makro marketten kabağınızı, soğanınızı alabilmiş bir insansanız, siz benim kıskanacağım çok şeye (en azından bir süpermarket dolusu gıdaya) sahipsiniz… Hele ki evinizin yakınında sokağa kurulan bir semt pazarı varsa. Domatesin iki tanesini 1 dolardan almıyorsanız… Türkiye’de olmanın tadını çıkarın!*****

Bu arada Uyen bizim laboratuvarın teknisyeni ve aynı zamanda hocamız Oliver efendinin müstakbel karısı, son derece zeki, hastası olunası bir insan. Vietnam’da doğmuş. Pirinç tarlaları ve pek çok fabrikanın sahibi olan bir ailesi varmış fakat savaş çıkınca gomünüsler ne var ne yok ellerinden almışlar. Henüz dört yaşındayken kendisini, babası ve kardeşine hamile olan annesi ile ülkeden kaçmaya çalışırken bulmuş. Çin’e vardıklarında annesi neredeyse limanda doğum yapmış, ve birkaç ay sonra kaptığı bir enfeksiyon sonucu ölmüş. Daha sonra ABD’ye sığınmışlar. Yani Uyen için aslında Amerikalı da diyebiliriz, ama ben şimdiye kadar kendisini tanıdığım kadarıyla ona Vietnamlı demeyi tercih ederim. (Onun da eğer bunları okuyabiliyor olsaydı beni onaylayacağını tahmin ediyorum).

Genellikle cuma günleri Uyen ve Oliver’la öğlen yemeği için Vietnam restoranlarına ya da sushi yemeye gidiyoruz. Bunlar bizim “Asya kültürüne giriş ve yemekleri tadıp hayran kalınış” derslerimiz oluyor.

*****Eğer yakınınızda ucuz Asya yemekleri satan, nefizinden sushi yiyebileceğiniz bir restoran yoksa, burda var. Hem de yemekler çok lezzetli. Buyrun kıskanma sırası size geldi, diycem ama diyemiyorum. Çünkü siz bilmediğiniz bir lezzeti, benim o kabakları, ya da ne bileyim mesela sütü (burda çok GARİP bir tadı var sütün), ya da mis gibi kokan bildiğiniz o çıtır çıtır ekmeği, çaydanlıkta demlenmiş çayı kıskandığım gibi kıskanamazsınız…*****

İşin garip yanı, ben nedense pek ilgisiz bir insandım bu Asya insanlarına ve onların kültürlerine (hadi, öküz deyin bana). En basitinden buradakilerin berbat aksanları var ve anlaşmak biraz zor olabiliyor. Ama yine de kendimi en rahat, en evimde hissettiğim zamanlar galiba o çekik gözlü insanlarla dolup taşan restoranlar. (Hunlar’ın Anadolu’ya Asya’dan göçetmelerinin de bununla bir ilgisi vardır belki bilmiyorum:)

İşte o restoranlardan bir tanesi de Uyen’in bizi götürdüğünü söylediğim marketin girişindeydi. Aslında burası bir “Çorbacı” idi. Uyen bize “Açsanız, şurda bi çorba içebiliriz” dedi. Çorbanın çok da hastası olmayan bir insan olarak beni heyecanlandırmayan bu öneriye obur bir insan olduğum için evet dedim. Remziye’den de olumlu cevap gelince gidip oturduk. Ve Uyen’in tavsiye ettiği çorbadan ısmarladık. Fakat çorba öyle bildiğimiz çorbalardan çıkmadı.

Bir kere çorbayı çubukla yedik dersem ne dersiniz? “Yalaaaannn!!” dersiniz. Evet yalan :) Tamam kaşık da getiryorlar yanında ama genel olarak çubukla yeniyor çünkü çorbanın içinde çok incesinden spagetti düşünün (noodle), ondan var. Çeşit çeşit et var. Bir de ortaya çorbalarla birlikte bir tabak geliyor içi taze naneler, bilmediğim başka otlar ve soya filizi dolu. Salata değil o! (Biz iki Türk, “ortaya karışık bi salata” geldi sandık haliyle). Onları da alıp çorbaya dolduruyorsunız… Ohhh afiyetler oluyor.

Yani şu tatlılığa, şu kaşığın sevimliliğine bakar mısınız. Üstelik bu yemeğin gerçekten çok da sağlıklı olduğunu düşünüyorum çünkü aynı anda et, sebze ve makarna yiyorsunuz. Günlüğü “sosyetik köşe yazarı restoran tanıtıyor”a çevirmeden hemen felsefemi yapmaya başlayayım izninizle. Buyrun şöyle alalım sizi:

Çorbamı sessis sessiz yerken aklıma pek çok şey geldi.

Tamam dedim, Burdur usulü kabak olmayabilir, süt iğrenç evet… Ama başka lezzetler öğreniyorum, bak şu çubukları tutuşumdaki ustalığa bak, heheyt…

İçimde zamanında shakuhachi (Japon Ney’i diyorlar buna, üflemeli bir çalgı), tesadüfen izlediğim Ruhların Kaçışı (yani - Sen to Chihiro no kamikakushi (Miyazaki)) ve en çok da Meren’imle Miyazaki seanslarımız sırasında filizlenen Doğu Kültürü sevgisi, yani tam da Amerika’nın göbeeeende birden “Filiz miliz nereye kadar, olmuşken ağaç olalım bari” diyerek dallanıverdi. Bu dallanma benim daha sonraki dakikalarda süpermarketten kuru yosun, tofu, yemek çubukları, guava diye bir garip meyve, lotus kökü ve daha pek çok acayip şeyi alırken görülmeme sebep oldu.

lotus kökü

Üstelik aldıklarımı ödemek için kasada sıraya girdiğimde, kendimi ve Meren’i çoktan kimonolar içinde, hani Miyazaki’nin “Tottoro”sundaki gibi geleneksel bir Japon evinde, sade, ama içinde ince bir zevki barındıran, sessiz sakin bir ortamda hayal etmeye başlamıştım bile.

Fakat gerçekten bilmediğimiz şeyler ve kendimiz gidip görmediğimiz yerler hakkında kurulan hayallerin ne kadar yanıltıcı olabileceğini (ne de olsa HAYAL) ve sırf yemeklerini sevdim diye aradığım o katışıksız mutluluğu Asya’larda Japonya’larda bulamayacağımı çoktaan öğrendim sanırım.

Çünkü, o “doğu kültürü sevgisi filizi” isterse bir gün çınar olsun, az önceki cümlede öğrendiğimi iddia ettiğim hayat dersleri ile birlikte, şu memlekette geçen üç ayın, uzun uzun düşünmelerin, ve gerçekten özlemenin sonucu, ben Düygü Özpolat, Türkiye’nin Ankara’sında filizlenmiş bir insan evladı (veyahut bir bitki) olduğumun iyice ayırdına vardım… Anladım ki, köklerimi ne kadar çekiştirirsem çekiştireyim, büyüyen dalların ucu nerelere uzanırsa uzansın, eğer çiçekçiye sorarsanız benim en çok 26-45 doğu boylamları ile 36-42 kuzey enlemleri arasında kalan toprak çeşidi ve o toprağın suyunu seven bir bitki olma ihtimalimin kuvvetle muhtemel olduğunu söyleyecek size. Ve mümkünse güneş alan bir yer. Anladım ki insan doğup büyüdüğü yere alışıyor, sonra gün gelip alıştığı için artık farkına bile varmadığı ayrıntılar ortadan kaybolunca, fena halde afallıyor… Bu ayrıntıların ne kadar çoğunun ortadan kaybolduğuna ve yerlerini tutabilecek yeni ayrıntıların ne kadar tatmin edici olduğuna göre o kişi kültür şokuna girebiliyor (ya da girmiyor).

Bazı günler bir Vietnam lokantasında yenen ismini bile anlayamadığınız yemek size koskoca, kütür kütür, kırmızı bir karpuzu, aktarları (ve adaçayını), sucuklu tostu unutturabilirken, bazı günler bilakis hatırlamanıza sebep oluyor.

Sanırım bugün o günlerden biri :)

Aynı zamanda, uzakta olmanın ve özlemenin bana sokaktaki kıroları (hadi Mine G. Kırıkkanat deyin bana), beni deli eden, çileden çıkaran ayrıntıları, iyisini hakettiğim halde aylarca iş arayıp bulamadığım o kabus zamanları, yan odamda kalan öğretim üyesi teyzelerin nicesini unutturduğunun da farkındayım.

Bu sebeple ben yine hayata, hiçbir şeyin hiçbir kuralı olamayışına şaşırmadan edemeyeceğim, ve sözümü yine o müthiş cümleyle, bu günlüğün ana fikri ile bitireceğim:

Hayat gerçekten garip!

(Not: Shakuhachi’yi merak edenlere Stefan Micus dinlemelerini öneriyorum.)

Yorumlar (8)

Tubing

Geçtiğimiz hafta sonu pazar günü tubing (ya da toobing) denilen bir aktivite yaptik.
Tubing dediğimiz şey aslında biraz Antalya Köprülü Kanyon’da yapılan raftingi andırıyor. Yine yavaş akan bir nehir (ama çamur renginde) söz konusu. Şamrellere oturuyor herkes tek tek, mayolarla tabi. Şamrellerden birine de buz kutusu oturtuluyor. İçine önceden çeşitli yiyecek içecek dolduruluyor. Buz kutulu şamrel bir kişinin şamreline bağlanıyor ve herkes kendini nehrin akıntısına bırakıyor. Yaklaşık 4-5 saat böyle nehir üzerinde, buz kutusundan yenilip içilip lay lay lom olunuyor. Internet’ten şöyle bir resim buldum sizler için:

Fakat beni bunları yazmaya iten şey bu tubing hadisesinin ilginç olduğunu düşünmem değil, tubinge gidilirken, tubing sırasında ve tubingden sonra yaşanan ufak tefek olaylardır.

Mesela???

Tubing’e gittiğimiz insanların arasında bizim bölümden bir hoca da vardı. Şimdi “bölümden hoca” deyince aklınızda böyle göbekli, yaşlı, sinirsek, ciddi bi tip canlanıyo di mi? Böyle mesafeli, böyle insanın asla da yanında mayoyla durmak, hele ki bir nehir üstünde ordan oraya salak salak suda sürüklenmek istemeyeceği bir tip :) Ama tahmin edebileceğiniz gibi burdaki hocalar bizdeki hocalardan değil. Gençten bir adamdı bu hocamız, “gay” kendisi aynı zamanda. Rahat bir insan, ama öğrencileriyle bir simit üzerinde mayosula eğleniyo diye kimse de ona ertesi gün şaban muamelesi yapmıyor. Her neyse, bizim hiçbirimizin arabası olmadığı için Rod’un (işte hoca canıım, ismiyle hitap ediyosunuz:) arabasına bindik biz üç Türk. Yola çıktıktan sonra bize bir CD kutusu uzatıp “Ne dinlemek istersiniz, seçin dinleyelim” dedi. Tümay Janis Joplin CD’sini görünce “aa hadi bunu dinleyelim” dedi. Başladık dinlemeye… (Ki be Janis ablamızı çok severim)

Gideceğimiz yer New Orleans’ın kuzeyindeki Pontchartrain Gölü’nün diğer tarafında kalan Mandeville adında biryer idi. Yani gölü baştan başa geçmek gerekiyordu - ki sağolsun arkadaşlar düşünmüşler, gölü baştan başa geçen bir köprü, daha da doğrusu otoyol, yapmışlar. Dünyanın en uzun köprülerinden biriymiş sanırım. Bu şekilde Janis Joplin dinleyerek bir gölün tam ortasında arabayla gidiyor olmak bana oldukça ilginç geldi. Tam o sırada Rod birden müziği durdurdu ve “Ben bu parçayı çok severim. Bakın ne dediğini anlayabiliyor musunuz” diye sordu. Tabi ki anlayamıyorduk. Hatta sözleri seçebilsek de Janis Joplin’in ne demek istediğini anlamamıza hiç imkan olmadığını Rod bize şarkının sözlerini açıklayınca anladım. Janis Joplin, Me and Boby McGee adlı parçasının ilk kıtasında şunları diyordu:

“Busted flat in Baton Rouge, waiting for a train
And it’s feeling nearly as faded as my jeans.
Bobby thumbed a diesel down just before it rained,
It rode us all the way to New Orleans. ”

Meali: (NOT: acelem var, iğrenç bir çeviri olacak haberiniz olsun)
Baton Rouge’da beş parasız tren bekliyoruz.
(busted flat-beş parasız demekmiş mesela, nerden bilicez Rod olmasa. Baton Rouge Louisiana’nın -yani New Orleans’ın bulunduğu eyaletin- başkenti)
Neredeyse üzerimdeki kot kadar soluk hissediyoruz (hiç sormayn nasıl oluyor soluk hissetmek, baştan dedim çeviri kötü olcak diye)
Bobby yağmur başlamadan hemen önce bir kamyon durdurdu (Bobby thumbed- otostop çekmiş arkadaş :)
Kamyon bizi New Orleans’a kadar götürdü. (Gördüğünüz gibi şarkımız tesadüfen New Orleans konseptimize uyuyor, pek güzel.)

Sonra Rod bize Janis Joplin’in hayatından, nerede doğup büyüdüğünden ve tabi ki nasıl öldüğünden falan bahsetti. Hatta Rod zamanında Janis’in kuzeniyle aynı yerde çalışıyormuş… Bu şekilde gölün üzerinden geçip Mandeville’e vardık.

Sonra şamrellere atladık, bıraktık kendimizi nehire. Fakat nehir aşamasında olaylar benim sandığım gibi gelişmedi. Ben suyun biraz daha hızlı akmasını bekliyordum. Hadise benim aklımda daha bir spor hadisesi gibi canlanmıştı (Köprülü Kanyon’da kürek çekilir en azından). Fakat durumun hiç de benim düşündüğüm gibi olmadığını anlamam için çok fazla vakit geçmesi gerekmedi. Bir kere bizim gibi en az on kişilik başka bir çok grup vardı. Yani nehrin üstü oldukça kalabalıktı. Ve bu birbirini tanıyan insanlardan oluşan gruplar, birbirlerinin şamrellerini ayaklarıyla tutarak, su üzerinde kıç kıça yol alma eğilimi göstermekteydiler. Koca nehrin üzerinde 5-10 kişilik gruplar halinde öbekleşmiş insanlar. Bence gerçekten çok abzürd bir görüntüydü. Ama bundan daha da abzürdü, tubinge sürekli geldikleri her hallerinden belli olan bazı gruplardı. Çünkü bu insanlar şamrellerinin üzerine örtmek için çarşaf getirmişlerdi. Böylece daha bir koltuk havasına bürünüyor, daha bir rahat oluyordu şamreller. Ama bununla da bitmiyordu. Arkadaşlardan bir kısmı teyp de getirmişlerdi. Nasıl ki buz kutusunu şamrele koyup yanımızda taşıyabiliyoruz, teybimizi de pekala o buz kutusunun üstüne falan koyabiliriz!

Şimdi Türkiye’de olsa nasıl bir tepki gösterirsiniz buna? Bir kere muhtemelen o müzik setinden Ankaralı Turgut, ya da Mahsun Kırmızıgül, İbrahim Tatlıses tadında bir sesler yükseliyor olur. Hemen “öküz” deriz değil mi. Yani oraya kafanı dinlemeye doğa ortamına gelmişsin. Bir dur, di mi???

Hayır :) hayır yaaa.. Bakın şimdi çok abzürd :) Yani o teyp önce Pearl Jam ve Creedance Clear Water Revival çaldı bizlere… Sonra akıntı hızlandı biraz, teybin sahipleriyle aramız açıldı duyamadık. Bir ara yeniden yaklaştığımızda Pink Floyd çalmaya başladı. “Wish you were here”…

İşte o anda ben yine şöyle bir çevreme baktım. Kendime baktım… Düşündüm…

Amerika kıtasının ortalarında falan mıyımdır şu an? Evet belki… Kahverengi sularda yüzüyorum, güneş gereğinden fazla parıldıyor. Ayaklarımla gay hocamın simidine tutunuyorum. Benim simidime tutunmuş iki başka insan var. Böyle su üzerinde bir öbek halinde ilerliyor, sanki bir evin oturma odasında gibi sohbet falan ediyoruz. Elimizde içecekler. Nehrin etrafında sık ağaçlar var. Ara sıra nehre düşmüş olan ağaç gövdelerine takılıyoruz. Öbek bir anda dağılıyor ve herkes elleriyle suda kürek çekerek kurtulmaya çalışıyor. Sonra yine bir araya geliyoruz. Sonra bir başka grup insanla karşılaşıyoruz nehir üzerinde… Teypleri var bunların. Pink Floyd “Wish you were here” çalıyor. Herkes susuyor öyle sessiz sessiz dinliyor.

Yok var bu işte bir abzürdlük evet…
Ayrıca ağaçların arasındaki hayvanların bizim hakkımızda ne düşündüklerini çok merak etim mesela ben.

Dönüşte Rod’un canı McDonalds’tan Mc Flurry diye bi dondurma varmış ondan istedi. (mışlı konuşuyorum daha önce yememiştim ben, Ilgiki’nin çok sevdiği kalmış aklımda sadece). Güneşte kızarmış suratlarımızla tükkana girip 4 tane Mc Flurry aldık. Billy Holiday dinleyerek ve dondurmalarımızı kaşıklayarak eve döndük.

Bu gezimizde öğrendik ki Amerikan kıroları Pink Floyd dinliyor :)

Bu olay es kaza Türkiye’de gerçekleşmiş olsaydı eğer diye düşündüm…. Aklımda canlanan ilk görüntü Hocanın şamreli iple benimkine bağlanmış halde, ben ellerimi kürek yapmışım, o kıçını yaymış, akıntıya karşı kürek çekiyoruz. O sırada akıntıya kapılmış giden bir teyp geçiyor yanımızdan…. “gülüm beniiiiiğğğim, gülüm beniiiiiğğğim, derdim aşkıııığm, canım benim. ayırmasın mevlam biziğğğ; budur inağğn tek dileğiym.”

Her iki öyküde de ben çalan şarkılarda sadece bir kişiyi düşünüyorum…. ;)

-to be continued-

Yorumlar (3)

Ego ve İd….

Şimdi aklınızda canlandırın. Çalar saatin sesiyle uyanıyorsunuz sabah. Banyoya doğru uykulu uykulu yürüyorsunuz. Uykulu dahi olsanız banyoda biri var mı diye kapıyı çalıyorsunuz. Bir ses gelmiyor. İçeri giriyorsunuz. Tuvalete oturup hızlı hızlı çişinizi yapmaya çalışıyosunuz. Ve beklediğiniz oluyor. Oda arkadaşınız kapıya tıklamadan baaammm diye içeri dalıyor.

Şimdi aklınızda canlandırmayın, ben size kroki çizdim. İki ayrı odanın ortak bir banyo kullanmasından bahsediyoruz. İşte şu şekilde:

Banyoya açılan kapılar her iki taraftan da kilitlenebiliyor. Yani siz banyodayken diğer taraftan içeri girilmesini istemiyorsanız içeriden kapıyı kilitleyebiliyorsunuz, ama eğer kapıyı kilitli unutursanız, banyoyu paylaştığınız kişi banyoya giremiyor. Ve eğer siz de ortalarda yoksanız bu kişi zor duruma düşüyor…

Şimdi Türkiye’mizin küçük bir şehrindeki bir Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi olan bir insan düşleyin. Yukarıda adı geçen banyonun kapısını sürekli kilitli unutan da bu aynı kişi olsun. Siz onu güzelce uyarmış olun, hatta kapılara sevimli “kapıyı kilitli unutma” notları bırakın. Ama o öğrenemesin. Siz yine sabredin. Madem öyle, kimse kapı kilitlemesin ama içeri girerken kapıyı çalsın diye konuşun, anlaşın. Ama bu saygı değer öğretim üyesi, siz sabah uyku mahmuru tuvalete girmişken her sabah kapıyı çalmadan bam diye içeri girsin. En doğal hakkınız olan rahatça çiş yapmaktan mahrum kalın. Onun pattadanak girmesinden korktuğunuz için alel acele işinizi bitirmek zorunda olun.

Şimdi hayalinizde artık canınıza tak eden o an’ı canlandırın. Siz bu insana sabah yine bam diye içeri girdiğinde: “ama hep böyle yapıyorsunuz, şu kapıyı çalarak girseniz olmaz mı” deyin biraz sinirli bir ses tonuyla.

Onun verdiği cevabı hayalinizde canlandıracaksınız şimdi, ama biraz zor olacak, çünkü inanması güç:

Hayal edin, bu öğretim üyesi size desin ki: “Aman ne var yani, ben dalgın oluyorum giriyorum, sen de bana girmememi söylüyorsun, bir yerini görmeye çalışıyor değilim ki”

Pardooonnn… Sizi zeytin yağı fabrikasında ürettiler galiba.

Yahu biyerimi görmeye çalıştığınızı kim söyledi. Rahat rahat çişimi yapmak istiyorum.

Şimdi düşünün… Böyle insanları HOCA yapıyorlar üniversiteye. Bu insanla tekrar konuşuyorum bu konuyu. Rica ediyorum kendisinden. lütfen kapıyı çalmadan girmemeye özen göstersin. Ama o bana inatla “Benim yaşım ilerledi sizin gibi uyum sağlayamıyorum, ne yapayım dalgınlıkla açıyorum kapıyı” diyor. (Yaşının 40-45 civarında olduğunu tahmin ediyorum.) Hayır yahu, inatla ben kapıyı çalmayı öğrenmek istemiyorum diyor bana. Hiç bir özür dilerim kusura bakma çıkmıyor ağzından. Kendisini hatalı hissetmiyor ki!

Beni gerçekten üzen şey tuvalet hayatımın mahremini kaybetmesi değil esasen. Kapı çalmayı bile öğrenmek istemeyen kim bilir kaç öğretim üyesi vardır acaba Türkiye’de, bunların kaçına ayda milyarlarca maaş ödeniyordur kim bilir, doğru düzgün ingilizce konuşamayan kaç tanesini üniversiteler para verip yurtdışına yolluyordur, kim bilir kaç tanesi en azındna kapı çalmayı öğrenebilecek kapasitede insanın yolunu tıkıyordur???

Yorumlar (5)

Çünkü o bir makine, yani tabiatın esir edilmiş bir parçasıydı…

Türkiye’den buraya gelirken yanımda pek fazla kitap getiremedim. Buna rağmen getirdiklerimden üç tanesi daha önce okuduğum kitaplardı. Bu üç kitabın yazarları da benim en sevdiğim yazarlar arasında. Kitapları arada bir elime alıp tekrar tekrar okuyorum. Ki onlar şu kitaplar:

1- İhsan Oktay Anar / Puslu Kıtalar Atlası.
2- Elif Şafak / Pinhan
3- Milan Kundera / Ayrılık Valsi

Blogun başlığı olan “Biz nefsimizi silmekten değil bilmekten yanayız” sözü, Elif Şafak’ın Pinhan kitabındaki Dürri Baba’ya aittir bu arada.

Ama benim asıl söyleyeceklerim İhsan Oktay Anar’ın başka bir kitabı ile ilgili: Kitab-ül Hiyel.

Bu kitaptan bir bölümü daha önceleri günlüğüme yazmışım. Buraya da kendi ellerimle geçireceğim şimdi. Ama öncelikle küçük bir açıklama yapmam gerekli. (Fakat kitabı okuyalı uzun zaman oldu, ufak tefek eksiklerimi maruz görünüz, affediniz). Az sonra ustası tarafından azarlanacak olan Yafes Çelebi, çocukken demirci çıraklığına başlar ve kısa zamanda çok yetenekli olduğu anlşılır. Öyle kılıçlar yapmaya başlar ki diğer ustalar bundan rahatsız olurlar… Bir şekilde loncayı toparlayıp Yafes Çelebi’nin zanaatini devam ettirmesini engellerler. Ve ustası, Yafes Çelebi’yi öyle güzel sözlerle azarlar ki. Buyurunuz afiyetle okuyunuz.

“(…) Yafes Çelebi, (…) Ustası Zekeriya Efendi tarafından şu sözlerle azarlanmıştı:
Diğerleri senin yeteneğini görüp korktular. Çünkü gediğin elinden alınmasaydı onların bu ticareti yürütmeleri zor olacaktı. Yaptığın kılınç onların bütün müşterilerini elinden alır, üstelik bunun arkası da gelir. Ama ben bambaşka bir sebepten onların kararına katılıyorum: Ustaların kılınç yapmak için dövdükleri demir neden serttir, bilir misin? O, insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşin peşin öder. Zalimlerin kolları kendi erişilmez isteklerine göre çok kısadır. Tutkularının büyüklüğü onları böylce sakat kıldığından, bizim kılınç dediğimiz koltuk değneğini kullanırlar. İcad ettiğin silah işte onların tutkularını büyütecek ve zulümlerini artıracak. Sen onların kollarını uzattın. Oysa kılınçlar yeterince uzun değil miydi?”

Yorumlar

toshibaaaaaa

Ben artık sizlere şu aşağıdaki sevimli aletten sesleniyorum :)
Lynn adındaki melek şahsiyetin bana zorla borç para vermesi sonucu ruh sağlığımı bu toşibacıkla koruyabilicem. Kendisi bundan böyle bana müzik çalmak, southpark izletmek, daha sık blog yazıp içimi dökebilmek, sevdicekimle ve ailemle konuşmak, okuduğum bir makalede geçen bilinmeyen kavramları anında araştırıp bulabilmek, böylce makaleleri daha iyi anlayıp hocaya artis sorular sorabilmek, fotoğraflara bakıp mutlu olmak ve daha nice benzeri konuda hizmet verecek. Ben de bugün sayın sevdicek A. Murat Eren’den aldığım direktifler doğrultusunda, ona iyi bakacağım, pili bitmeden fişe takmayacağım, virüslerini falan tarayacağım :)

Ne güsel rengi var di miii…

Bir insanın bu kadar bilgisayar bağımlısı olması hiç iyi değil aslında. Bilgisayar sahibi olmadığım bir yaşam düşüncesi beni tüylerimden tiken tiken ediyorrr :)

Bu arada, konser süpppppeeeerrrdiii :) Yıllardır hastası olarak dinlediğim iki parça vardı benim: Come Undone ve Ordinary World. Bu parçaları Duran Duran’ın söylediğini çok sonra öğrenmiştim. Bi de Notorious ve Wild Boys (80ler vazgeçilmezleri). Özellikle bu 4 klasiği canlı canlı, üreticisiden dinlemek müthiş bir histi :) Sahneye uzak olduğumuz için yüzlerini pek göremesek de nefis bir konser oldu.

Şimdi ben gidip bir kaç southpark izleyeyim de neşem daha bi yerine gelsin.

Yorumlar

benim de diyeceklerim var!

Böyle ben bıdı bıdı konuştukça “Ah bir yorum yapabileydim ben bu kızın söylediklerine” diyorsanız, artık yapabilirsiniz. Yorum aparatı yerli yabancı herkesin kullanımına açılmıştır. Aslında emin değildim başta “yorum”lara açık olsun mu olmasın mı burası diye, ne de olsa bi günlük sayıyoruz ya bunu. Hani sanki ben yazıyorum, ama kimse okumuyomuş gibi, hani aslında biliyorum okuduğunuzu da bilmiyomuş gibi davranıyorum, gibi… :) Bana başta öyle geldi ki, eğer okuyanlar yorum yazabilirlerse, sanki gizli gizli okudukları bi günlüğün sayfalarına dayanamayıp yorum yazmış gibi olacaklar :)

Ama neticede açtım kullanıma, çünkü buradan, uzaklardan iletişmenin başka bir yolu olacağı için hoşuma da gitti…

Şu aşşadakinin hastasıyım:


(Garfield: “hiçkimsenin size bunun eğlenceli olmadığını söylemesine izin vermeyin”)

Ama ben şundan beslemek istiyorum acilen:

Aralık ayında alıcam bi tane ;) Jiji!!!!

Yorumlar

Şizofren Şehir

Geçen gün New Orleans’a Tropical Storm Cindy geldi… Şehrin başka tarafını sular seller götürmüş ama bizim ruhumuz duymadı. Bu “tropical storm” hadisesinin ertesi günü hava o kadar güzeldi ki, bir önceki gün yukarıdan birinin kovayla su döktüğünü zannetmenize sebep olan o yağmurun gerçek olduğuna kendimi inandırmam zor oldu…

Şimdi de “Hurricane Dennis”in pazartesi buralara uğrama ihtimali varmış efendim. Ama endişe etmeyiniz. Bu şehirde yazlar genel olarak böyle geçiyormuş. Yaz mevsimine “hurricane season” diyorlar buralarda… Benim de biyolojik saatim şaştı aslında. Kendimi sonbaharda sanıyorum.

Aslında şehre ilişkin anlatılacak çok şey var… Gelecek haftadan itibaren daha çok yazabileceğimi umuyorum :) neden mi? Süprisss.

Her neyse…
Ben geçen hafta maaşımı alınca dedim dur şu maaştan az biraz kendimizi mutlu edelim. Gittim süpermarkette daha önce görmüş olduğum kumaş reyonundaki mor pelüşlerden iki parça kestirdim, halı yaptım onları. odamın bir de fotoğrafını çektim ama gün ışığından faydalanılamadığı için mor renk anlaşılmıyor pek. yine de aşağıda kendisi. hatta birazcık dikkatli bakarsanız beni bile görebilirsiniz :)

Yorumlar

Hable Con Ella

Almodovar’ın Hable Con Ella (Konuş Onunla) filmini ikinci kez izledim.

Nefis bir film. İlk sahnede, Pina Bausch adlı alman koreograf’ın Cafe Müller’inden bir bölüm, Caetano Veloso’nun yumuşacık sesiyle tüyleri diken diken ederek “Manhata” adlı parçayı söylemesi, Küçülen Aşık adındaki kısa sessiz film -ki Almodovar’ın bir Bukowski öyküsünden esinlendiği söyleniyor-, ve filmin sonunda kadınların kıçlarını kıra kıra dans edişleri… “Evet, izleyiciyi hemen heyecana boğalım, adrenalin yapalım, olaylar koştura koştura gerçekleşsin, her yeri de efekte boğalım” Hollywood filmlerinden sonra, Marco’nun Manhata’yı dinlerken gözleri dolup ortamdan birazcık uzaklaşması, ve Lydia’nın gelip ona sırtından sarılması o kadar gerçekti ki, film dediğin böyle yapılır dedim, kendimi yetkili bir merci sanarak.

Küçük bir not: yukarıda filmde yer almış bu bölümleri, sanatçı isimlerini yaptığım araştırmalar sonucu buldum. Ne yazık ki filmi seyrederken “Aaaa Bu adam Caetano Veloso, bak bu da aynı Bukowski’nin okuduğum bir öyküsünü hatırlattı bana” diyecek kadar entellektüel veyahut hafıza sahibi değilim. (evet taktım bu ara ben bu unutkanlık meselesini :)

Yorumlar

Otobus beklerken

Yorumlar

Kediyi de kurtaracaklar mı?

Anladım ki zor olacak yeni bir günlüğün ilk sayfasına yazmak. Ben de bari hiçbir şeyin başı veya sonu yokmuş gıbı davranayım.

Yukarıdaki cümlede geçen “gıbı” kelimesinden de hissedebileceğiniz üzere, haftalar sonra türkçe klavyede yazmaya yeniden alışmaya çalışıyorum. Blog’a yazdıklarım “İngilizce görünümlü Türkçe” olmasın istedim ama topu topu altı haftada, eskiden şakır şakır, tıkır tıkır yazabilirken vardığım bu nokta -esasen amnezik beyinli olmam sebebiyle- beni çok da şaşırtmadı. Yine de duruma biraz içerlediğimi belirtmem gerek.

“Nedir bu klavye işi, nerelerdesin sen yahu?” diyenler olursa, ben New Orleans‘a yerleştim. Uzunca bir süre daha buralarda olacağa benziyorum.

Düygü Nawlins’ten bildiriyor…
Hoşgeldim sanırım

Yorumlar

« Öncekiler