<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<!-- generator="wordpress/2.0.5" -->
<rss version="2.0" 
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>"Kriptografi Gördüm", Wunjo...</title>
	<link>http://www.biyolokum.com</link>
	<description>"ben o kadar bayan gördüm .ancak tabiyatını,dişiliği bu kadar rahat ve iyi aşılayabilen bir bayan görmedim çağımızda", für Sharon Stone (Milliyet Gazetesi okur yorumu)</description>
	<pubDate>Fri, 09 May 2008 16:36:13 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.0.5</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Yılmaz Türkyılmaz’a açık özür ve kült üzerine bir iki söz&#8230;</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2008/05/09/yilmaz-turkyilmaz%e2%80%99a-acik-ozur-ve-kult-uzerine-bir-iki-soz/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2008/05/09/yilmaz-turkyilmaz%e2%80%99a-acik-ozur-ve-kult-uzerine-bir-iki-soz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 May 2008 16:29:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Hayat</category>

		<category>Edebiyat</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2008/05/09/yilmaz-turkyilmaz%e2%80%99a-acik-ozur-ve-kult-uzerine-bir-iki-soz/</guid>
		<description><![CDATA[Uzun zaman önce Antalya’lı bir halk ozanı olan Yılmaz Türkyılmaz ile ilgili üç bölümlük bir öykü yazmış ve bu yazıları burada İnternet güncemde yayınlamıştım. Ne hikmetse, bunu yaparken Yılmaz Bey’in öyküyü okuyacağına çok da ihtimal vermedim. Bütün amacım, güncemi okuyan tanıdıklarıma, bana çok ilginç gelen bu şairle ilgili yazdığım komik öyküyü anlatmaktı.

Fakat kendisi bu yazılara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img align="left" alt="yilmaz-turkyilmaz.jpg" id="image222" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/05/yilmaz-turkyilmaz.kucukresim.jpg" /><span lang="TR">Uzun zaman önce Antalya’lı bir halk ozanı olan Yılmaz Türkyılmaz ile ilgili üç bölümlük bir öykü yazmış ve bu yazıları burada </span><span lang="TR">İnternet güncemde yayınlamıştım. Ne hikmetse, bunu yaparken Yılmaz Bey’in öyküyü okuyacağına çok da ihtimal vermedim. Bütün amacım, güncemi okuyan tanıdıklarıma, bana çok ilginç gelen bu şairle ilgili yazdığım komik öyküyü anlatmaktı.</span></p>
<p><span lang="TR" /></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Fakat kendisi bu yazılara ulaşmış, okumuş ve çok üzülmüş. Son yazının altına da bu konu ile ilgili bir yorum yazmış. (Daha önceden de Türkyılmaz soyadı ile yorum yazanlar olmuştu ama açıkçası bu yorumların yazıyı okuyanların öylesine bıraktıkları yorumlar olduğunu düşünmüş ve dikkate almamıştım). </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bu konu üzerinde iki gündür düşünüyorum. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><strong>Öncelikle, her şeyden önemlisi, Yılmaz Bey’den çok içten bir özür dilemek istediğimdir.</strong> Bu kadar üzüleceğini bilseydim kesinlikle bu yazıları böyle ulu orta yayınlamazdım. <strong>Kesinlikle</strong>&#8230; Yazılara ulaşması İnternet ortamında elbette her zaman bir ihtimaldi (ben düşük olduğunu sanmıştım, o zamanlar bu günceyi okuyan daha az kişi vardı). Fakat okusa dahi sağlığı bozulacak derecede üzüleceğini hiç tahmin etmemiştim. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Öte yandan bu durumu daha derinlemesine irdelemek istiyorum. Yılmaz Bey ile farklı düşünüş biçimlerine ve “damak tadına” sahip olduğumuzdan dolayı, üstelik bir de aradaki nesil farkını hesaba katınca az sonra söyleyeceklerime kendisi belki anlam veremeyecektir. Ama ben yine de tüm iyi niyetimle yazacağım (hiçbir “tiiye almak” yok bu satırlarda, söz veriyorum, yemin ediyorum).<br />
</span>
</p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><strong>Yılmaz Bey ve şiirleri, benim Türkiye’ye dair bu kadar çok sevdiğim nadir unsurlardan bir tanesidir oysa.</strong> Ama ben bunu Yılmaz Bey’e nasıl açıklarım ki. Bunu aslında Cüneyt Arkın’ın “<strong>Dünyayı Kurtaran Adam</strong>” filmine benzetiyorum. Sinema tarihi açısından tam bir felakettir evet, ama çekildiği 1982 senesinden yıllar yıllar sonra mesela ODTÜ’nün sinema salonunda, amfilerinde gösterilmiş, o mekanlar filmi izlemeye gelenlerle dolup taşmıştır. Dünyayı Kurtaran Adam filmi bir “kült”tür, ve büyük olasılıkla asırlar sonra dahi hatırlanacak ve izlenecektir. Evet klasik anlamda bir “şaheser/başyapıt” olarak hatırlanmayacaktır, ama popüler kültürün unutulmaz bir parçası olacak şekilde ölümsüzleşmiştir. Yılmaz Türkyılmaz’ın şiirleri de böyledir işte benim için. Evet, edebi anlamda Nazım Hikmet şiirleri gibi değildirler. Ve belki böyle olmasına Yılmaz Bey üzülebilir (öte yandan bir eseri yayınlayınca o eseri halkın ellerine-değerlendirmesine bırakmış olmaz mıyız?). Ama benim için o kitapların değeri başkadır ve onlara hayatımın sonuna kadar gözüm gibi bakacağımı biliyorum. Burada benim okuyucu olarak kitaplardan “aldığım” şey, Yılmaz Bey’in okuyuculara “vermek” istediği şeyle aynı olmayabilir. Bu belki talihsiz bir durumdur. Belki de sadece hayat deyip geçmek gerekir (ama bu her zaman o kadar kolay olmayabilir). Benim hatam, Cüneyt Arkın kadar “ünlü” olmayan (bir anlamda “işin kaymağını yememiş”), kendi halinde bir halk ozanını, bu şekilde herkesin görebileceği bir ortamda, kıracak sözler etmiş olmamdır (<strong>ama tekrar ediyorum, okursa bu kadar kırılıp üzüleceğini tahmin etmemiştim</strong>). (Cüneyt Arkın “Dünyayı Kurtaran Adam” ile ilgili ne düşünüyor merak ettim şimdi).  </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yani işin özü: konu böyle “<strong>kült</strong>” olan (ya da kült olmaya aday olan) eserler olunca, izleyici/okuyucu olarak bu <strong>farklı</strong> beğeninizi, eseri ortaya koyan kişiye açıklamak çok zor (böyle bir zorunluluk olmalı mı ki zaten?). Bu eserleri böyle izlemek, hatta fanatiği olmak, haklarında yazıp çizmek ile, onlarla “dalga geçmek” arasında çok ince bir çizgi var biliyorum. Ve Yılmaz Bey inanın, ne ben, ne Fatih, ne Pınar, ne de pek çok diğer okuyucu, bizler o ince çizginin “dalga geçme” tarafında değiliz. Bizler farklı beğeniye sahip, okuduklarından farklı tatlar alan, hayatı başka algılayan bir grup insanız ve kalbimizde size karşı <strong>sevgi </strong>var. Bu yazıları sırf sizi kırmak üzmek için yazmış değiliz (niye böyle bir şey yapalım ki?). Üstelik geçmişiniz (yorumunuzda yazdığınız gibi eskiden asker olmanız) gibi unsurların bu olanlarla hiçbir ilgisi yok (niye olsun ki? kişileri mesleklerine, ırklarına, dinlerine göre değerlendiren önyargılı insanlar değiliz). Bunları tüm samimiyetimle söylüyorum. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Söz konusu yazıları güncemden kaldırdım, Facebook’taki grubu da sildim. Fakat, bir okur ve bir hayran olarak, kitaplarınızı zaman zaman okuma ve şiirlerinizden kendi beğenim doğrultusunda tad alma hakkım saklıdır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Sağlığınızın daha iyiye gitmesini umuyor tekrar özür diliyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal">İzninizle de bu yazıyı sizin bir şiirinizle bitirmek istiyorum (eğer kaldırmamı isterseniz lütfen haber verin, bundan sonra hiçbir şiirinizi alıntılamayacağım).</p>
<p class="MsoNormal"><strong>Tepki<br />
</strong><br />
Yanlış olan her şeye içimde bir tepki var<br />
Yapmacık davranışlara,<br />
Hak edilmeyen zenginliklere,<br />
Baştan uyuşmayacağı bilinen beraberliklere,<br />
Göstermelik mutluluklara<br />
Betonlaşan kıyılara,<br />
Beceriksiz yönetenlere<br />
Makamının hakkını vermeyenlere,<br />
İşini hakkıyla yapmayanlara,<br />
Temiz gezmeyenlere,<br />
Yerlere tükürenlere, geğirenlere, orta yerde osuranlara,<br />
Orasını burasını kaşıyanlara<br />
Rönt yatanlara<br />
Çirkin bakanlara<br />
Karşı cinsi av sananlara,<br />
Silah taşıyanlara,<br />
Apartmanda, şurda burda gürültü yapanlara,<br />
Çimdik ya da parmak, hatta laf atanlara,<br />
Telefon sapıklarına,<br />
İçindeki şiddeti serbest dolaştıranlara,<br />
Gece yarısından sonra başkasının kapısını aşındıranlara,<br />
Toplumu rahatsız edenlere,<br />
Klakson çalanlara,<br />
Sürat yapanlara,<br />
Fren sesi ile dehşet saçanlara,<br />
Taraftar olmak adına huzursuzluk çıkaranlara,<br />
Eğlenmesini bilmeyenlere,<br />
Eşya parçalayan, cam kıranlara tepkim var!</p>
<p>Yılmaz Türkyılmaz<br />
(01.09.2000)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2008/05/09/yilmaz-turkyilmaz%e2%80%99a-acik-ozur-ve-kult-uzerine-bir-iki-soz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Madde 3: Ayrıntılar</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2008/04/29/madde-3-ayrintilar/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2008/04/29/madde-3-ayrintilar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 22:57:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Çakra</category>

		<category>Ben Düygü Hanım nasılım</category>

		<category>Gülümseten işler</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2008/04/29/madde-3-ayrintilar/</guid>
		<description><![CDATA[
(Aylarca yazmamanın bir cezası olarak olan biteni maddeler halinde yazmaya niyetlenmiştim, fakat sıkılmak üzereyim. Bu yüzden bu 3. ve sonuncu madde olacak. Bundan sonra daha sık yazacağıma inanıyorum gönülden, ekranın diğer tarafındaki pek sayın ve sevgili okur/lar. Aklımda bir sürü fikirler var!)

Bu bölümde sizlere son birkaç ayda hayatıma girmiş kaydadeğer bir kısım nesneleri kısaca tanıtmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<p align="left">(Aylarca yazmamanın bir cezası olarak olan biteni maddeler halinde yazmaya niyetlenmiştim, fakat sıkılmak üzereyim. Bu yüzden bu 3. ve sonuncu madde olacak. Bundan sonra daha sık yazacağıma inanıyorum gönülden, ekranın diğer tarafındaki pek sayın ve sevgili okur/lar. Aklımda bir sürü fikirler var!)</p>
</blockquote>
<p>Bu bölümde sizlere son birkaç ayda hayatıma girmiş kaydadeğer bir kısım nesneleri kısaca tanıtmak istiyorum. Bu nesnelerin birçoğu yeni taşındığımızda ev hediyesi olarak geldi. Dedim ki blogumu &#8220;öğreten kadının havlamaları&#8221;ndan &#8220;sevgili günnük&#8221; haline sokmuşken araya bir de &#8220;şekerim dekorasyon dünyasında bunlar oluyor&#8221; tadında bir yazı sıkıştırayım, zira pek yakında entelötesi bilimkızı havalarıma bürüneceğim, korkan olursa bu yazılara kaçar, saklanır.<br />
<strong> - Bonsai:</strong></p>
<p>Bulmacaların o vazgeçilmez sorusu olan &#8220;Japon çiçek düzenleme sanatı&#8221; yani &#8220;ikebana&#8221; sayesinde, Japon bir arkadaşımı &#8220;sen Japon kültürü hakkında ne çok şey biliyorsun!?&#8221; diye haykırtmıştım. Oysa ki o zamanlar Japonya hakkında bildiklerim bugün bildiklerime oranla o kadar azdı ki, misal bildiğim tek Japonca kelime büyük olasılıkla zaten ikebana idi :) En azından şimdi animelerden öğrendiğim küfürler var mesela. (Eminim onlarla da çok şaşırtabilirdim Japon arkadaşımı). Her neyse, bulmacalarda neden ikebana kadar popüler olmadığını anlayamadığım bir başka Japon sanatı da bonsaidir. Japon kültürüne olan ilgimizden haberdar olan, çok sevdiğimiz arkadaşlarımız Kevin ve Amanda (ki kendisi iki sene Japonya&#8217;da yaşamış bir ablamız) bize hediye olarak bonsai getirmişler. Tabi çok sevindik. Fakat sanırım bonsai zaten geldiğinde kurumaya başlamıştı. O yüzden iki-üç hafta sonra iyice kahverengileşti. Meren&#8217;in budama çalışmaları da sonuç vermeyince, şimdi evde yanından gelip geçerken iç geçirmemize sebep olan bir kuru bitki haline geldi. (Aşağıdaki fotoğraf bonsainin bize geldikten 1 hafta sonra çekilmiş hali. Ühüh..)<br />
<a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/BlogIIn/photo?authkey=rmqbcgsCiUk#5175570587347004098"><img src="http://lh6.ggpht.com/dozpolat/R9NSByDHKsI/AAAAAAAAA_k/YCyWdBiQscE/s400/bonsai.jpg" /></a></p>
<p><strong>- Buddha:</strong></p>
<p>Göbeğini okşamanın uğur getirdiğine inanılan Buddha&#8217;yı, göbeğine dövme olarak yaptırmış olan pek sevdiğimiz başka bir arkadaşımız Nathan&#8217;ın kendi elleri ile yaptığı Buddha resmi :)</p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/BlogIIn/photo?authkey=rmqbcgsCiUk#5175570587347004114"><img src="http://lh6.ggpht.com/dozpolat/R9NSByDHKtI/AAAAAAAAA_s/kDyVhx7KQ_U/s400/nathans%20budha.jpg" /></a></p>
<p><strong>- Şişe giysileri:</strong></p>
<p>Meren&#8217;in labına yeni katılan doktora öğrencisi Çinli bir kız getirdi bunları da. Kızın ismini unuttum. Ama şişe giysilerinin hastası oldum.<br />
<a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/BlogIIn/photo?authkey=rmqbcgsCiUk#5175570591641971442"><img src="http://lh3.ggpht.com/dozpolat/R9NSCCDHKvI/AAAAAAAAA_8/0TR_jW36_VU/s400/winebottledress.jpg" /></a></p>
<p><strong>- Kızılderili reisi amca ve kurt:</strong></p>
<p>Ölmekte olan bonsaiye belki bir faydası olur diye yanına özenle yerleştirmiş bulunduğumuz kızılderili amcamızı Meren bana Oklahoma&#8217;ya konferansa gittiğinde almış. Fakat onun duaları bile bonsaiyi kurtarmaya yetmedi. Ühüh&#8230;<br />
<a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/BlogIIn/photo?authkey=rmqbcgsCiUk#5175570587347004130"><img src="http://lh6.ggpht.com/dozpolat/R9NSByDHKuI/AAAAAAAAA_0/YPXzFlBAHsE/s400/nativeamericanbonsai.jpg" /></a></p>
<p><strong>- Shiddy:</strong></p>
<p>Bu kardeşimizi <strong><a href="http://www.biyolokum.com/www.etsy.com">Etsy</a></strong>&#8216;den buldum aldım. Etsy dünyanın her yerinden sanatçı, zanaatçı, hobici insanların ürünlerini sattıkları müthiş bir websitesi. Hergün ağzımdan sular damlayarak bakıyorum bu siteye. Harika şeyler var. Shiddy&#8217;i <strong><a href="http://www.etsy.com/shop.php?user_id=5547799">CreativeHook</a></strong> isimli ablamızın dükkanında görür görmez hastası oldum. Tanıtım sayfasında &#8220;Kötü bir gün mü geçiriyorsunuz, birisi sinirinizi mi bozdu? Bırakın Shiddy sizin için orta parmağını gösteriversin, bırakın herkes bilsin canınızın sıkkın olduğunu&#8221; gibi bir şeyler yazıyordu :)))<br />
<a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/BlogIIn/photo?authkey=rmqbcgsCiUk#5194429786893620642"><img src="http://lh5.ggpht.com/dozpolat/SBZSXrKAlaI/AAAAAAAABC4/lc23t5RFJDw/s400/P1000045.JPG" /></a></p>
<p><strong>- Resim çerçevelerimsi:</strong></p>
<p>Bu çerçeveleri ben yaptım. Resimler Sadi Güran isimli müthiş yetenekli bir abimizin Bant Dergi&#8217;deki bir çizgi öyküsünün kenarından (kestim de yapıştırdım yani). (Bu arada <strong><a href="http://www.bantdergi.com/">Bant Dergi</a></strong> ve <a href="http://sadidas.deviantart.com/"><strong>Sadi Güran</strong></a>&#8216;ın resimleri çok güzel.)</p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/BlogIIn/photo?authkey=rmqbcgsCiUk#5194429799778522546"><img src="http://lh4.ggpht.com/dozpolat/SBZSYbKAlbI/AAAAAAAABDA/pzXpMfzanKc/s400/bg3.jpg" /></a></p>
<p><strong>- My Starry Night:</strong></p>
<p>Yine Etsy&#8217;den. <strong><a href="http://www.etsy.com/shop.php?user_id=5588446">Justin Vining</a></strong> isimli bir suluboya sanatçısının aynı isimli resminin (orjinalini değil) bir baskısını aldık. Suluboya kağıdına benzer bir kağıda bastırdığı için sanki orjinal gibi duruyor. Van Gogh&#8217;un &#8220;Yıldızlı Gece&#8221; eserinden esinlenme. Pek leziz.</p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/BlogIIn/photo?authkey=rmqbcgsCiUk#5194433274407065026"><img src="http://lh5.ggpht.com/dozpolat/SBZVirKAlcI/AAAAAAAABDI/gMeJSd-XRPw/s400/il_430xN.24295781.jpg" /></a></p>
<p>İşte böyle&#8230; Bir ara sizlere yeni labımda neler yapıyorum onu yazacağım. Çok keyifli!
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2008/04/29/madde-3-ayrintilar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin en iyi blogu</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2008/04/23/turkiyenin-en-iyi-blogu/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2008/04/23/turkiyenin-en-iyi-blogu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Apr 2008 14:32:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Hayat</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2008/04/23/turkiyenin-en-iyi-blogu/</guid>
		<description><![CDATA[Çok çok severek takip ettiğim birkaç Türkçe blog var.
Fakat bu blogların arasında bir tanesi var ki, o benim gözümde okuduğum en iyi blog. &#8220;Hastalarımdan Öğrendiklerim&#8221; isimli bu blog 40lı yaşlarında bir doktorun hastaları ile yaptığı sohbetleri bizlere aktardığı yazılardan oluşuyor. (Doktor Bey&#8217;in ismi saklı, anonim olarak yazıyor, sanırım 40&#8242;ına da yeni girmiş). Her sohbetinden Türkiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok çok severek takip ettiğim birkaç Türkçe blog var.<br />
Fakat bu blogların arasında bir tanesi var ki, o benim gözümde okuduğum en iyi blog. &#8220;<strong><a href="http://benbugunbunuogrendim.blogspot.com/">Hastalarımdan Öğrendiklerim</a></strong>&#8221; isimli bu blog 40lı yaşlarında bir doktorun hastaları ile yaptığı sohbetleri bizlere aktardığı yazılardan oluşuyor. (Doktor Bey&#8217;in ismi saklı, anonim olarak yazıyor, sanırım 40&#8242;ına da yeni girmiş). Her sohbetinden Türkiye ile ilgili, hayatla, insanlarla ilgili bir şeyler öğreniyorum. Bu öğrendiklerimi böyle bir sohbet dışında, mesela kitaplardan, televizyondan vs, öğrenebilmeme imkan yok. Her seferinde kendisine bu sohbetlerini insanlarla paylaştığı bu mütevazı blog için minnet duyuyor, aynı zamanda yaptığı işi böyle harika bir fikirle hem kendisi hem biz diğerleri için ne kadar keyifli ve faydalı bir hale getirdiğini düşündükçe, ona çok büyük bir hayranlık da duyuyorum. Yani bu blogun benim gönlümde apayrı bir yeri var.</p>
<p>Bu arada, geçen haftalarda, Türkçe bloglar için çeşitli kategorilerde blog ödülleri yarışması olduğunu öğrendim. Ben kişisel blog kategorisinde yarışmaya katılmaya karar verdim. Derdim birinci filan olmak değil kesinlikle. Sadece burada yazılanları okumaktan hoşlanacak birileri varsa onlara ulaşmanın bir yolu olur belki diye düşündüm. Sonra (kendi adıma) aynı düşünce ile hareketle <strong><a href="http://www.moleschino.org">Moleschino</a></strong>&#8216;yu da Kültür/Sanat kategorisinde aday yapmaya karar verdik Moleschino ekibi olarak. Meren de Hobi kategorisinde fotoğrafla ilgili yazılarını yayınladığı <strong><a href="http://meren.org/blog">blogu</a></strong> ile katılıyor.</p>
<p>Madem ki katıldık, oy vermek isterseniz <strong><a href="http://2008.blogodulleri.com/Default.aspx">buradan</a></strong> yapabilirsiniz.</p>
<p><img src="http://2008.blogodulleri.com/gorseller/BlogOdulleriLogo.jpg" /><img src="http://2008.blogodulleri.com/gorseller/BlogOdulleriHeaderText.jpg" /></p>
<p>Ama dediğim gibi, benim keyfimin kahyası kategorisinde en iyi blog aslında &#8220;Hastalarımdan Öğrendiklerim&#8221; :)</p>
<p>Not: bu arada benim galiba gerçekten daha sık yazmam lazım, Türkçe&#8217;yi unutmak, iğrenç cümleler kurmak, evet.
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2008/04/23/turkiyenin-en-iyi-blogu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Madde 2: New York maceraları 1 - Osmanlı şehzadesinin peşinde…</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2008/04/04/madde-2-new-york-maceralari-1-osmanli-sehzadesinin-pesinde%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2008/04/04/madde-2-new-york-maceralari-1-osmanli-sehzadesinin-pesinde%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 Apr 2008 02:52:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Evliya Çelebi</category>

		<category>Tarih</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2008/04/04/madde-2-new-york-maceralari-1-osmanli-sehzadesinin-pesinde%e2%80%a6/</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili okur, sana hayatımın olan biteninin bu 2. maddesinde New York maceralarımızın özellikle bir tanesinden bahsetmek isterim. Biliyorum bu anı sabırsızlıkla bekliyordun, seni gidi.
New York’a gidişimizden aylaaar aylaaar önce, labdaki teknisyen birgün bana New York Times’taki bir yazıyı göstermişti. Yazı, Osmanlı hanedanının hayattaki en büyük şehzadesi, II. Abdülhamit’in torunu Ertuğrul Osman ve eşi Zeynep Terzi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili okur, sana hayatımın olan biteninin bu 2. maddesinde New York maceralarımızın özellikle bir tanesinden bahsetmek isterim. Biliyorum bu anı sabırsızlıkla bekliyordun, seni gidi.<span lang="TR" /></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">New York’a gidişimizden aylaaar aylaaar önce, labdaki teknisyen birgün bana New York Times’taki bir yazıyı göstermişti. Yazı, Osmanlı hanedanının hayattaki en büyük şehzadesi, II. Abdülhamit’in torunu Ertuğrul Osman ve eşi Zeynep Terzi hakkındaydı. Bu değerli şahsiyetler New York’un pek leziz caddelerinden birinde, güzel bir apartman dairesinde kiracı olarak yaşamaktaydılar. Fakat yazıya göre, ev sahibi –ki kendisine burada <strong>“bre densiz”</strong> dememiz uygun olacaktır- bu durumdan hiç memnun değildi, zira kiracısı olan bu çift “kraliyet soyundan” oldukları için ABD’deki bir takım yasalar gereğince kira olarak sadece 350 dolar ödemekteydiler. (Normalde kirasının 2000 dolar civarında olması muhtemel bir daireden bahsediyoruz). Esasında yazı “Eğer Osmanlı İmparatorluğu yeniden kurulsaydı, bu durum New York’lu bir ev sahibini gerçekten çok mutlu ederdi” diye başlıyordu. “Kiracısı Ertuğrul Osman, Osmanlı Sultanı olurdu ve bu iş teklifi İstanbul’da 285 odalı bir saray (Dolmabahçe) ile birlikte gelirdi.” </span>*</p>
<p class="MsoNormal">
<div style="text-align: center"><img id="image206" alt="eo.jpg" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/eo.jpg" /></div>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bu yazı bende bir anda pek çok duygu ve düşünceler uyandırmıştı: Osmanlı İmparatorluğu hakkında daha çok şey bilmek istiyordum. İlkokuldan itibaren yaratıcılıktan bir gram eser olmayan, aksine adeta “çocukları sıkıntıdan nasıl patlatalım” diye düşünülüp tasarlanmış olan (üstüne üstlük yalanlarla dolu) tarih derslerine maruz kalmış, tarih kitabından paragraf ezberleyip derste ayağa kalkıp anlatmak zorunda bırakılmış (ama aslında evde ezberlemeden gelip, sıra kendisine gelinceye kadar okuyacağım derken hızlı okuma üstadı ve sinir hastası, sıra kendisine gelince de göz ucuyla kitaba bakmaya çalışmaktan dolayı şaşı olmuş) her yurdum çocuğu gibi ben de tarih dersinin hayatımdaki habis varlığından kurtulur kurtulmaz, bir daha elimi sürmemiştim tarihle ilgili hiçbir kitaba. Ne zaman ki İhsan Oktay Anar okudum, onun kullandığı eski kelimeleri sevdim, yeniçeri ocağında “lağımcılar” ne iş yaparmış, Osmanlı’da günlük hayat nasılmış&#8230; hayal ürünü öykülerle dahi olsa bir hissiyata sahip oldum, o vakit içimde bir “tarihi yeniden okumak, Osmanlı’yı bilmek” isteği filizlendi. (Bu filizin serpilmesinde Topkapı Sarayı’na yaptığım çok geç kalınmış bir ziyaret de vitamin etkisi görmüştür).  </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Söz konusu yazıyı okuduktan sonra aklıma “New York’a gidersem zat-ı alilerini ve eşini bulup sevgi ve saygılarımı sunsam, iki kelam sohbet etsem” düşüncesi takılmıştı. Ve sonunda New York’a yolum düşüverdi.</span></p>
<p class="MsoNormal">
<div style="text-align: center"><img width="389" height="260" id="image211" alt="dsc_6999jpg.jpg" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/dsc_6999jpg.jpg" /></div>
<p class="MsoNormal">
<div style="text-align: center"><img width="383" height="256" id="image212" alt="dsc_7023jpg.jpg" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/dsc_7023jpg.jpg" /></div>
<p class="MsoNormal">
<div style="text-align: center"><img width="380" height="254" id="image213" alt="dsc_7112jpg.jpg" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/dsc_7112jpg.jpg" /></div>
<div align="center">(<em>bu üç fotoğraf Meren&#8217;e ait</em>)</div>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Şehrin sokaklarını tane tane arşınlar, müzeden müzeye koşarken bir aralık Meren’e Osmanlı şehzadesini bulma fikrimden bahsedince, bu keyifli “New York macerası” onun da çok hoşuna gitti. (Hatta kendimizi bir FRP oyununda quest’e girişmiş kahramanlar gibi hissettik). Fakat haliyle elimizde kesin bir adres yoktu. Tek bildiğimiz evin New York’un Manhattan adasını baştan başa geçen upuzun bir caddesi üzerinde olduğuydu; o caddeyi baştan sona yürüyüp bakınmak samanlıkta iğne aramak olacaktı. New York’ta yaşayan Türkiyeli kardeşlerimizden bilgi kırıntıları edinmeye başladık, dönerci abilere sorup soruşturduk, dedektifçilik oynadık. Sonunda çiftin sıkça gittiği söylenen bir restorana ulaştık. Restorandaki kibar şef garson abla, Zeynep Hanım’ın orada zaman zaman öğlen yemeği yediğinin doğru olduğunu, fakat ev adresini bize veremeyeceğini söyledi. Etraftaki dükkanlara da sormayı denedik, bir ihtimal birinin adresi ağzından kaçırmasını, ya da bizi bir adım ileri götürecek bir ipucu bulmayı filan umuyorduk. Ama herkeste “ya suikast düzenleyecekseniz” şeklinde bir paranoya vardı. (Zira bildiğiniz gibi dünya suikastçiler birliğinin kalite standartlarına göre suikast düzenleyecek olan kişilerin, öncelikle ilgili kişiyi etrafta açık açık sorup araştırmaları bir kuraldır). Umudu kesince iki mektup yazıp birini restorana, diğerini de yakınlardaki bir antikacıya bıraktık – antikacı dükkanının sahibi, Zeynep Hanım’ı tanıdığını itiraf etmişti. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Birlikte bir fotoğraf filan çekilmeyi, Türkiye’yi ve demokrasiyi (biraz adı var kendisi yok da olsa) sevdiğimizi, ama Osmanlı İmparatorluğu’ndan bizlere kalan kültür mirasına da çok değer verdiğimizi söylemeyi çok istemiştik. Üstelik, 1912 doğumlu bir Osmanlı hanedanı üyesine sorulacak bir sürü soru geliyor insanın aklına. Soramadık, hayal kırıklığı ile New Orleans’a döndük. (Quest’i tamamlayamadığımız için level atlayamadık, magical itemlarımız elimizden alındı). </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bir hafta sonra bir mektup geldi. Zeynep Hanım tarafından kaleme alınmış, hem kendisi hem de Ertuğrul Osman tarafından imzalanmıştı bu mektup. “Buralara tekrar yolunuz düşerse mutlaka evvelden haberimiz olsun, bekleriz&#8221; diyordu. Çok sevindik.</span></p>
<p class="MsoNormal">
<div style="text-align: center"><img width="412" height="309" alt="p10000932.JPG" id="image217" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/p10000932.JPG" /></div>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bu macera sırasında ve sonrasında, Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili sahip olduğumuz abuk, karmakarışık hislerin, tarih derslerinin bir marifeti olduğunu düşündüm. İstanbul’u fetheden bir Fatih Sultan Mehmet, onun bilgece sözleri ile coşuyoruz, Kanuni Sultan Süleyman ile gururlanıyoruz. Ne güçlü rol modelleri (bu “rol modeli” konusunda da bilahare yazmak istiyorum aslında). Cesur, adaletli, bilge padişahlar&#8230; Sonra yavaş yavaş hislerimizde bir “gerileme devri” başlıyor. Müfredat 1800’lerin sonlarına yaklaşırken, tarih dersleri ağzımızda acı bir Osmanlı tadı bırakıyor. Bırakmalı muhakkak! Yoksa demokrasi elden gider. Yoksa bu, beyni henüz yumuşacık, mıncıklanabilen yavrular “halifeliği, padişahlığı geri isteriz bre!” diye tutturur da susturması mümkün olmaz, mazallah. Bir şekilde şizofrenik hislerle kalakalıyoruz işte. Türkiye taze taze kurulmuş  bir cumhuriyetken “Osmanlı tükaka” şeklinde bir strateji izlenmesini elbette anlayabiliyorum, ama yaşı neredeyse bir asıra yaklaşmış bir Türkiye Cumhuriyeti’nde Osmanlı İmparatorluğu’na hala bir “kültür mirası” olarak bakılamaması, 96 yaşındaki Osmanlı şehzadesine de rejimi devirecek gibi davranılması bana çok acayip geliyor (ama ben çok naif bir insanım, herhalde kafamın basmadığı bir şeyler var, anlayamıyorum elimde değil). Tarih derslerinin ezberci öğretmenleri silkelenip kendilerine geldiklerinde ve mesela dersin son on dakikasında öğrencilerine “Puslu Kıtalar Atlası”ndan birkaç sayfa okuduklarında, belki o zaman çinilerin, minyatürlerin, sarayların, yemeklerin, aruz vezninin, musıkinin, el yazmalarının, nakışların, hamamların&#8230; yani hatırlanmaya değer tüm o güzel şeylerin değeri anlaşılır. Ağzımızdaki kekremsi tat, kültür diyerek tutunabileceğimiz bol köpüklü bir bardak Türk kahvesi ve ellerimizi serinleten limon kolonyası ile yokolur. Belki kavga etmeyi de bırakırız o zaman. En sonunda anlarız tarih kitaplarının övgü ile sarfettiği şu meşhur “<em>Osmanlı İmparatorluğu, idaresi altındaki farklı ırk ve dinden azınlıklara her zaman çok adaletli ve hoşgörülü davranmıştır.</em>” cümlesinin anlamını.</span></p>
<div style="text-align: center">
<p class="MsoNormal"><img width="170" height="117" id="image215" alt="osmanli_tugra.jpg" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/osmanli_tugra.jpg" /> <img width="160" height="146" id="image216" alt="ottoman.gif" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/ottoman.gif" /></p>
<p class="MsoNormal"><img width="272" height="471" id="image214" alt="minyatur.jpg" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/minyatur.jpg" /></p>
</div>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal">* <span lang="TR">Pek keyifle okunan bu yazının tamamına <strong><a href="http://www.nytimes.com/2006/03/26/realestate/26habi.html?ex=1165640400&#038;en=51d13cd12c3e682f&#038;ei=5070">şuradan</a></strong> ulaşabilirsiniz (İngilizce).  Ayrıca <strong><a href="http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&#038;hn=1317">şurada</a></strong> da Zaman gazetesinde çıkmış bir yazı da mevcut (Türkçe :).  </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Küçük bir eklenti: İnternet’te ilgili konularda yaptığım bir arama, yolumu bir foruma düşürdü. Orada – içinde bulundukları takım tutma psikolojisi ve buram buram cahillikleri ile tüylerimi diken diken eden onlarca gencin içinden- özellikle bir “Türk gencimiz”in yazdığı şu satırlar çarptı gözüme (üstüne tıklayıp büyütünüz):</span></p>
<p class="MsoNormal"><a class="imagelink" title="herbisey-abi.JPG" href="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/herbisey-abi.JPG" /></p>
<p><a class="imagelink" title="herbisey-abi.JPG" href="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/herbisey-abi.JPG"> </a><a class="imagelink" title="herbisey-abi.JPG" href="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/herbisey-abi.JPG"> </a></p>
<div style="text-align: center"><a class="imagelink" title="herbisey-abi.JPG" href="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/herbisey-abi.JPG"><img width="480" height="91" id="image210" alt="herbisey-abi.JPG" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/04/herbisey-abi.JPG" /></a></div>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Hem Che Guevaracı, hem Atatürkçü olup, kurduğu cümleler itibari ile de aslında aşırı bir milliyetçiliğe doğru giden bir insan şu gezegende vücut bulabiliyor ve bünyesi bu “çokişlevliliği” kaldırabiliyorsa, bu dünyada “aynı anda bilim kızı da olurnur, terzi de olunur”. Kimse tutmasın beni. </span></p>
<p class="MsoNormal">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2008/04/04/madde-2-new-york-maceralari-1-osmanli-sehzadesinin-pesinde%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Madde 1: Oğuz Atay - bir &#8220;Tutunamayanlar&#8221; okuma macerası</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2008/03/20/madde-1-oguz-atay-bir-tutunamayanlar-okuma-macerasi/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2008/03/20/madde-1-oguz-atay-bir-tutunamayanlar-okuma-macerasi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Mar 2008 03:08:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Anılar 9</category>

		<category>Sakin olmak lazım</category>

		<category>Edebiyat</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2008/03/20/madde-1-oguz-atay-bir-tutunamayanlar-okuma-macerasi/</guid>
		<description><![CDATA[
Aklımda bir sürü şey var ama bir türlü yazamıyorum sevgili okur. O yüzden karar verdim, yine &#8220;sevgili günnük&#8221; tadında yazacağım, hayatımı madde madde anlatacağım sana. Belki böylece üzerimdeki &#8220;yazı yazmalıyım&#8221; yükü biraz  kalkar, o zaman acelesi de kalmaz, o zaman asıl yazmak istediğim, derin ve ağdalı ve mesaj kaygılı ve hayat sorgulamalı yazılarıma odaklanabilirim, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center"><img width="415" height="276" id="image204" alt="oguzatay-769527.jpg" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/03/oguzatay-769527.jpg" /></div>
<p>Aklımda bir sürü şey var ama bir türlü yazamıyorum sevgili okur. O yüzden karar verdim, yine &#8220;<em>sevgili günnük</em>&#8221; tadında yazacağım, hayatımı madde madde anlatacağım sana. Belki böylece üzerimdeki &#8220;yazı yazmalıyım&#8221; yükü biraz  kalkar, o zaman acelesi de kalmaz, o zaman asıl yazmak istediğim, derin ve ağdalı ve mesaj kaygılı ve hayat sorgulamalı yazılarıma odaklanabilirim, canım okur.</p>
<p>Canım okur dedim de hatırladım, mesela sonunda <strong>Oğuz Atay</strong>&#8216;ın &#8220;<strong>Tutunamayanlar</strong>&#8221; kitabını okudum. Biraz bodoslama oldu bu konuya girişim aslında. Öyle bir maddecik olarak geçilmemeli bu konu. Uzun uzun anlatmalıyım bu işin öyküsünü.</p>
<p>O zaman bi dakka. Aklıma harika bir fikir geldi pek sevgili okur. Seni yazı manyağı yapacağım, yazılara boğacağım seni, canımlarım benim. İşbu yazı, geçen aylarda buraya kaydetmediğim hayatımın maddelerinden ilkidir. Diğer maddeleri de tane tane, günaşırı filan gireyim, ayrı ayrı yazılar olarak. Bir alana 10 tanesi bedava olsun, herkes neşe ile coşsun.</p>
<p><strong> Oğuz Atay</strong> diyorduk, tutunamıyorduk. Efendim bu Tutunamayanlar isimli kitap, bendeniz bir zamanların azılı kitap kurdu biyolokum kişisini, kalınlığı ve hakkında yapılan yorumlar ile <em>KORKUTMAYI </em>başaran tek kitap olmuştur. Ben 1999 senesinden beri &#8220;bu kitabı okumam lazım, ama yok şimdi zamanı değil&#8221; diye dolanıyorum. Sırtımı kambur eden bir yük, ayağımda git gide büyüyen bir nasır haline geldi zamanla. 1999&#8242;dan beri sayısını hatırlamadığım kitap okudum, okuyamaz mıydım bir aralık? Okuyamadım işte. Okumadığım kitabın üzerimdeki etkisi ile yaşadım, kitabevlerinde kitapla göz göze geliyorduk, ben hemen bilim kurgu ve fantaaazi bölümünün arkasına saklanıyordum. Bir sefer kasada beklerken kitabın uçarak bana doğru geldiği sanrısına bile kapıldım. Ama hayır hazır değildim. Okuyamazdım. Çünkü:</p>
<p>Bu kitabı bana üç kişi &#8220;kesinlikle okuman lazım&#8221; diye önermişti. Bunlardan ilk ikisi, bir zamanlar beni hastalıklı şekilde sevmiş, ama artık pek de iyi hatırlamıyor olduklarını tahmin ettiğim güzel insanlardılar (<strong>Aytekin </strong>ve <strong>Dilay</strong>). Üçüncüsü ise neyse ki beni halen hastalıklı şekilde seven kocam kişidir.</p>
<p>Kitabın şu deli dünya üzerindeki valığından ilk haberdar oluşum ODTÜ&#8217;de hazırlık okurken tanıştığım çok yakın bir arkadaşım  olan Aytekin sayesinde oldu. (Aytekin aynı zamanında bana Dream Theater&#8217;ın Scenes from a Memory albümünü de çekip veren süper bir insandı). Ama herif bana adam gibi &#8220;<em>al şu kitabı oku</em>&#8221; filan diyeceğine şuna benzer bir şey demişti: &#8220;<em>Duygu, bizimkilerle -ev arkadaşları filan- Tutunamayanlar diye bir kitap okuduk. Süper bir kitap, inanılmaz. Ama yani kitabı oku, intihar et. İntihar etmemek ayıp olur okuduktan sonra.</em>&#8221;</p>
<p>Hah şimdi. Ben zaten bunalımlı bir bünyeyim. Dünya&#8217;nın hali ne olacak, doğayı katlediyollar, hayvanları tüketiyollar, &#8220;<em>the government totally sucks</em>&#8221; diye daha o zamandan içlenir, icabında sokaklarda filan ağlarım utanmam (sadece dünyanın haline değil kendi halime de ağlarım). Ben okur muyum o kitabı? Okumam tabi ki.</p>
<p>Başladım beklemeye, ruhen daha sakin, daha dengeli olduğum bir zamanı aradım durdum, ama ruhen bir Sabit Efendi olamadım (evet 1999&#8242;dan beri).</p>
<p>Yetmiyormuş gibi, Aytekin&#8217;in kitaptan bahsetmesinden birkaç yıl sonra birgün, şu zalim gezegende konuşlanmış, en yakinim ve tanıdığım en bunalımlı bünyelerden biri olan Dilay&#8217;ın da bu kitabı Kuran-ı Kerim bellemiş olduğunu öğrendim. Öyle ki Fransa&#8217;ya göçerken bavuluna böyle kocaman bir kitabı sıkıştırmayı başarmıştı. Kitabı tekrar tekrar okuduğundan bahsediyordu, hatta kimi zaman çantasında filan mı taşıyordu ne? Artık kesinlikle karar vermiştim. Aytekin &#8220;oku intihar et&#8221; diyorsa, Dilay da elinden düşürmüyorsa, bu kitabı okumak benim -çogafedersiniz- ağzıma sıçacaktı. Kesin içinden çıkamayacağım bir bunalıma girecektim kitabı okursam. Kendime bir daha gelemeyecektim, tutunamayacak düşüverecektim, kafayı gözü yaracaktım. (Bu noktadan sonra kitapçıların kapısından bile giremez olmuştum, herkes birbirine fısıldayarak bana neler olduğunu konuşuyordu).</p>
<p>Ve sonra Meren&#8217;le tanıştım. Hiç kitap okumadığını, ama Oğuz Atay okuduğunu söyleyen bu kardeşimiz, benimle ilk buluşmasına, hediye olarak elinde &#8220;Tutunamayanlar&#8221; ile gelince ben oracıkta bayılmışım :) O gün (sene 2005) Tutunamayanlar&#8217;ı biran önce okumam gerektiğine karar verdim (bu kararı verirken biraz da Meren&#8217;e karizma yapmaya çalışıyordum belki, belki fobimi belli etmemeye çalışıyordum, ezik). Ben de ABD&#8217;ye göçerken sıkıştırdım kitabı bavulumun bir köşesine, sanki patlamaya hazır bir bomba gibiydi, ya da radyasyon yayan bir külçe uranyumdu. Ama bavul, havaalanındaki güvenlik taramalarından geçmeyi başardı. Bu sırada Dilay, Paris&#8217;te kutu gibi odasına kapanmış, çıkıp Şanzelize&#8217;de gezmek varken, bloguna kitaptan bölümler yazıyor (kopyala yapıştır değil, bildiğiniz bilek gücü), şarap içiyor ve hem Turgut hem Selim için ağlıyordu. Aytekin&#8217;den yıllardır haber almadığım bir zaman dilimindeydik.</p>
<p>Meren bana kitabın aslında bunalım munalım olmadığını, insanların bu kitabı yanlış anlamaya eğilimli olduklarını, kitabı okursam kendimi kötü filan hissetmeyeceğimi &#8220;defalarca&#8221; söyledi. Ama ben yine de, ruhu sabit bir efendi olmayı beklemeye başladım yeniden. (Beni beklemekte olan Nazi ruhlu bir hoca, bir Katrina Kasırgası vs olduğunu bilmiyordum, her şey çok güzel olacak sanıyordum elbette). Sonunda ruhen sabit bir insan olmanın benim için imkansıza yakın olduğuna karar verdim.<br />
Ve okudum&#8230;</p>
<p>Sonuç: Acaba okuduğum en güzel kitap desem başkalarının yazdıklarına haksızlık etmiş olur muyum? Olursam olurum be hayat.</p>
<p>Bitirirken şunu da eklemek istiyorum: kitabı okuyunca ister istemez hayatın, insan ilişkilerinin yapaylıklarını, saçmalıklarını, insanın kendini kandırışlarını,  kalabalıklar içinde hissedilen o acı verici yalnızlığı filan düşünüp &#8220;lanet olsun&#8221; diyesiniz geliyor. Çok hüzünleniyorsunuz. Her şeyi gerçekte oldukları anlamsızlıkları ile görmeye başlıyorsunuz belki de. Kitabı bitirdiğimde bu hislerimi Meren&#8217;e anlattığımda ve kitap hakkında daha önce duyduklarıma artık anlam verebildiğimi söylediğimde Meren bana &#8220;iyi ya, işte ben bu anlamsızlıkları görebilen bir insan olduğum için üzülmek yerine sadece mutluyum&#8221; dedi. :)</p>
<p>İşte sevgili okur, hayatımdaki gelişmelerin birinci maddesi budur.
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2008/03/20/madde-1-oguz-atay-bir-tutunamayanlar-okuma-macerasi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Söyle bana kurabiye&#8230;</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2008/01/19/soyle-bana-kurabiye/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2008/01/19/soyle-bana-kurabiye/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jan 2008 21:26:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Çakra</category>

		<category>Ben Düygü Hanım nasılım</category>

		<category>victory is mine</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2008/01/19/soyle-bana-kurabiye/</guid>
		<description><![CDATA[

&#8220;Burada çok mutsuzum kurabiye, ne yapmalıyım?&#8221;
(Kurabiye: &#8220;Şimdi yeni bir şeyler denemek zamanı&#8221;) 




 


&#8220;Kurabiye, bu labdan ayrılma kararımın sonu iyi olacak mı?&#8221;
(Kurabiye: &#8220;Çalışmaya devam. Bir ay içinde ödüllendirileceksin.&#8221;) 




Buralardaki ismi ile “fortune cookie”, Türkçe’sine ise  “fal kurabiyesi” diyebileceğimiz bu kurabiyeler Çin restoranlarında yemeğinizi yiyip hesabınızı ödedikten sonra ikram edilir. Kurabiyeyi ikiye bölünce içinden bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="center">
<blockquote>
<p class="MsoNormal"><em><span lang="TR">&#8220;Burada çok mutsuzum kurabiye, ne yapmalıyım?&#8221;</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em>(Kurabiye: &#8220;Şimdi yeni bir şeyler denemek zamanı&#8221;) </em></p>
</blockquote>
</div>
<p class="MsoNormal">
<div style="text-align: center"><img width="304" height="184" alt="dsc_9077_k.jpg" id="image196" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/01/dsc_9077_k.jpg" /></div>
<p><span lang="TR"> </span></p>
<div align="center">
<blockquote>
<p class="MsoNormal"><em><span lang="TR">&#8220;Kurabiye, bu labdan ayrılma kararımın sonu iyi olacak mı?&#8221;</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em>(Kurabiye: &#8220;Çalışmaya devam. Bir ay içinde ödüllendirileceksin.&#8221;) </em></p>
</blockquote>
</div>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR" /></p>
<div style="text-align: center"><img width="322" height="219" alt="dsc_9076_k.jpg" id="image197" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/01/dsc_9076_k.jpg" /></div>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Buralardaki ismi ile “<strong>fortune cookie</strong>”, Türkçe’sine ise  “fal kurabiyesi” diyebileceğimiz bu kurabiyeler Çin restoranlarında yemeğinizi yiyip hesabınızı ödedikten sonra ikram edilir. Kurabiyeyi ikiye bölünce içinden bir kağıt çıkar ve bu kağıtta “falınız” yazar.</span><span lang="TR" /></p>
<p align="center" class="MsoNormal"><span lang="TR"><img alt="4fortune-big.jpg" id="image195" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/01/4fortune-big.jpg" /></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bilim insanı olma derdine düşmüş bir kişi olduğumdan “fala inanmıyorum” demem beklenebilir, ama benim fal müessesesine bakış açım biraz farklı. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Günlük hayatın rutini, insanın hayalgücünü körelten, insanı robotlaştıran (welcome to the machine) ve bunu ona hiç farkettirmeden sinsice yapan bir şey. Bu rutini kıracak ve kişiyi içinde sonsuza dek takılıp kalabileceği kısır döngüden kurtarabilecek oyunlar oynamak gerek. Zira o rutin ki, insanın kendisini dertlere gömüp çaresiz hissetmesine, yaptığı işle ilgili yaratıcı bir çözüm ararken bulamamasına, hayatına yeni bir yön vermeye cesaret edememesine filan sebep olandır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kurabiyelerden çıkan fal cümleleri benim için rutin kırma oyunlarından ve zor kararları almak için kendimi yüreklendirme çabalarından bir tanesi. Bu cümleleri “başıma gelecek şeyler” olarak algılamak yerine, kurabiyeyi kırmadan önce ona bir soru soruyorum. Bu soruya vermem gereken cevabı, çıkan cümle doğrultusunda değerlendiriyorum. İçinde bulunduğum rutin beni hep belli şekillerde düşünmeye ittiğinden, kurabiyenin bana söyleyecekleri de oldukça rastgele olacağından, beynimin işleyişi farklılaşıyor, gözlerim yeni fikirlere açık hale geliyor :)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">2.5 senedir çalışmakta olduğum labdan,üzerinde çalıştığım araştırma projesine tam da fena halde hakim olmuşken, ve çok ilginç bilimsel sorular sorabiliyorken ayrıldım. Doktora öğrenciliği, normal bir işte çalışma sürecinde olduğu gibi her an istifanızı verebileceğiniz bir konum olmadığından, bu durum pek çok insanın beni “deli” diye değerlendirmesine sebep oldu. Zira onlara göre benim buradan doktora almama 2 seneden az kalmıştı ve başka bir laba geçerek yeni bir araştırma konusuna başlamak bana vakit kaybettirecekti.</span></p>
<p class="MsoNormal">
<div style="text-align: center"><img width="381" height="277" alt="dsc_9080-copy.jpg" id="image198" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/01/dsc_9080-copy.jpg" /></div>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Geçen bu 2.5 sene zarfında kendimi gerçekten bir köle gibi hissettim ama işin bilimsel yönü o kadar ağır basıyordu ki, ha gayret diyerek dayanmaya çalışıyordum. Zira New Orleans gibi kasırgazede bir şehirde daha iyi bir hoca bulamayacağım yönünde saçma bir düşünceye kapılmıştım (hep o kahrolası rutin yüzünden). Laboratuvarda çalışan diğer herkes de, çalışma koşullarından rahatsız oldukları halde, bir şekilde ürkek ve bastırılmış bir psikolojide idiler. (ABD’nin korku politikası ile insanları ayaklanmaktan nasıl alıkoyabildiğini, bizzat içinde bulunduğum bu sosyopsikoloji deneyi ile anlamış oldum). Tüm bunlara rağmen, projemi seviyordum, ve uzun süredir elle tutulur bir sonuç alamama rağmen “sabrın sonu selamettir” diyordum. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Sonunda rutini kıran iki olay gerçekleşti. Birincisi labımızda diğer bir doktora öğrencisi olan Remziye’nin “eş durumundan” Şili’ye taşınma kararı alması, fakat otoriter ve her şeyin herkes için en iyisini kendisinin bildiğine inanan hocamızın kızcağızı daha uzun süre kalmaya ikna etmek için “oradaki okullara girmene yardımcı olmam” türünden tehditkar cümleler savurması ve gelişen olaylar sonucunda adamın bizi hakikaten kendisine veri üretmek için kullandığı köleler gibi gördüğünün farkına varmamdı. Diğer olay da, çalıştığım konuyla ilgili vizyonumun belli bir aşamaya gelmesi sonucu projemin çok ciddi bir hata içerdiğini fark etmemdi. Zaten uzun süredir bu konuda endişeliydim fakat hocamı bir türlü buna inandıramıyordum. Birkaç ay daha onun bu konuya dikkatini çekmeye çalışıp başaramayınca, beni korkunç çalışma koşullarına rağmen orada tutan “<strong>bilimsel keyif</strong>” ortadan kalkmış oldu. Remziye’nin Şili’ye gidişi sırasında aslında benim de başka bir laba hatta okula yatay geçiş yapabileceğimi öğrendim. Bana sanki boşanıyormuşum gibi gelen; hocamın &#8220;bir şans daha ver, bana haksızlık ediyorsun, senin iyiliğin için yaptım ben her şeyi&#8221; dediği, bölümün “böyle ansızın gitmek etik değil, hocanı da çok üzüyorsun, bir altı ay daha kalsan denesen” diye bizi “barıştırmaya” çalıştığı ve bana kollektif bir şekilde psikolojik baskı uyguladığı, benim zaman zaman duygularıma yenik düşüp yumuşama raddesine geldiğim, hatta yumuşayıp yeniden katılaştığım; bir dönemden sonra dün itibariyle ben artık yeniden <strong>özgür bir bireyim</strong>! Louisiana State University Health Sciences Center’dan, kurbağanın böbreğinin nasıl geliştiği probleminden ve bana her an bir kabahat işleyecekmişim gibi davranılan korkunç baskıcı bir ortamdan kendimi azad ederek, Tulane Üniversitesi’nde felsefemin çok daha uyuştuğuna kanaat getirdiğim bir hocaya, uzuv (kol, bacak, kuyruk&#8230;) rejenerasyonunun nasıl gerçekleştiği problemine, bu yeni hayatın ve hakkında hiçbir şey bilmediğim bu bilimsel projenin getireceği bilinmezliklere (bunun üzerimde yarattığı korkuya rağmen) kanat açıyorum. N’orlins kanatlarımın altında. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Eğer ben bir ülke olsaydım, 18 Ocak 2008’i benim “bağımsızlık bayramım” ilan ederlerdi, herkes balkonlarına bayrak asardı. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bu arada beni hiç şaşırtmayan, ama yine de “kahpe felek” dememe sebep olan bir şey oldu labdaki son haftamda. 2.5 senedir yaptığım yüzlerce deney arasında en ilginç, en anlamlı sonucu aldım (üstelik proje ile ilgili endişelerimde haklı olduğumu iyice anladım). Soğukta yarım saat titreye titreye otobüs bekleyip “gelmeyecek” diye yürümeye başlamış ve otobüs durağına geri koşamayacak kadar uzaklaşmış birinin uzaktan gelen otobüsü gördüğü ama yakalayamayacağını bildiği an gibiydi. Ben yine de, yanımdan geçen otobüsü yol ortasında durdurmayı denemek için elimi kaldırmak bile istemedim, kulaklıklarımı takıp şarkı söyleyerek yürümeye devam ettim. </span></p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Son olarak, aslında her biri bir blog yazısı olabilecek birkaç gelişmeden bahsedeyim, belki sonra açarım:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">1) Yaşadığımız korkunç, karanlık ve küflü evden çıktık. Ahmet&#8217;le güçlerimizi birleştirip, Meren, Ahmet ve ben yeni bir eve çıktık. Ev, hayallerimin evi. Şimdilik bir tane fotoğraf koyayım. Şöyle bir çalışma masam var etrafı pencereli:</span></p>
<p class="MsoNormal"><img width="449" height="297" alt="dsc_9078.JPG" id="image199" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/01/dsc_9078.JPG" /></p>
<p class="MsoNormal">2) Yukarıdaki fotoğrafta solda pencereye asışı şey benim ilk denemem olan bir kukla. Boş vakit bulabilirsem kendimi kukla yapma işine vereceğim :)</p>
<p class="MsoNormal"><img width="511" height="389" alt="dsc_9064_k.jpg" id="image200" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/01/dsc_9064_k.jpg" /></p>
<p class="MsoNormal">3) Yılbaşını New York&#8217;ta geçirdik. Ahmet, Virginia, Çiğdem, Meren ve ben. Çok keyifliydi. (Bize evini açan Server ve Svetlana&#8217;ya da -bu satırları okumayacak olsalar dahi, tarihe not düşmek bakımından- çok teşekkür ederim yeniden.)</p>
<p class="MsoNormal"><img alt="hepimiz.JPG" id="image201" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/01/hepimiz.JPG" /></p>
<p class="MsoNormal">(Brooklyn köprüsü üzerinde. Soldaki Virginia. Nedense Çiğdem&#8217;in de olduğu bir &#8220;hepbirlikte&#8221; fotoğrafımız yok, kendimizi kınıyorum.)</p>
<p class="MsoNormal"><img alt="picasso-ve-benn.JPG" id="image202" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2008/01/picasso-ve-benn.JPG" /></p>
<p class="MsoNormal">(Museum of Modern Art&#8217;ta Picasso&#8217;ya bakan bendeniz. Üstelik aynı yerde ne Chagall&#8217;lar, ne Van Gogh&#8217;lar&#8230; daha neler neler. Dediğim gibi başlı başına bir New York yazısı lazım.)</p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><em>(Bir de küçük not: Yazıda sadece 3. foto Google&#8217;dan. İlk iki kurabiye yazısı bana ait ve sorduğum sorulara gerçekten bu &#8220;cevaplar&#8221;ı aldım. :) 4. resimdeki kız, eski bir arkadaşım ve ressam Ömer Irmak Aycan&#8217;ın 2002&#8242;de Antalya&#8217;da açtığı ve hala hatırladığım harika sergisinin davetiyesinden bir parça.) </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2008/01/19/soyle-bana-kurabiye/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Camellia Grill</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2007/12/12/camellia-grill/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2007/12/12/camellia-grill/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Dec 2007 05:35:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Uncategorized</category>

		<category>Gülümseten işler</category>

		<category>New Orleans</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2007/12/12/camellia-grill/</guid>
		<description><![CDATA[New Orleans&#8217;ta kasırgadan sonra pek çok &#8220;dükkan&#8221; kapanmıştı. Bunların kimisi uzun zaman (ya da hiç) açılmadılar.
Kasırga yüzünden kapanan yerlerden biri de Carrollton caddesi üzerindeki, bizim eve yürüyerek 10 dakika uzaklıkta Camellia Grill adında kahvaltıcı-burgerci bir yerdi. 1946&#8242;da açılan ve o günden beri New Orleans&#8217;a has, New Orleans&#8217;ın en sevilen yerlerinden biri olan bu restoranın varlığından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>New Orleans&#8217;ta kasırgadan sonra pek çok &#8220;dükkan&#8221; kapanmıştı. Bunların kimisi uzun zaman (ya da hiç) açılmadılar.</p>
<p>Kasırga yüzünden kapanan yerlerden biri de Carrollton caddesi üzerindeki, bizim eve yürüyerek 10 dakika uzaklıkta Camellia Grill adında kahvaltıcı-burgerci bir yerdi. 1946&#8242;da açılan ve o günden beri New Orleans&#8217;a has, New Orleans&#8217;ın en sevilen yerlerinden biri olan bu restoranın varlığından kasırga sonrasında, ve henüz yeniden açılmamışken haberim oldu. Birgün önünden geçerken kapısının üzerindeki yüzlerce postiti gördüm, yanımda kim vardı hatırlamıyorum ama o gün bana, buranın herkes tarafından çok sevilen özel bir yer olduğunu, kasırga yüzünden kapandığını ve insanların buraya gelip kapıya &#8220;nooolur bu tükkan yine açılsın&#8221; diye notlar bıraktığını anlatmıştı.</p>
<p><img alt="campostit2.JPG" id="image192" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2007/12/campostit2.JPG" /></p>
<p>Birgün Meren bana &#8220;Carrollton üzerinde harika bir burgerciye gittik Sam&#8217;le, inanılmaz bir yer, gidince çok şaşıracaksın&#8221; diyerek beni Camellia Grill&#8217;e götürünce, nihayet görmüş oldum nefizliğini. Küçük kasaba köftecilerini, zincirleşmemiş kendine has, para hırsından arınmış tertemiz, sıcacık küçük şehir restoranlarını, ya da ne bileyim İstanbul Taksim&#8217;deki Alınteri gibi aile işletmelerini seven her insanın hastası olacağı bir yer. Hele ki ABD gibi ruhsuz bir ülkede iseniz, içeri girer girmez sizi içten ve kocaman bir gülümseme ile karşılayan, on yıllık arkadaşı gibi davranan garsonları ve zorla içinize işleyen samimi atmosferi görünce şapşala dönüyorsunuz.</p>
<p>Böyle mütevazı yerlerde hep olduğu gibi, fiyatlar ucuz, yemekler müthiş, kendine has gariplikleri var filan. Misal masalar yok, bar taburesi gibi bir şeylere oturup adamların siparişini verdiğiniz yemeği pişirmelerini izliyorsunuz, bu arada garson - siz de istekliyseniz - pek keyifli bir sohbet çevirebiliyor sizinle.</p>
<p><img alt="cam1.jpg" id="image190" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2007/12/cam1.jpg" /></p>
<p>Ahmet, Meren ve ben daha önce birlikte bir kere gitmiştik bu tükkana. O gün Ahmet çikolatalı milk shake almıştı da, ben de yemeğin sonunda &#8220;ay ver bi tadına bakiyim&#8221; demiştim. Tatlı garsonumuz bunu görünce bana küçük bir bardakta aynısından ikram etmişti. Yüzümde yavşak bir çikolatalı milk shake gülümsemesi ile karnımı ovuşturarak oradan ayrılırken, o günden yaklaşık bir ay sonra, bugün, daha da kıyak bir hareketle karşılaşacağımızı aklımın ucundan dahi geçirmemiştim elbette.</p>
<p><img width="521" height="389" alt="önünde de böyle manyak gibi sıra oluyor hep" id="image193" title="önünde de böyle manyak gibi sıra oluyor hep" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2007/12/ca3.jpg" /></p>
<p>Bugün akşam yemeği için Ahmet, Meren ve ben yine Camellia Burger&#8217;a gittik. Geçen seferki kahramanım garson içeri girer girmez bizi hatırladı ve &#8220;heyyyy, canlarım geçin oturun&#8221; dedi (Türkçe&#8217;deki hissiyata göre çeviriyorum artık :). Ben her zamanki gibi marullu domatesli çizburger ısmarladım, Meren&#8217;le Ahmet omlet aldılar, hepimiz çikolatalı milk shake istedik :) Çocuklar gibi şendik. Yemeklerimiz geldi, happuru huppuru yimeye, ve kikir kikir gülerek sohbet etmeye başladık. Bir ara canım garson geldi &#8220;nasıl gidiyor, yemekler güzel mi?&#8221; diye sordu (garsonlar burada standart soruyorlar bunu). &#8220;hmmppff leziz, oh yeah&#8221; dedik. Birkaç dakika sonra tekrar geldi önümüzden hesap pusulalarını aldı &#8220;bu akşam bendensiniz&#8221; deyip gitti :)</p>
<p>Nası ya? Yani temam içeri girince kırk yıllık arkideşin gibi davranıyor olabilirsin ama hesabımızı niye ödetmiyorsun ayol? Burası Amerika, burada her koyun kendi yalnızlığı ile delirip liselerde, alışveriş merkezlerinde filan arkadaşlarını taramaz mı tüfenkle? Bi heta olmuş olmasın.</p>
<p>Ama baya, bildiğiniz, adam bizi yedirdi içirdi, krallar gibi davrandı, ve para almadı. Biz de bahşişimizi bırakıp bu kez yüzümüzde &#8220;krallar gibiyiz beee&#8221; gülümsemesi ile oradan ayrıldık. Internet&#8217;in derinliklerinde, şu anda yazılan milyorlarca satırlar arasında kaynayıp gidecek olsa da tarihe notumu düşüyorum ey insanlık: bugün, bu ruhu emilmiş ülkenin bu kimi zaman çiçek kimi zaman sidik ve kusmuk kokulu New Orleans&#8217;ında bir kıvırcık saçlı garson zaten sürekli müşterisi olan, zaten memnun olan, şımartılmaya zerre kadar ihtiyacı olmayan müşterilerine böyle bir kıyak geçti. Uzun zamandır ilk defa ayaklarımın yerden birkaç santim yukarıda kaldığını hissettim mutluluktan. Birileri böyle amacı -neredeyse- sadece bir başkasını mutlu etmekten ibaret inceliklerde bulunabiliyor hala.
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2007/12/12/camellia-grill/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Planet Earth: duyduk duymadık demeyin, &#8220;hayatın anlamı&#8221;nı buldum!</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2007/11/26/planet-earth-duyduk-duymadik-demeyin-hayatin-anlamini-buldum/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2007/11/26/planet-earth-duyduk-duymadik-demeyin-hayatin-anlamini-buldum/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Nov 2007 00:28:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Çakra</category>

		<category>Dünya</category>

		<category>Hayvanlar</category>

		<category>Fotoğraf</category>

		<category>Doğa</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2007/11/26/planet-earth-duyduk-duymadik-demeyin-hayatin-anlamini-buldum/</guid>
		<description><![CDATA[Hafta sonu Louisiana&#8217;nın doğal yaşam alanlarını keşif gezilerimizin ilkini sonunda gerçekleştirdik ve uzun zamandır aklımda olan Jean Lafitte Ulusal Parkı&#8216;na gittik. Louisiana doğası bataklıklardan ibaret (wetlands). Ama bataklıklar, Sabancı gibi içini doldurup, kurutup üzerine bina dikmeye çalışılması gereken bir avuç çamur değil, biyolojik çeşitliliğin oldukça fazla olduğu görülmesi ve korunması gereken doğal yaşam alanları. Hatta, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hafta sonu Louisiana&#8217;nın doğal yaşam alanlarını keşif gezilerimizin ilkini sonunda gerçekleştirdik ve uzun zamandır aklımda olan <strong><a href="http://www.nps.gov/jela/">Jean Lafitte Ulusal Parkı</a></strong>&#8216;na gittik. Louisiana doğası bataklıklardan ibaret (<strong><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Wetland">wetlands</a></strong>). Ama bataklıklar, Sabancı gibi içini doldurup, kurutup üzerine bina dikmeye çalışılması gereken bir avuç çamur değil, biyolojik çeşitliliğin oldukça fazla olduğu görülmesi ve korunması gereken doğal yaşam alanları. Hatta, binlerce canlıya ev sahipliği yapmanın yanı sıra, bataklıklar burada kasırgalara karşı doğal barikat görevi de görüyorlar.</p>
<table>
<tr>
<td><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark/photo#5136930192260489218"><img src="http://lh4.google.com/dozpolat/R0oKyxGqYAI/AAAAAAAAA20/DdoD5t9_geU/s400/DSC_6306_k.jpg" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td style="font-family: arial,sans-serif; font-size: 11px; text-align: right"><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark"> Bataklık (Bu fotoğrafı Meren çekti)<br />
</a></td>
</tr>
</table>
<p>Hem Remziye&#8217;nin yakında Şili&#8217;ye taşınıyor olması yüzünden &#8220;New Orleans&#8217;ta gezilmedik yer bırakmamak&#8221; amacına istinaden, hem de doğa aşığı insanlar olduğumuzdan düştük yollara. Parkın yaşadığımız yere 30-40 dakika uzaklıkta olması da cabasıydı.</p>
<p>Jean Lafitte Ulusal Parkı bataklıklar arasında dolaşmaya olanak veren harika yürüyüş yollarına sahip. Çamura saplanma tehlikesi olan yerlere devlet tahta yollar yapmış. Fakat parkın girişinde &#8220;tahta yoldan ayrılmayın&#8221; levhasına rağmen bir kurbağanın peşine takılıp yoldan ayrılınca çamura saplanan bir kişi vardı aramızda, kim olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.</p>
<table>
<tr>
<td><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark/photo#5136929994691993554"><img src="http://lh6.google.com/dozpolat/R0oKnRGqX9I/AAAAAAAAA2Y/jHQT1u0v0xw/s400/DSC_8397_k.jpg" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td style="font-family: arial,sans-serif; font-size: 11px; text-align: right"><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark">Remziye&#8217;nin önünde uzanan yol</a></td>
</tr>
</table>
<p>Hemen herkes fotoğraf makinalarını kuşanmıştı ve bir hayvana rastlamayı heyecanla bekliyordu. Fakat hava soğuk olduğundan, ortalıkta uçuşan bir iki kırlangıçımsı kuş dışında bir süre hiçbir hayvana rastlayamadık. Bataklığın en meşhur sakinlerinden bir timsah, bir yılan aradı gözlerimiz nafile. Bu arada bataklığın ilginç bitki örtüsünü incelemek bile keyifliydi. Bataklıklarda yaşayan bitkilerin kökleri sürekli olarak su ya da suya doymuş toprak içinde bulunduğundan ve bu ortam, kuru toprağa oranla çok daha az oksijen içerdiğinden, bitkilerin bir şekilde oksijene ulaşabilmeleri gerekiyor. Bu yüzden bazı ağaçlar nefis bir adaptasyon geliştirmişler: kökleri yer yer suyun üzerinde kalacak şekilde çıkıntılara sahip.</p>
<table>
<tr>
<td><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark/photo#5136929359036833618"><img src="http://lh6.google.com/dozpolat/R0oKCRGqX1I/AAAAAAAAA1Y/otDx6Mqx5k4/s400/DSC_8349_k.jpg" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td style="font-family: arial,sans-serif; font-size: 11px; text-align: right"><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark">Ağacın kökleri</a></td>
</tr>
</table>
<table>
<tr>
<td><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark/photo#5136929359036833586"><img src="http://lh6.google.com/dozpolat/R0oKCRGqXzI/AAAAAAAAA1I/JhlHdk50Lhg/s400/DSC_8338_k.jpg" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td style="font-family: arial,sans-serif; font-size: 11px; text-align: right"><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark">Kök yakın plan</a></td>
</tr>
</table>
<p>Buradaki bitki örtüsünün vazgeçilmez bir parçası da <strong><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Spanish_moss">İspanyol yosunu</a></strong> <em>(Tillandsia usneoides). </em>İsminden yosun olduğu sanılsa da ve nitekim buralarda da pek çok insan kendisini bir çeşit liken sansa da bu, aslında başka ağaçlar üzerinde yaşayan ve onların besinlerini çalan bir çiçekli bitki türü. Ağaçlardan öbek öbek sarkan ve rüzgarla sanki ağacın saçlarıymışçasına salınan bu ilginç bitki sadece Amerika kıtasında, ABD&#8217;nin güneydoğusundan Arjantin&#8217;e kadar olan bir bölgede bulunuyor. Bu bitkinin yarattığı atmosfere bakınca - ki ürkünç olabiliyor - New Orleans&#8217;ta bu kadar çok hayalet ve zombi öyküsü anlatılmasına şaşırmamak gerek. Karanlıkta uçan bir hayalet filan sanabilirsiniz bunları :)</p>
<table>
<tr>
<td><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark/photo#5136929552310361970"><img src="http://lh3.google.com/dozpolat/R0oKNhGqX3I/AAAAAAAAA1o/6TUwGpV2wGc/s400/DSC_8360_k.jpg" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td style="font-family: arial,sans-serif; font-size: 11px; text-align: right"><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark">İspanyol yosunu ile kaplanmış bir ağaç<br />
</a></td>
</tr>
</table>
<p>Her neyse, bitkilerin hastasıyız, ama timsah görmek istiyorduk. Bu yüzden patikanın sonuna kadar gittik, bataklığın üzerinden geçen bir köprü ile hemen ileride son buluyordu patika. Bu arada yanımızda pek tatlı bir şahsiyet olan Amit (Hintli) ve meditasyon yapma maceralarımız sırasında tanıştığımız iki Hintli arkadaş daha vardı. Amit, Hindistan&#8217;da doktorasını yaptığı enstitüde yılan avcısı olarak biliniyormuş, zira kampüse ne zaman yılan girse onu çağırırlarmış, o da yakalarmış :) Bu maceralardan birinde kendisini bir kobranın ısırması şerefine bile nail olmuş - gözlerinde bir aşk ile anlatıyor bu olayı. (Bu arada &#8220;üniversite kampüsüne kobra girmesi&#8221; bir nedir, bu Hindistan nasıl memlekettir? sorarım size). Onun zooloji okumuş ve uzun zamandır vahşi yaşam fotoğrafçılığına gönül vermiş olması gezimize ayrı bir lezzet kattı. Meren ise adamcağızın 300 mm prime objektifine el koyarak ve kuş fotoğrafçılığına ilk adımını atarak olaydan kendine bambaşka lezzetler çıkarmayı başardı - yüzündeki hain gülümsemeye bakın ehehe - :)</p>
<table>
<tr>
<td><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark/photo#5136929552310361986"><img src="http://lh3.google.com/dozpolat/R0oKNhGqX4I/AAAAAAAAA1w/q6cWlNNcNHQ/s400/DSC_8377_k.jpg" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td style="font-family: arial,sans-serif; font-size: 11px; text-align: right"><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark">Amit, Meren ve 300 mm</a></td>
</tr>
</table>
<table>
<tr>
<td><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark/photo#5136939705613049890"><img src="http://lh3.google.com/dozpolat/R0oTchGqYCI/AAAAAAAAA3M/lQ9aXy0lLRc/s400/DSC_6359.JPG" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td style="font-family: arial,sans-serif; font-size: 11px; text-align: right"><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark">300 mm objektife takılan kuş (Bu fotoğraf da Meren&#8217;e ait)</a></td>
</tr>
</table>
<p>Patikanın son bulduğu yerden geri dönerken Remziye müthiş bir keşif yaptı: cüce palmiyelerden birini oynatınca, yaprakların rüzgar almayan tarafına saklanmış <strong><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/American_green_tree_frog">ağaç kurbağaları</a></strong> (<em>Hyla cinerea</em>)<em> </em>gördük! Yaşasın sonunda kuş dışında bir hayvana rastlamıştık!</p>
<table>
<tr>
<td><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark/photo#5136929994691993586"><img src="http://lh6.google.com/dozpolat/R0oKnRGqX_I/AAAAAAAAA2o/kE5TnMovOaw/s400/tree%20froga%20bakarken_k%20copy.jpg" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td style="font-family: arial,sans-serif; font-size: 11px; text-align: right"><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark">Herkes kurbağanın etrafına toplaştı</a></td>
</tr>
</table>
<p>Bir minicik ağaç kurbağasının bir grup insanı nasıl deli divane ettiğini görseydiniz&#8230; Onlar kurbağanın fotoğrafını çekmeye çalışırken ben &#8220;bu dünyayı ve üzerinde yaşayan muhteşem canlıları kurtarabilmek için hala umut var galiba, yani şu insanların heyecanına bak, doğal ortamında minicik bir kurbağa görmek insanları nasıl da mutlu ediyor, acaba bunları göremeyeceğimiz günler gelecek mi, ama hayır, olamaz, gerekirse kurbağaların kurtulması için canımızı vermeliyiz&#8221; gibi bir takım düşüncelere daldım. (Bu arada dünya üzerindeki kurbağa türlerinin inanılmaz bir hızla yok olduğunu biliyor muydunuz? Kimi kaynaklar bunu &#8220;amfibi krizi&#8221; olarak bile tanımlıyor. Daha fazla bilgi için <strong><a href="http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2006/01/11/AR2006011102121.html">buraya</a></strong>.)</p>
<p>Onlardan sonra ben de bir iki kare çektim, şans eseri bir tanesi fena çıkmadı :) (bu arada kurbağanın büyüklüğü - daha doğrusu minikliği - hakkında fikir sahibi olabilmeniz için: bu arkadaş işaret parmağımın bir boğumu kadar, ama ondan 100 kat daha sevimli :)</p>
<table>
<tr>
<td><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark/photo#5136929994691993570"><img src="http://lh6.google.com/dozpolat/R0oKnRGqX-I/AAAAAAAAA2g/sczmTWnIc5E/s400/tree%20frog_k.jpg" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td style="font-family: arial,sans-serif; font-size: 11px; text-align: right"><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/JeanLafitteNationalPark">Ağaç kurbağası - yirim (mecazi olarak)<br />
</a></td>
</tr>
</table>
<p>Eve döndükten sonra Amit&#8217;in elime tutuşturduğu <strong><a href="http://dsc.discovery.com/convergence/planet-earth/planet-earth.html">Planet Earth</a></strong>&#8216;ü izlemeye koyuldum (Discovery Channel&#8217;ın çekimleri 5 yıl süren belgesel dizisi). Yıllardır televizyonsuz yaşamaktan dolayı Discovery Channel&#8217;a uzak kalan ben, bu belgeseli şimdiye kadar nasıl olmuş da izlememişim diye hayıflandım. O kadar güzel ki, gördüklerimin ihtişamından, güzelliğinden gözlerim doldu. Amerikan kapitalizminin dünyaya küçük bir hediyesi. Bu ülkenin hem dünyadaki bir sürü problemin ana kaynağı olup, hem de içinde böyle işler yapan insanları barındırması ne acayip bir ironi.</p>
<p><img width="264" height="219" alt="779512_xl.jpg" id="image188" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2007/11/779512_xl.jpg" /></p>
<p>Bir süre hayatın anlamını sorgulamayı bırakabilirim, çünkü becerebiliyorsan böyle bir ekibin parçası olup insanların bu güzelliklerin farkına varmasını sağlamak, bunları belgelemek, korunması için uğraşmak; eğer beceremiyorsan doğayı anlamaya çalışmak (sıkıcı ve mutsuzluk verici bir laboratuvarda dahi olsa) bana bir anda yeterince anlamlı geldi :) Bu his &#8220;solmaya&#8221; başladığı zamanlarda bir bölüm Planet Earth izler kendime gelebilirim belki. Yine de hiçbir şey kurbağayı kendi elinizle bulup onun sırtına dokunmaya benzemiyor.<br />
Siz de izleyin, siz de dokunun.
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2007/11/26/planet-earth-duyduk-duymadik-demeyin-hayatin-anlamini-buldum/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kahrolsun Tombala ve Sigortasız Sürücüler</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2007/11/18/kahrolsun-tombala-ve-sigortasiz-suruculer/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2007/11/18/kahrolsun-tombala-ve-sigortasiz-suruculer/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Nov 2007 08:44:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Öyle oldu böyle oldu</category>

		<category>Ben Düygü Hanım nasılım</category>

		<category>üzüntü ve muz kabuğu</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2007/11/18/kahrolsun-tombala-ve-sigortasiz-suruculer/</guid>
		<description><![CDATA[



Küçükken bayram tatili, şubat tatili, yaz tatili gibi olgular beraberinde doğrudan “Burdur” kelimesi ile gelirlerdi. Bu tatillerde, annemin memleketi Burdur&#8217;a gitmek, çoğu “dul garı”lardan oluşan anaerkil ailemizi bir eve ya da apartmana toplayıp komün yaşamak, kimi zaman kardeşim Fatili&#8217;nin ortamdaki tek erkek olması (dedem saksıyı çalıştırıp yaz tatillerinde “şehir evi”nde kalır ve karıların toplaştığı göl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin-bottom: 0in">
<p style="margin-bottom: 0in">
<div style="text-align: center"><img width="384" height="255" id="image185" alt="dsc_8320_k.jpg" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2007/11/dsc_8320_k.jpg" /></div>
</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Küçükken bayram tatili, şubat tatili, yaz tatili gibi olgular beraberinde doğrudan “Burdur” kelimesi ile gelirlerdi. Bu tatillerde, annemin memleketi Burdur&#8217;a gitmek, çoğu “dul garı”lardan oluşan anaerkil ailemizi bir eve ya da apartmana toplayıp komün yaşamak, kimi zaman kardeşim Fatili&#8217;nin ortamdaki tek erkek olması (dedem saksıyı çalıştırıp yaz tatillerinde “şehir evi”nde kalır ve karıların toplaştığı göl evine pek uğramazdı), göl evinin etrafında bisiklet, kaykay ve paten ile hırsız-polis oynanması, bu oyunda çeşitli ağaç yapraklarının para olarak kullanılması, göl çekilip bataklık haline gelmeden önce göle girilmesi, ama göle girilmeden önce mayolarla karadut ağacına tırmanıp elimiz yüzümüz kıpkırmızı olana dek, özgürce karadut yenilmesi, mevsim kışsa akşamları soyulan “vaşingtın potakalı” kokusu eşliğinde yüksük saklamaca ya da tombala oynanması&#8230; Tombala&#8230; Orda dur&#8230; Tombalaya kadar her şey iyi&#8230;</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Nefret ederdim tombaladan. Ben yıllarca tombalada birinci çinko dahi yapamadan yaşadım. Bir insan yavrusu olarak bunun beni ne kadar üzmüş olabileceğini tahmin edebilirseniz, o üzüntüyü 10 ile çarpın. Zira, Fatili&#8217;in ardı ardına birinci, ikinci çinko ve tombala yapması, benim 1. çinko bile yapamıyor olmam kadar normal bir şey olmuştu, ama bu durum beni deli ediyordu. Fatili o dönemlerde -ailedeki hatun kişilerin çoğunun, onun “kabe” olduğuna kanaat getirmesi ve etrafında “tavaf” halinde olması yüzünden- hayatta en kıskandığım varlıktı ve o çocuk bünyemle üretebildiğim bütün mutsuzluğun kaynağının Fatili olduğunu sanıyor, bunu da her şeye ağlamak suretiyle dışarı vuruyordum. Tombala da işin tuzu biberi olmuştu&#8230;</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Ben olur da 1. çinko yaparsam, zamanda bir kırılma olup eve Marduk gezegeni çarpacakmış korkusu alıyordu milleti. Belki bana öyle gelmiştir ama, sanki yıllarca, şans katsayısının yüksek olması gereken her oyunda kaybettim. Hatta sanki, hayatta birazcık şans gerektiren her durum benim için normal bir insan için olduğundan daha karmaşık oluyor diye hissediyorum kimi zaman. Ve geçerli sebeplerim var, adeta bitmeyen bir tombala oyununa gark olmuş gibiyim.</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Katrina Kasırgası&#8217;na, Meren&#8217;in vize alamayıp iki defa aylarca Türkiye&#8217;de sıkışıp kalışlarına, birklikte çalıştığım hocanın başlarda bir melek iken şimdi bir Nazi&#8217;ye dönüşmüş ve hepimize işkence ediyor olmasına filan hiç girmiyorum. Hayatın bana geçen hafta attığı son tombala kazığını anlatıcam sizlere:</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Birkaç aydır, geçtiğimiz 15 Kasım&#8217;daki çooookk önemli bir sınav için geceleri ve dahi sabahlara kadar hazırlanıyordum. Önce bir rapor yazmam gerekiyordu, sonra da tez komiteme deneylerimi ve araştırma konumu özetleyen bir sunum hazırlamam -ki asıl korkuncu bu sunumdu. Çünkü 5 tane profun karşısına çıkıp bu sunumu yaparken, bir güzel sorguya çekiliyorsunuz, ne kadar bildiğiniz, analitik düşünme kabiliyetiniz, her bişeyiniz ölçülüp biçiliyor.</p>
<p style="margin-bottom: 0in">15 Kasım sabahı, &#8220;Forever 21&#8243; adlı mağazanın ucuzluğundan 5 dolara aldığım süper bir eteği, bana uğur getireceğine inandığım yeni kahverengi hırkamı, en sevdiğim botlarımı, çizgili uzun çoraplarımı ve yeni yaptığım kolye küpeleri kuşanıp, canım arabamız Kuchiki&#8217;ye atlamış (evet bir ismi var onun ve ben onu sürerken zaman zaman onunla konuşurum, onu severim), saçlarım ahenkle dans ederek, şarkılar söyleyerek, sunumu düşünmemeye ve sakin olmaya çalışarak, her sabah olduğu gibi South Claiborne caddesi üzerinde en sol şeritte saatte 40 mil hızla gitmekteydim. 15 Kasım&#8217;ın tek farkı, evden normalde olduğundan 1 saat önce çıkmış olmamdı, zira sunum yapacağım bu önemli güne rağmen, sabah üzerlerine ilaç döküp feleğini şaşırtmam gereken kurbağa embriyoları beni bekliyordu, bu mühim deneyler için erken gitmeliydim.</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Tam da &#8220;Acaba yeterince erken çıktım mı, embriyolar hangi gelişim safhasına gelmişlerdir acebağğ?&#8221; diye düşünürken, bir kavşakta caaart diye önüme bir araba fırladı. Arabaya çarpmak üzere olduğuma inanamayarak frene abandım,  emniyet kemeri beni tuttu, hava yastığı açılmadı, yanımdaki şeritten giden adamla birlikte çççaaaattt diye bu önümüzde ansızın peyda olmuş arabaya vurduk. Çok garip bir histi.</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Anında arabadan dışarı fırlayıp kazaya sebep olan kadına -kendimden hiç beklemediğim bir şekilde- bağırmaya başladım:</p>
<blockquote>
<p style="margin-bottom: 0in">What the fuck are you doing, goddam it? What the fuck do you think you are doing? This can&#8217;t be happening! Fuck, fuck, this can-not be ha-ppen-ing. (İzninizle bu kısımları çevirmiyorum :)</p>
</blockquote>
<p style="margin-bottom: 0in">Yan şeritten gelen ve benden yavaş gittiği için kadına sadece hafifçe dokunduran, bu sebeple arabası bir iki çizik dışında zarar görmeyen adam benim bu delişmen halimi görünce:</p>
<blockquote>
<p style="margin-bottom: 0in">Calm down lady!, dedi. (Sakin olun bağyan).</p>
</blockquote>
<p style="margin-bottom: 0in">Ben bunu duyunca:</p>
<blockquote>
<p style="margin-bottom: 0in">&#8220;I am NOT gonna calm down, you calm down! I have a very important exam, and look at my car, goddamit!&#8221; diye iyice delirdim. (Sakin filan olmicam allahın belası, sen sakin ol - adam zaten sakin :) eheh -, çok önemli bir sınavım var ve arabamın haline bak).</p>
</blockquote>
<p style="margin-bottom: 0in">Kazaya sebep olan zenci kadın, şoklu ve sümsük bir surat ifadesi ile <strong>&#8220;I&#8217;m sorry&#8221;</strong> deyip duruyordu.</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Birkaç dakika şok ile ağlayıp zırladım ve resmen tepindim. Kadını öldüresim geldi. Sonra sakinleşip &#8220;neyse lan hayattayım, sağlamım&#8221; demeye başladım. Ama bu arada arabadaki hasar nolucak diye içim içimi kemiriyor, kazaya sebep olan sürücünün zenci olması, kullandığı arabanın pahalı bir araba olmayışı yüzünden &#8220;ya şimdi bu hatunun sigortası da yoktur, bizim masraflar da patlar bize, nası ödicez uleyynn ühühühü, kahretsin&#8221; gibi cümleler kafamda yankılanıyordu.</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Şimdi bir insanın neredeyse ÖSS değeri taşıyan bir sınava giderken, hiç suçu olmadığı halde kaza yapıp arabası en çok zarar gören kişi olması, hadi, bir şeydir, olabilir.</p>
<p style="margin-bottom: 0in">Ama, bu insana kazayı yaptıran allahın belası sürücünün, eyaletin zorunlu tuttuğu araba sigortasını yaptırmamış ve kanunsuz bir şekilde araba kullanmakta olan, orta halli dahi görünmeyen bir zenci olması, başka bir şeydir (&#8221;gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?&#8221;). Normalde başkaları kaza yapınca onların sigorta şirketlerinden 4bin 5bin dolarlar alıp o parayla da başka bir 2. el araba alabildiklerini, eğer hatalı iseniz karşı tarafın masraflarını ödeyecek sigortayı yaptırmanın burada kanuni yükümlülük olduğunu ve nedense bizim gibi öğrenci milletine gelince çok sıkı denetlendiğini, ama - genellikle - zenci abi ablaların bu konuyu sallamadıklarını bilmenizi isterim. Yani bu durum birinci çinko bile yapamamak değil de nedir ha nedir? Hayatın tombala kazığı değil midir bu? Oynamıyorum, istemiyorum offf.</p>
<p style="margin-bottom: 0in">
<div style="text-align: center"><img width="512" height="340" alt="dsc_8324_k.jpg" id="image186" src="http://www.biyolokum.com/wp-content/uploads/2007/11/dsc_8324_k.jpg" /></div>
</p>
<p style="margin-bottom: 0in">
<p style="margin-bottom: 0in">Polisler geldi, rapor tuttular. O sırada karının erkek arkadaşı geldi. Adam &#8220;merak etmeyin hasarınızı ödicez&#8221; deyip gülümserken bazı dişlerinin altın kaplama olduğunu farkettim.</p>
<p style="margin-bottom: 0in"><strong>Buraya da yazıyorum my bradır, ödemezseniz gelip o altın dişlerini tek tek sökücem yo! </strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in">
<p style="margin-bottom: 0in"><em>Not 1: Ha bu arada, kazanın verdiği &#8220;her şey boş, yaşıyorum hayattayım&#8221; psikolojisi ile sunumu gayet sakince yapıp, soruları keyifle cevapladım. Herkesin çok zor bir adam olarak bildiği, ödünün koptuğu bir hoca sunumdan sonra gelip bana sarıldı ve tebrik etti :)  </em></p>
<p style="margin-bottom: 0in"><em>Not 2: Kazadan 15 dakika sonra, kadına ettiğim küfürlerden suçluluk duymaya başlamıştım bile, gidip &#8220;sana çok kaba davrandım, şoka girmiştim&#8221; deyip özür diledim. Manyak mıyım bilmiyorum. </em></p>
<p style="margin-bottom: 0in"><em>Not 3: New Orleans&#8217;taki zencilerin araba sigortasız dolaşmaları istatistiki bir durumdur, ve kaza yapan herhangi birinin karşısındaki zenciye bakıp &#8220;mahvoldum&#8221; tepkisi vermesi ırkçılıktan değil, somut gerçeklerden kaynaklanmaktadır.</em></p>
<p style="margin-bottom: 0in"><em>16 Ocak 2008 itibariyle eklenen not:</em> Efendim, kendilerinden &#8220;allahın belası&#8221; filan diye bahsettiğim bu kızcağız (kazaya sebep olan) çok dürüst bir insan çıktı. Kazadan sonra ekstradan işlere girip ne yaptı etti bizim arabayı tamir ettirdi. Şimdi eskisinden daha yeni görünüyor araba (masrafı 2800 dolarcık idi). Gerçi bize hala bi 800 dolar borcu kaldı kızın ama çok iyi bir insanmış, ödeyecek biliyoruz.</p>
<p style="margin-bottom: 0in">
<p style="margin-bottom: 0in">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2007/11/18/kahrolsun-tombala-ve-sigortasiz-suruculer/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Hayvanat Bahçeleri (2) - Jaguarın Doğum Günü</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2007/10/29/hayvanat-bahceleri-2-jaguarin-dogum-gunu/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2007/10/29/hayvanat-bahceleri-2-jaguarin-dogum-gunu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Oct 2007 13:06:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Düygü</dc:creator>
		
		<category>Çakra</category>

		<category>Hayvanlar</category>

		<category>New Orleans</category>

		<category>hayvanat bahçeleri</category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/2007/10/29/hayvanat-bahceleri-2-jaguarin-dogum-gunu/</guid>
		<description><![CDATA[Hayvanat bahçeleri yazı dizisinin bu ikinci bölümünde aslında &#8220;hayvanat bahçeleri olmalı mı olmamalı mı?&#8221; sorusu ve beraberinde bir zamanlar bir miktar gönüllü olarak Ankara Hayvanat Bahçesi&#8217;nde yürütmeye çalıştığımız projeden bahsedecektim. Ama şimdilik bunları başka zamana bırakıyorum. Zira bugün Jaguar Yaqi&#8217;nin doğum gününü anlatasım var. :)
Daha önce Chris&#8217;le birlikte çalıştığımdan ve sorumlu olduğumuz bölümde jaguarların da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hayvanat bahçeleri yazı dizisinin bu ikinci bölümünde aslında &#8220;hayvanat bahçeleri olmalı mı olmamalı mı?&#8221; sorusu ve beraberinde bir zamanlar bir miktar gönüllü olarak Ankara Hayvanat Bahçesi&#8217;nde yürütmeye çalıştığımız projeden bahsedecektim. Ama şimdilik bunları başka zamana bırakıyorum. Zira bugün Jaguar Yaqi&#8217;nin doğum gününü anlatasım var. :)</p>
<p>Daha önce Chris&#8217;le birlikte çalıştığımdan ve sorumlu olduğumuz bölümde jaguarların da olduğundan <strong><a href="http://www.biyolokum.com/2007/09/24/hayvanat-bahceleri-1-tembel-hayvan/">bahsetmiştim</a></strong>. Geçen pazar erkek jaguar Yaqi&#8217;nin doğum günüydü. Chris, Yaqi için kartonlardan katkat doğum günü pastası hazırlamış. Üzerine yapıştırmak için de kuş tüylerinden mum icat etmiş. Sabah temizlik, besleme işlerini bitirdik, öğleden sonra ziyaretçilerin de bol olduğu bir saatte başka bakıcılar da bize katıldı ve pastayı hazırlamaya koyulduk. (Ben fotoğraf çektim).</p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126730055896277138"><img src="http://lh4.google.com/dozpolat/RyXN0sEEIJI/AAAAAAAAAxA/fG8yLGT1z8A/s400/DSC_8068_k.jpg" /></a></p>
<p>Önce mumlar yerleştirildi. Sonra kutuların içine kemikler üzerine dondurulmuş civciv (vayy!!) konuldu. Jaguarlar ziyaretçilerin izlediği bölmeden çıkarılıp arka bölmeye alındı.  Pasta, ziyaretçilerin rahatça görebileceği bir yere yerleştirildi. Pastanın dekorasyonuna öğütülmüş et filan konularak ziyaretçiler önünde devam edildi. (&#8221;Pastanın üzerindeki şekerden çiçekleri ben yiyebilir miyiiiimmm???)<br />
<a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126730300709413090"><img src="http://lh5.google.com/dozpolat/RyXOC8EEIOI/AAAAAAAAAxo/UIA6S3I0vE0/s400/DSC_8092_k.jpg" /></a></p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126730300709413106"><img src="http://lh5.google.com/dozpolat/RyXOC8EEIPI/AAAAAAAAAxw/5r4tbqMO5dc/s400/DSC_8093_k.jpg" /></a></p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126730309299347746"><img src="http://lh3.google.com/dozpolat/RyXODcEEISI/AAAAAAAAAyI/YeoZFrpoiRA/s400/DSC_8102_k.jpg" /></a></p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126730983609213234"><img src="http://lh4.google.com/dozpolat/RyXOqsEEITI/AAAAAAAAAyU/PwaoDxIEdHY/s400/DSC_8103_k.jpg" /></a></p>
<p>Sonra dışarı çıktık, ve Yaqi&#8217;yi içeri saldık. Normalde neredeyse ev kedisi gibi demirlere sürtünüp mırlayan Yaqi, et kokusunu duyunca kutuları vahşice parçaladı :)</p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126730987904180562"><img src="http://lh5.google.com/dozpolat/RyXOq8EEIVI/AAAAAAAAAyk/wmXkP7Q2Imk/s400/DSC_8108_k.jpg" /></a></p>
<p>&#8220;mmmmm bu pasta parmaklarını yedirtir insana&#8221;</p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126730992199147890"><img src="http://lh6.google.com/dozpolat/RyXOrMEEIXI/AAAAAAAAAy0/ykK2n3Bd_fA/s400/DSC_8113_k.jpg" /></a></p>
<p>Arkadaş pastasına yan gözle bakanı çizebilecek techizata sahip olduğunu hatırlatıyor.<br />
<a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126738800449692066"><img src="http://lh4.google.com/dozpolat/RyXVxsEEIaI/AAAAAAAAAzQ/61dXEI4bY5k/s400/DSC_8122_k.jpg" /></a></p>
<p>Evet evet, senin pastan biliyoruz.<br />
<a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126731121048166786"><img src="http://lh4.google.com/dozpolat/RyXOysEEIYI/AAAAAAAAAy8/rWDWgWJdF4s/s400/DSC_8123_k.jpg" /></a></p>
<p><a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/AudubonZoo/photo?authkey=RAHz0Lqz6q4#5126731121048166802"><img src="http://lh4.google.com/dozpolat/RyXOysEEIZI/AAAAAAAAAzE/EPxztGAzlfU/s400/DSC_8156_k.jpg" /></a></p>
<p>Türkiye&#8217;deki hayvanat bahçeleri ile &#8220;gelişmiş ülkelerdeki&#8221;ler arasındaki en büyük farklardan biri, bakıcıların üniversite eğitimi almış insanlar olmaları, ve sürekli, sorumlu oldukları hayvanların hayatını zenginleştirecek yeni fikirler üretmeye çalışmaları. Buna &#8220;<em>enrichment</em>&#8221; deniyor ve bu, bir bakıcının en önemli görevlerinden biri. Örneğin sabahları jaguar barınağını temizledikten sonra kaynamış bir yumurtayı birkaç parçaya bölüp muhtelif yerlere saklıyoruz. Böylece hayvanlar içeri girdiklerinde bu yiyecekleri arayıp bulmaya çalışarak vakit geçiriyorlar. Zaman zaman oynamaları için farklı şeyler koyuyoruz, örneğin yukarıdaki fotoğraflarda bir lastik var, onu kemirmeyi çok seviyorlar. O lastiği barınağın farklı yerlerine, atlayıp zıpalyıp yetişmeye çalışacakları yerlere bırakıyoruz.</p>
<p>Bunun dışında, geçen hafta ayıları da besleme fırsatım oldu (normalde bizim çalıştığımız bölümde değiller). Mesela ayılar için meyve doğranıyor, ayrıca kuru kedi maması gibi (ama daha büyük parçaları olan) mamalar var. Chris bunları bir kovaya doldurup ayı barınağında olabildiğince zor yerlere saklamamı istedi. Ağaç kovukları, ortalıkta bulunan tahta parçalarının altları, taş dipleri vs&#8230; Yani hayvanların önüne metal bir kapla yiyecek konup pasif bir şekilde yemeleri beklenmiyor. Olabildiğince &#8220;doğalımsı&#8221; bir ortam yaratılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Yine de, amacın yaralı yaban hayvanlarını iyileştirip doğal ortamlarına bırakmak olduğu, <em>yaban hayatı rehabilitasyon kurallarının</em> tam aksine (bu konuda bilgi edinmek isterseniz buradaki - <strong><a href="http://www.moleschino.org/wp/?p=28">1</a></strong>, <strong><a href="http://www.moleschino.org/wp/?p=31">2</a></strong>, <strong><a href="http://www.moleschino.org/wp/?p=39">3</a></strong>- yazılara bakabilirsiniz) hayvanat bahçesinde hayvanların insanlara alışması ve evcilleşmeleri problem edilmiyor (rehabilitasyonda insan-hayvan arasında minimum bağ oluşması, hayvanın &#8220;agucuk bugucuk denilerek sevilmemesi&#8221; gerekir ki hayvan doğal  ortamına (yani yaban hayata) dönünce gördüğü insanlara Rintintin edası ile yaklaşmasın, o iyi niyetle yaklaşsa da birileri onu saldırdığını sanıp onu vurmasın). Hayvanat bahçelerinde ise, bakıcılar hayvanlar ile müthiş bir iletişim içindeler, ve bundan zaman zaman biz gönüllüler de faydalanabiliyoruz; jaguar patisi elleyebiliyor, pumayı gıdısından okşayabiliyoruz :) Nefiz!</p>
<p>Genel olarak hayvanlar bana gayet mutlu ve sağlıklı görünüyorlar. Ziyaretçiler açısından da Audubon Hayvanat Bahçesi&#8217;nin çok zengin bir deneyim sunduğunu düşünüyorum (-ki bunlara da zaman zaman değineceğim). Yine de gelecek bölümde hayvanat bahçelerinin gerekliliğini sorgulamaya niyetliyim. Hadi hayırlısı.
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2007/10/29/hayvanat-bahceleri-2-jaguarin-dogum-gunu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
