<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>"Kriptografi Gördüm", Wunjo...</title>
	<atom:link href="http://www.biyolokum.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.biyolokum.com</link>
	<description>Wabi-Sabi evreni içerisinde nesnelerin fiyatından ötürü sahip oldukları materyal değer ve bu değerin yarattığı hiyerarşi yok sayılır. Bu, insanların konumlarından ötürü sahip oldukları değer için de geçerlidir. Çünkü bir şeye değer vermek aynı zamanda başka şeyleri değersiz saymaktır.</description>
	<lastBuildDate>Fri, 20 Jan 2012 19:24:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Nereye gittiğini biliyormuş gibi yapmak</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2012/01/nereye-gittigini-biliyormus-gibi-yapmak/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2012/01/nereye-gittigini-biliyormus-gibi-yapmak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2012 19:16:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben Düygü Hanım nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1587</guid>
		<description><![CDATA[Yalnız gezginin sahip olması gereken en önemli özelliklerden biri, yüzüne kendine güvenli bir ifade takınıp, aslında kaybolmuşsa bile nereye gittiğini biliyormuş gibi yürümektir. Bugün sabah vardığım Senegal&#8217;in başkenti Dakar&#8217;da bunu bir kez daha anladım. Henüz 24 saati doldurmamış olmama rağmen o kadar farklı psikolojiler yaşadım ki, şimdi kahvemi yudumlayarak arkadaşlarımı beklediğim sırada otel lobisinde mini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yalnız gezginin sahip olması gereken en önemli özelliklerden biri, yüzüne kendine güvenli bir ifade takınıp, aslında kaybolmuşsa bile nereye gittiğini biliyormuş gibi yürümektir. Bugün sabah vardığım Senegal&#8217;in başkenti Dakar&#8217;da bunu bir kez daha anladım.</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://mbedduburr.files.wordpress.com/2010/01/dakar-map1.gif" alt="" width="460" height="442" /></p>
<p>Henüz 24 saati doldurmamış olmama rağmen o kadar farklı psikolojiler yaşadım ki, şimdi kahvemi yudumlayarak arkadaşlarımı beklediğim sırada otel lobisinde mini netbukumu açıp bu konuda bir şeyler yazmadan duramadım.</p>
<p>Öncelikle&#8230; Hani bizim ülkemizde sürekli kazık atıp durduğumuz yabancı turistler var ya, özellikle &#8220;aptal&#8221; deyip durduğumuz Amerikalılar&#8230; Yavrularım, bunlar o kadar tehlikesiz ve kibar bir toplumda yaşıyorlar, o kadar kendilerini kazıklamaya çalışan kimselerle, her verlien fiyat için pazarlık etmek gerektiği gerçeğiyle yüzleşmiyorlar ki, böyle yumuş yumuş, ensesine vur ağzından lokmasını al bir kıvama geliyorlar. Mesela bizim Türkişler bu şekilde bir sürü Amerikalıyı, İstanbul&#8217;da halı almak için, hem de ne fahiş fiyatlara, kandırıyor. Belki duymuşsunuzdur, masum turistimizin peşine takılan bir çocuk, gelin bi çay ikram etçez sadece halılara bakın, hiçbir şey almak zorunda değilsiniz, ölümü gör, şeklinde turistlerimizi dükkana götürüyor, ve o turistlerin çoğu, gördükleri süper misavirperver muameleden dolayı kendilerini halı almak zorunda hissederek (acayip psikolojiler var burada) hiç hesapta olmayan bir harcamaya giriyorlar. Bunu hem internette okudum, hem de birebir Amerikalı arkadaşlardan dinledim.</p>
<p>ABD&#8217;de bu kadar süre yaşadıktan sonra, bu insanların bu tuzaklara nasıl düştüğünü çok iyi görebiliyorum. Çünkü elimde olmadan ben de o yumuş yumuş topluma alıştım, kendim yumuş yumuş bir hale geldim. Yolda yabancılara gülümseyip iyi günler dilemeler, dilenen çocuklara durup ya hiç bozuğum yok ühühü diye açıklama yapmalar, bir noktadan sonra, herhangi bir insana kafanızı çevirip o yokmuş gibi davranmak o kadar büyük bir terbiyesizlik halini alıyor ki, bunu yapmanız gereken yerlere gittiğinizde bir süre &#8220;salak turist&#8221; oluveriyorsunuz.</p>
<p>Her Türkiye&#8217;ye gelişimde, ya da kurnaz olmam gereken bir yere seyahat edişimde, &#8220;yumuş Amerikalı&#8221; kimliğimden soyunup &#8220;kurnaz Türk&#8221; kimliğine bürünmem gerekiyor. Öyle bir düğmeye basınca olsa keşke, ama o kadar kolay değil.</p>
<p>Bugün, gece yolculuğunun verdiği yorgunluk, camdan baktığımda gördüğüm şehrin çirkinliği ve hiç çekici olmayışı (meğersem diğer taraf denizmiş ama), dışarıdaki dünyanın bana inanılmaz derecede yabancı oluşu, ilk defa Türkiye dışında müslüman bir ülkeyi ziyaret ediyor olmanın verdiği garip bir huzursuzluk filan falan gibi dizi dizi sebeplerle otel odasından hayatın içine çıkmakta bir süre zorlandım. Resmen inine saklanmış ürkek bir yaban hayvanı gibi hissediyordum. Ama tabi &#8220;bi daha mı gelcez dünyaya&#8221; düşüncesi ağır basmakta gecikmedi. Önce otelin lobisi ve bahçesi ve hatta havuzunu keşfetmek üzere aşağı indim (ne kadar cesaretliyim di mi). Otelin arka bahçesinin duvarlarından dışarı bakarken, orada duran bir adam benimle sohbet etmeye başladı.</p>
<p>İki dakikalık sohbetin akabininde yolun karşısındaki minik tükkanına beni sürüklemiş, kendi yaptığını iddia ettiği tahta figürleri bana -tabi ki- fahiş fiyatlara satmaya çalışıyordu. Şimdi Türkiş Biyolokum olsa, daha ilk aşamada adamın yüzüne bakmaz, bir şekilde başından savardı. Ama Amerikalı Biyolokum cart diye tuzağa düştü. Neyse ki durumun çabucak (?) farkına vardım, param olmadığını bir şey alamayacağımı söyledim (adam bir arkadaki otele, bir bana baktı, utandım ama &#8220;vallahi arkadaşın misafiri olarak kalıyom&#8221; diyemedim). Velhasılı adam bana zorla bir kolye küpe takımı &#8220;hediye etmek&#8221; istedi. Ben &#8220;hayır kabul edemem&#8221; dedikçe &#8220;ama kalbimi kırıyon abla&#8221; edebiyatı çekiyordu. Anladım ki, hediye ile beni kandırıp, kendimi suçlu hissettirip bir şeyler almamı isteyecek. Ben hayır böyle bedavadan bunu kabul edemem, dedikçe işi &#8220;tamam o zaman gönlünden ne koparsa&#8221;ya çevirdi. Baktım iş uzuyor. Tamam dedim, aldım kolyeleri. &#8220;Yanımda para yok yukarıdan alıp gelicem&#8221; dedim. Odaya çıktım, kolyelere baktım. Almak istemiyorum. Koydum bir poşete. Bir not yazdım, &#8220;hediyeniz için teşekkürler ama kabul edemem&#8221;. 1 saat kadar sonra (bilerek bekledim ki adamın bana yaptığı salak turis büyüsü etkisini kaybetsin, kurnaz Türk psikolojisi iyce otursun) götürdüm eline tutuşturup &#8220;Au revoir cınım, hayırlı cumalar&#8221; dedim.</p>
<p>Yani henüz otelin dışına bile çıkmamışken (gerçi teknik olarak adamın dükkanı için karşı sokağa geçtim) Amerikalılığımı bana hatırlatan bu olay sayesinde, bir anda içimdeki Türkiş Biyolokum yatmış olduğu kış uykusundan &#8220;roaaarrrr&#8221; nidalarıyla uyanıverdi.</p>
<p>Günün geri kalanında yollarda yürürken bana kimsenin bulaşmaması için suratımda bir &#8220;dokunmayın lan&#8221; ifadesi, bir de itici hareketler, neredeyse uluorta burnumu karıştırmadığım kaldı. Başladım Dakar sokaklarında tek başıma yürümeye.</p>
<p>Deri renginizin sizi yanıp sönen bir alarm ışığı gibi ele verdiği bir ülkede olmak nedir bilir misiniz? Çok acayip bir hismiş. Ama işte yürürken nereye gittiğinizi biliyor gibi görününce, insanlar bir şekilde ilişmiyor. İlişseler de kısa kesiyorlar. Ama bir anlık tereddüt, bir anlık gereksiz göz teması&#8230; Bittiniz dostum. Gel de düşür yakandan &#8220;sana çok iyi fiyat vericem bak, süper&#8221; diye &#8220;doğurganlığı arttıran heykellerden&#8221; satmaya çalışan adamı.</p>
<p>Dakar&#8217;ın Korniş denilen kıyı yolu boyunca, ayaklarım acımaya başladığında ama durup haritaya bakarsam başıma üşüşeceklerinden, nereye gittiğimi bilmeden, ama bilirmişçesine öyle hızlı adımlarla yürümüşüm ki &#8220;Yeter daha fazla yürüyemeycen gari&#8221; dediğimde otelden 9 kilometre filan uzaktaydım. Ve bence durum çok komikti. Güldüm kendime ve hayata ve bir hayvan türü olarak insan oluşuma.</p>
<p>Bir taksi şöförüyle pazarlık ettim. 4 dolara (2000 Franc) otele geri getirdi. Arkadaşlar bana 1000&#8242;den fazla ödeme demişlerdi ama, daha fazla pazarlık edecek hal kalmamıştı. Bence ilk günüm için yeterince başarı göstermiştim. Taksiye de iki katı fazla ödeyiveriyimdi. Normal fiyattan yolculuk da yarının hedefi olsundu.</p>
<p>Bu yazı fotoğrafsız. Dakar&#8217;daki ilk günümün muhteşem psikolojileri tarihe geçsin maksat. İlerleyen günlerde fotoğraflarla karşınızda olacağım. O zamana kadar &#8220;ba beneen!&#8221; :)</p>
<p>Süper &#8220;badass&#8221; Türkiş Biyolokum</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2012%2F01%2Fnereye-gittigini-biliyormus-gibi-yapmak%2F&amp;linkname=Nereye%20gitti%C4%9Fini%20biliyormu%C5%9F%20gibi%20yapmak"><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2012/01/nereye-gittigini-biliyormus-gibi-yapmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Gerçek hayatta ne işimize yarayacak?&#8221;</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2012/01/gercek-hayatta-ne-isimize-yarayacak/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2012/01/gercek-hayatta-ne-isimize-yarayacak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2012 05:44:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa ve Hayvanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1574</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz haftalarda Society for Integrative and Comparative Biology konferansına gittim. Akademik olarak kendimi en ait hissettiğim ve en keyif aldığım konferans buydu. (Sebepleri uzun, bambaşka bir konunun yazısı). Konferansa dair en sevdiğim şeylerden biri, çok farklı alanlarda, çok farklı organizmalar üzerinde yapılan araştırmalarla ilgili bir sürü mini-sempozyumun aynı anda gerçekleşiyor olmasıydı. Benim alanım olan evo-devo [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz haftalarda <a href="http://www.sicb.org/">Society for Integrative and Comparative Biology</a> konferansına gittim. Akademik olarak kendimi en ait hissettiğim ve en keyif aldığım konferans buydu. (Sebepleri uzun, bambaşka bir konunun yazısı).</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh3.googleusercontent.com/-xoaOez6xTqk/TxZamhgybHI/AAAAAAAAGW4/2K08R5zyrsQ/s800/bluecrab.jpg" alt="" width="250" height="208" /></p>
<p>Konferansa dair en sevdiğim şeylerden biri, çok farklı alanlarda, çok farklı organizmalar üzerinde yapılan araştırmalarla ilgili bir sürü mini-sempozyumun aynı anda gerçekleşiyor olmasıydı. Benim alanım olan evo-devo konuşmaları beni uyutmaya başlayınca, aralarında &#8220;hayvanların hareket fizyolojisi ve modellemesi&#8221;, &#8220;sucul canlıların yayılımı&#8221;, &#8220;yapı ve işlev&#8221;, &#8220;uçmak: kuşlar ve böcekler&#8221; gibi rasgele mini-sempozyumlara girdim, hiç bilmediğim konularda bilimsel konuşmaları dinledim.</p>
<p>Heyecanla Vaşingtın&#8217;a döndüğümde, akademik dünyadan olmayan buradaki yakın bir arkadaşım sordu <em>&#8220;Eee anlat bakalım nasıldı konferans? En sevdiğin konuşma hangisiydi?&#8221;</em></p>
<p>Gel de cevapla. Cevap vermek zor çünkü, en sevdiğim konuşmalardan biri, benim alanımla ilgili, nükleotid dizilimiyle ilgili yeni gelişen teknolojiler ve elde edilen verilerin analizine dair bir konuşmaydı. Bu konuşmanın benim için neden en favoriler arasında olduğunu biraz ayrıntılı anlatmak istesem, önce Biyoloj 101 dersi ile başlayıp bir sürü temel bilgiyi arkadaşımın anladığından ve bildiğinden emin olmam lazım&#8230; Daha önceki konuşmalarımızdan, 5 dakika içinde dikkati dağılan bir insan olduğunu bildiğimden, anlatmanın daha keyifli ve kolay olacağını düşündüğüm başka bir favori konuşmadan bahsetmeye karar verdim:</p>
<p><strong>Mavi yengeçlerin eş seçme davranışı&#8230;</strong></p>
<p>Düşündüm, işin içinde yengeç var, üstelik mavi yengeç, bizim buralardaki Çesapik Koyu&#8217;nun en ünlü deniz mahsülü. Arkadaş da denizden babası çıksa yiyen bir insan olduğundan, haliyle mavi yengeç yemeyi de çok seviyor. 5 dakikalik dikkat limitini zorlayarak 10 dakikaya çıkarma ihtimalim bile var. Üstüne eş seçme davranışı, yani yengeç seksapelindeki son gelişmelerden bahsedeceğim. Seks, aşk, entrika, kin&#8230; Bunlar kimin ilgisini çekmez ki. Bilimsel reyting rekorları bile kırmam mümkün.</p>
<p>Böyle optimizz bir ruh haliyle <em>&#8220;Şimdi bu yengeçlerin kıskaçları, erkek veya dişide farklı renk oluyomuş (sexual dimorphism). Erkekler mavi, dişilerinkisi farklı sarı, turuncu, kırmızı tonları olabiliyormuş. İşte bu benim gittiğim konuşmayı yapan araştırmacı, erkeklerin en çok hangi rengi tercih ettiklerine bakmış.&#8221;</em></p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh3.googleusercontent.com/-u68R4XdfFM0/TxZam3RJrCI/AAAAAAAAGW8/FvMxBtnk9ww/s800/bleucrfm.gif" alt="" width="440" height="322" /></p>
<p>Tamam, basit bi giriş yaptım, her şey yolunda olmalı, şimdi asıl eğlenceli kısmını anlatıcam, o erkek yengeçler böyle haydi eller havaya diye dans ediyolar filan ehuehe, diye düşünürken, arkadaşım daha maçın 2. dakikasında, rövaşata ile golü çakıverdi:</p>
<p><em>&#8220;İyi de bunu bilmek ne işimize yarayacak ki???&#8221;</em></p>
<p>Neyse ki arkadaş soruyu <em>&#8220;Peki bu gerçek hayatta ne işimize yarayacak?&#8221;</em> diye sormadı. Kendisi istatistikçi/ekonomist karması olduğundan, hayata pragmatik bir bakış açısı var, bir şey doğrudan karın doyurmuyorsa, ya da &#8220;<em>markıtıbıl</em>&#8221; değilse onu niye araştırıyoruz, anlamakta zorlanması doğal. Ama en azından <strong>&#8220;gerçek hayat&#8221;</strong> gibi sanki bilimi bir fantazi dünyasıymışçasına dışarıda bırakan kafalarda değil. Yani orta noktada buluşmamız için kilometrelerce yol kat etmek zorunda kalmayacağız, belki. Öte yandan, öyle de olabilirdi,<strong> &#8220;gerçek hayat&#8221;</strong> ifadesini de kullanabilirdi ve bu da beni hiç şaşırtmazdı, zira ben bile zamanında sormuş olmalıyım bu soruyu.</p>
<p>İşte bir bilim insanın en zorlandığı anlardan biri. İçinde kendini kaybettiği bilimin harikalar dünyasında, artık her şeyi bir bütün olarak gördüğü, doğanın her ayrıntısını anlamanın önemli olduğunu fark ettiği (yani bambaşka bir kafayı yaşadığı) o dünyada, merakını gıdı gıdı gıdıklayan o ilginç araştırmalar için neden ve niçün vakit harcanıyor? Baaam! Gel de bilimle öyle iç içe olmayan birine anlat.</p>
<p>Ama aslında birilerinin size bu soruyu sorması çok önemli, dahası sizin kendinize bu soruyu soruyor olmanız çok önemli. İlle de insanlığa faydası olacak diye insanmerkezci yaklaşmamız gerekmiyor. Sadece, her bilgi kırıntısı niye önemlidir, herhangi bir konuda doğayla ilgili edindiğimiz bilgi neden gün gelip karmaşık meseleleri çözmekte filan acayip önemli olabilir, bunun üzerinde biraz kafa yormuş olmak ve soru çattadanak suratınıza çarpıverdiğinde apışıp kalmamak önemli&#8230;</p>
<p>Arkadaşıma şöyle acemice bir senaryo uydurdum:</p>
<blockquote><p>- Mesela sen şimdi bu yengeçleri çok seviyorsun, hapur hupur yiyorsun di mi?</p>
<p>- Evet. Offf olsa da yesek şimdi.</p>
<p>- Diyelim, erkek yengeçlerin kırmızı kıskaçlı dişileri seçmeye eğilimi olsun. Biz bunu artık bu araştırma sayesinde biliyor olalım.</p>
<p>- Peki.</p>
<p>- Gün gelsin, Çesapik Koyu&#8217;nun oraya bi fabrika yapsınlar, fabrikanın -tüm regülasyonlara rağmen- sızdırdığı bir kimyasal yüzünden, dişi yengeçler kırmızı pigment oluşturamamaya başlasınlar ve hepsinin sadece sarı kıskacı olsun. Bir bakmışız, bizim yengeçler eskiye göre çok daha az ürüyorlar, ve senin bugün tanesini 1 dolardan lüplettiğin yengeç, oluyor mu 20 dolar.</p>
<p>- Aman deme!</p>
<p>- İşte biz bu hayvanların davranışını hiç anlamıyor bilmiyor olsak, ortada ölü yengeç de görmeyeceğimizden ne olduğunu bir türlü anlayamazdık (çünkü fabrika atıkları yüzünden sadece kıskaç renkleri değişiyor, yoksa hayvanlar görece sağlıklı, ama bu durum onların üreme davranışını etkiliyor). Ama şimdi biliyoruz ki erkek yengeçler kırmızı kıskaçlı kadınlardan hoşlanıyor.Yani ilk bakışta araştırmanın pek manası olmadığını düşünebileceğin bir bilgi, sonradan çok işimize yarayabilir.</p>
<p>- Saygı duydum.</p>
<p>- Efendi ol şöyle.</p></blockquote>
<p>İşte size mavi yengeçten <em>&#8220;haydi şimdi bütün eller havaya&#8221;</em> videosu:</p>
<p><iframe src="http://www.youtube.com/embed/eXlKkOtVaSM" frameborder="0" width="420" height="315"></iframe></p>
<p>Merak edenler için söz konusu araştırmanın makalesi <a href="http://jeb.biologists.org/content/212/22/3762.full">burada</a>.</p>
<p>Son olarak bu aralar sürekli aklımdan geçen şeyi neden buradan da söylemeyeyim ki: Bilim çok güzel be!</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2012%2F01%2Fgercek-hayatta-ne-isimize-yarayacak%2F&amp;linkname=%26%238220%3BGer%C3%A7ek%20hayatta%20ne%20i%C5%9Fimize%20yarayacak%3F%26%238221%3B"><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2012/01/gercek-hayatta-ne-isimize-yarayacak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Assateague Adası ve Yaban Ponileri</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2011/12/assateague-adasi-ve-yaban-ponileri/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2011/12/assateague-adasi-ve-yaban-ponileri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Dec 2011 05:11:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doğa ve Hayvanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1565</guid>
		<description><![CDATA[Benim problemim şu hayatta yapmak istediğim her şeyi kafamda kocaman işler haline getirmem. Mesela şu blog yazısını ne zamandır yazacağım, yok biraz daha araştırayım, güzel bir şeyler yazayım filan derken hayat geçip gidiyor. O sırada ben paylaşamadığım yüzlerce fotoğrafa dönüp bakacak vakti bile bulamıyorum. Niye, maksat her şey mükemmel olsun, kafamda büyüdükçe büyüyen, sofistikeleştikçe ürkünçleşen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Benim problemim şu hayatta yapmak istediğim her şeyi kafamda kocaman işler haline getirmem. Mesela şu blog yazısını ne zamandır yazacağım, yok biraz daha araştırayım, güzel bir şeyler yazayım filan derken hayat geçip gidiyor. O sırada ben paylaşamadığım yüzlerce fotoğrafa dönüp bakacak vakti bile bulamıyorum. Niye, maksat her şey mükemmel olsun, kafamda büyüdükçe büyüyen, sofistikeleştikçe ürkünçleşen o kalıba otursun. Eşittir: üşenilsin, cesaret edilemesin.</p>
<p>Bir yandan da bir şeylerin spontane şahaneliklere dönüşmesine bu kadar aşk gibi, saplantı gibi hisler beslemem de bu yüzden herhalde. Benim uğraşmama gerek kalmadan kendiliklerinden oluverince bir şeyler, ne kadar da güzeller&#8230; Yani mesela birkaç hafta önceki 4 günlük Şükran Günü tatilini ele alalım. Perşembe, cuma, cumartesi ve pazardan ibaret tatilin, cuma günü dışında hiçbir planım yoktu. Cuma gününü, bir arkadaşın doğum günü için onunla ve ailesiyle geçireceğime söz vermiştim.</p>
<p>Tatil günleri yaklaştıkça, bu fırsatı yolculuk yapmak için niye değerlendirmedim diye hayıflanacak kıvama geldiğimde açtım Google&#8217;ın haritasını, 2 gün (cts, pazar) için nereye gidilebilir diye Washington DC çevresindeki coğrafyaya bir göz attım. Bir de ne göreyim, hemen yakındaki Chesapeake Koyu&#8217;nun (çesapiyk diye okunuyor) ötesindeki <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Delmarva_Peninsula" target="_blank">Delmarva yarımadasının</a> doğu kenarından fırttırmış bir çizgicik, bir ince uzun ada, bir acayip coğrafya parçası. Hemen görmeliyim! dedim. O kadar da şanslı oluyorum ki bu spontane karar anlarında. Niye mi mesela?</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-dN7gGAUnnUw/TuGRfUV6s5I/AAAAAAAAGQg/n2cV_o-GrNo/s640/assateague%252520map.jpg" alt="" width="640" height="515" /></p>
<p>Çünkü o çizgi toprak, meğer <a href="http://www.assateagueisland.com/" target="_blank">Assateague Ulusal Parkı</a> imiş. Meğer o parkta yaban ponileri yaşarmış&#8230; Bir tarafı Atlantik Okyanusu&#8217;nun nefis kumları, diğer tarafı tatlı-tuzlu su karışımı bataklıklar ve yeşillikler imiş. Mavi yengeçler buralarda yaşarmış. &#8220;Yaban ponisi&#8221; lafını görmüştüm ya artık kimse tutamazdı beni. Hemen bir arkadaşıma haber saldım, gelicen mi atları görmeye? Gelirim. O zaman cumartesi sabah erkenden yola çıkıyoruz. Tamamdır&#8230;</p>
<p>İşte fotoğrafları:</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-uNYJeImUyiY/TuGRfUsBjQI/AAAAAAAAGQg/viRX882u7xI/s640/DSC_0147.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Assateague Adası, Ocean City adı verilen popüler bir sahil şehrinin hemen güneyinde. Normalde bu şehir yazları vıcık vıcık insan kaynıyormuş. Ben bu tip yerlere alakasız zamanlarda gitmeyi seviyorum. Biz vardığımızda pek kimseler yoktu.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-fAr-JG7uDDk/TuGRfdBeTlI/AAAAAAAAGQg/ByNKvbwxh_A/s640/DSC_0156.JPG" alt="" width="640" height="425" /><br />
Kuvvetli esen rüzgarı arkasına almış bir kadın, o rüzgar sayesinde kanat çırptıkları halde ilerlemeden havada aynı yerde asılı kalabilen martılara ekmek atıyordu. &#8220;Armut piş, ağzıma düş&#8221; dediğimiz şey bu olsa gerek. Dünyanın neresine gidersek gidelim, birileri martıları beslerken hem martılara hem insanlara bakmak çok keyifli.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-4PEwRVwKNX8/TuGRfcUz3aI/AAAAAAAAGQg/5_hyQgsKxvs/s640/DSC_0168.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-AHnnSmDXQQY/TuGRfQgGNiI/AAAAAAAAGQg/lqjZkmbryJ0/s640/DSC_0185.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Bu da adanın bataklık tarafı. Louisiana&#8217;da geçen beş senenin ardından biliyoruz ki <a href="http://meren.org/blog/2010/08/bataklik-serisi-ellerinizden-oper/" target="_blank">&#8220;bataklık&#8221; deyip geçmeyeceğiz</a>.</p>
<p>Gezindikçe &#8220;peki ama atlar nerede&#8221; derken dönüş yolunda bizi yollarda karşıladılar. Parkın her yerinde &#8220;Ponileri beslemeyin, onlara dokunmayın ve çok yaklaşmayın, ısırabilir veya çifteleyebilirler&#8221; temalı uyarı levhaları asılı olduğundan insanlar durmuş ama arabalarından inmiyor sadece atlara bakıyordu. Ben de camımı indirdim. Fotoğraf çekmeye başladım. Bu sırada atlardan biri bana doğru gelmeye başladı.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-JaSez-5Dds4/TuGRfVhqzcI/AAAAAAAAGQg/A56EojMiw0I/s640/DSC_0192.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8220;Yassah gardeşim çekmeğğğ&#8221;</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-fm7Zk94fqC4/TuGRfUVTWwI/AAAAAAAAGQg/L5TjxY2LxcQ/s640/DSC_0193.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8220;Şşşşş kime diyorum. Ehliyet ruhsat lütfen.&#8221;</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-dUBaIE29DM0/TuGRfUOHTHI/AAAAAAAAGQg/N7qHpctMWAw/s640/DSC_0196.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8220;Memur bey, dayanamıyorum, sevicem kusura bakmazsanız. Bu kadar tatlı olmasaydınız.&#8221;</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh3.googleusercontent.com/-DcEuSgpgb8A/TuGRfVxwrDI/AAAAAAAAGQg/gBFjxOSxK1g/s640/DSC_0200.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8220;Eh, hadi peki bu seferlik ceza yazmıyorum, ama bi daha olmasın&#8221;</p>
<p>&#8220;Tamam!&#8221;</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-O8eUUrEQS6M/TuGRfaOKC0I/AAAAAAAAGQg/_N5rZRtW4ss/s640/DSC_0201.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>ABD&#8217;de yaşıyorsanız, veya bir şekilde yolunuz düşerse mutlaka, turistsiz zamanda, hava soğuk filan demeden gidiniz&#8230; Kamp da yapılabiliyor, rivayete göre sabah çadırınızın etrafında dolanan atlara günaydın diyerek uyanıyormuşsunuz.</p>
<p>İşte bu maceranın yazısı da kendisi gibi spontane oluverdi. Şekilli kapanış yapacağım diye uğraşmayacağım. Selam, sevgi.</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2011%2F12%2Fassateague-adasi-ve-yaban-ponileri%2F&amp;linkname=Assateague%20Adas%C4%B1%20ve%20Yaban%20Ponileri"><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2011/12/assateague-adasi-ve-yaban-ponileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Entel Yapbozu (arşiv)</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2011/10/entel-yapbozu/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2011/10/entel-yapbozu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Oct 2011 02:01:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anılar 9]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Hobi]]></category>
		<category><![CDATA[Moleschino arşivi]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1529</guid>
		<description><![CDATA[Bir zamanlar Moleschino adında şahane bir kollektif blogumuz vardı, aslında hala da var, okumak isterseniz yazılar nefiz, sadece uzun zamandır hiçbirimiz yazmıyoruz. Geçenlerde oradaki yazılarımın yedeklerinin bende bulunmadığını hatırladım, hem Biyolokum&#8217;a biraz hareket gelsin, hem de yazılar burada yedeklensin amacıyla, daha önce okumamış olanlarınız için Moleschino yazılarımı ara ara buradan da yayınlayacağım. İlk yazı, 2007 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>Bir zamanlar <a href="http://www.moleschino.org">Moleschino</a> adında şahane bir kollektif blogumuz vardı, aslında hala da var, okumak isterseniz yazılar nefiz, sadece uzun zamandır hiçbirimiz yazmıyoruz. Geçenlerde oradaki yazılarımın yedeklerinin bende bulunmadığını hatırladım, hem Biyolokum&#8217;a biraz hareket gelsin, hem de yazılar burada yedeklensin amacıyla, daha önce okumamış olanlarınız için Moleschino yazılarımı ara ara buradan da yayınlayacağım. İlk yazı, 2007 yılında yazmış olduğum <a href="http://www.moleschino.org/2007/10/09/entel-yapbozu/">Entel Yapbozu</a>. Önceden okumuş olanlarınızı ise hayal kırıklığına uğrattıysam çok özür diliyor, gelecek maçlara işallah, maşallah diyorum. :)<br />
</em></p></blockquote>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-hIj7dT5hQgc/To8-1tw_IXI/AAAAAAAAGF4/A10pWcR1faY/s288/pa.gif" alt="" width="166" height="246" /> <img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-BLm_uV6f48k/To8-1fWB5mI/AAAAAAAAGFk/2Y1QtgAX1tw/s800/jk.jpg" alt="" width="200" height="245" /></p>
<p>Ortaokul-lise yıllarımın boş zamanları, kapağını çevirince ilk sayfasında tükenmez kalemle “Feriş &amp; Boğaç* – tarih” yazılmış kitapların hepsini okumaya çalışarak geçti. Açlıktan karnı her daim kazınan fakat cebidelik bir kitap kurdu olan bendenizi besleyip doyurdu o kitaplar. <strong>Paul Auster</strong>, bu kitapların çeşitli yazarlarından en sevdiğimdi. Fakat kitaplardan en sevdiğim bir tanesi olan Bir Yerde (Being There), <strong>Jerzy Kosinski</strong>‘ye aitti. Kosinski’nin, Feriş &amp; Boğaç kitaplığında başka pek çok kitabı bulunmasına rağmen, adamcağızın arka kapaklardaki ürkünç vesikalığından olacak, diğer kitaplarını okumaktan çekinmiştim küçükken (gerçi Paul abimiz de az korkunç değil, gözler çakmak çakmak). O yıllarda İnternet henüz öyle her an içerisinde sörf yapılabilen engin bir deniz olmadığından, elimize geçen her film, her kaset, her kitap çok değerliydi. Entel olma yoluna baş koymuş bir ergenlik bunalanı olarak, seyrettiğim her kült film ile ateşler içindeki ruhum biraz serinliyor, okuduğum her kitap ile acılarım diniyor, birisi bana Pink Floyd, Led Zeppelin kaseti çekince dünyalar benim oluyordu (kaset çekmek!).</p>
<p>Bu yazı Jerzy Kosinski ile ilgili değil, tam olarak kitaplarla ya da ergenlik bunalımları ile de ilgili değil. Bu bir “Biz gençken böyle miydi” yazısı da değil. Ben en iyisi buna “bir entel yapbozu” diyeyim. Devamını okumaya karar verirseniz bana hak vereceğinize inanıyorum. Yıllar boyunca karşıma rasgele zamanlarda çıkmış sevdiğim/ilgi duyduğum bir takım popüler kültür parçaları arasındaki bağlantıları tesadüfen keşfettiğimde almış olduğum keyfi, akıl defterine kaydetme çabası. Elimizdeki yapboz parçaları şunlar:</p>
<p>- <strong>Jerzy Kosinski:</strong> Boyalı Kuş, Bir Yerde gibi kitapların Polonyalı-Amerikan yazarı.</p>
<p>- <strong>Roman Polanski:</strong> Rosemary’nin Bebeği, Chinatown, Dokuzuncu Kapı, Piyanist gibi filmlerin Polonyalı yönetmeni.</p>
<p>- <strong>Charles Manson:</strong> Daha sonraları Manson Ailesi (Manson Family) olarak anılan bir grubun elebaşı, cinayet azmettiricisi Amerikalı suçlu, manyak.</p>
<p>- <strong>Natural Born Killers:</strong> Türkçeye “Katil Doğanlar” olarak çevrilmiş olan 1994 yapımı Oliver Stone filmi.</p>
<p>- <strong>The Future:</strong> Leonard Cohen’in 1992 yılında çıkardığı aynı adlı albümündeki bir parçası.</p>
<p>- <strong>Geleceğe Dönüş 2:</strong> Çocukken hepimizin pek sevdiği o üçlemenin 1989 yapımı ikinci filmi.</p>
<p>- <strong>Marilyn Manson:</strong> Gerçek ismi <strong>Brian Hugh Warner</strong> olan Amerikalı müzisyen ve sanaçtı. Çılgın bir kişilik. (Fakat pek çok kişinin sandığı gibi boş zamanlarında evde civciv ezmiyor, pencereden dışarı rasgele ateş edip kan ve vahşet görmekten zevk filan almıyor).</p>
<p>Şimdi parçaları öyküleri ile birleştiriyorum, çok heyecanlı:</p>
<p><strong>Yapbozun ilk parçası – Jerzy Kosinski:</strong> Jerzy Kosinski, yıllar sonra benim artık bir değil birkaç adet e-posta adresinin sahibi Internet sörfçüsü, “mp3 downloadcusu” bir şahsiyet haline gelmiş olduğum bir 2004 senesinde, Yunanistan’ın an itibariyle ormanları yanmamış bir adasının ortasında, bir oturma odasında ansızın yeniden karşıma çıkıverdi. Elbette bir kitap olarak karşıma çıktı, zira kendisi o an itibariyle 13 senedir sonsuzluk uykusunu uyumaya başlamış idi. Kitabın başında birkaç sayfalık bir yaşam öyküsü vardı. Diyordu ki, Kosinski Polonyalı bir Yahudi’ydi aslında, ve Nazi’lerden kaçarak ABD’ye yerleşmiş, çok kısa sürede İngilizce’yi sökmekle kalmayıp kitaplarını İngilizce yazmaya başlamış. Hayatı çok ilginç olaylarla dolu, fakat bence en ilginci şuydu:</p>
<p><strong>Yapbozun ikinci parçası – Roman Polanski:</strong> Kosinski, 1969 yılında, o sıralarda bulunduğu Paris’ten, arkadaşı ve ünlü yönetmen Roman Polanski’nin daveti üzerine San Fransisco’ya doğru yola çıkmış. (İkisinin arkadaş olduğunu bilmiyordum). Fakat New York’a vardığında, bavullarıyla ilgili bir problemden dolayı bağlantı uçağını kaçırmış ve geceyi New York’ta geçirmek zorunda kalmış. Ve o gece, yani 9 Ağustos 1969 gecesi, Polanski’nin evindeki herkes bir grup manyak tarafından defalarca bıçaklanıp eziyet edilerek öldürülmüş. Öldürülenlerin arasında Polanski’nin 8 aylık hamile karısı sinema oyuncusu Sharon Tate de varmış. Yani eğer Kosinski o gece uçağa binebilseymiş kendisini böyle korkunç bir son bekliyormuş. Duvarlara ve buzdolabının kapağına, öldürdükleri bu insanların kanları ile “<strong>DEATH TO PIGS</strong>” (domuzlara ölüm), “RISE” (uyanış) “<strong>HEALTHER SKELTER</strong>,” (Beatles’ın -burada yanlış hecelenmiş- bir parçası) yazan bu manyakların yaptıklarını hala aklım almıyor ve düşündükçe tüylerim diken diken oluyor (filmini izlemek isterseniz <strong><a href="http://www.imdb.com/title/tt0383393/">burada</a></strong>).</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-bGu_l6A9zUM/To8-1t-SboI/AAAAAAAAGFw/z7n9d8Fvml8/s800/rp-st.jpg" alt="" width="400" height="311" /></p>
<p><strong>Yapbozun üçüncü parçası – Charles Manson:</strong> Polanski’nin evinde cinayetlerin işlendiği ve Kosinski’nin kıl payı paçayı kurtardığı o korkunç 9 Ağustos gecesi elini kana bulamayan fakat her şeyin sorumlusu isim Charles Manson’dı. (Elbette Manson’ın geçmişine bakacak olursak korkunç bir çocukluk dönemi, alkolik annenin çocuk Charles’ı bir sürahi bira için çocuksuz bir garsona satması gibi göz yaşartan bir aile sevgisi söz konusu). Manson Ailesi adını verdiği bir grup insanla Spahn Çiftliği’nde yaşayan Manson, bu grubun ruhani lideri haline gelmiş ve onları, her nasılsa, sizin benim gibi insanlara inanması güç gelen bir takım saçmalıklara inandırmıştı. Mesela Manson, yakın zamanda siyahi Amerikalıların “uyanış”a geçeceklerini ve bütün beyazları öldürmeye başlayacaklarını, Beatles’ın o dönem çıkan albümünün de bu uyanış günü hakkında şifreli mesajlar içerdiğini (bunun özellikle Helter Skelter parçasında anlatıldığını), hatta albümün doğrudan Aile için yazıldığını, fakat (her uydurma peygamberin size söyleyebileceği gibi) sadece Manson’ın etrafındakilerin bu kıyamet gününden sağ çıkacaklarını söylüyordu. Yine bu salaklar, Manson’ın sözüne güvenip masum insanları öldürürken, o insanlara iyilik yaptıklarına, onların ruhlarını özgür bıraktıklarına filan inanmışlardı. Aile, Manson’ın yazıp bestelediği parçalardan bir albüm çıkaracak ve bu albüm Manson’ın öngördüğü kaosu tetikleyecek, bu sırada Aile Ölüm Vadisi adı verilen bir yerin altındaki “dipsiz çukur”a kaçarak hayatta kalacaktı. Vay be!</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-5JJ2mcOhuTo/To8-1Y_TeoI/AAAAAAAAGFg/EwXxhcFmtNw/s800/cm.jpg" alt="" width="217" height="216" /></p>
<p>Bence Manson vakasını ilginç yapan, sadece adamın manyaklığı değil, aslında aptal bir adam olmaması ve şu sözleri de söylemiş olması: “<em>Bana tepeden bak, bir ahmak göreceksin; bana aşağıdan bak, efendini göreceksin; bana doğrudan bak, kendini göreceksin</em>”. Manson maalesef, ona aşağıdan bakan bazı ahmaklara seri katil olmak için gerekli ilhamı sağlamış. Bu arada Manson ve “Aile” ile ilgili yalnızca Wikipedia’da sayfalarca bilgi var. İnternet’te dökümantasyonu en iyi yapılmış konulardan birinin Manson ve Ailesinin yaptıkları olduğunu iddia etsem çok da abartmış olmam.</p>
<p>Hala hayatta (ve elbette hapiste) olan Manson’ın Dünya’nın dört bir yanında, fakat özellikle ABD’de, ona mektuplar yazıp hediyeler gönderen bir sürü hayranları var. İşin böyle saçma bir boyut kazanmış olması haliyle kimilerini bunu eleştiren (ya da sorgulayan) işler yapmaya itmiş, ki bu da bizi yapbozun diğer bir parçasına götürüyor:<br />
<img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-lbyx-eQuOBg/To8-1ktQ5kI/AAAAAAAAGFs/P_KhdkOp-uc/s800/nbk.jpg" alt="" width="400" height="319" /></p>
<p><strong>Yapbozun dördüncü parçası – Natural Born Killers:</strong> Lisedeyken entellikte belli bir kademeye ulaşmış fakat hala ham bir meyve olan ve servisle okula giderken Sofi’nin Dünyası okuyarak felsefenin ilkelerini öğrenmeye çalışan bendeniz, elbette Oliver Stone’un kült filmi Katil Doğanlar’ı (Natural Born Killers) seyretmiş ve “ağbi nasıl filmdi yaaa” diye çevrede az bulunan birkaç entel ile gençlik gazı/hazzı sohbetleri çevirmiş idim. 1994 yapımı bu film, aykırı bir çiftin hayatın acımasızlığı ile yorulan ruhları beyinlerinde kısa devreye sebep olunca yoldan çıkıp insanları çatır çutur öldürmelerini, ve zeki Amerikan halkından bu ikisine hayran olan insanların orataya çıkışını filan konu alıyordu. Film her ne kadar “şiddete” yöneltilmiş bir eleştiri olsa da, izlerken bu “kötü” karakterlere (Mickey Knox ve Mallory Knox) ister istemez sempati duyuyordunuz (ve dolayısıyla, bir bakıma filmde eleştirilen kişilere benziyor, ve kendinizi sorguluyordunuz). Filmde kendisi ile röportaj yapılacak kadar popüler hale gelen Mickey Knox, (Woody Harrelson oynuyor) Charles Manson’ın reytingini geçemeyince “Kralı geçmek her zaman zordur” diyordu. O zamanlar Charles Manson’ın kim olduğundan habersizdim elbette, ve bu cümle bana bir şey ifade etmemişti. Film Leonard Cohen’in muhteşem “The Future” parçası ile bitiyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh3.googleusercontent.com/-BXwt8Kkw1OE/To8-19QU7NI/AAAAAAAAGF0/PIAjEtLGnUc/s288/thefuture.jpg" alt="" width="288" height="288" /></p>
<p><strong>Yapbozun beşinci parçası – The Future:</strong> Katil Doğanlar’ı izledikten uzunca bir süre sonra, yine tamamen rastlantı eseri, elime Leonard Cohen’in The Future albümü geçti (albümlerin korsan şekilde CD’lere çekilip sokaklarda satılmaya başladığı zamanlardı). Yaz tatilinde bu albümü dinlerken kardeşim The Future parçasını duyunca “aaa bu Katil Doğanlar’ın sonunda çalan parça!” diyerek yapbozun bir parçasını daha yerine oturttu. (Çocuk boşuna müzisyen olmamış). Nitekim bir baktık ki filmde Cohen’in birkaç parçası daha kullanılmış. Şarkı sözleri dikkatle okunması gereken, müzisyen olduğu kadar şair ve filozof bir insan olan Cohen, The Future şarkısında dünyanın gidişatına bakıp gelecekte iğrenç, şiddet dolu bir yer olacağını öngörür (I’ve seen the future, brother: it is murder – Geleceği gördüm, kardeşim: cinayet) bir yerde şöyle der:</p>
<blockquote><p>and all the lousy little poets<br />
coming round<br />
tryin’ to sound like Charlie Manson<br />
and the white man dancin’</p>
<p>(ve bütün rezil küçük şairler<br />
etrafımızda toplaşıp<br />
Charlie Manson gibi sözler söylemeye çalışırlar<br />
ve beyaz adam dans eder)</p></blockquote>
<p>(Bu sözler aslında sadece Charles Manson gibi olmaya çalışan ve ona hayranlık duyanlar için değil, bence tüm “wannabe”ler yani özentiler için yazılmıştır sanki.)</p>
<p>Böylece, Charles Manson ismi ile ilk kez bu şarkının sözlerini incelerken karşılaşmış oldum, “kimdir bu” diye aradım ve öğrendim. Yıllar sonra da Kosinski’nin Polanski’nin arkadaşı olduğunu, ve Manson’ın gazabından kıl payı kurtuluşunu yukarıda anlattığım gibi yine rastlantı eseri okudum.</p>
<p><strong>Yapbozun altıncı parçası – Geleceğe Dönüş 2:</strong> Her ne kadar eğlencelik bir film olsa da, 1989 yapımı Geleceğe Dönüş 2, “şiddet dolu gelecek” alternatifine dokunduran popüler kültür taneciklerinden bir başkası bence. Hani Marty gelecekten geçmişe gitmiştir, arabasında Spor Almanağı bulunmaktadır ve öküz Biff bu almanağı çalar. Marty 1985′e döndüğünde, zamanda bir kırılma olmuştur ve gelecekte oynanacak maçların sonuçlarına çaldığı almanak sayesinde vakıf olan Biff, bir çeşit “Spor Loto” oynayıp para babasına dönüşür. Ve kardeşlerim, işte “I’ve seen the future: it is murder” deme zamanıdır. Çünkü her yer kaosa, suça, silahlı, deri ceketler pantolonlar giyinmiş, motorsiklet kullanan kötü adamlara bulanmıştır.</p>
<p><strong>Yapbozun yedinci parçası – Marilyn Manson:</strong> Ve acaba bir anlamda buna mı dönüşmektedir gelecek gerçekten? En azından ABD’de. Columbine Lisesi’nde kafayı yiyip önce arkadaşlarını sonra kendilerini öldüren liseliler, bir sürü seri katiller, herkesin evinde bir ya da birkaç silah… Michael Moore “Bowling for Columbine” (Benim Cici Silahım) isimli belgeselinde ayrıntılarıyla işliyor zaten bu durumu. O belgeselde Moore, Marilyn Manson’la bir röportaj yapıyıor. Zira Manson o dönemde, bu cinayetler yüzünden, çocuklara kötü örnek olmakla suçlanmış ürkünç görünümlü bir şarkıcı.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-tGTQPR-YPYA/To8-1TptMCI/AAAAAAAAGFo/FsWiqtURtfY/s400/mm.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p>Marilyn Manson’ın sahne ismi, Marilyn Monroe ve Charles Manson’dan geliyor. Bu kişilere hayranlık duyduğu için değil, bu iki insanı, Amerikan kültürünün en rahatsız edici ikilisi olarak gördüğü için. Marilyn Manson’ın <strong>Bowling for Columbine</strong>’da söyledikleri de aslında ne kadar aklı başında biri olduğunu gösteriyor (biliyorum resmine bakıp bunu söylemek biraz zor, ama adamın mesajı da bunda saklı zaten). Röportajdan bir bölüm şöyle:</p>
<p><strong>M. Manson:</strong> Bütün bu trajedinin iki yan ürünü eğlence dünyasındaki şiddet ve silah kontrolü idi. Ve tam da yaklaşmakta olan seçimlerin öncesinde konuşacağımız iki konunun bunlar olması ne kadar da mükemmeldi. Ve ayrıca, Monica Lewinsky’i unuttuk, ve, ah, Başkan’ın okyanusun ötesinde atmakta olduğu bombaları unuttuk, buna rağmen, ben kötü adamım çünkü ben, hmm bir iki rock-and-roll şarkı söylüyorum, ve şimdi kimin daha fazla etkisi var yani, Başkan’ın mı yoksa Marilyn Mason’ın mı? Ben isterdim ki “ben” olayım, fakat bu soruya cevabım Başkan olacak.</p>
<p><strong>M. Moore:</strong> Columbine’daki katliamın olduğu gün ABD’nin Kosova’yı en çok bombaladığı gün olduğunu biliyor muydun?</p>
<p><strong>M. Manson:</strong> Bunu tabi ki biliyordum, ve hiç kimsenin “belki de Başkan’ın bu şiddet içerikli davranışlar üzerinde bir etkisi olmuş olabilir” dememiş olmasını gerçekten acı ve gülünç buluyorum. Çünkü bu, medyanın bir şeyleri alıp, çevirip korku öğesi haline dönüştürme yönteminin bir parçası değil, çünkü bu sayede, televizyon izliyorsunuz, haberleri izliyorsunuz, size korku pompalıyorlar, seller oluyor, AIDS bulaşıyor, cinayetler, reklam gir, Acura satın al, Colgate satın al, eğer nefesin kötü kokarsa kimse seninle konuşmaz, eğer sivilcen varsa kızlar sana vermez, ve işte herşey bu korku kampanyası için, ve tüketim için, ve bence her şey, yani “herkesi korkut, böylece ürünleri tüketecekler” düşüncesi, buradan temelleniyor.</p>
<p>Ortaya bir karışık olan bu yazıyı Charles Manson’ın bir sözü ile bitiriyorum:</p>
<p>“<em>Her zaman biri olacak, benim gibi biri, çocuklarınıza onlar için yarattığınız çöplük yığınında ulaşacak, onları oradan çekip çıkaracak biri.</em>”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>dipnot</em><br />
<em> * Feriş &amp; Boğaç: teyze ve enişte</em></p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2011%2F10%2Fentel-yapbozu%2F&amp;linkname=Entel%20Yapbozu%20%28ar%C5%9Fiv%29"><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2011/10/entel-yapbozu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nazenin solucan Pristina ve saz arkadaşı Paranais</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2011/10/nazenin-solucan-pristina-ve-saz-arkadasi-paranais/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2011/10/nazenin-solucan-pristina-ve-saz-arkadasi-paranais/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2011 16:50:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa ve Hayvanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Doktora-sonrası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1541</guid>
		<description><![CDATA[Son birkaç haftadır blogun eski ve yeni sevenlerinden gelen &#8221;ama yeni yazılar nerede, biz seni çok sevdik&#8221; mesajlarının etkisiyle, bugün işin gücün arasında, blog yazma isteğini daha fazla bastıramadım ve yaptığım deneyin 30&#8242;ar dakikalık aşamaları olmasını da fırsat bilerek, ne yalan söyleyeyim parolasını bile hatırlamakta güçlük çektiğim bloguma geldim, işte karşınızdayım. Neden blog yazmaya vakit [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son birkaç haftadır blogun eski ve yeni sevenlerinden gelen &#8221;ama yeni yazılar nerede, biz seni çok sevdik&#8221; mesajlarının etkisiyle, bugün işin gücün arasında, blog yazma isteğini daha fazla bastıramadım ve yaptığım deneyin 30&#8242;ar dakikalık aşamaları olmasını da fırsat bilerek, ne yalan söyleyeyim parolasını bile hatırlamakta güçlük çektiğim bloguma geldim, işte karşınızdayım.</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh6.googleusercontent.com/-U6aWsSy5Gog/To8rOJFOKeI/AAAAAAAAGFc/sNkhjmZPz2E/s800/umdterrapin.jpg" alt="" width="307" height="267" /></p>
<p>Neden blog yazmaya vakit bulamıyorum? Aslında çok sebebi var ama bir tanesi, Ocak&#8217;tan beri çalışmaya başladığım yeni laboratuvarda keyfimin pek yerinde olması. Bunca senenin sonunda en nihayet ilgimi tam anlamıyla çeken bir projede kendime yer buldum. Bunda şans faktörünün neredeyse hiç etkisinin olmadığını -her nedense- not düşmek istiyorum. Doktora biterken ve ben doktora projemden son derece daralmışken, artık ne istediğimi biliyordum (nihayet!) (sonradan eklenen önemli bir not: <em>Aslında ne istediğimi biliyordum deyince pek de doğru olmuyor, ne istediğimi bildiğimin tam olarak bilincinde değildim o zaman. İşin hikayesi uzun, ama özetle aslında <strong>ne istemediğimi biliyordum</strong> :)</em> ) . Doktorada çalıştığım konuyu yani rejenerasyonu seviyordum ama projenin kendisinde teknik sebeplerle beni heyecanlandıramayan bir şeyler vardı, hocamı çok seviyordum ama laboratuvarda takım çalışması anlayışı yoktu, hoca çok meşguldü, herkes yapayalnız kendi yağında kavruluyordu, oysa ki ben takım çalışması istiyordum vesaire. Düşündüm, dedim ki ben ne seviyorum? Evrim konusunu seviyorum, ama sadece gönüllü anlamda, çeviriler, Evrim Çalışkanları vesaire bazında ilgilenebiliyorum, oysa ki araştırmamda da evrimle ilgili bir şeyler yapsam ne güzel olur. Rejenerasyon konusunu seviyorum, sevmekten öte artık bu konuda uzman oldum (gibi gibiyim), yani benim gideceğim yerde istenmem için bir sebep bu, o zamaaaaaaan ben en iyisi <strong>rejenerasyonun evrimini</strong> çalışayım. :)</p>
<p>İster inanın ister inanmayın, Google&#8217;a sordum, göster bakim dedim, &#8221;Evolution of Regeneration&#8221; (eğer akademik dünyanın bir parçası değilseniz, bu tip soruların Google&#8217;dan önce Pubmed&#8217;e sorulduğunu bilmiyor olabilirsiniz, işin komikliği biraz orada, hakikaten Google&#8217;a sordum, &#8221;Maryland&#8221; dedi). Bu konunun henüz pek çalışılmayan bir konu olduğunu biliyordum, zira rejenerasyonun kendisi o kadar karmaşık bir olgu ki, tutup bir de evrimini çalışmak biraz <strong>g</strong>üven, <strong>ö</strong>zveri ve <strong>t</strong>er istiyor. Geleneksel olarak rejenerasyonun araştırıldığı hayvanlar semender, kurbağa iribaşı vesaire gibi karşılaştırmalı çalışmaların yapılmasının çok da kolay olmadığı hayvanlar olduğundan, sanırım pek kimse bu işe bulaşmamış. Ken (doktora hocam), bir ara bana &#8221;<em>Geçen gün Randal ile konuşuyorduk, rejenerasyonun evrimini çalışan var mı diye, sonra dedim ki bu iş tam Duygu&#8217;ya göre</em>&#8221; dedi, bir öğlen yemeği sırasında. Hocamdan da aldığım gazla Google&#8217;a sormuş olduğum bu soru, karşıma koskoca ABD&#8217;de sadece bir tanecik insanı çıkardı: şimdi birlikte çalıştığım kişiyi, <a href="http://www.life.umd.edu/biology/bely/BelyLab.htm">Alexa</a>&#8216;yı. Hemen bir e-posta attım kendisine, önce telefonda konuştuk. Ona bir bir anlattım. Dedim ki ben hızlı çalışıyorum, hızlı öğreniyorum filan da, ama bilimsel çalışmalarımın yanı sıra eğitime de çok önem veriyorum ve Evrim Çalışkanları diye gönüllü bir projede çok aktif bir rolüm var. Bu çalışmalara devam etmeyi düşünüyorum (bilsin ki arada vakit bulduğumda laboratuvarda bu işlerle uğraşacağım). Artık ne istediğini bilen bir insan olmanın ve kendimi bilmenin rahatlığıyla aynı zamanda dedim ki &#8221;Ben kendi başıma iş yapmayı seviyorum, sürekli birinin başımda olmasından hoşlanmıyorum, ama bir yandan da takım çalışmasından çok zevk alıyorum ve sizinle sürekli iletişim içinde olup sizden bir şeyler öğrenebilmeyi de umuyorum, hatta mümkünse düzenli haftalık beyin fırtınası toplantıları, makale okuma seansları olsun isterim, bunlar beni daha verimli yapıyor.&#8221; Hakkaten, insan kendini bilecek. Şimdi ben size oralardan çok süper, ciddiyetli bir bilim insanı, hayatını bilime adamış ulu bir kişilik filan biri gibi görünüyor olabilirim (malesef bu blogların öyle yanıltıcı bir yönü var) ama ben de Feysbuk&#8217;a giriyorum, benim de saatlerim anlamsızca internet karşısında geçebiliyor, daha dün akşam 3 saat Desktop Tower Defense oynadım mesela, fakat kendimle ilgili bunca senedir keşfettiğim bir şey var ki o da, takım çalışmasının yapısallığı içinde, sorumluluklarımı daha bir keyifli ve zamanında yerine getiriyorum. Yani planlı programlı olmak, bir anlamda birine hesap verecek olmak bana yarıyor. Ama çok sık boğaz edilmeye de gelmiyorum. Sigortam atabiliyor. Bilimsel makaleleri okuyup bir kaç kişi üzerinde tartışınca acayip verim alıyorum, diğer türlü de iyi, ama onun yerine kendimi Feysbuk&#8217;larda bulabiliyorum.</p>
<p>Velhasılı, Alexa ile telefon konuşmamdan ve onun tavrından anladım ki, uyuşma potansiyelimiz yüksek. Tatlı bir insana benziyor, ilgili ama kontrol manyağı değil, ne yaptığını biliyor, vizyonu var. Birkaç gün sonra e-posta gönderdi ve dedi ki, buraya gelip bizi ziyaret etmeni çok isteriz, mülakat yapalım. Yaşasın dedim, kalktım gittim (eski yazılarda hayırlı bir iş için Maryland&#8217;e yaptığımız ziyaretimiz budur). Velhasılı, birkaç başka hoca ile ufak tefek iletişimim, görüşmem oldu, ama tam anlamıyla tek ciddi mülakatım Alexa ileydi ve yaz sonuna kararımı vermiştim bile :)</p>
<p>Peki burada biz ne yapıyoruz? İşte  o kısmı çok zevkli.</p>
<p>Alexa halkalı solucan uzmanı. Laboratuvarda pek çok türden solucan var, ama benim projemde iki tanesi önemli: <em>Pristina leidyi</em> ve <em>Paranais litoralis</em>. İnsanlar bana ne yaptığımı sorduklarında onlara solucanda rejenerasyonun evrimi konusunu araştırdığımı söyleyince &#8221;<em>Iyyyy iğrenç solucan mığğğğğ</em>&#8221; şeklinde tepkilerle karşılaşıyorum, ve elimde olmadan özellikle Pristina adına çok bozuluyorum. İĞRENÇ Mİ! Ama iğrenç değiller ki, böyle minicikler ve çok sevimliler bi kere. Alexa onlara &#8221;<em>nazenin</em>&#8221; diyor :)</p>
<p>Bu <a href="http://eol.org/pages/483391/overview">Pristina&#8217;nın</a>, elektron mikroskobu ile çekilmiş bir fotoğrafı:</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-rvSCOHmjEw8/To8n1Ym351I/AAAAAAAAGFI/iWQxrIaKInE/s400/94636_580_360.jpg" alt="" width="400" height="339" /></p>
<p>Bu da gen ifadesi için boyanmış hali (mavi renk hücre çekirdeklerini, kırmızı ise bir Wnt geninin aktif olarak ifade edildiği yerleri gösteriyor):</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-TyrAr1OG4YU/To8oAGkuENI/AAAAAAAAGFY/ojaUXf21k3E/s400/PRIle-Wnt16-full-worm%252520copy.jpg" alt="" width="400" height="177" /></p>
<p>(Her iki fotoğraf da Ed tarafından çekildi)</p>
<p>Çıplak gözle görebilirsiniz ama tam anlamıyla inceleyebilmek için mikroskop altında bakmanız gerekiyor.</p>
<p>Paranais, Pristina&#8217;nın kuzeni. O da şöyle bir şey:</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-iDpA4z1PYN0/To8n_uXfsxI/AAAAAAAAGFQ/QfVKXY3uThM/s400/Paranais%252520lg.jpg" alt="" width="400" height="339" /></p>
<p>Bu hayvanların çok fantastik bir özelliği var, fizyon adı verilen bir tür eşeysiz üreme yöntemi ile, bölünerek çoğalıyorlar. Ortam koşulları uygunsa, yani yiyecek bol, güneş ışıldıyor, suyun sıcaklığı yerindeyse bölünerek çoğalmayı tercih ediyorlar. Bu güzelim bahar koşullarında sevişmek, aşk yapmak yerine tek başlarına takılıp ikiye, üçe bölünüyor oluşları, solucanlarımızın yavru üretme işini ne kadar ciddiye aldıklarının bir göstergesi midir? Ben de bilemiyorum. İşin daha da ilginci, koşullar kötüye gittiğinde, yani yemek bulmak ciddi anlamda zorlaştığında eşeyli üremeye başlıyorlar (yani sadece o zaman sperm ve yumurta üretip döllenme yoluyla ürüyorlar). Ekolojisini anlayan gelsin bana da anlatsın. Ben moleküler biyologum :)</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-yuzV1vT2g_A/To8n_mw7njI/AAAAAAAAGFM/jsGEYv4Z5_8/s400/paratomy.gif" alt="" width="400" height="229" /></p>
<p>İşin rejenerasyon kısmı da kısaca şöyle: Pristina&#8217;nın kafası veya poposu koparsa, her ikisi de rejenere olabiliyor. Bununla birlikte Paranais, sadece poposunu yenileyebiliyor, kafası koparsa kafa yerine gelmiyor. Bu Paranais için kötü, ama rejenerasyonun evrimini merak eden biz çılgın bilim insanları için iyi haber. Pristina ve Paranais birbirlerine evrimsel olarak yakın akraba olduklarından, evrimsel süreçte ne olmuş da Paranais bu yeteneğini kaybetmiş, veyahut ne olmuş da Pristina bu iki yeteneğe sahip olmuş, bunun altında yatan genetik, moleküler etkenler nelerdir, işte buna bakıyoruz.</p>
<p>Bir milimlik bir solucandan bu kadar çok şey öğrenebiliyor olmak muhteşem bir şey. Gelişmelerle yeniden, er ya da geç karşınızda olacağım!</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2011%2F10%2Fnazenin-solucan-pristina-ve-saz-arkadasi-paranais%2F&amp;linkname=Nazenin%20solucan%20Pristina%20ve%20saz%20arkada%C5%9F%C4%B1%20Paranais"><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2011/10/nazenin-solucan-pristina-ve-saz-arkadasi-paranais/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gazpaço &#8211; Yaz günleri için nefis Endülüs çorbası</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2011/08/gazpaco-yaz-gunleri-icin-nefis-endulus-corbasi/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2011/08/gazpaco-yaz-gunleri-icin-nefis-endulus-corbasi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Aug 2011 16:17:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hobi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1523</guid>
		<description><![CDATA[Geçenlerde bir arkadaşımın annesi için bu tarifi yazınca sizlerle de paylaşayım dedim. Birkaç sene önce İspanya&#8217;da gezinirken öğrendiğim bu nefis yaz çorbasını her sene mutlaka bir kez yapıyorum. Yiyenler de çok seviyor. Çok da kolay. Ramazan&#8217;da oruç tutanlar için Ramazan sofrasında hafif bir açılış için (tercihen hurmadan sonra ;), tutmayanlar için öğlen sıcağında serinleyerek karın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçenlerde bir arkadaşımın annesi için bu tarifi yazınca sizlerle de paylaşayım dedim. Birkaç sene önce İspanya&#8217;da gezinirken öğrendiğim bu nefis yaz çorbasını her sene mutlaka bir kez yapıyorum. Yiyenler de çok seviyor. Çok da kolay. Ramazan&#8217;da oruç tutanlar için Ramazan sofrasında hafif bir açılış için (tercihen hurmadan sonra ;), tutmayanlar için öğlen sıcağında serinleyerek karın doyurmak için birebir. Üstelik bayat ekmek, yumuşamakta olan domates gibi malzemeleri de değerlendirmiş oluyorsunuz. İşte karşınızda <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Gazpacho" target="_blank">Gazpaço</a>!</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-MGYqxBL_6IY/TkKuFJ25jbI/AAAAAAAAF_k/oUW-5qELPto/s400/gazpacho1.jpg" alt="" width="400" height="278" /></p>
<p>(fotoğraf <a href="http://cavaspanishrestaurant.blogspot.com/2010/12/g-is-for-gazpacho.html" target="_blank">buradan</a>)</p>
<p><strong>Gazpaço (Gazpacho) tarifi</strong></p>
<p>10 tane orta boy domates<br />
2-3 diş sarımsak<br />
3-4 Çarliston biber (ya da 1-2 dolmalık biber)<br />
1 Jalepeno (helpinyo)  biber (bu da minicik ama çok acı bir biber. Yerine bizim acı biberlerden  bir tanecik kullanılabilir) <a href="http://blog.foodservicewarehouse.com/gin-and-bear-it/files/2010/02/jalepeno_peppers.jpg" target="_blank"> burada resmi var</a>.<br />
2 orta boy salatalık<br />
5-6 sap maydanoz<br />
5-6 sap cilantro (Çin  maydanozu ya da bir çeşit kişniş olarak geçiyor sözlükte, burada aynı  maydanoz gibi görünüyor ama tadı farklı. Ben çok seviyorum fakat  bulamazsanız olmasa da olur)<br />
5-6 dilim kuru ekmek (kraker de olur)<br />
3-4 yemek kaşığı şampanya  sirkesi (normal sirkeden biraz daha hafif, balsamik gibi koyu renkli  değil, sarı/transparan, benzer bir sirke de işi görür)<br />
2 çay bardağı zeytinyağı<br />
tuz<br />
karabiber</p>
<p><strong>Yapılışı</strong><br />
Bütün malzemeleri blendırda uzun  süre olabildiğince çorba gibi parçalayıp karıştırdıktan sonra, genişçe  bir kabın içine süzgeçten geçirin. Ben kaşıkla süzgeçin tabanını kazıya  kazıya geçiriyorum çünkü süzgeç tıkanıyor posa yüzünden. Posasını  kullanmıyoruz. Kaptaki gazpaçoya 10-12 küp buz atıp karıştırdıktan sonra  en az yarım saat buzdolabında dinlendirin. Üzerinde ince bir dilim  limonla süsleyerek soğuk olarak ikram edin. Afiyet olsun :)</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2011%2F08%2Fgazpaco-yaz-gunleri-icin-nefis-endulus-corbasi%2F&amp;linkname=Gazpa%C3%A7o%20%26%238211%3B%20Yaz%20g%C3%BCnleri%20i%C3%A7in%20nefis%20End%C3%BCl%C3%BCs%20%C3%A7orbas%C4%B1"><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2011/08/gazpaco-yaz-gunleri-icin-nefis-endulus-corbasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2011/06/sedirde-al-yesil-dal-dal-bursa-ipeklisi/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2011/06/sedirde-al-yesil-dal-dal-bursa-ipeklisi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Jun 2011 02:45:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hobi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1512</guid>
		<description><![CDATA[Bursa ipeklisi değil aslında, gavurun yaptığı bir kumaş. Çok güzel bre! İnsanın zamanla zevkinin değişmesi de düşündürebilirdi bizi bu şahane Vaşingtın akşamında, ve bu yazı değişen zevkler ve renkler üzerine bir laflama olabilirdi, ama hiç girmeyelim, ne gereği var. Diyeceğim o ki, annemle bir akşam oturuyoruz, ben labdan gelmişim, yemeğimizi yemişiz, benim yatağı divan niyetine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bursa ipeklisi değil aslında, gavurun yaptığı bir kumaş. Çok güzel bre! İnsanın zamanla zevkinin değişmesi de düşündürebilirdi bizi bu şahane Vaşingtın akşamında, ve bu yazı değişen zevkler ve renkler üzerine bir laflama olabilirdi, ama hiç girmeyelim, ne gereği var.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-WvmWu9iK-Ww/Te2HhUlO9fI/AAAAAAAAF8g/ZB4GeSiMkiU/s400/DSC_0012.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p>Diyeceğim o ki, annemle bir akşam oturuyoruz, ben labdan gelmişim, yemeğimizi yemişiz, benim yatağı divan niyetine kullanaraktan uzanmış, bilgisayar monitörünü televizyon sayıp bir şeyler izliyoruz, daha doğrusu o Yahşi Cazibe mi nedir öyle bir dizi izliyor, ben de bir yandan kulak kabartıp (dizinin komik olup olmadığına dair karmaşık hisler içinde) bir yandan da annemin bizim minik kuzenlerden &#8220;yollarda sıkılırım bunla ben oynicam biraz&#8221; diye gasp ederek getirdiği Nintendo&#8217;da bağımlılık yapıcı bir oyun oynuyorum. Öyle tembel tembel oturuyoruz yani. Sonra bir anda odanın camına takılıyor gözüm, odam üst katta olduğu için çatı katı eğimi var tavanda ama cam dışarı çıkık şekilde, eğimli duvara bir kutucuk açılarak yapılmış. Diyorum ki, &#8220;şu evi yapan mimarın kafasına bu cam kadar taş düşsün, insan azcık daha geniş yapar şu bölmeyi de önüne bi koltuk filan sığdırır oturur kitabımızı okurduk yahu!&#8221; Bir anda annemle gaza geliyoruz, &#8220;ya biz oraya bi sedir yapalım, böyle uzanmalı kitap okumalı, yımışacık minderli, kak kak kak hati hati hati&#8230;&#8221; Hobarey, bir anda mezuralar çıkıyor, fışırtttt, ölçüler alınıyor, efem yok ayakları böyle olsun, not defterine çizimler, yok şu yok bu derken hoooop Home Depot&#8217;dayız (bizdeki Koçtaş, yapımarket eşleniği). Hoooop bir anda Dwayne isimli sevimli bir görevli bize ahşap kesiyor, kendisi santimetrece bilmediği için inççe anlaşıyoruz&#8230; Saat 10&#8242;a doğru eve geliyoruz, Kemal Abi&#8217;yle Aydın&#8217;ın &#8220;pismilla bu da ne&#8221; şeklindeki bakışları eşliğinde tahtaları oturma odasına koyuyoruz. (Fotoğrafların bir kısmı telefon ile çekildi, çoközürdiliyorumsevgiliokur, vallabaştanbilemedimburadanpaylaşacağımı).</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-JlfNymweUZs/Te2HeIqDZFI/AAAAAAAAF8M/AVEL1aqRTg4/s288/Image023.jpg" alt="" width="288" height="216" /></p>
<p>Kemal Abi sağolsun ertesi gün tabancalısından tornavida getirip fit fit fit diye bacakları takıveriyor. En birinci o:</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-_ojbQdytP3Q/Te2HfOiy08I/AAAAAAAAF8Q/4IRkrVjOPQw/s288/Image034.jpg" alt="" width="288" height="216" /></p>
<p>Bu haliyle farkediyoruz ki sedirden çok bir masa oldu, ahşap parçalar birleşti voltran oldu. Ama biz sedir istediydik&#8230; Kemal Abi&#8217;de çareler tükenmez, ertesi hafta da bacaklarının fazlasını alıverecek. Ama bu sırada biz annemle boş durmuyoruz, güzel kumaş buluyoruz, Bursa ipeklisi değil, ama dedim ya pek güzel&#8230;Hemi de al ve yeşil.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-pXTTSuGKSUo/Te2HhEcyrcI/AAAAAAAAF8c/YHzsYM5cA78/s400/DSC_0010.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p>İşte böyle güllü müllü sever oldum iyi mi&#8230; Daha doğrusu güllüyü <strong>de</strong> sever oldum. (Kuru kafalı da olur ki ama, ganzınrozıs, özünde rakınrol hep var biraz değil mi mirim?).</p>
<p>Ben &#8220;masa&#8221;yı boyuyorum.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-W7hRcqrVC1c/Te2Hh-Hk39I/AAAAAAAAF8k/Nz-CmGpgobo/s400/DSC_0016.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-NTH7gRT-SMU/Te2Hi5Z3FBI/AAAAAAAAF8s/5rT7DfgVqWs/s400/DSC_0025.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-BLMeQPu3niE/Te2Hf-sIY0I/AAAAAAAAF8U/eHukerLAGIk/s400/DSC_0008.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-NS5-erNm8aE/Te2Hgm8MzdI/AAAAAAAAF8Y/k7XLLgNo6AY/s400/DSC_0009.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p>Pistaçyo yeşili en sevdiğimiz&#8230;</p>
<p>Annem çok cin bir insan olduğu için &#8220;bacaklarını boyarken boyayı sulandır, ahşabın dokusu çıksın meydaaaneeeğ&#8221; diyor. Nitekim ne güzel de düşündü bakınız, boşuna afacan demiyoruz biz buna:</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-9iir0I7FVmA/Te2HibQahtI/AAAAAAAAF8o/SU71n9SqHVg/s400/DSC_0018.JPG" alt="" width="266" height="400" /></p>
<p>Ben bununla uğraşırken annem sipidigonzales tadında minderi dikiyor:</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-rPyGaW4Dmb0/Te2HjP3TujI/AAAAAAAAF8w/mMN5j81TOHU/s400/DSC_0027.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh3.googleusercontent.com/-35g6yyMf3Ws/Te2HldCg2cI/AAAAAAAAF9A/4whKpNsQAUk/s400/DSC_0038.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-VTV1H0oyJdk/Te2HmWYZmYI/AAAAAAAAF9I/jAOlT6g2Sns/s400/DSC_0042.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p>Bu arada bacakların büyük tabakaya vidalandığı yerdeki delikleri de örtbas etmek için bir fikir atmaktan geri kalmıyor: &#8220;ay şu düğmeler vardı ya, bak onları şindi napıcaz bak&#8221;.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-gw6a5_2LDYQ/Te2HkCLA_rI/AAAAAAAAF84/VcjxsLeG-Zg/s400/DSC_0032.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-Grauf-MAh3w/Te2HjrH4DSI/AAAAAAAAF80/e9UdaDUPj7Q/s400/DSC_0028.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-_T0OFV3yqAw/Te2Hk951BoI/AAAAAAAAF88/nGFoCHJRzew/s400/DSC_0035.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p>Benim düğme silikonlama işim bitince bana &#8220;hadi yukardan o kıllı yastıklarını getir onları kaplayalım bu artan kumaşla&#8221; diyor. Hay aklınla bin yaşa sen yahu, maşallahın bol olsun, hiçbir insan evladının yüzünü dayamak istemediği, istemeyeceği, sırf kırmızısına kapıldım diye aldığım o rahatsız, adeta zımpara ile kaplanmış korkunç şeyler, annemin marifetli ellerinde biri kare, biri şeker, iki tane nefiz yastığa dönüşüyor.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-e2dcToSR6Zk/Te2Hl2Bj2CI/AAAAAAAAF9E/K2YHp3_8Ark/s400/DSC_0041.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh3.googleusercontent.com/-5nfLcBCOpqI/Te2Hm02eLkI/AAAAAAAAF9M/H2M1-WObsGQ/s400/DSC_0045.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p>İşte sonuç budur!!! Belki de mimar bize burada annemizle keyifli hobili vakitler geçirmemizi demek istemiş satır arasında, hı?</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh3.googleusercontent.com/-LDOel5lwrSQ/Te2Hnna7TLI/AAAAAAAAF9U/2OBZUl1nvNk/s400/DSC_0207.JPG" alt="" width="400" height="266" /></p>
<p>Siz şimdi bunla bişi yaparsınız ki&#8230; :)</p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 515px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;">https://lh4.googleusercontent.com/-_ojbQdytP3Q/Te2HfOiy08I/AAAAAAAAF8Q/4IRkrVjOPQw/s288/Image034.jpg<img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/-_ojbQdytP3Q/Te2HfOiy08I/AAAAAAAAF8Q/4IRkrVjOPQw/s288/Image034.jpg" alt="" width="288" height="216" /></div>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2011%2F06%2Fsedirde-al-yesil-dal-dal-bursa-ipeklisi%2F&amp;linkname=Sedirde%20al%20ye%C5%9Fil%2C%20dal%20dal%20Bursa%20ipeklisi"><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2011/06/sedirde-al-yesil-dal-dal-bursa-ipeklisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Temiz miyim, temiz misin, temiz mi? Hem evet hem hayır.</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2011/06/temiz-miyim-temiz-misin-temiz-mi-hem-evet-hem-hayir/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2011/06/temiz-miyim-temiz-misin-temiz-mi-hem-evet-hem-hayir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Jun 2011 15:37:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür Şoku]]></category>
		<category><![CDATA[New Orleans]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1497</guid>
		<description><![CDATA[Geçen ay annem Türkiye’den ziyarete geldi, bende bir bayram havası. Önce yeni taşındığım yerleri gördü, başkenti pek sevdi, temiz, düzenli, müzeler güzel (üstelik de ücretsiz). Sonra tuttum kolundan &#8220;bir de New Orleans’ımızı gör&#8221; diye aldım götürdüm. Zaten illa ki de gidecektik zira annemi ABD’ye gelmeye (bunca senenin sonunda) ancak &#8220;Mezuniyet törenim var Mayıs’ta, gelmicek misin? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen ay annem Türkiye’den ziyarete geldi, bende bir bayram havası. Önce yeni taşındığım yerleri gördü, başkenti pek sevdi, temiz, düzenli, müzeler güzel (üstelik de ücretsiz). Sonra tuttum kolundan &#8220;bir de New Orleans’ımızı gör&#8221; diye aldım götürdüm. Zaten illa ki de gidecektik zira annemi ABD’ye gelmeye (bunca senenin sonunda) ancak &#8220;Mezuniyet törenim var Mayıs’ta, gelmicek misin? Beni oralarda yalnız mı bırakacaksın&#8221; şeklindeki 100% sonuç veren duygu sömürüsü tekniğim ile ikna edebilmiştim. Aslında biz o yüzden New Orleans’tayız. Neyse annem Çinli ev arkadaşımın ve Meren’in kendilerini salarak hiçbir temizlik işine girişmemiş oldukları, banyosunu küf, yerini 3 barnak kalınlığında toz kaplamış evimizi görünce tabi bi irkildi. Ama daha bu neydi ki, bi de o sevgili hamam böceklerimizi görsündü, Bourbon sokağının kusmuklu, kokulu kaldırımlarından yürüsündü&#8230; Gördü ve yürüdü netekim. Eğer benim mezuniyet törenim ve Bourbon sokağının gay barlarının bir içim su dansçıları olmasa, anneme New Orleans’ı sevdirmek pek mümkün olmayacaktı anlaşılan. Ha bir de Hayvanat Bahçesi ve Oak Alley Plantation. Bunlardan bir sonraki yazımızda bahsedeceğim. Ama bugün konumuz temizlik. Konuyla ilgili pek fotoğraf çekmediğim için (temizlik konusu) annemin New Orleans&#8217;ta gezerken çektiği fotoğrafları yazıya serpiştireceğim -ki pis bir yer olmasına rağment o bizim NiOrlins&#8217;ımızdır, bunu unutmayalım.</p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 650px"><img src="https://lh3.googleusercontent.com/-7h1lPCWaGSw/Td6N52xt2bI/AAAAAAAAF6k/Tk3c2wK26IQ/s800/P1010157.JPG" alt="" width="640" height="480" /><p class="wp-caption-text">Bourbon sokağı</p></div>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/-QSEFowuDkkg/Td6N8fhCE2I/AAAAAAAAF60/bP13Kc2sFL0/s800/P1010200.JPG" alt="" width="640" height="480" /></p>
<p>Her kültürün kendine has temizlik anlayışının olması çok ilgimi çekiyor, hakikaten. Mesela &#8220;batılılar&#8221; özellikle Amerikalılar, her gün duş almadığını söyleyen bir insanın pis olduğunu düşüneceklerdir, en azından genel tepki bu yönde. Ama adamların hergün aldıkları duş (en azından bir kısmı için) suya banıp çıkmaktan, şampuan bile kullanmamaktan, şöyle bi sabunlanmaktan ibaret. Öte yandan sokaktan yemek yemezler, her gittiğiniz yerde tuvaletler mis gibidir, hiç kokmaz, kendileri de kesinlikle ter kokmazlar, çok dikkat ederler. Şimdi benim, yazları baş örtüsü ve mantosu altında terleyip hafiften kokan ama 3 saat boyunca derisini kanırtırcasına lifleyerek banyo yapan anneanneme sorsanız, 5 dakikada koltuk altını sabunlayıp duş alan Amerikalı’dan kesin tiksinir. Ama siz onu bir de her türlü vücut kokusundan ödü kopan Amerikalı’ya sorun. Onu Türkiye’de bir dolmuşa bindirin de oracıkta kalp krizi geçirsin yavrucak.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-ky3JXU72zhg/Td6N7Y11XCI/AAAAAAAAF6s/sVscrPcDVQk/s800/P1010176.JPG" alt="" width="640" height="480" /></p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 650px"><img src="https://lh3.googleusercontent.com/-U9Tl8lnS-dY/Td6N-GzA-aI/AAAAAAAAF7A/xFWjS19Xi1A/s800/P1010236.JPG" alt="" width="640" height="480" /><p class="wp-caption-text">Mississippi nehrinin çarklı gemileri</p></div>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 650px"><img src="https://lh6.googleusercontent.com/-cJsMtCIOCno/Td6N_vcFMII/AAAAAAAAF7M/SFniCTyjUeA/s800/P1010280.JPG" alt="" width="640" height="480" /><p class="wp-caption-text">Bourbon sokağı - Gece</p></div>
<p>Ona keza, Amerikalılar kişisel bakım ve temizliklerine ne kadar dikkat ediyorlarsa, ev temizliği konusunda o kadar da katı olmayabiliyorlar. Bu aşamada varyasyon oldukça fazla gerçi, evi çiçek gibi olan, ayakkabıyla içeri girilmemesini tercih edenlerini de gördük, içeri ayakkabıyla girmemenin ciddi sağlık risklerine sebep olan pasaklı ev sahiplerini de. Bir de mesela bizim Çinli ev arkadaşı var, kızın odası çiçek gibi, içeri ayakkabıyla girmiyor, bulaşık makinası tabakları bardakları güzel yıkamıyor diye her şeyi elinde yıkıyor, ama gel gör ki, bu aynı insan, ben evden ayrıldıktan sonra küf tutan banyoyu (zira banyoyu tek ovan bendim) temizlemeden yaşayabiliyor. Buzdolobanın alt gözünde yetişmeye başlamış ilginç küf canlılarını umursamayabiliyor, veya kapağın pislikten yapış yapış hale gelmesi gözüne batmıyor. Ama ona sorsan ben yattığım odaya nasıl oluyor da ayakkabıyla giriyorum (biz burada biraz amerikalılaştık nitekim).</p>
<p>Velhasılı, hepimiz ayrı bir cinsiz sevgili okur. Ben bunca senede bunu öğrendim. Kimse kimseye &#8220;ay onlar pis&#8221; demesin. Çünkü herkesin birbirinde pis bulacağı bir takım özellikler mevcut. Sonuç: hepimiz kardeşiz :) Bak döndük dolaştık yine bu noktaya geldik.</p>
<p>Bu son foto favorim, annemin New Orleans&#8217;taki ruh halini yansıtıyor sanki, hehe:</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/-nKFcTWSW-4Q/Td6N-rv0T2I/AAAAAAAAF7E/3lRrRThjLY0/s800/P1010249.JPG" alt="" width="640" height="480" /></p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2011%2F06%2Ftemiz-miyim-temiz-misin-temiz-mi-hem-evet-hem-hayir%2F&amp;linkname=Temiz%20miyim%2C%20temiz%20misin%2C%20temiz%20mi%3F%20Hem%20evet%20hem%20hay%C4%B1r."><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2011/06/temiz-miyim-temiz-misin-temiz-mi-hem-evet-hem-hayir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dahlia à Paris</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2011/04/dahlia-a-paris/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2011/04/dahlia-a-paris/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Apr 2011 13:14:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doğa ve Hayvanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1473</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz yaz bir konferans için Paris&#8217;teydim. Her gittiğim şehirde/memlekette Doğa Tarihi Müzesi, Botanik Bahçesi, Hayvanat Bahçesi gibi yerleri mutlaka görmeye çalışıyorum. Paris&#8217;te Muséum nationelle d&#8217;Histoire Naturelle&#8216;in Jardin des Plants (botanik bahçesi) kısmını görme fırsatım oldu. Böyle şahane çiçekler vardı: Bunun ismini bilmiyorum, not da almamışım. Hormonlu papatya diyelim. Dikkatinizden kaçmadığını tahmin ediyorum, malesef bitkiler konusunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz yaz bir konferans için Paris&#8217;teydim. Her gittiğim şehirde/memlekette Doğa Tarihi Müzesi, Botanik Bahçesi, Hayvanat Bahçesi gibi yerleri mutlaka görmeye çalışıyorum. Paris&#8217;te <a href="http://www.mnhn.fr/museum/foffice/transverse/transverse/accueil.xsp" target="_blank">Muséum nationelle d&#8217;Histoire Naturelle</a>&#8216;in Jardin des Plants (botanik bahçesi) kısmını görme fırsatım oldu. Böyle şahane çiçekler vardı:</p>
<p><img class="alignnone" src="http://lh4.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6ec91gII/AAAAAAAAEok/AtLOt5a7LEA/s640/DSC_0113.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Bunun ismini bilmiyorum, not da almamışım. Hormonlu papatya diyelim. Dikkatinizden kaçmadığını tahmin ediyorum, malesef bitkiler konusunda son derece bilgisiz bir biyologum ben. Ama en azından değerlerini bildim, biraz fotoğraf çektim. Çok azcık da araştırdım. Sizinle de paylaşayım dedim. Bitki FUYASA&#8217;sı olsun madem di mi.</p>
<p><strong>Dahlia</strong>, Meksika&#8217;nın ulusal çiçeği kabul edilen bir çiçek cinsi.  Wikipedia&#8217;ya göre en az 36 tür bulunuyormuş bu cinse ait. Türkçe&#8217;de  &#8220;yıldız çiçeği&#8221; olarak geçiyor. Botanik bahçesinin de yıldızı idiler nitekim. Normalde Meksika, Orta Amerika ve Kolombiya&#8217;da yetişiyorlarmış, ama yolları Paris&#8217;e düşmüş (nitekim ben de kendileri ile benzer bir kaderi paylaşan bir yabancı olduğumdan birbirimize hemen kanımız kaynadı).</p>
<p><strong>Dahlia &#8220;Bourdonnais&#8221;</strong></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6eAxAz6I/AAAAAAAAEoc/47KLTkwGfBQ/s640/DSC_0103.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Dahlia &#8220;Aramis&#8221;</strong></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6eX1DbgI/AAAAAAAAEog/S5192B7qU_M/s640/DSC_0108.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Dahlia &#8220;Tutu&#8221;</strong></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6emM6HNI/AAAAAAAAEoo/VyXwJb06aWk/s640/DSC_0116.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Dahlia &#8220;Elegance&#8221;</strong></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6fmVY5UI/AAAAAAAAEow/uRGakl-GLY0/s640/DSC_0122.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Dahlia &#8220;Faro&#8221;</strong></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6f9P5L5I/AAAAAAAAEo0/tSkAkWJSqxM/s640/DSC_0125.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8212;&#8212;</p>
<p>Bunlar da Dahlia cinsinden olmayan sevdiklerimiz:</p>
<p><strong>Ipomoea lobata</strong></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6e4OPqgI/AAAAAAAAEos/aqn5jz8Ccyc/s640/DSC_0121.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8212;-</p>
<p>Bu sevimli mor çiçeklerin ismini not almamışım.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh3.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6d2dyH3I/AAAAAAAAEoY/VPBLYOXottU/s640/DSC_0098.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8212;-</p>
<p>Bu uzaylı gibi arkadaşımız meğer &#8220;Passion fruit&#8221; çiçeği imiş, Türkçe&#8217;de çarkıfelek veya fırıldak çiçeği olarak geçiyor.  ABD&#8217;de bu çiçeğin çayı çok popüler. Hafif ekşi, bordo renkli bir bitki çayı. Ben Türkiye&#8217;de rastlamamıştım ama belki şimdi satılıyordur. Kuşburnu ayarında bir çay.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh3.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW64G_NUVI/AAAAAAAAEvE/2iwb60Fiv5s/s640/DSC_0686.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8212;-</p>
<p>Bu çiçeklerimiz de Versailles Sarayı&#8217;nın bahçesinden:</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6_Y4HmDI/AAAAAAAAExA/cNEtWFcgTyE/s640/DSC_0853.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW6_qoZxlI/AAAAAAAAExE/SJ-X-TZO2ZI/s640/DSC_0861.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW7BKnGGnI/AAAAAAAAExc/Kv5zWi06TWo/s640/DSC_0913.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>&#8212;&#8211;</p>
<p>Bu da &#8220;Niden Paris&#8217;te kalmadım, keşke bir yolunu bulsaydım, La Boheme&#8230;&#8221; fotosu :)  (Kimileri &#8220;<a href="http://www.youtube.com/watch?v=5ZBvVMcKzd0" target="_blank">Neden geldim İstanbul&#8217;a</a>&#8221; olarak da yorumluyormuş.)</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh5.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TGW7KtQJ11I/AAAAAAAAE0E/TAGI-28vd4s/s640/DSC_1259.JPG" alt="" width="640" height="425" /></p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2011%2F04%2Fdahlia-a-paris%2F&amp;linkname=Dahlia%20%C3%A0%20Paris"><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2011/04/dahlia-a-paris/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>18</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mutlak karanlıkta şeker kıvılcımları</title>
		<link>http://www.biyolokum.com/2011/03/mutlak-karanlikta-seker-kivilcimlari/</link>
		<comments>http://www.biyolokum.com/2011/03/mutlak-karanlikta-seker-kivilcimlari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Mar 2011 21:16:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>B. Duygu Ozpolat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doğa ve Hayvanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Siportif genç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.biyolokum.com/?p=1445</guid>
		<description><![CDATA[Yeni çalışmaya başladığım laboratuvarda (bir ara ayrıntılı bahsederim diye umuyorum) bir doktora öğrencisi var (Ed). Daha Maryland&#8217;e taşınmadan önce, şans eseri, Kasım&#8217;da gittiğim bir kursa Ed&#8217;i de kabul ettikleri için birlikte vakit geçirme şansımız olmuştu ve iyi anlaştık. Hatta o kadar iyi anlaştık ki, birlikte mağaracılık etkinliklerine katılmaya başladık. Bu yazımızın konusu da mağaracılık nitekim. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni çalışmaya başladığım laboratuvarda (bir ara ayrıntılı bahsederim diye umuyorum) bir doktora öğrencisi var (Ed). Daha Maryland&#8217;e taşınmadan önce, şans eseri, Kasım&#8217;da gittiğim bir kursa Ed&#8217;i de kabul ettikleri için birlikte vakit geçirme şansımız olmuştu ve iyi anlaştık. Hatta o kadar iyi anlaştık ki, birlikte mağaracılık etkinliklerine katılmaya başladık. Bu yazımızın konusu da mağaracılık nitekim.</p>
<p><span id="more-1445"></span></p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh3.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3JxDz5BAI/AAAAAAAAFgs/SHmxYTE5NhA/s640/DSC_0064_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Ed Arjantinli olduğundan kültür, hal, tavır olarak bize biraz daha yakın. Kimi zaman Amerikalılarla yakın arkadaş olmak çok uzun sürebiliyor. Ama buraya geldiğim hafta Ed hemen gelip bana yardımcı oldu, etrafı gösterdi, insanlarla tanıştırdı. O sayede ilk günlerin ürkekliği çabucak geçiverdi. Sonraları bir zaman Ed dedi ki &#8220;okulun doğa sporları kulübü bir mağara gezisi düzenliyormuş gitmek ister misin?&#8221; &#8220;Aaaa&#8221; dedim, &#8220;harika olur. Doğayla ilgili her şeye varım! Zaten merak ediyordum bu mağaracılık sporunu&#8221;.</p>
<p>Şimdi mağara gezisi dediysek, öyle ferah ferah genişçene bir mağaranın içine cici kıyafetlerinizle girip &#8220;aaaa sarkıt aaaa dikit, şipşak şipşak, foto foto&#8221; diye turist Ömer gibi dolandığınız mağara gezilerinden bahsetmiyoruz efem! Bu mağaralara giriş zaten ayrı bir eğlence (!), ya sürünerek, ya daracık bir delikten kendini sallandırarak&#8230; Çıkarken de herkes kahverengi çıkıyor (çamura bulanmış olarak). Cicilerinizi evde bırakın.</p>
<p>Büyük ve güzel üniversitenin (canımız <a href="http://www.umd.edu/">UMD</a>) Doğa Sporları Kulübü de ayrı güzel oluyormuş, kendimi yeniden ODTÜ&#8217;de hissediyorum. Kendilerine ait nefis bir karargahları var. İşte burada:</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh3.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3JLfuEHRI/AAAAAAAAFfs/aQu2yHOfGnk/s640/DSC_0004_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Ayrıca bu arkadaş da Ed.</p>
<p>Çeşit çeşit gezi düzenliyorlar. Geziden önceki günlerden birinde karargahta topladık, ekipman ayarlandı (tulumlar, kasklar, kafa fenerleri, efenime söyliyim iç donları, eldivenler, dizlikler), gezi ile ilgili ayrıntılar konuşuldu.</p>
<p>İlk mağara gezisinde (Whitings Neck) malesef o sıralar fotoğraf makinam olmadığı için çekim yapamadım. Sadece katılımcılardan birinin getirdiği kullan-at makina ile çekilmiş fotoğraflar var. Fakat bu gezi o kadar keyifliydi ki, ikincisini iple çekmeye başladım.</p>
<p>Spor için girilen mağaralarda geçirdiğiniz vakit aslında neredeyse dağcılık gibi. Ben dağcılık yapmadım ama benziyor diye tahmin ediyorum. Nitekim kimi insanlar mağaracılığa &#8220;tersine dağcılık&#8221; diyormuş. Bizim gittiğimiz mağaralar dikey değildi, asıl macera dikey mağaralara iple inmekte imiş. Biz yatay düzlemde gezindik, fakat bu haliyle bile oldukça zorlayıcı idi, en azından yeni başlayan biri için. Zira sanki sadece kafam sığarmış gibi görünen minicik deliklerden geçmek, daracık yarıklardan sürünmek, uzun süre çamur içinde emeklemek gerekiyor vesaire. Yani aslında şöyle bir baksanız, deli misin kardeşim ne işin var orada karanlıkta çamurun içinde, dememek mümkün değil, ama mesele de o zaten. Hiç bilmediğiniz, alışık olmadığınız yepisyeni bir ortam, üstelik kendine has bir güzelliği, büyüleyiciliği var. Ki bir de hayalinizden &#8220;ben meğersem Yüzüklerin Efendisi filmindeymişim, az sonra orklar çıkıcak şurdan&#8221; gibi şeyler kurunca dadından yinmiyor.</p>
<p>Mağaracılığa dair gözlemlediğim diğer tatlı bir ayrıntı da, mağaranın içindeki dikkate değer her delik, odacık, zorlayıcı geçit bölme vesaireye isim veriliyor. Whitings Neck&#8217;te milkshake room (milşeyk odası), pancake room (poğaça odası), keyhole (anahtar deliği), birth canal (doğum kanalı) gibi isimlere rastladık. Unutamayacağım iki deneyimden biri, pancake room ve birth canal&#8217;da oldu. Pancake room, bir nevi poğaça şekilli dar bir oda. O grupta yaklaşık 15 kişiydik, hepimiz odacığın içine yarasalar gibi dip dibe sığıştık. Sonra ekip liderlerinden biri hepimize &#8221;life savers&#8221; denilen beyaz şekerlerden verdi. Meğersem bu şekerleri ağzınızda kıtır kıtır çiğnediğinizde eğer zifiri karanlıkta iseniz çıkan kıvılcımları görebiliyormuşsunuz. Bir süre herkes ışıklarını söndürdü, zifiri karanlıkta etrafımızdakilerin ağzından çıkan kıvılcımlara bakarak şeker çiğnedik. Bazen sırf bu türden rasgele ve garip deneyimleri yaşamak için varolduğumu düşünüyorum. Etrafımda önceki gün hiç tanımadığım, varlıklarından haberdar olmadığım bir grup insanla, bir mağaranın ve dahası yerin altında, minicik bir odacıkta dip dibe uzanmış (oturmak mümkün değil), mutlak karanlıkta şeker çiğneyip çıkan kıvılcımlara şaşırıyorum. C&#8217;est la vie!</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TYz2mrXZG-I/AAAAAAAAFx8/PRcO1KKbevE/s800/lifesaver.jpg" alt="" width="279" height="254" /></p>
<p>Diğer muhteşem deneyim ise (ki kimilerine göre tam bir işkence idi), mağaranın doğum kanalı adı verilen kısmında gerçekleşti. Adı üstünde, daracık, çamurla sıvalı uzunca bir kanal var, küçücük bir bölmeye açılıyor (rahim gibi). Bu delikten bölmeye girebilmek için kafanız önde (ayaklarınızı önce sokarak girmek ilk bakışta daha cazip gelse de bu şekilde girmeye imkan yok) dalıyorsunuz, ve yere 75-80 derece dik vaziyette bir süre tepinip ıkındıktan ve süründükten sonra, -çoğafedersigiz- rahim ağzına varıyorsunuz &#8211; tam orada bir çamur birikintisi var. Her giren şopadak diye çamur birikintisine ellerini koyup &#8221;oh shit, my god, dammit&#8221; şeklinde tepkiler göstererek el mecbur o çamura banmak suretiyle bölmeye giriyor. Kimileri burada oldukça klostrofobik hissetti, sanırım girip çıkmak pek kolay olmadığından böyle bir hisse kapılıyorsunuz, hani hemen dışarı çıkmak isteseniz mümkün değil, onun bilincinde olmak bir garip. Sonra liderlerden biri de geldi yanımıza ve orada öylece biraz sohbet ettikten sonra, tek tek doğum kanalından dışarı çıkmamızı istedi. &#8221;Giriş zor geldiyse çıkışı daha zor haberiniz olsun&#8221; dedi. Hakikaten de çok daha ciddi bir debelenişin, kollarınız üzerinde şınav çeker vaziyette bir süre ilerleyişin ardından (çünkü o dik kanaldan inmesi kolay ama çıkarken kendinizi yukarı çekmek için kollara kuvvet lazım), &#8221;ahh, uhhh, vay anam&#8221; nidaları ile doğum kanalından çıkıyorsunuz. Evet bir çeşit &#8221;yeniden doğma deneyimi&#8221;! Bakınız aşağıda kanala giren ve kanaldan çıkan arkadaşları görüyoruz :)</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh4.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TYz1y6284gI/AAAAAAAAFxw/woyb1NcPjsw/s640/bc1.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh5.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TYz1y1YhR-I/AAAAAAAAFx0/PfWEDwQkwZs/s640/bc2.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Mağaracılık deneyimi bu ilk gezide o kadar hoşuma gitti ki, ikincisini duyar duymaz Ed&#8217;le hemen yazıldık. Bu defa iki günlük bir mağara macerasına atılıyorduk ve bu yüzden bir gece kamp yapacaktık. Çantalarla çok mesafe yürümeyeceğimiz için bize istediğimiz her türlü yiyecek vesaireyi getirebileceğimizi söylediler. Biz de kamp yapacağımız akşam için mangalın hayalini kurmaya başladık.</p>
<p>Carnegie Mağarası (Chambersburg, Philedelphia&#8217;da) ilk gittiğimize nazaran oldukça büyük ve çok daha çamurlu. Tamamını gezebilmek için iki gün gerekiyor. İkinci günde tüplü dalışlarda kullanılan &#8220;wet suit&#8221; (balıkadam giysisi) giyeceğiz, o kadar suya batacağız ve su o kadar soğuk olacak yani.</p>
<p>Bu fotoğrafta ilk günkü gezi için hazırlık yapıyoruz, tulumların masmavi olduklarına dikkat! Çamaşır deterjanı reklamlarına yaraşır bir hale geleceğiz az sonra.</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3JNe0jpyI/AAAAAAAAFfw/QEaixGJ5Su0/s640/DSC_0007_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Mağaranın girişine doğru yürümeye başlıyoruz.</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3JXr5K2LI/AAAAAAAAFf8/mLj8JN_aRa4/s640/DSC_0012_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Mağaranın girişi bu evet! Elimdeki sarı şeye &#8220;dry bag&#8221; deniyor, içine su almaması için ağzı güzelcene büzülebilen bir torba. Fotoğraf makinasını bu torbanın içinde taşıdım, torbanın içine yerleştirdiğim balonlu ambalaj sayesinde, çarpmalardan da korumuş oldum. Bu çantayı ve düzeneği test etmek için bundan daha iyi bir etkinlik olamazdı: hem suya batılıyor, hem çamura bulanıyor, hem de sürekli sürünüp, tırmanıp durdukça makinayı sert yüzeylere çarpma riski had safhada. Makina ve objektifler hala sağlam. Memnun kaldık A+++. Tek problem asmak için bir sapının olmamasıydı. Ama o da bir şekilde halloldu.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh4.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3JjkVcbtI/AAAAAAAAFgI/_G1arijJPy8/s640/DSC_0016_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Yukarıda gördüğünüz tüneli emekleye emekleye geçtikten ve mağaranın dar girişinde biraz ilerledikten sonra &#8220;crossroads&#8221; (kavşak) adı verdikleri bölmeye vardık.</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh5.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3JnTW24qI/AAAAAAAAFgU/u3e7MgSHNdE/s640/DSC_0037_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /><!--more--></p>
<p>Mağaracılık sporu, bulduğunuz bütün deliklere bakalım girebilecek miyim, evet girdim, bakalım şimdi çıkabilecek miyim, sorularına cevap aramaktan ibaret. Bana her seferinde büyükler için yapılmış tehlikeli, çamurlu oyun parkı gibi geldiğini farkettim. Zira içeri girer girmez herkes sırayla bu deliklere girip çıkıyor, başka da bir olay yok. Çamur sayesinde kayganlaşmış kayalardan kayıp (doğal kaydırak) çamurun içine cupppa diye düşmeyi seçenleri de var. Ama işte başlı başına bu çok ilginç ve insanın sınırlarını zorlayan bir deneyim. Kuş, böcek, doğa, yeşillik tarzı bir doğa sporu değil. Aşağıda Ed&#8217;i deliklerden birinde görüyorsunuz.</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh3.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3J2i_HA_I/AAAAAAAAFg4/rEi2JipcVYo/s640/DSC_0076_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Her yere grup şeklinde gittiğimiz için, yeni bir delik macerasında sıramızı beklerken ağzımızdan dumanlar çıkararak gizemli fotoğraf çalışmalarına imza atıyoruz.</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3J5VeD0GI/AAAAAAAAFhA/0euEw74L_sk/s640/DSC_0084_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Oturup dinlenme fırsatı buluyoruz.</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh5.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3J7Qj2zeI/AAAAAAAAFhE/8PMR3a5b0uI/s640/DSC_0087_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Çıktığımızda artık kahverengi ve ÇOK yorgunuz.<br />
<img class="aligncenter" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3KF_VBzJI/AAAAAAAAFhY/3UwNV8oX3Tg/s640/DSC_0103_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Bu yorgunluğun üzerine temiz kıyafetler giyip kamp ateşinin çevresine toplaşmak gibisi yok.</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh5.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3KLF0rxvI/AAAAAAAAFhg/nRHP952gQVo/s640/DSC_0107_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Ertesi gün, soğuk hava yüzünden kurumasına imkan olmayan tulumları ateşin üzerinde kurutmaya çalışıyoruz, bu esnada tulumlardan biri eriyor malesef. Bana kalırsa gereksiz bir hareketti. Hem uzun sürdü hem de tulumlar tamamen kurumadı. Zaten mağaraya girer girmez de ıslanıp çamur oluyorsunuz. İçimize giydiğimiz &#8221;wet suit&#8221;ler gayet güzel iş görüyor.</p>
<p><img class="aligncenter" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3KTY5TgtI/AAAAAAAAFhw/3V_-oBZ_XrI/s640/DSC_0118_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>İkinci gün fotoğraf makinasını yanıma almadım, çünkü ilk gün görece kolay olan kısmı gezdiğimiz halde oldukça yorulup zorlanmıştım. İkinci gün o kadar çok suya batacağımızdan bahsettiler ki, önceki günün de yorgunluğu ile gözüm yemedi. Nitekim, ayaklarımda normal spor ayakkabı olduğundan, bir süre sonra tir tir titremeye başladım. Aslında akıl edebilsem, tüplü dalış için aldığım dalış ayakkabılarını getirirdim ama liderler bir şey söylemediler, bir baktım onlar bu ayakkabılardan giyiyor.</p>
<p><img class="alignnone" src="https://lh6.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TYz5lxGOAgI/AAAAAAAAFyI/Uue_6bzExvo/s640/wbot.jpg" alt="" width="637" height="640" /></p>
<p>Bu güne dair en harika ve benim sınırlarımı kesinlikle zorlayan deneyim, &#8221;Dicey&#8221; adını verdikleri bölüm idi. Burası genel olarak diz üstüne emekleyerek ilerlediğiniz uzun ve dar bir tünel. Sonuna vardığımızda lider hepimizden lambalarımızı södürmemizi rica etti. Sonra teker teker (önümüzdeki kişinin hedef noktaya varmasını ve &#8221;tamam başla&#8221; komutunu almayı bekleyerek) bu tünelden ışık kullanmadan geri döndük. Bu esnada lider hiç kimsenin konuşmamasını istedi. Çok acayip bir deneyimdi. Zifiri karanlıkta el yordamıyla bir tünelden ilerliyorsunuz. Bir noktaya kadar düz giden tünel, orada bir dönüş yapıyor (gelirken dikkat etmemiştiniz tabi). Bir süre hafif bir panikle aranıyorsunuz elinizi kayalara sürerek. Bu sırada sizi hemen oracıkta bekleyen diğerleri hiç ses yapmıyor. Çıkışı bulduğunuzda lider pat diye ışığını açıp yüzünüze tutuyor. :)</p>
<p>Bu da ikinci günün sonunda. Ekip liderlerinden Lev bana &#8221;Oldun sen yiğit&#8221; işareti çakıyor.<br />
<img class="aligncenter" src="https://lh5.googleusercontent.com/_aROi2wnth1A/TW3KwbXCsjI/AAAAAAAAFio/gT-S42iz5S8/s640/DSC_0178_k.jpg" alt="" width="640" height="425" /></p>
<p>Carnegie Mağarasına yaptığımız gezi bana askerlik eğitimi gibi geldi. İkinci günün sonuna doğru mağarada o kadar üşümüş ve yorulmuştum ki, hiç yapmadığım bir şey yapıp &#8221;artık çıksak ya lider abicim&#8221; diye mızmızlanmaya başladım. Ki beni tanıyanlar bu tip zorlayıcı koşullarda hayatta mızmızlanmayan bir insan olduğumu bilirler. Kendi sınırlarımın farkına varmak açısından nefis bir deneyimdi.</p>
<p>Sonuç olarak, kesinlikle tavsiye ediyorum. Ama anladım ki, insanı böyle rahatlatan filan bir şeyler arıyorsanız bu iş size göre değil. Mesela ben elimde olsa her hafta sonu tüplü dalış yapabilirim. Acayip bir zen, bir hafifleme (suda olduğunuz için bedensel olarak da :), nefis bir doğayla bütünleşme hissi vesaire. Mağara da nefis bir deneyim, ama her hafta sonu yapmayı ancak Gollum&#8217;un bünyesi filan kaldırır tahmin ediyorum. Zira hafiflemiş değil ağırlaşmış döndüm. Fakat işte o da ayrı bir güzeldi. Yılda iki kez mağracılık yazıyorum reçeteye. Dünyalı ve insan olma deneyimini keşif gezilerimiz devam edecek!</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.biyolokum.com%2F2011%2F03%2Fmutlak-karanlikta-seker-kivilcimlari%2F&amp;linkname=Mutlak%20karanl%C4%B1kta%20%C5%9Feker%20k%C4%B1v%C4%B1lc%C4%B1mlar%C4%B1"><img src="http://www.biyolokum.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.biyolokum.com/2011/03/mutlak-karanlikta-seker-kivilcimlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

