Archive for Aralık, 2006

Kaale alınmama üzerine ruhani bir yolculuk

Geçtiğimiz cuma DMV (department of motor vehicles), hayırlı bir olaya sahne oldu: gadın New Orleans’ımızın değerli sakinlerinden Meren, Ahmet ve Tümay, yazılı ve uygulamalı ehliyet sınavlarını geçtiler ve kendilerine birer adet “Louisiana ehliyeti” verildi. Artık New Orleans sokaklarında arabayla özgürce fink atabilir, vızır vızır gezebilirler.

Bu olayın aslında New Orleans trafiği bakımından ne kadar “hayırlı” olduğu tartışılır, fakat benim için bu blogda bir yazının konusu olacak kadar anlatılmaya değer “hayırlı” ayrıntılar içeriyor.

Zaman makarasını şöyle bir geri sarar ve bundan 3-4 ay öncesine gidersek, bakınız basit bir ehliyet alma eyleminin altından neler çıkar:

Geçtiğimiz cuma, bu üç kardeşimizin ilk ehliyet alma girişimleri değildi aslında. Kendileri dediğim gibi 3-4 ay kadar önce DMV’ye yine aynı amaçla (o zaman aralarında Remziye de vardı) gitmişler, fakat dördü de DMV’den babayı alarak dönmüşlerdi. Bu şahısların her biri, daha önce ehliyet almış olan bendenizden “neler yapılması gerektiği” ile ilgili olarak, DMV’ye gitmeden önceki günlerde bilgi almışlardı. Fakat:

- Ahmet ve Tümay, kendilerine “okuldan mutlaka almaları gerektiğini özellikle belirttiğim hedehöt belgesini”, “yok biz DMV’ye telefon açıp sorduk gerek yokmuş” diyerek almamış olduklarından (”DMV’dekiler anlamamıştır, siz alın yine de” dedim);

- Remziye, kendisine “bak böyle böyle sorular soruyorlar sınavda, şunlara bunlara çalış” dediğim halde şunlara bunlara çalışmadığından,

- Meren ise, kendisine “yatmadan önce bütün belgelerin tam mı kontrol et mutlaka” dediğim, ve kendisi de bana “merak etme baktım” dediği halde, gerekli belgelerden birisini evde unuttuğundan dolayı,

Ahmet, Tümay ve Meren ehliyet sınavına bile girememişler (belgeler eksik); aralarından o aşamaya ulaşmayı başarabilen, “belgeleri tam” tek kişi olan Remziye ise yeterince çalışmadığı için yazılı sınavı geçememiş, böyle Türk’e yaraşır başka bir vakaya daha imza atarak DMV’yi terketmişlerdi. Bana da geriye “e, ben size demiştim” demek kalmıştı.

Ama benim bunları yazmama sebep olan şey, “Ben size demiştim” cümlesini sarfettiğim o kutsal saniyenin sonrasında yaşadığım “düşünsel maceradır”. (Duyan da bir şey sanacak, hadi pismillah.)

Bir anda kendimi sorgulamaya başladım. Benim aklı başında bir insan olduğum söylenebilir. Bu tip işleri hep kendim hallederim. Ne yapılıp edilmesi gerektiğini araştırırım. Günlük hayatta, ne bileyim, boş konuşmaktan hoşlanmam falan filan. Peki neden, ama neden, malesef aralarında “kocam” olacak (pek sevimli) adamın da bulunduğu bu dört insan, benim dediklerimi resmen “kaale almamışlardı”?*

Bizimkiler DMV’den ellerinde bir “baba” ile döndüklerinde ben hala şaşkınlık içerisinde ve elbette kızgındım. Kendi kendime “ama nasıl olur ya, ben size demiştim?” deyip duruyordum. Ve Meren o kilit cümleyi kurdu:

“Belki de böyle kızmak yerine, çevrendeki insanların senin sözlerini bu şekilde dikkate almayışlarının ardında yatan şeyi bulmaya çalışmalısın.”

ZBAM! Bir anda gökyüzü karardı, lan lan, çok ciddi bir mesele vardı ortada aslında.

Ve işin aslı “hasıl” oldu bana. Kimseye kızmaya hakkım yoktu aslında. En ufak şeyi kendisine stres malzemesi yapabilme dalında Oscar ödüllü, 7 gün 24 saat endişeli, geceleri diş gıcırdatan, gündüzleri böbreküstü bezleri adrenalin üretmekten bitap düşen, bütün vicudu serotonine acıkmış kişi ben değil miydim? İnsanlar beni saçma sapan şeylere streslenir, endişelenirken o kadar çok görüyorlardı ki, hakikaten endişelenilmesi gereken şeylere dair söylediklerim arada kaynayıp gidiyordu.

Ne garip bir hadisedir (en azından bana öyle geliyor), çevremdeki (şimdilerde beni nasıl olup da o stes küpü halimle o kadar sevmeyi başardıklarına bazen anlam veremediğim) insanlar bana hep “her şeyi kafana gereğinden çok takıyosun”, “gereksiz yere endişeleniyosun” vs vs dediler yıllarca. Yemin ederim, ne demek istedikleri hakkında zerre kadar fikrim yokmuş. :) Bana herkes benim kadar endişeliymiş gibi geliyordu.

Yeni anlıyorum. Bir de “iletişim çağındayız” falan diyorlar. Arkadaşım, 20 sene sürdü lan bir takım şeyleri anlamamız, kaç kere kafamıza kakıldığı halde. (Şimdi “20 sene” diyerek abartınca, bir anda gözümün önüne 5 yaşında “allaaam, ben neden bu kadar kıllıyım?” diye endişelenen minik bir Düygü geldi… Ah beee, ne günlerdi…)

Netice: Bana bu manevi yolculuk için aralarında anlaşıp bilet alan Meren, Ahmet, Tümay ve Remziye’ye teşekkürü bir borç bilirim. Artık, inanır mısınız, meditasyon bile yapabiliyorum. Ki benim için imkansız bir olaymış eskiden, boşuna deneyip durmuşum. (Gerçi bu meditasyon işi ayrı bir hikaye, animeler sağolsun, çakraya gönül verdik bir kere, o gün bugündür “haydi çakraları açalım, o yeah” hallerindeyiz.)

Hayat ne garip…

*Bu arada yazının ilerleyen kısımlarında göreceksiniz ama ben şimdiden söyleyeyim. Kendilerine hiç kızgın değilim. Bu yazı kızgın, şikayetçi bir ses tonu ile yazılmıyor kesinlikle. Zira bu olay bana FRP tabiri caizse resmen “level atlattı”.

Yorumlar (21)