Archive for Şubat, 2006

Mardi Gras* - Yağlı Salı Mı Yoksa Kirli Salı Mı?


Düygü Norrlins’tan Mardi Gras raporunu bildiriyor: Neler oldu? Neler gördük?

1) Sokaklarda yürüyen insanlar, yani kalabalık sokaklar gördük. Trafik sıkışması gördük… Kendimizi Türkiye’de sandığımız anlara rastlandı. Çünkü bu şehrin sokakları inanın boş. Yani normal zamanda dışarı çıkıyorsunuz mesela, sokakta kimse yok. Kimse yürümüyor. Çocuk görmüyorsunuz, yaşlı görmüyorsunuz. Sokakların boş olması o kadar belirgin bir fark ki aslında, Mardi Gras yüzünden kabalıklaşan şehir, insanların park edemeyecekleri arabalarını kullanmamaları yüzünden ailecek sokakta yürümeleri sebebiyle, sanki Ankara’nın bir Kızılay’ı, sanki İzmir’de bir Karşıyaka Çarşı gibiydi… Meksikalı kırolar sayesinde kendimi daha da evimde hissettim. Gidip boyunlarına atılıp “ne güzel de öküz öküz bakıyorsunuz, you make me feel like home again” diyesim geldi. Bugün postaneye gitmek için dışarıya çıktığımda her şey normale dönmüştü. Yine kimseler yoktu etrafta. Herkes biner binmez ilk iş kapılarını kilitlediği arabalarının içindeydi. Tabi ki Mardi Gras’nın ilk saatlerinde hoşuma giden bu kalabalığın, daha sonra bana canlı karabasan yaşatacağını nereden bilebilirdim :)


2) Çeşit çeşit süslemiş ve içine sokaktakilere boncuk atan bir miktar kostümlü insan doluşmuş kamyonlar gördük. Güzeldi:

3) Gittiğimiz bir restorantta, İngilizceyi (Amerikan aksanıyla) sular seller gibi konuşan genç (teenager ve üstü) Asyalılar gördük. Garsondular. Bu bize çok ama çok garip geldi, çünkü İngilizceyi anadili gibi konuşan bir tek Asyalı tanıyorduk yakınen (Uyen). Onun dışında, okulda sınıftaki çekikgözlü arkadaşlarımız da, çekikgözlü hocalarımız da “çançinçon” aksanlı İngilizce konuşmakta olduklarından ve kendileriyle aramızdaki “dil bariyeri” Berlin Duvarı’na benzediğinden (yıkılmamış hali) hiç alışkın değildik bu duruma. Mardi Gras bir de bizim bu vesileyle, aslında bu şehr-i acayib’de ortaokul lise çocuklarını ortalarda normal zamanda hiç görmediğimizi farketmemizi bir kere daha sağladı. Bizi şaşırtan Asyalı garsonlarımızı ilk defa görüyorduk, çünkü muhtemelen Mardi Gras’da okul tatil diye tükkanda annelerine babalarına yardımcı oluyorlardı.

4) Pratik düşünme yetsinden yoksun Amerikalıları gördük birkez daha. Arabalarıyla her yere gidişlerini, park edecek yer bulamayıp 1 saat boyunca dönenip duruşlarını gördük. Normalde hiçbir yere yürümeyen bu insanların, mecbur kalınca en ufak şikayetlenmeden uzun uzun mesafeleri çatır çatır yürüdüklerini gördük. Toplu taşımasızlığın ne kadar iğrenç bir şey olduğunu gördük bir kere daha. İnsan bir servis otobüsleri yapar da koyar, millet de arabasını almaz.

5) Hayatımızda hiç görmediğimiz kadar pis gördük sokakları. Kaldırım kenarları kimseler itibar etmediği için artık çöpe dönüşmüş boncuklarla kaplanmıştı. Arada bir bu boncuklara bastık, ayağımız kaydı ama düşmedik. Bir festivalin bir şehre, bir kasırgadan daha fazla zarar verebileceğini de Mardi Gras sayesinde görmüş olduk. Ama bu durum bizden başka kimsenin dikkatini çekmişe benzemiyordu. Bu arada Mardi Gras tabi ki New Orleans’a bir sürü para kazandırıyor. Ama insanlar insanlıktan çıkıyorlar yemin ederim, zaten tüketim toplumu ya bunlar, iyice deliriyorlar, çöpleri çöp kutusuna atmak anlamsızlaşıyor, çünkü mümkün değil o kadar çöpü belli bir noktada biriktirmek.

6) French Quarter’da normal birşeyler giymiş bir allahın kulu olmadığını gördük. Southpark’taki Mr. Slave gibi giyinmiş adamlar gördük. :) Ehieh.
Mesela yan masamızda “tavuklu vermicelli noodle” yiyen bir kral ile prens gördük. Onların çaprazında körili tavuğunu yiyen gelinlik giymiş zenci bir adam gördük. İşin bu kısmı eğlenceliydi cidden. Yani insanlar bir süre sonra giydikleri o kostümlerle haliyle insani bir takım ihtiyaçları gidermek durumunda kalıyorlar. Komikti bence.

7) İki Türk, üç Amerikalı arabada giderken sokakta başıboş dolanan bir köpeğe bu 3 Amerikalının “Aman tanrım, ne işi var başıboş, bak arabaların arasında dolaşıyor başına bir şey gelicek, Oh my gooooddd, Oh my goooddd” diye şaşırışlarını gördük. Biz de kendi sokak köpeklerimizi, daha doğrusu “it”lerimizi, itilip kakılan veya iyi ihtimalle yoklarmış gibi davranılan, varlıkları kanıksanıp unutulan o aç ve sefil hayvanları düşündük… Bu insanların şaşırmalarına şaşırdık. Bu duyarlılıklarını da seviyoruz ayrıca. Her zaman itin dötüne sokacak değiliz.

8) Cafe du Monde’da sütlü kahvemizi içer Beignet’lerimizi yerken, gitar çalan zenci bir kadınla, elektrikli keman çalan Asyalı bir kadını gördük. Ama aslında onları görmemizden çok, çaldıkları müziği duymamızdaydı mesele, başka bir alemden geliyor, başka bir alemin nefis, dingin, harika müziğini yapıyorlardı… Biri zenci, biri çekik gözlüydü… Şaşırdık. Çünkü burada zenciler sadece zencilerle takılıyor, beyazlar ne zencilerle ne Asyalılarla takılıyor. Asyalıları beyazlarla görmek mümkün ama bir zenci ve bir çekikgözlü fıkra gib yani. Öyle bir eyalet burası. (CD’leri vardı bu ikilinin. İsimleri Mother Tongue idi. Hemen edindik o CD’den.)

9) Günün akşamüstüsüne doğru kilometrelerce bitmeyen kalabalık gördük. Bir insanın kalabalıklardan kurtulmak isteyip kurtulamayışının ne kadar korkunç bir şey olduğunu gördük. Güneş hala tepedeyken herkesi sarhoş gördük. Bu durum bizi icabında ürkütmedi değil. Klostrofobik olacağız, bütün hayatımız boyunca klostrofobik kalacağız diye korktuk. Çünkü ÇOK kalabalıktı. Gerçekten ÇOKKK kalabalıktı. Ve biz bu kadar kalabalığı da sevmiyoruz.

Bütün bunları bünyemizin kaldırması zor… Kendimize gelmemiz için biraz zaman lazım bize şimdi…

* Fransızca’da Yağlı Salı anlamına gelmektedir kendisi.
Hamiş1: Bir de mor, yeşil ve sarı Mardi Gras renkleridir :)
Hamiş2: Fotoğrafların hepsi de Google’dan. Hala bir fotoğraf makinem yok. Ya da mesela tatlı fotoğraf makinesiyle tatlı kocam yanımda değil. :(

Yorumlar (16)

Kadınlar, rüyalar ve ejderhalar

Başlık, Ursula K. Leguin’in denemelerini topladığı bir kitabı. Onu da okuyun, zor okunur gerçi ama güzeldir, süper şeyler söyler Ursula Abla orada. (Meren sevmez kendisinin “Yerdeniz Üçlemesi”ni, evet inanabiliyor musunuz, böyle de bir adamla evlendim ben, ama olsun ben onu buna rağmen seviyorum:) :P

Aslında ben şimdilik sadece rüyalardan ve Sandman’den bahsedeceğim. Kadınlar hakkında söyleyeceğim çok fazla şey olduğu için toparlayamıyorum. Ejderhaları da çok sevmekten başka haklarında fazla bir bilgi sahibi olduğum söylenemez. Her neyse… Rüyalar…

Rüya çok garip bir şey değil mi sizce de. Geceleri o bitkisel hayatsı halimizle başımıza olmadık şeyler geliyor, gerçekten de olmuyorlar aslında, ama biz öyle sanıyoruz uyanana kadar, mutlu oluyoruz, mutsuz oluyoruz. Kimi zaman birine sırf rüyamızda kötü şeyler yaptı diye kızgın bile hissedebiliyoruz. Gerçek olmayan olaylar bizde o kadar da gerçek izler bırakıyor. Neden niye oluyor bu, birsürü insan araştırıyor, fikir üretti-üretiyor elbette, biyolojisi, psikolojisi… Freud’u şusu busu… Çok okumadım malesef, o konularda çok bilgili değilim… Ama başıma gelen garip şeyler var. Onları anlatmak isteği içerisinde bir insanım.

Bir süre önce, sanırım bir yıldan fazla olmamıştır, lucid dream (açık rüya) diye bir kavramdan tesadüfen haberim oldu. Bu kavramla tanışmadan önce, rüya görürken rüyada olduğunu farkedemeyen bir insandım. Örneğin kötü bir rüya görürken “ay aman, bu bir rüya uyanayım, uyan!” diyebilen insanları duyuyor ve çok şaşırıyordum. Ben saf saf kötü rüyayı görmeye devam ediyordum zira, ve sinirime dokunuyordu bu iş. Bunun doğuştan bir özellik olduğunu sandığım için değiştirebileceğimi bilmiyordum. Meğer insanlar bırakın rüyada olduklarını farketmeyi, rüyalarında yaşadıkları şeyleri kontrol edip olaylara yön bile verebiliyorlarmış…

Bunun yapılabilirliğinden haberim olduktan bir süre sonra, bir gece rüyamda süper güçler sahibi oldum, beni kovalayan kötü adamlardan kurtuldum. Harikaydı. Fakat o sıralar aynı zamanda ABD’ye yeni gelmiş bir kültürşokzede olarak uyku problemi çekmeye başladım ve rüyamı kontrol edip mutlu yarınlara kanat çırpma işi bir daha olamadı. Hatta malesef, rüyalarımı kurcalamaya başladığımdan mıdır, yoksa stresli bir hayat sahibi olmaktan mı, ABD’ye gelmeden önce iki üç kere karabasan yaşamış bir insanken, neredeyse ayda bir beni karalar basar oldu.

Önce biraz bu “lucid dream” konusundan bahsedeyim. Internet’ten biraz araştırınca gördüm ki, bunu yapmak için özel bir çaba harcamayan, bunu zaten yapabilen insanlar var (Öğrendik ki Meren Beyler de yapabiliyolarmış bunu). Ama insan isterse ufak bir iki teknikle, hatta sadece gün içinde uyanıkken kendisini bazı şeylere şartlayarak, yatmadan önce de bunları özellikle düşünerek bile ufaktan rüyalarını kontrol etmeye başlıyor. Bu şekilde rüyasında uçanlar, yunusa dönüşenler, Bruce Lee olanlar, Bill Gates dövenler filan var. (Bu konuyla ilgili olarak ayrıntılı bir şeyleri araştırıp Moleschino‘da yazmayı düşünüyorum aslında.)

Okuduğum birkaç forumda gördüm ki, “lucid dream” görebilen insanlarda “karabasan” da sık sık “basıyormuş” efendim. Karabasana İngilizce’de “uyku felci” diyorlar bu arada. Daha iki üç gün önceydi, yine karabasanla uyandım. Daha doğrusu tabi ki karabasan yüzünden “uyanamadım” bir türlü. Konuşamıyor, bağıramıyor ve zor nefes alıyordum. Ahmet’te kalmıştım hatta, o uyanıktı, orada bilgisayarı kucağında oturuyordu ve ben onu görebiliyor ama uyanamıyordum. Bir şey olsa, saat çalsa da ben uyansam istedim. Hatta Ahmet yanıma doğru geldi, bir kağıt yırtıp not falan yazdı, ama kıpırdayamadım. Berbattı.


Bütün bunlar böyle olup dururken, tesadüfen bir kitap aldım ben. Daha önce bahsettiğim, YıldızTozu’nun yazarı Neil Gaiman’ın yazdığı bir çizgiroman aslında bu. İsmi Sandman. İçeriğinin rüyalarla ilgili olduğunu bilmeden, içinde bir “Dreamlord” olduğundan habersiz bir şekilde, sırf Neil Abimiz yazmış diye ilk iki cildini ısmarlamıştım Amazon’dan. Dün teşrif buyurdular ben de heyecanla okumaya başladım… Okuduğum en iyi çizgiroman bu sanırım. (İçeriğinden çok fazla bahsedip okumak isteyenlerin heyecanlarını kaçırmak istemiyorum.) Ama benim halihazırda mıncıklayıp kurcaladığım rüyalarıma ne kadar iyi gelecek orası tartışılır. Zira, hemen bu sabah, kötü bir şey olmamakla birlikte başıma daha önce hiç gelmemiş bir şey geldi. Hayatımda ilk defa, çalar saatle ilginç bir rüyanın ortasında uyanıp, hemen yeniden uykuya dalmaya çalıştım ve rüyamın devamını görebildim. Eskiden hiç göremezdim rüyaların devamını… Aslında öyle birşey de yok, yani “rüyanın devamı” çok saçma bi mevzu ama, ama en azından rüya görmeye devam ettim, ve uyanmadan önce gördüklerimle bağlantılı şeyler gördüm. Hem de bir saat boyunca, 6 dakika aralıklarla “ertele”diğim için çalıp duran telefon alarmı ile.

Bir yandan, bu işin üzerine gidip rüyamda uçmak, kedi olmak, Meren görmek gibi işleri kontrol edebilmek düşüncesi beni cezbederken, bir yandan da, Doğa Ana’nın işlerine karışıp bana gördürmek istediği rüyaları elleşmesem mi diyorum. Yani bir bildiği vardır herhalde, sevmediğim geçmişteki bir insanı bana yılan vücudu içinde gördürüp üzerine bastırırken. (Ya evet gördüm ben bi kere böyle bir şey, öyle cani de olabiliyorum.) Belki Doğa Anacığım bana o korkunç rüyayı gördürürken, gerçek hayatta yapamadıklarımı yapıp rahatlamamı sağlıyor… Kim bilir. Yani ben onun işine karışırsam bırakın rüyaları, acaba gerçek hayatın dengelerini de altüst eder miyim? Karışık işler…

Bu arada Sandman Türkçe olarak Arka Bahçe Yayıncılık tarafından çıkarılıyormuş. Ben her zaman orjinalini okumaktan yanayım, ama o benim kendi artisliğim, çok iyi İngilizce biliyorum ya, o yüzden bu kadar artis bir insanım. Güvenilir bir kaynaktan aldığım bilgilere göre Türkçe çevirisi de fena değilmiş.

Sandman de bu kadar mı karizmatik, bu kadar mı nefis bir karakter olur. Bu eser müthiş bir grup çalışması, yani sadece Gaiman’ın hastası olunası kurgusu öyküsü değil, çizimler de bir ayrı güzel.

Ürkünç… Ama güzel.

Şimdi gidip nasıl uyurum ben artık onu bilemiyorum yannız… :( :)

Yorumlar (19)

Gecikmeli olarak sevgili insanların gününe ilişkin kısa bir söz

Ben kocamdan uzakta sevgililer gününü acılar içinde kıvranarak geçiriyorum, kocam bana neden Fedex’le gül yollamamış diye ağlamaktan gözlerim şiş, burnum musluk gibi akıyor sanıp da üzülenler var ise belirteyim. Benim sevgililer gününe ilişkin hislerim şu sevdiğim yazarın, blogunda bizler için yazdığı şu süper şiirle özetlenebilir. (Fatih’i anneme bu şiiri çevirmekle görevlendiriyorum buradan. Saygılar.)

Neil Gaiman’ın Yıldız Tozu kitabını okumayanlara da yeri gelmişken önereyim… Nefis bir peri masalı.

(Evet çok gıcığım, biliyorum. Ukalayım, alternatif takılıyorum.)

Yorumlar (8)

Fareli Evin Soya Sütçüsü

Hani koyduğum zehirli yemlerden etkilenmediklerini sandığım fareler var ya. Onlar (ya da bir kısmı) öldü. Zehirli yemleri yedikten yaklaşık iki gün sonra her gün bir tanesini evin ya da bahçenin muhtelif yerlerinde ölmüş bulmaya başladım. Bir, iki, üç derken bunlar sülalecek benim eve konuşlanmışlar Katrina sonrası ortalıkta kimseler olmayınca heralde üre babam üre olmuşlar. Aferim… Labda sözde “insanlık” için öldürdüğüm heyvancıklar yetmiyordu zaten. Gerçekten kötü hissediyorum kendimi ya, yani bunlarla birlikte yaşamanın bir yolu olsaydı keşke.


Tabi bu hayat doğası gereği bir “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” olduğundan, çeşit çeşit maceralarımı bayilerden edinip benim şizofren olduğuma karar vermeniz mümkün:

- Düygü Yunanistan’da yaralı yaban hayvanlarının tedavisi için çalışan bir gönüllü.
- Düygü labda erkek kurabağaları, sperm elde etmek için öldürüp testislerini –çok afedersiniz- parça pinçik eden bir doktora öğrencisi.
- Düygü “canlı canlı kaynatıyollar” diye kabuklu deniz canlılarını yemekten kaçınan düygüsal şahsiyet.
- Düygü “ay mutfağımda fare var, aman gece gelir kulağımı burnumu üfüre üfüre yirler” diye fareleri zehirli yemle kandıran ve katleden cani ev kadını.
- Düygü yıllarca marketten kıyma satın almayıp soya eti ile beslenen yarı vejeteryan organizma.

Oeh yani.

Soya eti demişken, Nathan ve Melissa’nın vejeteryan olmaları sebebiyle hayatıma “soya sütü” diye bir anlam, bir harikalık girdi. (Annemin ona zorla yedirmeye çalıştığım soya etini hatırlayıp yüzünü ekşittiğini görür gibi oluyorum:). Süper bir şey bu soya sütü. Tadı süte oldukça benziyor. Zaten ben bu Amerikalıların normal inek sütünü hiç sevmiyor ve içemiyordum. Sulu gibi bir acayip. Üstüne bir de gaz yapıyor bende süt, dayanamıyorum içiyorum sonra havalanmaya hazır hale geliyorum. Sütün insanda gaz yapmasına inek sütündeki “laktoz şekeri” sebep oluyor. Laktoz bağırsaklarımızda “laktaz” adı verilen bir enzim tarafından sindiriliyor. Ama bazılarımızda bu enzim yeterli üretilmiyor. O yüzden belli bir sınırın üzerinde laktoz tükettiğimizde (benim durumumda bir bardak sek süt içmek, ya da sabah kornfileyks falan yemek oluyor bu) laktazın yetişemediği laktoz şekerlerini, bağırsaklarımızdaki bakteriler “yiyor”. (Evet, doğru duydunuz bağırsaklarımızda çeşit çeşit bakteri yaşıyor efem.) Bakteriler bu “yeme” sırasında metan gazı üretiyorlar. Biz de çok afedersiniz osurarak o gazı (ve yanında başka bir takım gazları) çıkarıyor ve mutlu yarınlara koşuyor, uçuyoruz, uçan balon oluyoruz…

Yani diyeceğim o ki soya sütünde laktoz yok, osurtmuyor kendisi. Ne hoş değil mi?

Şimdi diyebilirsiniz ki, “Bir önceki gün anlatacak çok şey birikti derken bunları mı kastetmiştin?”. Eheh hayır, bir koca paragraf boyunca osuruktan bahsetmeyi planlamıyordum elbette. Ama oldu bir kere. Umarım kimse kendini cinsellikten ilk kez bahsedilen orta okul fen bilgisi derslerinde, bir kısım öğrencinin kızarıp bir kısmının kikirdediği zamanlardaki gibi hissetmemiştir :) Altı üstü CH4. Öyle karmaşık bir molekül bile değil.

Bu arada ev çok sevimli. Meren’i eksik :((((

(bir gün sonra gelen edit: bu sabah, “ya bu banyoda iki gündür acayip bir koku var” diye artık iyice meraklanıp köşe bucak arayınca, küvetin altında ölmüş başka bir fare bulmam (4 etti), ama onun da ötesinde, sabaha karşı saat 5-6 gibi, üst katta koşturup eşelenen farelerin beni uyandırmaları, ürkütmeleri sonucu, artık onlara acımıyorum. Artık savaş ilan ettim. Bu şehir ciddi bir fare sorunuyla karşı karşıya!)

Yorumlar (7)

Pardus kurdum, roaaarrr

Anlatacak birsürü şey birikti.

Cuma günü elalemin kablosuz Internet’ini sinsice kullanmaktan kurtulup, evde kendi Internet’imin deryalarında yüzmeye başladığım zaman uzun uzun yazacağım.

Ama şimdi çok heyecanlıyım, bunu yazmadan duramıyorum. Bilgisayarıma sonunda Pardus kurdum geçtiğimiz hafta sonu. Şu anda Pardus ile ilk blog yazımı yazıyorum ve yüklüyorum :)

Pardus’a ilişkin (aslında tüm Linux dağıtımlarına desem daha doğru olur sanırım) en güzel şeylerden biri de virüslerden artık korkmama gerek olmaması. (öyle aklıma geldi bir an…)

Artık ben de penguenli bir masa üstünü hakettim sanırım:

Yürrü be Pardus

Yorumlar (3)

bireyking nivs

Bir türlü vakit bulup aklımdakileri ve yazmam gerektiğini hissettiklerimi yazamadım. Oysa ki yollarda yürürken blog cümleleri kuruyordum New Orleans’ın bir türlü kendine gelemeyen haline bakıp bakıp. Katrina Kasırgası’nın üzerinden 5 ay geçtiği halde hala toparlanamamış bu şehirden mi bahsetseydim, yoksa Bill Gates’e Servetinizi petrol ile yapmadınız, bilek gücü ile yaptınız, Türkiye’nin sizi çok heyecanlandırdığını söylediniz. Türkiye için duygusal şeyler mi besliyorsunuz, elini tutmak mı istiyorsunuz?” diye soran kadın ve benzerlerinin güzel yurdumun en hakiki vatan hainleri olduğuna nail olmamdan mı, o kadını bir bulsam nasıl da tokat içinde bırakacağımdan mı, ya da ne bileyim, Meren’siz hayatın hayat olmamasından mı bahsetseydim.

Dedim ki en iyisi havadan sudan bahsedeyim.

Gelir gelmez, derslere girdiğimiz binanın çok soğuk, dışarının bahar sıcaklığında olması yüzünden ne olduğumu şaşırıp, dur en iyisi nezle olayım ben dedim. (İnsanlar benimle “Aa Türkiye’den bize kuş gribi mi getirdin, ne kadar incesin” diye dalga geçtiler). Nezleye yakalanmama sebep olan o ilk günlerin koşulları şöyleydi: binanın ısıtma sistemi kasırgada zarar görmüş olduğundan ve içeriyi havalandırmaya zorunlu hissettiklerinden, derslik de dahil olmak üzere tüm binada klima çalışıyor, bir saat içinde sınıfta herkes paltolarını eldivenlerini giymiş, titreyerek ders dinlemeye çalışır hale geliyordu. Ben Ankara’nın kuru soğuğunda ve ODTÜ Fizik’in taştan binalarında öyle üşümek görmedimdi. İşin garip yanı, bu duruma ilişkin kimse birşey yapmıyordu. Sonunda dekana kadar çıkan bir mail attım pek sevgili proflardan birine. Sınıfa iki tane elektrikli ısıtıcı almayı kabul ettiler. Burası gerçekten çok acayip bir yer oluyor bazen. İnsanları bir şizofrenlik hali almış… Aman neyse.

Ev kiraladım bu esnada bir de. Kendisi bir “shotgun”. Aşağıdaki resimde primitif bir krokisini görüyorsunuz.

Neden “shotgun” dendiğini resimden çıkarmış olduğunuzu ve beni bu konuda yormayacağınızı umuyorum. (Evet ben bir ukala dümbeleğiyim. Merhaba.)

Sevgili okulumuz yurt binaları daha hazır olup açılmadan bizi buralara sürüklediği için, herkes nerede kalacağını sapıtmış durumda. Zira kasırga sonrası ev kiraları genellikle 4 basamaklı sayılardan oluşuyor. Kimse uygun fiyata ev bulamıyor. Benim şansıma Cavit (bizim bölümden bir arkadaş) Houston’a taşınacak oldu. Onun evine de ben çıktım. Ev New Orleans’ın çok güzel bir muhitinde (meşhur St. Charles caddesine ve Tulane Üniversitesi’ne yakın). Çok da ucuz (3 basamaklı ve 3 rakamı ile başlıyor). Ama baya eski bir ev. (Pencerelerden birini açmaya çalışırken, az daha koparıyordum :) Bi de ben ne yapayım o evi, içinde Meren olmayınca… Oofffff offf… Öte yandan, tamamen kendime ait, yurt odası olmayan, ve Meren’imden başka kimseyle paylaşmayacağım bir yerin sahibi oldum ilk defa ben bu hayatta. -ki o hayat ne garip-.

Temizlik yaptım, eşya falan yerleştirdim. Eğer Meren gelmiş olsaydı fotoğraf çeker gönderirdik. Bu arada evin elektriğini, internetten bir form doldurarak açtırdım. Evet sadece online bir form. Amerika’nın bu yönlerine hastayım. Evlerle ilgili çok sevdiğim başka bir şey de, her evin kendi beyaz eşyasının olması. Yani buzdolabı, ocak, genellikle mikrodalga fırın, hatta kimi zaman bulaşık makinesi falan oluyor evlerde. Taşımaya satın almaya gerek olmuyor. Bir de herkesin ortak çamaşır yıkadığı biryer oluyor. Benim evde bulaşık ve çamaşır makinası fasiliteleri mevcut değil malesef. Ama zehirli yemleri yiyip ölmemeyi başarabilen faremiz var tanrılara şükür. (Ev giriş katı da:) Tabi o fareler bilseler ki ben onlardan korkmuyorum, hatta icabında laba götürür keserim. Mutfakta yere lab önlüğü ve lab defteri bırakırsam belki mesajı alıp bir daha bana bulaşmazlar diye bir umut da yok değil içimde.

Bu aralar çok tatlı Amerikalılarla tanıştım, Ahmet sayesinde. Acayip iyi vakit geçiriyoruz, harika insanlar. Bize yemek yapıyolar (red beans and rice - yani bildiğimiz kuru fasülye pilav kibin bişi), arabalarına atıp oraya buraya götürüyolar. Komik, akıllı, tatlılar işte. Nathan ve Melissa.

Ne kadar ruhsuzum ben bugün. En iyisi burada son vereyim bu zalak blog yazısına. Belki daha sonra Nathan ve Melissa’yla maceralarımızdan bahsederim…

Yorumlar (7)