Archive for Sakin olmak lazım

Madde 1: Oğuz Atay - bir “Tutunamayanlar” okuma macerası

oguzatay-769527.jpg

Aklımda bir sürü şey var ama bir türlü yazamıyorum sevgili okur. O yüzden karar verdim, yine “sevgili günnük” tadında yazacağım, hayatımı madde madde anlatacağım sana. Belki böylece üzerimdeki “yazı yazmalıyım” yükü biraz kalkar, o zaman acelesi de kalmaz, o zaman asıl yazmak istediğim, derin ve ağdalı ve mesaj kaygılı ve hayat sorgulamalı yazılarıma odaklanabilirim, canım okur.

Canım okur dedim de hatırladım, mesela sonunda Oğuz Atay‘ın “Tutunamayanlar” kitabını okudum. Biraz bodoslama oldu bu konuya girişim aslında. Öyle bir maddecik olarak geçilmemeli bu konu. Uzun uzun anlatmalıyım bu işin öyküsünü.

O zaman bi dakka. Aklıma harika bir fikir geldi pek sevgili okur. Seni yazı manyağı yapacağım, yazılara boğacağım seni, canımlarım benim. İşbu yazı, geçen aylarda buraya kaydetmediğim hayatımın maddelerinden ilkidir. Diğer maddeleri de tane tane, günaşırı filan gireyim, ayrı ayrı yazılar olarak. Bir alana 10 tanesi bedava olsun, herkes neşe ile coşsun.

Oğuz Atay diyorduk, tutunamıyorduk. Efendim bu Tutunamayanlar isimli kitap, bendeniz bir zamanların azılı kitap kurdu biyolokum kişisini, kalınlığı ve hakkında yapılan yorumlar ile KORKUTMAYI başaran tek kitap olmuştur. Ben 1999 senesinden beri “bu kitabı okumam lazım, ama yok şimdi zamanı değil” diye dolanıyorum. Sırtımı kambur eden bir yük, ayağımda git gide büyüyen bir nasır haline geldi zamanla. 1999′dan beri sayısını hatırlamadığım kitap okudum, okuyamaz mıydım bir aralık? Okuyamadım işte. Okumadığım kitabın üzerimdeki etkisi ile yaşadım, kitabevlerinde kitapla göz göze geliyorduk, ben hemen bilim kurgu ve fantaaazi bölümünün arkasına saklanıyordum. Bir sefer kasada beklerken kitabın uçarak bana doğru geldiği sanrısına bile kapıldım. Ama hayır hazır değildim. Okuyamazdım. Çünkü:

Bu kitabı bana üç kişi “kesinlikle okuman lazım” diye önermişti. Bunlardan ilk ikisi, bir zamanlar beni hastalıklı şekilde sevmiş, ama artık pek de iyi hatırlamıyor olduklarını tahmin ettiğim güzel insanlardılar (Aytekin ve Dilay). Üçüncüsü ise neyse ki beni halen hastalıklı şekilde seven kocam kişidir.

Kitabın şu deli dünya üzerindeki valığından ilk haberdar oluşum ODTÜ’de hazırlık okurken tanıştığım çok yakın bir arkadaşım olan Aytekin sayesinde oldu. (Aytekin aynı zamanında bana Dream Theater’ın Scenes from a Memory albümünü de çekip veren süper bir insandı). Ama herif bana adam gibi “al şu kitabı oku” filan diyeceğine şuna benzer bir şey demişti: “Duygu, bizimkilerle -ev arkadaşları filan- Tutunamayanlar diye bir kitap okuduk. Süper bir kitap, inanılmaz. Ama yani kitabı oku, intihar et. İntihar etmemek ayıp olur okuduktan sonra.

Hah şimdi. Ben zaten bunalımlı bir bünyeyim. Dünya’nın hali ne olacak, doğayı katlediyollar, hayvanları tüketiyollar, “the government totally sucks” diye daha o zamandan içlenir, icabında sokaklarda filan ağlarım utanmam (sadece dünyanın haline değil kendi halime de ağlarım). Ben okur muyum o kitabı? Okumam tabi ki.

Başladım beklemeye, ruhen daha sakin, daha dengeli olduğum bir zamanı aradım durdum, ama ruhen bir Sabit Efendi olamadım (evet 1999′dan beri).

Yetmiyormuş gibi, Aytekin’in kitaptan bahsetmesinden birkaç yıl sonra birgün, şu zalim gezegende konuşlanmış, en yakinim ve tanıdığım en bunalımlı bünyelerden biri olan Dilay’ın da bu kitabı Kuran-ı Kerim bellemiş olduğunu öğrendim. Öyle ki Fransa’ya göçerken bavuluna böyle kocaman bir kitabı sıkıştırmayı başarmıştı. Kitabı tekrar tekrar okuduğundan bahsediyordu, hatta kimi zaman çantasında filan mı taşıyordu ne? Artık kesinlikle karar vermiştim. Aytekin “oku intihar et” diyorsa, Dilay da elinden düşürmüyorsa, bu kitabı okumak benim -çogafedersiniz- ağzıma sıçacaktı. Kesin içinden çıkamayacağım bir bunalıma girecektim kitabı okursam. Kendime bir daha gelemeyecektim, tutunamayacak düşüverecektim, kafayı gözü yaracaktım. (Bu noktadan sonra kitapçıların kapısından bile giremez olmuştum, herkes birbirine fısıldayarak bana neler olduğunu konuşuyordu).

Ve sonra Meren’le tanıştım. Hiç kitap okumadığını, ama Oğuz Atay okuduğunu söyleyen bu kardeşimiz, benimle ilk buluşmasına, hediye olarak elinde “Tutunamayanlar” ile gelince ben oracıkta bayılmışım :) O gün (sene 2005) Tutunamayanlar’ı biran önce okumam gerektiğine karar verdim (bu kararı verirken biraz da Meren’e karizma yapmaya çalışıyordum belki, belki fobimi belli etmemeye çalışıyordum, ezik). Ben de ABD’ye göçerken sıkıştırdım kitabı bavulumun bir köşesine, sanki patlamaya hazır bir bomba gibiydi, ya da radyasyon yayan bir külçe uranyumdu. Ama bavul, havaalanındaki güvenlik taramalarından geçmeyi başardı. Bu sırada Dilay, Paris’te kutu gibi odasına kapanmış, çıkıp Şanzelize’de gezmek varken, bloguna kitaptan bölümler yazıyor (kopyala yapıştır değil, bildiğiniz bilek gücü), şarap içiyor ve hem Turgut hem Selim için ağlıyordu. Aytekin’den yıllardır haber almadığım bir zaman dilimindeydik.

Meren bana kitabın aslında bunalım munalım olmadığını, insanların bu kitabı yanlış anlamaya eğilimli olduklarını, kitabı okursam kendimi kötü filan hissetmeyeceğimi “defalarca” söyledi. Ama ben yine de, ruhu sabit bir efendi olmayı beklemeye başladım yeniden. (Beni beklemekte olan Nazi ruhlu bir hoca, bir Katrina Kasırgası vs olduğunu bilmiyordum, her şey çok güzel olacak sanıyordum elbette). Sonunda ruhen sabit bir insan olmanın benim için imkansıza yakın olduğuna karar verdim.
Ve okudum…

Sonuç: Acaba okuduğum en güzel kitap desem başkalarının yazdıklarına haksızlık etmiş olur muyum? Olursam olurum be hayat.

Bitirirken şunu da eklemek istiyorum: kitabı okuyunca ister istemez hayatın, insan ilişkilerinin yapaylıklarını, saçmalıklarını, insanın kendini kandırışlarını, kalabalıklar içinde hissedilen o acı verici yalnızlığı filan düşünüp “lanet olsun” diyesiniz geliyor. Çok hüzünleniyorsunuz. Her şeyi gerçekte oldukları anlamsızlıkları ile görmeye başlıyorsunuz belki de. Kitabı bitirdiğimde bu hislerimi Meren’e anlattığımda ve kitap hakkında daha önce duyduklarıma artık anlam verebildiğimi söylediğimde Meren bana “iyi ya, işte ben bu anlamsızlıkları görebilen bir insan olduğum için üzülmek yerine sadece mutluyum” dedi. :)

İşte sevgili okur, hayatımdaki gelişmelerin birinci maddesi budur.

Yorumlar (16)

moleschino ve hamile arnold

Moleschino‘nun sayfaları arasında kaybolmak isteyip kaybolamayanlar, ve hatta aramıza en son katılan Atilla Aktuna tarafından yazılan kitap hırsızlığının tarihçesi hakkındaki pek keyifli yazıyı okumak isteyip okuyamayanlar… Sunucu’dan kaynaklanan bir problem yüzünden bir süre sayfaları çeviremeyeceğiz gibi görünüyor :( Bu ufak problemin çok uzun sürmeyeceğini umuyoruz.

Meraklananlara buradan haber edeyim dedim. Her şey kontrol altında.

Son olarak sizleri bir “nörd” espirisiyle başbaşa bırakıyorum :)

Yorumlar (8)

Bad Car-ma

Otobüs diyorum… Otobüs. :( Otobüs istiyorum. Metro istiyorum.

Araba istemedim ki ben hiç hayatımda. Tekeri olan şeylere dair isteklerim başkaydı benim: Küçüktüm, patenim olsun istedim, dört tane minik tekeri vardı onların. Pürüzsüz betonlarda çok nefis kayılır, çok mutlu olunurdu. Zamanla tekerlerin sarısı aşınıp altından siyahı görünürdü.

Burdur’da göl yolunda bindiğim bisiklet vitesli olsun istedim, artık kuğu bisiklet olmasın istedim, yokuşları daha rahat çıkmak, inişlerde daha çok hızlanabilmek için. Bisikletle şehirler arası yolculuk yapmak istedim (henüz başaramadım:). İki tekeri vardı bisikletlerin. Büyük ve inceydiler bu tekerler, tellerine renkli boncuklar da takılabilirdi ve de mutlulukla bir ilgileri olmalıydı.

Hep otobüs çabuk ve boş gelsin, Güvenpark’ta ODTÜ dolmuşunun sırası kısa olsun, gece geç vakitse dolmuş çabuk dolsun istedim. Dolmuşların tombul tekerleri ve kötü amortisörleri vardı, insanı hop hop hoplatırdı. Ben buna rağmen arka sıranın en sağına oturmayı severdim. Ve paramı uzatanlara her zaman teşekkür ederdim (duyacakları şekilde). Rahatlıkla bir ilgisi vardı sanki o koltuğun. Sanki dolmuşun en izole koltuğuydu. Önü boştu mesela, ani frenler açısından riskliydi. Yalnızlıkla bir ilgisi olmalıydı, ama seçme şansı sunan bir yalnızlık. Her şeye rağmen yanınıza oturan kişiye yol sorabileceğiniz, yani başın küçücük bir çevrilişiyle kurtulunabilecek bir yalnızlık.

Sonra metro’yu gördüm bir gün… Yeni, cici, turuncu bir şeydi.

Metro, benim göz bebeğimdi. Gecikmezdi, hızlı gider insana kötü süprizler de yapmazdı. Çok ses çıkarmaz, havayı kirletmez, hoplatıp zıplatmaz, korna çalıp insanı germezdi. Metronun tekerleri de bambaşkaydı. Onun geldiğini önüne kattığı rüzgardan anlardım, daha tünelin ucunda kendisi görünmeden saçlarımı uçuştururdu. Metro büyük şehirin en güzel oyuncağıydı. Ve ben büyük şehirleri, ve onların örümcek ağı gibi metrolarını, ve metroların içindeki çalgıcıları, duvralarındaki resimleri seviyordum. Her yere metro gitsin istedim. Dolmuşlar ortadan kalksın istedim.

Bütün bu tekerlerin ve onlara dair isteklerin arasında arabanın tekerlerine yer yoktu benim hayatımda. Araba bencilce bir kavramdı. Tamam onun da tekerleri vardı, ama 5 kişiden fazlasını taşımayı sevmezdi o tekerler. Üstelik hiçbir zaman da o rakama ulaşmazlardı ya. Ayrıca arabaların sahipleri hep işkilli olurlardı. Çoğu otostop çekenlere durmaz arabalarını paylaşmak istemezlerdi. Parketmesi de sorundu. Araba yalnızlık demekti, yolda kitap okuyamamak demekti. Havayı kirletmek, kendini zorla insansız küçücük bir kutuya kapatıp trafiğe çıkmak, ve o trafikte sıkışıp öylece beklemek, inip yürümeye karar verememek demekti. Klostrofobikti araba.

Modellerinden, ne kadar benzin yaktıklarından, bujilerin meme yapmasının ne demek olduğundan falan anlamanız gerekliydi. Oysa ki metronun çalışması için metroya binen herkesin bunlardan anlamasına gerek yoktu. Üstelik metrolar herkesindi, bütün koltuklar üzerinde herkes eşit haklara sahipti. Arabalar büyük şehirlerin en gıcık oyuncakları, insanoğlunun özündeki bencilliğin ve asosyalliğin de en güzel kanıtlarıydı. Bence…

Ben araba falan istemiyordum. Aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Şimdi bir tane almak zorundayım. Yoksa bu koskoca şehir klostrofobi olacak bende. Artık süpermarkete kendim istediğim zaman gidebilmek, ve istediğim kadar kalabilmek istiyorum :(

Batsın bu dünya. Gerçi… Bir kez daha düşündüm de…

(en baştaki fotoğraf: A. Murat Eren:)

———– 5-10 dakika sonra———— Good karma —–

Öte yandan… “Neden kafamı araba almanın bu kadar çetrefilli oluşuna, fasülyenin neden bir türlü pişmediğine takan bir insanım da, şu yukarıdaki ablalar gibi bir insan değilim ben” diye de düşünmüyor değilim zaman zaman. :) “Google idol”ın ilk kazananları.

Yorumlar (8)