Archive for Fotoğraf

Planet Earth: duyduk duymadık demeyin, “hayatın anlamı”nı buldum!

Hafta sonu Louisiana’nın doğal yaşam alanlarını keşif gezilerimizin ilkini sonunda gerçekleştirdik ve uzun zamandır aklımda olan Jean Lafitte Ulusal Parkı‘na gittik. Louisiana doğası bataklıklardan ibaret (wetlands). Ama bataklıklar, Sabancı gibi içini doldurup, kurutup üzerine bina dikmeye çalışılması gereken bir avuç çamur değil, biyolojik çeşitliliğin oldukça fazla olduğu görülmesi ve korunması gereken doğal yaşam alanları. Hatta, binlerce canlıya ev sahipliği yapmanın yanı sıra, bataklıklar burada kasırgalara karşı doğal barikat görevi de görüyorlar.

Bataklık (Bu fotoğrafı Meren çekti)

Hem Remziye’nin yakında Şili’ye taşınıyor olması yüzünden “New Orleans’ta gezilmedik yer bırakmamak” amacına istinaden, hem de doğa aşığı insanlar olduğumuzdan düştük yollara. Parkın yaşadığımız yere 30-40 dakika uzaklıkta olması da cabasıydı.

Jean Lafitte Ulusal Parkı bataklıklar arasında dolaşmaya olanak veren harika yürüyüş yollarına sahip. Çamura saplanma tehlikesi olan yerlere devlet tahta yollar yapmış. Fakat parkın girişinde “tahta yoldan ayrılmayın” levhasına rağmen bir kurbağanın peşine takılıp yoldan ayrılınca çamura saplanan bir kişi vardı aramızda, kim olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Remziye’nin önünde uzanan yol

Hemen herkes fotoğraf makinalarını kuşanmıştı ve bir hayvana rastlamayı heyecanla bekliyordu. Fakat hava soğuk olduğundan, ortalıkta uçuşan bir iki kırlangıçımsı kuş dışında bir süre hiçbir hayvana rastlayamadık. Bataklığın en meşhur sakinlerinden bir timsah, bir yılan aradı gözlerimiz nafile. Bu arada bataklığın ilginç bitki örtüsünü incelemek bile keyifliydi. Bataklıklarda yaşayan bitkilerin kökleri sürekli olarak su ya da suya doymuş toprak içinde bulunduğundan ve bu ortam, kuru toprağa oranla çok daha az oksijen içerdiğinden, bitkilerin bir şekilde oksijene ulaşabilmeleri gerekiyor. Bu yüzden bazı ağaçlar nefis bir adaptasyon geliştirmişler: kökleri yer yer suyun üzerinde kalacak şekilde çıkıntılara sahip.

Ağacın kökleri
Kök yakın plan

Buradaki bitki örtüsünün vazgeçilmez bir parçası da İspanyol yosunu (Tillandsia usneoides). İsminden yosun olduğu sanılsa da ve nitekim buralarda da pek çok insan kendisini bir çeşit liken sansa da bu, aslında başka ağaçlar üzerinde yaşayan ve onların besinlerini çalan bir çiçekli bitki türü. Ağaçlardan öbek öbek sarkan ve rüzgarla sanki ağacın saçlarıymışçasına salınan bu ilginç bitki sadece Amerika kıtasında, ABD’nin güneydoğusundan Arjantin’e kadar olan bir bölgede bulunuyor. Bu bitkinin yarattığı atmosfere bakınca - ki ürkünç olabiliyor - New Orleans’ta bu kadar çok hayalet ve zombi öyküsü anlatılmasına şaşırmamak gerek. Karanlıkta uçan bir hayalet filan sanabilirsiniz bunları :)

İspanyol yosunu ile kaplanmış bir ağaç

Her neyse, bitkilerin hastasıyız, ama timsah görmek istiyorduk. Bu yüzden patikanın sonuna kadar gittik, bataklığın üzerinden geçen bir köprü ile hemen ileride son buluyordu patika. Bu arada yanımızda pek tatlı bir şahsiyet olan Amit (Hintli) ve meditasyon yapma maceralarımız sırasında tanıştığımız iki Hintli arkadaş daha vardı. Amit, Hindistan’da doktorasını yaptığı enstitüde yılan avcısı olarak biliniyormuş, zira kampüse ne zaman yılan girse onu çağırırlarmış, o da yakalarmış :) Bu maceralardan birinde kendisini bir kobranın ısırması şerefine bile nail olmuş - gözlerinde bir aşk ile anlatıyor bu olayı. (Bu arada “üniversite kampüsüne kobra girmesi” bir nedir, bu Hindistan nasıl memlekettir? sorarım size). Onun zooloji okumuş ve uzun zamandır vahşi yaşam fotoğrafçılığına gönül vermiş olması gezimize ayrı bir lezzet kattı. Meren ise adamcağızın 300 mm prime objektifine el koyarak ve kuş fotoğrafçılığına ilk adımını atarak olaydan kendine bambaşka lezzetler çıkarmayı başardı - yüzündeki hain gülümsemeye bakın ehehe - :)

Amit, Meren ve 300 mm
300 mm objektife takılan kuş (Bu fotoğraf da Meren’e ait)

Patikanın son bulduğu yerden geri dönerken Remziye müthiş bir keşif yaptı: cüce palmiyelerden birini oynatınca, yaprakların rüzgar almayan tarafına saklanmış ağaç kurbağaları (Hyla cinerea) gördük! Yaşasın sonunda kuş dışında bir hayvana rastlamıştık!

Herkes kurbağanın etrafına toplaştı

Bir minicik ağaç kurbağasının bir grup insanı nasıl deli divane ettiğini görseydiniz… Onlar kurbağanın fotoğrafını çekmeye çalışırken ben “bu dünyayı ve üzerinde yaşayan muhteşem canlıları kurtarabilmek için hala umut var galiba, yani şu insanların heyecanına bak, doğal ortamında minicik bir kurbağa görmek insanları nasıl da mutlu ediyor, acaba bunları göremeyeceğimiz günler gelecek mi, ama hayır, olamaz, gerekirse kurbağaların kurtulması için canımızı vermeliyiz” gibi bir takım düşüncelere daldım. (Bu arada dünya üzerindeki kurbağa türlerinin inanılmaz bir hızla yok olduğunu biliyor muydunuz? Kimi kaynaklar bunu “amfibi krizi” olarak bile tanımlıyor. Daha fazla bilgi için buraya.)

Onlardan sonra ben de bir iki kare çektim, şans eseri bir tanesi fena çıkmadı :) (bu arada kurbağanın büyüklüğü - daha doğrusu minikliği - hakkında fikir sahibi olabilmeniz için: bu arkadaş işaret parmağımın bir boğumu kadar, ama ondan 100 kat daha sevimli :)

Ağaç kurbağası - yirim (mecazi olarak)

Eve döndükten sonra Amit’in elime tutuşturduğu Planet Earth‘ü izlemeye koyuldum (Discovery Channel’ın çekimleri 5 yıl süren belgesel dizisi). Yıllardır televizyonsuz yaşamaktan dolayı Discovery Channel’a uzak kalan ben, bu belgeseli şimdiye kadar nasıl olmuş da izlememişim diye hayıflandım. O kadar güzel ki, gördüklerimin ihtişamından, güzelliğinden gözlerim doldu. Amerikan kapitalizminin dünyaya küçük bir hediyesi. Bu ülkenin hem dünyadaki bir sürü problemin ana kaynağı olup, hem de içinde böyle işler yapan insanları barındırması ne acayip bir ironi.

779512_xl.jpg

Bir süre hayatın anlamını sorgulamayı bırakabilirim, çünkü becerebiliyorsan böyle bir ekibin parçası olup insanların bu güzelliklerin farkına varmasını sağlamak, bunları belgelemek, korunması için uğraşmak; eğer beceremiyorsan doğayı anlamaya çalışmak (sıkıcı ve mutsuzluk verici bir laboratuvarda dahi olsa) bana bir anda yeterince anlamlı geldi :) Bu his “solmaya” başladığı zamanlarda bir bölüm Planet Earth izler kendime gelebilirim belki. Yine de hiçbir şey kurbağayı kendi elinizle bulup onun sırtına dokunmaya benzemiyor.
Siz de izleyin, siz de dokunun.

Yorumlar (7)

Baklavayı uçurtma, mangala havaifişek saplanır, sonra hayvanat bahçesinde hastalık kaparsın, House bile kurtaramaz. Di mi Cevat Abi? Evet.

dsc_6365_k.jpg

Aslında yazmak istediğim bir sürü şey var. İç karatıcı şeyler. İçinde “Hayatın anlamı ne ulan söylesin biri artık!” gibi isyankar cümlelerin dizi dizi dizileceği şeyler. Ama kafamı toparlayıp yazamıyorum bir türlü (hadi yine yırttınız). O yüzden kaymak gibi bir hayatı, hiç endişesiz günleri olan süper siportif bir Düygü’ymüşüm gibi davranmaya devam edip, felsefi dünyamı daha sonra kaleme almaya karar veriyor ve sizleri son gelişmelerle başbaşa bırakıyorum:

- Türkiye’ye gittim geldim. Çoğunlukla Burdur’da aile yanındaydım. (Görmek istediğim bir sürü insandınız, çoğunuzu göremedim. Bu bakımdan hakikaten çok üzgünüm). Bu maceramızda çocuklarla iyi anlaşabildiğimizi, ve bir anda çeşit çeşit oyun uydurabilmek gibi bir beceriye sahip olduğumuzu gördük. Ece’yle oynadığımız “lego ve oyuncak hayvanlarla Hayvanat Bahçesi yapmacılık” en zevklisiydi. Fakat kesinlikle çocuk sahibi olmak istemiyoruz (bunun tamamen felsefi dünyamızın karanlık olmasıyla ve hayatın bir anlamı olmamasıyla ilgisi var, zira hayatımdaki en tatlı şeylerden ikisinin ismi Ece ve Kaan).

dsc_6576_k.jpg

dsc_6960_k.jpg

dsc_6967_k.jpg

dsc_6982_k.jpg

dsc_7031_k.jpg

- Annanem bana su böreği, komşusu Ayla Abla da baklava yapmayı öğretti. Bu iki usta insandan öğrendiklerimi henüz hayata geçirme fırsatı bulamadım. Öncelikle bir oklava sahibi olmam gerekiyor.

- Boğaç Abi Amerikanya’dan değişik uçurtmalar ısmarlamıştı, ben de Türkiye’ye götürmüştüm. Çok eğlenceliymiş meğer. Power kite denilen, iki tutamaçlı paraşütümsü uçurtma en zevklisiydi. Güçlü bir rüzgarla insanı alıp birkaç metre öteye uçurabiliyordu, yani o aşamada siz mi uçurtmayı uçuruyorsunuz uçurtma mı sizi, biraz bulanık. Ama her şekilde bir şeyin bir şeyi “uçurtma”sı eylemi gerçekleşiyor. Bir de küçük arabası/bisikleti var, ona binip uçurtmaya dolan rüzgarla sürmek mithiş eğlenceli. Üstüne bu işi Gadın Burdur’umuzun gölünün manzarası eşliğinde yapınca “dadından yinmez” oldu.

dsc_5036.JPG

dsc_5075.JPG

dsc_5098.JPG

dsc_5107.JPG

dsc_5109.JPG

- Fatili ve Pınar Hoca “öze dönüş” procesi başlatmışlar. Fatili bana renkli bir şalvar almış. Kendisi de Burdur’a yumurta topuk ayakkabıların arkasına basmış ve içine beyaz çorap giymiş olarak teşrif etti (Hastasıyız bee). Burdur’un eski pazarında onun için tahta takunya aradık. Bulamadık. Herkes duysun, tahta takunyaların nesli tükenmiş :(

New Orleans’tan gelişmeler ise şöyle:

-Meren geri döndü! University of New Orleans’ta Bilgisayar Bilimleri doktorasına başladı.

-4 Temmuz’da Amerika’nın bağımsızlık bayramını kutladık :P . Craig ve Paia’nın zenci mahallesindeki evine gittik, İranlı-Kanadalı Sam ve Çinli kız arkadaşı Quan da vardı (Çuan gibi okunuyor). Mangal yaptık, zencilerle sohbet ettik. Beyazların sinir bozucu derecede düzenli, mesafeli, yapmacık kibar ortamlarından ve “birisi bizi öldürür” diye hiç dolaşmadıkları bomboş sokaklarından çok başka bir atmosfer vardı. İnsanlar geçerken yiyecek istiyorlar, yanlarındaki içkileri bırakıp gidiyorlardı. Bu arada sokağın karşı tarafındaki ev birileri tarafından kerhaneye çevrilmiş. Çok acayip insanlar gelip gidiyordu. Bu insanlardan biri gelip uzun süre benimle sohbet etti. Adının sonradan Jazzy olduğunu öğrendiğim bu abla/abimizin kadın mı erkek mi olduğunu kimse henüz çözememiş. Günün sonunda Mississippi nehri kenarında uzun süren havaifişek gösterileri oluyor. Gittik izledik nitekim. (Annem de gelse de görse keşke) :)

dsc_7120.JPG

dsc_7122.JPG

dsc_7138.JPG

dsc_7148.JPG

dsc_7149.JPG

dsc_7212.JPG

-Buradaki hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya başladım (ayrıntıları ayrı bir yazı olarak gireceğim efenim, başlı başına bir olay).

-Labımız ilk makalesini yayınladı bağlantısı şurada. İçinde benim yaptığım deneyler de olduğundan yazarlar arasındayım. Fakat abartılacak bir şey yok. Bilimsel makalelerdeki en “cool” insanlar ilk ve sondaki yazarlardır. İlk yazar deneylerin çoğunu yapmış, projeye entelektüel katkıda bulunmuş, kafa yormuş kişidir -genellikle doktora öğrencisi ya da “post-doc” olur bu insan. -Bizde durum biraz farklı oldu ama lab içi saçmalıklara hiç girmeyeyim şimdi-. Sondaki de projeyi düşünen, yürüten hocamızdır, yarı-tanrıdır, bilimsel otoritedir. Ortadakilerin ufak tefek katkısı olmuştur. Kendi makalem bile değil yani. Buraya da sırf hava olsun diye yazıyorum. Maksat güçlü kudretli bir insan olduğum görüntüsünü pekiştirmek. Bilim insanlığı yolunda attığım bu küçük adımı büyütmek, bir marifetmiş gibi şeyetmek.

fot_04.jpg

-House MD, diye bir dizi var. Milyorda bir rastlanan hastalıklara yakalanan insanlara teşhis koyan Gregory House amca ve ekibini konu alan harika bir dizi. Fakat hayatın anlamsızlığıyla ilgili hislerimi perçinliyor. Neyse ondan bahsetmicektim. Efendim benim paranoyak bünyem bu diziyi izledikten sonra “ya bende hötötiditis kandibitis” varsa diye heyheylenmeye başladı. Bizim evimiz biraz rutubet sahibi. İlk başlarda rutubetlerle havalanan küflerin ciğerlerime yapışıp beni hasta ediyor olduğundan korkuyordum, sonra naftalin zehirlenmesi olduğumu düşündüm. En sonunda diziyi izlemeyi bıraktım :) O değil de bir ara dizide New Orleans’tan 3. dünya ülkesi diye bahsettiler. Bir de “Behçet Hastalığı”nın İngilizce’si de gerçekten Behcet’s Disease imiş. (Beşet diye telaffuz ediyorlar).

Son olarak, aklım bu aralar, ABD Başkanı Bush’un aşağıdaki sözü neden söylemiş olabileceğine takılmış durumda:

“I know that human being and fish can coexist peacefully.”

(“Biliyorum ki insanoğlu ve balıklar bir arada barış içerisinde var olabilirler.”)

Belki de hayatın anlamı bu sözlerde gizlidir.

Yakında hayvanat bahçesi gelişmeleri ile karşınızda olacağım.

(NOT: Uçurtma fotolarına kadar bana, o noktadan sonra Mösyö Meren’e ait, House da Gugıl’dan haliyle)

Yorumlar (10)

Çektiğim en güzel fotoğraf

dsc_4785k.jpg

“Mardi Gras müzisyenleri”ni anlatan bir photoessay yazmak istiyordum, ama vazgeçtim. Çok sevdiğim bir iki fotoğrafın net çıkmadığını farkettim.

Mardi Gras döneminde birkaç gün boyunca elimden fotoğraf makinesini düşürmedim. Hatta Meren’e söylediklerimi buraya yapıştırıvereyim: “Bugün de bissürü fotoğraf çektim. Çok keyifliydi. Hayattan zevk almaya başladım gibi hissediyorum makineyi elime aldığımdan beri. Ortamlarda hiç sıkılmıyorum. İnsanlarla olmaktan keyif alıyorum. Çünkü onlardan uzaklaşmak istediğim anda fotoğraf çekmeye başlamam yeterli oluyor, kimse bana ilişmiyor. Ben de işe yarar bişeylerle vaktimi boşa harcamadığımı hissediyorum. Gerilmiyorum. Müthiş bişey :)”

Son bir haftada çektiğim yüzlerce, ve çoğu işe yaramaz karenin arasından, gönlümün açık farkla sultanı bu kare oldu. Sadece bu kare için “oha gerçekten çok güzel bir fotoğraf oldu” diyebildim. (Mardi Gras’nın nasıl bir şey olduğuna dair fikir edinmek isterseniz, diğer fotoğraflara buradan ulaşabilirsiniz.)

Bu arada Meren’in yokluğunu katlanılır kılan her türlü etkinliğe saldıran bir insan olarak, bugün şekil ve şemalimde bir değişikliğe gittim. Ahmet saçımı kesti ve son derece rastgele büyüklükte seçtiğimiz perçemleri turuncuya boyadı. Hayatımda saçıma ilk kez boya değmiş olduğunu da belirteyim (bu anlamsız ayrıntı ile sizler de mutlu yarınlara koşuverin). Fikir vermesi bakımından işte şöyle bir şey oldum:
mutlu-olmus.jpg

(not: hayır burnum normalde öyle patlıcan gibi değil, evet şekilci bir “kadın” organizmasıyım, evet Japon animelerindeki kızlara benzemek istiyorum, hayır saçlarımı boyamam hala “kagobunshin no justsu” yapamadığım gerçeğini değiştirmedi -Çağlar’a ve Didem Kamoy’a yingelerinden selam olsun ;)

Yorumlar (7)

War Photographer

Hafta sonu “War Photographer” adlı bir film izledim.

Film, dünyaca ünlü fotohaberci (fotojurnalist) James Nachtwey ile ilgili bir belgesel filmdi. Aşağıda onun web sitesinden alıntıladığım kareler var.

“Ben şahidim ve bu fotoğraflar kanıtlarımdır.
Kaydettiğim bu olaylar unutulmamalı
ve tekrarlanmamalıdır.”
-James Nachtwey-


Afganistan, 1996 - ICRC kliniğinde protez bacaklarla yürümeyi öğrenen mayın kurbanları.


Afganistan, 1996 - İç savaşta harabeye dönen Kabil


Sudan, 1993 - Bir beslenme merkezindeki kıtlık kurbanı


New York, 2001 - Dünya Ticaret Merkezi’nin güney kulesinin yıkılışı


Şeria, 2002 - Cenin’deki mülteci kampında ölenlerin ardınan ağlayanlar

Yorumlar

Paralel evren

Paralel evrende ben bir zoologum. Vahşi hayvanların peşinden koşuyorum, onları tedavi ediyorum, onlara dokunuyorum, yaptığım işlerden dolayı bana Nobel Çevre Ödülü veriyorlar… (O evrende Nobel Çevre Ödülü diye bir şey var.)

Paralel evrende Meren‘le puslu kıtalararası dolaşıp duruyoruz, o fotoğraf çekiyor, ben timsah avcısı Steve’cilik oynuyorum. Fiziksel olarak acayip “fit”im. Koşuyorum, atlıyorum, zıplıyorum. Kollarım filan böyle hafif kaslı. Çok “erkek bir Fatmayım” ve de bana bakan biri “bu kıza bulaşmak istemem şahsen, ama taş gibi de hatunmuş” diyor :) Akşamları elim yüzüm kir içinde kaldığımız çadıra dönüyorum. Önce çadırdan sivrisinek spreyini alıp bacaklarıma kollarıma sıkıyorum, ortaya bir yeşil limon kokusu yayılıyor. Sonra çadırın hemen yanındaki döküntü tahta masaya oturuyorum, cırcır böcekleri ve ağaç hışırtıları arasında o hep hayalini kurduğum kitabı yazıyorum. Paralel evrende ben zoologun yanında birazcık da yazar olabilirim pekala.

Meren çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… fotoğraflarını çekiyor, ben çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… öykülerini yazıyorum. (Bize artık Moleskine dayanmıyor:)

Paralel evrende Meren’le Türkiye’nin her köyünü, her köşesini bucağını dolaşmışız. Çanakkale’deki şehitler anıtını da biliyorum, Artvin’in dağ köylerinin kokusunu da, Ağrı Dağı’nın ne kadar yüksek olduğunu da… (Şu içinde bulunduğumuz evren itibariyle Türkiye’yi o kadar bilmiyorum ki, bu örnekleri çoğaltamıyorum.)

Paralel evrende gelecek bizi endişelendirmiyor, parasız kalmaktan korkmuyoruz, ayrıca ben elime hamamböceği alıp komiklik şakalar olsun diye Meren’in tişörtünün içine atabiliyorum, onun üzerine Meren beni kovalamaya başlıyor, ama ben çok hızlı koşabiliyorum, yakalaması biraz zor oluyor. Hatta ağaca falan tırmanıyorum süper bir çeviklikle. O, zamanında çok sigara içmiş (ama artık tamamen bırakmış) bir insan olduğu için nefes nefese aşağıdan “eşşek sıpası” filan diye bağırıyor. :) Ya da -mesela- bir uçağa/otobüse/trene atlayıp Beyrut’a gidebiliyoruz, Meren fotojurnalist oluyor, ben fotoğrafların yazısını filan yazıyorum.

Paralel evrende de hayat kolay değil, ve aynen bu evrende olduğu gibi hayatın kolay olmamasını, sadece bizi daha akıllı ve bilge yapacak bir şey olarak görüyor ve buna lanet filan etmiyoruz. Yine de ben biraz daha az endişeli ve stresli bir insan olabilirim pekala o evrende.

Paralel evrenden, bu evrendeki kendime bakıp el sallıyorum. Bu evrendeki ben, sofistike bir mikroskoptan kurbağa hücrelerindeki hedehöt proteinine bakarken birden kendisi ile karşılaşınca şaşırıyor, önce mikroskobun okülerine dayanmaktan çevresinde kırmızı izler olmuş gözlerini ovalıyor, sonra tekrar bakıyor. Gülümsüyor o da bana. O da kendi evreninden şikayetçi değil aslında, geçen ay yüksek prestijli bir bilimsel dergide makalesi yayınlanmış, onun verdiği heyecanla daha da bir işkolik olmuş, penceresiz, güneşsiz bir laboratuvarda bütün gününü geçiriyor olmasına pek de aldırmadan çalışıyor. Bir hücrenin içinde olup bitenleri bilmenin ve bilinmeyenleri keşfetmeye çalışmanın, okuduğu yeni bir makaleden öğrendiği yeni şeylere şaşırmanın keyfini yaşıyor.

Yine de insan “öbür türlü olsa nasıl olurdu acaba” diye düşünmeden edemiyor. Belki “O”nun paralel evren dediği şey, gelecekte gerçek olabilecek bir şeydir. Belki paralel değildir de kesişmektedir evrenler. Ya da, hayat -mesela- anlamsız günlük konuşmalarla, o ne demiş, bu ne yapmışlarla geçirilemeyecek kadar kısa, fakat istesek paralel evrene sıçrayabileceğimiz kadar uzundur belki de.

İnsan pekala “biyoloji doktoru”nun yanında birazcık da timsah avcısı Steve olabilir mi ki? Bisikletle bir kıtayı baştan başa geçebilir mi ki gün gelince? Objelere ve mekanlara bağlanmayı bırakıp kanat takıp korkusuzca uçabilir mi?

Fotoğraflar (yukarıdan aşağı):

1) “Stuttgart” - Muammer Yanmaz
2) “Böyle de yazarım” - A. Murat Eren. Bu blog yazısı için benim ricam üzerine ve yazıdaki diğer fotoğrafların aksine, sanatsal bir kaygı güdülmeden çekilmiş bir fotoğraftır :)
3) “Dreamcatcher II” - A. Murat Eren.
4) “Kaçak ışıklar” - Raşit Selçuk
5) “Ata-kadın” - Erdal Kınacı
6) “Abaküs” - Erdal Kınacı
7) “Veya” - A. Murat Eren
8) “Öz portre” - A. Murat Eren
9) “Renk-Işık” - Erdal Kınacı

Yorumlar (22)