Archive for Ekim, 2007

Hayvanat Bahçeleri (2) - Jaguarın Doğum Günü

Hayvanat bahçeleri yazı dizisinin bu ikinci bölümünde aslında “hayvanat bahçeleri olmalı mı olmamalı mı?” sorusu ve beraberinde bir zamanlar bir miktar gönüllü olarak Ankara Hayvanat Bahçesi’nde yürütmeye çalıştığımız projeden bahsedecektim. Ama şimdilik bunları başka zamana bırakıyorum. Zira bugün Jaguar Yaqi’nin doğum gününü anlatasım var. :)

Daha önce Chris’le birlikte çalıştığımdan ve sorumlu olduğumuz bölümde jaguarların da olduğundan bahsetmiştim. Geçen pazar erkek jaguar Yaqi’nin doğum günüydü. Chris, Yaqi için kartonlardan katkat doğum günü pastası hazırlamış. Üzerine yapıştırmak için de kuş tüylerinden mum icat etmiş. Sabah temizlik, besleme işlerini bitirdik, öğleden sonra ziyaretçilerin de bol olduğu bir saatte başka bakıcılar da bize katıldı ve pastayı hazırlamaya koyulduk. (Ben fotoğraf çektim).

Önce mumlar yerleştirildi. Sonra kutuların içine kemikler üzerine dondurulmuş civciv (vayy!!) konuldu. Jaguarlar ziyaretçilerin izlediği bölmeden çıkarılıp arka bölmeye alındı. Pasta, ziyaretçilerin rahatça görebileceği bir yere yerleştirildi. Pastanın dekorasyonuna öğütülmüş et filan konularak ziyaretçiler önünde devam edildi. (”Pastanın üzerindeki şekerden çiçekleri ben yiyebilir miyiiiimmm???)

Sonra dışarı çıktık, ve Yaqi’yi içeri saldık. Normalde neredeyse ev kedisi gibi demirlere sürtünüp mırlayan Yaqi, et kokusunu duyunca kutuları vahşice parçaladı :)

“mmmmm bu pasta parmaklarını yedirtir insana”

Arkadaş pastasına yan gözle bakanı çizebilecek techizata sahip olduğunu hatırlatıyor.

Evet evet, senin pastan biliyoruz.

Türkiye’deki hayvanat bahçeleri ile “gelişmiş ülkelerdeki”ler arasındaki en büyük farklardan biri, bakıcıların üniversite eğitimi almış insanlar olmaları, ve sürekli, sorumlu oldukları hayvanların hayatını zenginleştirecek yeni fikirler üretmeye çalışmaları. Buna “enrichment” deniyor ve bu, bir bakıcının en önemli görevlerinden biri. Örneğin sabahları jaguar barınağını temizledikten sonra kaynamış bir yumurtayı birkaç parçaya bölüp muhtelif yerlere saklıyoruz. Böylece hayvanlar içeri girdiklerinde bu yiyecekleri arayıp bulmaya çalışarak vakit geçiriyorlar. Zaman zaman oynamaları için farklı şeyler koyuyoruz, örneğin yukarıdaki fotoğraflarda bir lastik var, onu kemirmeyi çok seviyorlar. O lastiği barınağın farklı yerlerine, atlayıp zıpalyıp yetişmeye çalışacakları yerlere bırakıyoruz.

Bunun dışında, geçen hafta ayıları da besleme fırsatım oldu (normalde bizim çalıştığımız bölümde değiller). Mesela ayılar için meyve doğranıyor, ayrıca kuru kedi maması gibi (ama daha büyük parçaları olan) mamalar var. Chris bunları bir kovaya doldurup ayı barınağında olabildiğince zor yerlere saklamamı istedi. Ağaç kovukları, ortalıkta bulunan tahta parçalarının altları, taş dipleri vs… Yani hayvanların önüne metal bir kapla yiyecek konup pasif bir şekilde yemeleri beklenmiyor. Olabildiğince “doğalımsı” bir ortam yaratılmaya çalışılıyor.

Yine de, amacın yaralı yaban hayvanlarını iyileştirip doğal ortamlarına bırakmak olduğu, yaban hayatı rehabilitasyon kurallarının tam aksine (bu konuda bilgi edinmek isterseniz buradaki - 1, 2, 3- yazılara bakabilirsiniz) hayvanat bahçesinde hayvanların insanlara alışması ve evcilleşmeleri problem edilmiyor (rehabilitasyonda insan-hayvan arasında minimum bağ oluşması, hayvanın “agucuk bugucuk denilerek sevilmemesi” gerekir ki hayvan doğal ortamına (yani yaban hayata) dönünce gördüğü insanlara Rintintin edası ile yaklaşmasın, o iyi niyetle yaklaşsa da birileri onu saldırdığını sanıp onu vurmasın). Hayvanat bahçelerinde ise, bakıcılar hayvanlar ile müthiş bir iletişim içindeler, ve bundan zaman zaman biz gönüllüler de faydalanabiliyoruz; jaguar patisi elleyebiliyor, pumayı gıdısından okşayabiliyoruz :) Nefiz!

Genel olarak hayvanlar bana gayet mutlu ve sağlıklı görünüyorlar. Ziyaretçiler açısından da Audubon Hayvanat Bahçesi’nin çok zengin bir deneyim sunduğunu düşünüyorum (-ki bunlara da zaman zaman değineceğim). Yine de gelecek bölümde hayvanat bahçelerinin gerekliliğini sorgulamaya niyetliyim. Hadi hayırlısı.

Yorumlar (3)

Torun sahibi olduk

Şöyle ki:

Bizim evde “temizlik” yılda 3 kere filan yapılıyor. Bu sayede, kokroç abilere ve kerstenkelalara ek olarak, evin muhtelif yerlerine bir takım örümcekler yerleşti. Komün bir yaşam sürüyoruz. “Multispecies” (çok türlü) bir ortam bizimkisi.

Evin bu yeni sakinlerinden bir tanesi, benim çalışma masamın hemen yan tarafındaki pencerenin bir köşesine küçük bir ağ örerek aramıza katılmıştı. Kendisi zamanla ağını o pencerinin yarısını kaplayacak şekilde büyüttü. Ağa yakından baktığımda örümceğimizin sadece küçük meyve sineklerini değil, büyük sinekleri de yakaladığını gördüğüm gün, gönlümde ayrı bir yere sahip oldu, aramızda anlatması zor bir bağ oluştu. Üstelik gün be gün onun büyüyüp serpildiğini de gözlemleyince, sanki çocuğummuş gibi bir hisse kapılmaya başladım. (Ama hala bir ismi yok).
Geçenlerde örümcekime bakarken hemen yanında minicik top gibi bir kese olduğunu farkettim. Yoksa? Yoksa bu… Evet evet, içinde yavrular olmalıydı!

Nitekim dün bir de ne göreyim, onlarca torun sahibi olmuşum bakın!!!

pet-spider.jpg

(Daha anneye isim bulamamışken bunca yavruya nasıl isim bulucam ben şimdi?)

Yorumlar (9)

Kadınlar neden uzayan gölgelere takar, ve güneş onlar için neden batmaktadır?

kadin.jpg

Geçenlerde yan taraftaki profil yazısı için ayrılmış gibi görünen bölüme bir Çin atasözü yazdım. Şöyle diyordu:

“Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orda güneş batıyor demektir.”

Bu söz bana çok anlamlı gelmişti, çünkü aklımda hemen hocamın karısı küçük insan Uyen’in, haketmediği halde büyüyen gölgesi canlanmış, ve labımızda güneşin battığı, heryeri karanlıkların bastığı düşüncesi ile içim yine sıkılmıştı. Kendimce bir rahatlama aracı olarak, hemen blogumun bir köşesine yapıştırayım, kendimin ne kadar büyük, onun ise ne kadar küçük olduğunu düşünüp popomu dinlendirmeye çalışayım dedim.

Fakat, neyse ki Meren gibi bir insan ile evliyim. Bugün blogumdaki bu küçük ve anlamsız değişikliği farkeden Meren, son yazının altına şöyle bir yorum girmiş:

“Efenim profilinizin oralara bir yerlere “Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orda güneş batıyor demektir.” yazmışsınız. Orada güneş doğuyor da olabilir. Çinlilere muhalefet gibi algılanmasın ama şöyle olsa daha bir anlamlı olurmuş: “bir yerde küçük insanların gölgeleri filan ile ilgilenenler varsa orada birilerinin canı boşuna sıkılacak demektir”. Bunu da “meren demiş” diye kullanabilirsiniz. Ehem.”

İşte kadınlar ve erkekler arasındaki farkı nefiz bir şekilde özetleyen bir durum.

Lise ve üniversite yıllarımın büyük bölümünü, kadınlara ve erkeklere bakıp, neden daha az kadın müzisyen, bilim insanı, yazar, bilgisayar mühendisi vs vs olduğunu sorgulayıp, bu durumu ümitle “kadınlara yüzyıllardır eşit şartlar sağlanmıyor” diye cevaplayarak geçirdim. Bunları düşünürken bir yandan kendimi de -belki de gereğinden fazla- sorgulayıp gözlemliyordum. Bence insan, diğer insanlara ve hayata dair bir şeyleri anlayabilmeyi gerçekten istiyorsa önce kendi içine bakmayı öğrenmek zorunda, çünkü ancak kendimize bakarak bir takım insan davranışlarının ardında yatan sebepleri çözebilme ihtimaline sahibiz. Sonuçta, insan kendisi bir davranışı sergilerken, taa içinde onu niye yaptığına dair -teoride- her türlü geçmişte yaşanmışlık, algıda seçicik, kişisel kompleks ve korkular vs vs gibi bilgilere -yani yapbozun bütün parçalarına- sahip.

Fakat “kendine bakmak” her ne kadar pek öyle zor, rahatsız edici bir işmiş gibi duyulmasa da, insanın yapacağı en zor şeylerden biri bence. Kendime çok fazla baktığım zaman hem kendime hem insanlara olan sevgimi ziyadesiyle yitiriyorum. Ve “iyileşmem” zaman alıyor. İlk kendime bakışımı hatırlarım, korkuyla çığlığı basmıştım. Söylediğim saçma sapan sözlerin, ne bileyim etkilemek isteyeceğim birini gördüğümde içine girdiğim acıklı davranışların, vesairelerimin temelinde yatan zavallıklarımın saklandığı bölmenin kapısını açınca ölmek istedim. “Kendime bakış, kendime gerçekten dürüst oluş” zaman zaman daha yoğun bir şekilde yaptığım bir şey oluyor, ve o dönemlerim çok ağlamalı, çok acılı geçiyor. Neyse ki artık bu süreci anlayan ve dayanabilen bir Meren’e sahibim, çok güzel.

Her neyse, bir kadın olarak da kendime baktım ben haliyle. Ve şunu anladım: kadınlara dair stereotipilerden (yani tipik davranış/düşünüş biçimlerinden) ne kadar çabuk kurtarabilirsem kendimi, bu hayatta o kadar başarılı olabilirim. Aynı durum erkekler için de geçerli, yani tipik erkek davranışlarından sıyrılmaları gerekiyor, ama bana kalırsa erkeklerde öntanımlı olarak bulunan bazı özellikler, onları kadınlara nazaran hayatta daha başarılı yapıyor. Bir şekilde sakin, soğukkanlı, korkusuz olmaya daha yatkınlar sanki. Bu özelliklerin -malesef- evrimsel olduğunu düşünüyorum. Malesef diyorum çünkü “evrimsel”i insanın bünyesinden koparıp atması, “toplumsal”ı atmaktan  “bence” daha zor. Öntanımlı olarak stresli, çabuk paniğe kapılan, ürkek kadınların bunları bünyeden koparıp atmaları zorlu bir süreç.

Bu sebeple, artık eskisi gibi umutla “kadınlara eşit haklar verilmiyor ki başarılı olsunlar” diyemiyorum. Bence kadınlarda öntanımlı olarak bulunan habis özellikler var, bence onları ciddi başarılara sahip olabilmekten alıkoyan, eşitsizlikten çok bu özellikler. Yani tamam yüzyıllarca kadınlar ezildiler de, dünya üzerinde yaşamış bunca kadının içinden bir tanesi de çıkıp neden zekice bir plan yapmadı da erkek egemencilere ağzının payını vermedi (ya da ancak yeni yeni veriyor?).

Habis kadın öntanımlarından biri de, yukarıdaki Düygü-Meren örneğinden görülebileceği üzere, kadınların kafaya saçma sapan şeyleri, özellikle de başka kadınları/insanları takmaları. Ve bunun kendilerini yiyip bitimesine izin vermeleri. (Bence kadınlar işte yüzyıllardır bunu yapıyorlar kendilerine). Ben utanarak itiraf ediyorum ki, kafam günün 10 saati hocamın karısı ile meşgul. O zavallı beynimi ilime irfana yorabilirdim, ya da karıyı karşıma alıp düşündüklerimi, sonunda ne olacağından korkmadan, patır patır söyleyebilirdim ama ben ne yapıyorum, küçük insanların büyüyüp küçülen gölgeleri ile uğraşıyorum. Gece gündüz bunun siniri ve gerginliği ile yaşıyorum. Üstelik, kadın kişiye aklı başında bir er kişi tarafından kafaya taktığı bu şeyin anlamsızlığı defalarca açıklansa, ve hatta kadın tarafından bu durum kendiliğinden anlaşılsa dahi, kadın yine de kafaya takmayı beceriyor. Yok gölgeymiş, güneşmiş derken, güneşin batmak yerine doğduğu bir senaryoyu görmeyi kendisi için imkansız hale getiriyor. Yani etrafıma bir bakıyorum da, en son ne zaman “hararetle teknik bir tartışmaya girmiş bir grup kadın gördüm”? Sanırım hiçbir zaman görmedim böyle bir şeyi. Gören varsa söylesin. Kadınlar hep başkalarını konuşuyor.

Kadınların tipik başka özellikleri de var tabi, mesela temizlik yapmak gerektiğine ilişkin derin inanç, gelişmiş iğrenme güdüsü, kafasını bir şeye yormaya üşenme, ayrıntıcı olmama, ilgi bekleme ve ilgi göremeyince karakter atma, gelişmiş kıskançlık… Gelişmiş ürkeklik ve korku, mesela çok evrimsel bir şey bu. Koruma ve korunma içgüdüsü. Sonuçta yavrulara bakmakla “evrimsel olarak yükümlülük” genleri damarlarımızda dolaşıyor. Bu yüzden ne bileyim manyakça sporlar yapan, dağlara tırmanan, tepelerden atlayan, motosiklete takla attıran, kaykayla merdiven inen kadın yok denecek kadar az. Normallik sınırlarının çizildiği yerlerin ötesinde çok az kadın var, çünkü sınırların ötesi tehlikeli ve riskli. Bu bir suç değil, tüü kaka değil. Fakat işte, eğer farklı birşeyler, iyi işler yapabilmek peşindeyse insan, tehlikeyi ve riski göze almak gerekiyor. Bu korkuyu kırmak kadınlar için erkeklere göre çok daha zor.

Liste uzar gider tabi…

Bunlar sadece, Düygü’nün içsel meaceralarından ve itiraflarından bir kupledir. Yukarıdaki genellemelerin dışında kalan kadınlar yok mudur? Elbette vardır, ve de bu yüzden o genellemelerin dışında kalmışlardır zaten :) (Burada bir mantık hatası olabilir sanırım ama üzerinde düşenmeye üşengeç bir kadınım. Mesela bu yazı da özensiz ve üzerinde yeterince düşünülmeyerek yazılmış, ayrıntılar için yeterince vakit harcanmamış bir yazı. Bu açıklamalar da, kendisi hakkında ne düşünüleceğini hesaplayıp tahmin edebildiğini sanan korkak bir kadının açıklamaları.) Falan filan.

Yorumlar (8)