Archive for Uncategorized

Camellia Grill

New Orleans’ta kasırgadan sonra pek çok “dükkan” kapanmıştı. Bunların kimisi uzun zaman (ya da hiç) açılmadılar.

Kasırga yüzünden kapanan yerlerden biri de Carrollton caddesi üzerindeki, bizim eve yürüyerek 10 dakika uzaklıkta Camellia Grill adında kahvaltıcı-burgerci bir yerdi. 1946′da açılan ve o günden beri New Orleans’a has, New Orleans’ın en sevilen yerlerinden biri olan bu restoranın varlığından kasırga sonrasında, ve henüz yeniden açılmamışken haberim oldu. Birgün önünden geçerken kapısının üzerindeki yüzlerce postiti gördüm, yanımda kim vardı hatırlamıyorum ama o gün bana, buranın herkes tarafından çok sevilen özel bir yer olduğunu, kasırga yüzünden kapandığını ve insanların buraya gelip kapıya “nooolur bu tükkan yine açılsın” diye notlar bıraktığını anlatmıştı.

campostit2.JPG

Birgün Meren bana “Carrollton üzerinde harika bir burgerciye gittik Sam’le, inanılmaz bir yer, gidince çok şaşıracaksın” diyerek beni Camellia Grill’e götürünce, nihayet görmüş oldum nefizliğini. Küçük kasaba köftecilerini, zincirleşmemiş kendine has, para hırsından arınmış tertemiz, sıcacık küçük şehir restoranlarını, ya da ne bileyim İstanbul Taksim’deki Alınteri gibi aile işletmelerini seven her insanın hastası olacağı bir yer. Hele ki ABD gibi ruhsuz bir ülkede iseniz, içeri girer girmez sizi içten ve kocaman bir gülümseme ile karşılayan, on yıllık arkadaşı gibi davranan garsonları ve zorla içinize işleyen samimi atmosferi görünce şapşala dönüyorsunuz.

Böyle mütevazı yerlerde hep olduğu gibi, fiyatlar ucuz, yemekler müthiş, kendine has gariplikleri var filan. Misal masalar yok, bar taburesi gibi bir şeylere oturup adamların siparişini verdiğiniz yemeği pişirmelerini izliyorsunuz, bu arada garson - siz de istekliyseniz - pek keyifli bir sohbet çevirebiliyor sizinle.

cam1.jpg

Ahmet, Meren ve ben daha önce birlikte bir kere gitmiştik bu tükkana. O gün Ahmet çikolatalı milk shake almıştı da, ben de yemeğin sonunda “ay ver bi tadına bakiyim” demiştim. Tatlı garsonumuz bunu görünce bana küçük bir bardakta aynısından ikram etmişti. Yüzümde yavşak bir çikolatalı milk shake gülümsemesi ile karnımı ovuşturarak oradan ayrılırken, o günden yaklaşık bir ay sonra, bugün, daha da kıyak bir hareketle karşılaşacağımızı aklımın ucundan dahi geçirmemiştim elbette.

önünde de böyle manyak gibi sıra oluyor hep

Bugün akşam yemeği için Ahmet, Meren ve ben yine Camellia Burger’a gittik. Geçen seferki kahramanım garson içeri girer girmez bizi hatırladı ve “heyyyy, canlarım geçin oturun” dedi (Türkçe’deki hissiyata göre çeviriyorum artık :). Ben her zamanki gibi marullu domatesli çizburger ısmarladım, Meren’le Ahmet omlet aldılar, hepimiz çikolatalı milk shake istedik :) Çocuklar gibi şendik. Yemeklerimiz geldi, happuru huppuru yimeye, ve kikir kikir gülerek sohbet etmeye başladık. Bir ara canım garson geldi “nasıl gidiyor, yemekler güzel mi?” diye sordu (garsonlar burada standart soruyorlar bunu). “hmmppff leziz, oh yeah” dedik. Birkaç dakika sonra tekrar geldi önümüzden hesap pusulalarını aldı “bu akşam bendensiniz” deyip gitti :)

Nası ya? Yani temam içeri girince kırk yıllık arkideşin gibi davranıyor olabilirsin ama hesabımızı niye ödetmiyorsun ayol? Burası Amerika, burada her koyun kendi yalnızlığı ile delirip liselerde, alışveriş merkezlerinde filan arkadaşlarını taramaz mı tüfenkle? Bi heta olmuş olmasın.

Ama baya, bildiğiniz, adam bizi yedirdi içirdi, krallar gibi davrandı, ve para almadı. Biz de bahşişimizi bırakıp bu kez yüzümüzde “krallar gibiyiz beee” gülümsemesi ile oradan ayrıldık. Internet’in derinliklerinde, şu anda yazılan milyorlarca satırlar arasında kaynayıp gidecek olsa da tarihe notumu düşüyorum ey insanlık: bugün, bu ruhu emilmiş ülkenin bu kimi zaman çiçek kimi zaman sidik ve kusmuk kokulu New Orleans’ında bir kıvırcık saçlı garson zaten sürekli müşterisi olan, zaten memnun olan, şımartılmaya zerre kadar ihtiyacı olmayan müşterilerine böyle bir kıyak geçti. Uzun zamandır ilk defa ayaklarımın yerden birkaç santim yukarıda kaldığını hissettim mutluluktan. Birileri böyle amacı -neredeyse- sadece bir başkasını mutlu etmekten ibaret inceliklerde bulunabiliyor hala.

Yorumlar (5)

O Geldi! :))


İşte sonunda burada! :))) Benim de ağzım kulaklarımda. Sokaklar, cockroach abiler, evler, insanlar, her şeyler şekil değiştirdi gözümde, her şey daha bir güzel. Evet tam sevgi kelebekleri olduk. Yaşasın!

Bu arada, festivalden festivale koşan New Orleans’ta bu hafta sonu elbette yine bir etkinlik vardı: French Quarter Festivali. Sonunda ailemizin fotoğrafçısı Meren’i taktım koluma (aslında ben biraz üşeniyordum, o yüzden onun beni koluna taktığını söylesem daha doğru olur) ve düştük French Quarter yollarına. “Güneş sıcak, deniz ıslak, beyin bronzlaşması yaşıyoruz”a rağmen, Fatili de keşke burada olsaydı dedirten güzel bir konser izledik.

Bu arada sahnenin önünde bir çalı süpürge ile neler yapılabileceğini hayretler içinde görmemizi sağlayan, kafayı sıyırmış zenci amca da günümüze ayrı renkler kattı. Tabi ki Meren zenci amcanın dökülmüş dişlerinin ardından kalan eğri büğrü birkaç dişine ev sahipliği yapan o deli gülümsemelerini, yarısı olmayan parmakla süpürgeden gitarını çalışını ve bulaşık teli görünümlü, beyazlamış sakallarını görüntülemekten geri kalmadı, ve onu tarihin tozlu ve elbette benim blogumun nahoş sayfalarında yaşamak üzere fotoğraf karelerine hapsetti :) :P

Bu arada festivalde Ahmet, Nathan ve Melissa da vardı (fantastik dörtlü:))

Son olarak eğer Meren’in gözünden birkaç New Orleans karesi daha görmek ve manyak zenci amcanın başka pozlarına da göz atmak isterseniz, şuraya ve buraya tıklayın.

Yorumlar (16)

Matoz’la Miyoz*

Ya biz bu kızı oralara gönderdik, üstüne kasırga geliyor, kocası vize alamıyor, bu yine de gidicem, illa ki doktora diyor, manyak mıdır, derdi nedir, ayrıca ne yapar bu kız oralarda, hani yaptığı somut bir işi gördük mü, anca sunum yapsın, ona da geç kalsın, şikayet etsin, başımıza ırkçı sosyolog kesildi zaten… gibi hisler içinde kıvranıyor idiyseniz, bugün artık o hislerden kurtuluyorsunuz. (Oha, amma abarttım).

Bütün bu safsata şunun için: Ben bu hafta bir deney yaptım. Sonra da mikroskopta ona baktım. Ve çok mutlu oldum. Bir anda, neden orada, o bulunduğum odada, labda, binada, şehirde olduğumu anladım. Özlediğim herkesimi, heryerleri, her şeyimi özlemeye ve daha bir çok şeye neden katlandığımı anladım. (Hala abartıyor olabilirim, duygusal bir şahsiyetim vesselam.)

Sonra birden, küçükken hep bir mikroskobum olsun istediğimi, fen derslerinde olur da deney yapılacak olunursa ne kadar mutlu olduğumu, bu işlerin hep ilgimi nasıl da çekmiş olduğunu hatırladım. Hayatta nerden nereye ulan dedim sonra, terliksi hayvan görecez diye itişip kakıştığımız, mikroskopta kimin saçının teline bakıcaz diye karar vermekte zorlandığımız, ODTÜ’de bile skindirik bir mikroskobu 4-5 kişi paylaştığımız o günler nerede uleyynnn, dedim. Hani o fakir ama inek kız vardı ya, o kızın elinin altında, bütün gün gönlünce kurcalayabileceği 30bin dolarlık bir mikroskop var artık. Hazırladığı örneklere o mikroskopla bakıp şöyle bir resim bile çekti bugün, ve de sanki kansere çare bulmuş gibi buraya artis artis de yazıyor yaaa:

Bu resim, bir kurbağa embriyosunun gelişmekte olan böbreğindeki tüpçüklerden bir kesit. (Hö?)
Şimdi orada solda küçük parlak yeşil bir bölge var ya, işte o hücre bölünüyor. İçinizde biyoloji dersine yakın tarihte maruz kalmış olanlar “mitoz bölünme” sırasında orataya çıkan “iğ iplikçikleri”ni hatırlar belki :) Hani DNA’lar onların üzerinde dizilirler de sonra kutuplara çekilirler. İşte o yeşiller iğ iplikçikleri. :) Sağdaki daha büyük parlak yeşil alan ise, daha önce bahsettiğim “siller” (cilia). (O bölgedeki hücrelerden çıkan bazı uzantılar). Mavi renk hücre çekirdeği.

Bu resmin aslında hiçbir özelliği yok bu arada. Normal (bana verilen imkanların verildiği) her doktora öğrencisinin yapabileceği bir şey, ve bu konuda gerçekten mütevazilik falan etmiyorum. (Zaman zaman çok ciddi bir insanımdır da.) Labda bu işleri kendi kendine yeni yeni yapmaya başlamış olduğumdan dolayı, mitoz bölünmekte olan o hücreciği görünce böyle bir heyecan oldum, annem falan görünce sevinir gibi geldi bi de :)

Ben böyle şeyler yapıyorum yani. Bir ara üşenmezsem Moleschino‘ya biyolojik bilimlerde kullanılan dijital görüntüleme teknikleriyle ilgili bir şeyler yazıcam, Meren’den istek gelmişti zamanında.

(Not: Resmi bu son haline getiren ardamardar‘a çok teşekkür ederim. Hala grafik şeyetme programlarından anlamıyorum, bir photoshop, bir gimp olsun.)

*Ilgikimi öperim buradan. Neler yaptım göödün mü:)

Yorumlar (9)

Bad Car-ma

Otobüs diyorum… Otobüs. :( Otobüs istiyorum. Metro istiyorum.

Araba istemedim ki ben hiç hayatımda. Tekeri olan şeylere dair isteklerim başkaydı benim: Küçüktüm, patenim olsun istedim, dört tane minik tekeri vardı onların. Pürüzsüz betonlarda çok nefis kayılır, çok mutlu olunurdu. Zamanla tekerlerin sarısı aşınıp altından siyahı görünürdü.

Burdur’da göl yolunda bindiğim bisiklet vitesli olsun istedim, artık kuğu bisiklet olmasın istedim, yokuşları daha rahat çıkmak, inişlerde daha çok hızlanabilmek için. Bisikletle şehirler arası yolculuk yapmak istedim (henüz başaramadım:). İki tekeri vardı bisikletlerin. Büyük ve inceydiler bu tekerler, tellerine renkli boncuklar da takılabilirdi ve de mutlulukla bir ilgileri olmalıydı.

Hep otobüs çabuk ve boş gelsin, Güvenpark’ta ODTÜ dolmuşunun sırası kısa olsun, gece geç vakitse dolmuş çabuk dolsun istedim. Dolmuşların tombul tekerleri ve kötü amortisörleri vardı, insanı hop hop hoplatırdı. Ben buna rağmen arka sıranın en sağına oturmayı severdim. Ve paramı uzatanlara her zaman teşekkür ederdim (duyacakları şekilde). Rahatlıkla bir ilgisi vardı sanki o koltuğun. Sanki dolmuşun en izole koltuğuydu. Önü boştu mesela, ani frenler açısından riskliydi. Yalnızlıkla bir ilgisi olmalıydı, ama seçme şansı sunan bir yalnızlık. Her şeye rağmen yanınıza oturan kişiye yol sorabileceğiniz, yani başın küçücük bir çevrilişiyle kurtulunabilecek bir yalnızlık.

Sonra metro’yu gördüm bir gün… Yeni, cici, turuncu bir şeydi.

Metro, benim göz bebeğimdi. Gecikmezdi, hızlı gider insana kötü süprizler de yapmazdı. Çok ses çıkarmaz, havayı kirletmez, hoplatıp zıplatmaz, korna çalıp insanı germezdi. Metronun tekerleri de bambaşkaydı. Onun geldiğini önüne kattığı rüzgardan anlardım, daha tünelin ucunda kendisi görünmeden saçlarımı uçuştururdu. Metro büyük şehirin en güzel oyuncağıydı. Ve ben büyük şehirleri, ve onların örümcek ağı gibi metrolarını, ve metroların içindeki çalgıcıları, duvralarındaki resimleri seviyordum. Her yere metro gitsin istedim. Dolmuşlar ortadan kalksın istedim.

Bütün bu tekerlerin ve onlara dair isteklerin arasında arabanın tekerlerine yer yoktu benim hayatımda. Araba bencilce bir kavramdı. Tamam onun da tekerleri vardı, ama 5 kişiden fazlasını taşımayı sevmezdi o tekerler. Üstelik hiçbir zaman da o rakama ulaşmazlardı ya. Ayrıca arabaların sahipleri hep işkilli olurlardı. Çoğu otostop çekenlere durmaz arabalarını paylaşmak istemezlerdi. Parketmesi de sorundu. Araba yalnızlık demekti, yolda kitap okuyamamak demekti. Havayı kirletmek, kendini zorla insansız küçücük bir kutuya kapatıp trafiğe çıkmak, ve o trafikte sıkışıp öylece beklemek, inip yürümeye karar verememek demekti. Klostrofobikti araba.

Modellerinden, ne kadar benzin yaktıklarından, bujilerin meme yapmasının ne demek olduğundan falan anlamanız gerekliydi. Oysa ki metronun çalışması için metroya binen herkesin bunlardan anlamasına gerek yoktu. Üstelik metrolar herkesindi, bütün koltuklar üzerinde herkes eşit haklara sahipti. Arabalar büyük şehirlerin en gıcık oyuncakları, insanoğlunun özündeki bencilliğin ve asosyalliğin de en güzel kanıtlarıydı. Bence…

Ben araba falan istemiyordum. Aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Şimdi bir tane almak zorundayım. Yoksa bu koskoca şehir klostrofobi olacak bende. Artık süpermarkete kendim istediğim zaman gidebilmek, ve istediğim kadar kalabilmek istiyorum :(

Batsın bu dünya. Gerçi… Bir kez daha düşündüm de…

(en baştaki fotoğraf: A. Murat Eren:)

———– 5-10 dakika sonra———— Good karma —–

Öte yandan… “Neden kafamı araba almanın bu kadar çetrefilli oluşuna, fasülyenin neden bir türlü pişmediğine takan bir insanım da, şu yukarıdaki ablalar gibi bir insan değilim ben” diye de düşünmüyor değilim zaman zaman. :) “Google idol”ın ilk kazananları.

Yorumlar (8)

Ben gidiyorum

THY’den “orda (ABD’de) olan bişey bizi ilgilendirmez” cümlesini bir kere daha duyduktan sonra buralar bana dar geldi ey ahali. Üstüne bir de sırf yaşlı olduğu için her şeyi bildiğini zanneden kaba bir amca tarafından azarlandım, sıram gelmeden görevliye bir şey sordum diye (fakat sinirim tepemdeydi çok fena verdim ağzının payını).

Neyse işte. Ben yarın Houston’a gitmek üzere yola çıkıyorum. Uçaklar düşmez, kaçmaz, rötar yapmazlarsa, 29 Eylül günü Türkiye saatiyle akşama doğru Baton Rouge’a varmış olacağımı tahmin ediyorum.

Bünyeme iyi gelecek, yolumu açacak her türlü dua, iyi karma, pozitif enerji kabulümdür. Esirgemeyin.

Yorumlar (5)

evlendim ben :)

ahanda :)

http://cekirdek.uludag.org.tr/~meren/blog/blog.cgi?file=evlendim.txt

bu entryi yüzüncü kere girmeye calisiyorum yine olmadi. ben de sizleri sevdicegimin ve teyzecigimin zaten yazmis olduklari aciklama ve haberlerle basbasa birakiyorum. zaten turkce karakter de yok. :)

Teyzesi bir mailinde soyle demisti:
Oda nikahı denilenden oldu. Aralık ayında veya bilmiyorum ilk fırsatta gelinlik giymek üzere bir etkinliğe davet edicek hepinizi. Anneannesi dahil hatta çocukların babaları bile yoktu her ikisinin de. Fatih son anda geldi. İzmirdeki insanlara bile demediler. Hilal-mehmet-birnur vs. kimsecikler yoktu. Çılgın çiftimiz ayaklarında birinin parmak arası terlik, diğerinin eski kotu ve spor ayakkabısı şeklinde idi. Nikah salonunun hemen dışında bir içki patlatıldı evden çıkarken son anda akıl edilen iki cam kadeh ve plastik bardaklar eşliğinde. Sembolik olarak ablam odasında gizli gizli 13 tane nikah şekeri yaptı, ama nikah salonunun kapısında bekleyen güvenlik adamının canı çeker yemek istediği için sanırsam ablamla bana kalmadı. Çocuklar takı- şeker bişey istemediler.

Ece de küçük gelin olur ya o hesap küçükünden giymişti duygunun giysisinin. Çok tatlıydı. Gençlerin aşkı çok tatlıydı. Üstelik sanırım Melike – Haluk çifti ile aynı gün evlenmiş olmuşlar bu arada. Duygu dedi, not almışmış defterine. Blogu görmeyenlerin de haberi yok henüz hiçbirşeyden. Kasırga onların biran önce evlenmesi için planlanmıştı belli ki.
Yüzyılın aşkları mutluluğa resmi adımlarını da attılar….

Son olarak daha sonra daha uzun birseyler yazacagim.
Evlenmemizle ilgili tatli tatli seyler yazip mutluluklar dileyen herkese de tesekkür ederim(z).

Yorumlar (11)

Sakiniz

29 Ağustos 2005, 10:39

Kasırga şimdilik beklenen zararı vermeden geçip gidiyor gibi. “Pheeewww, Yoksa ucuz mu atlattık dostum ha?”

Bilemiyorum. Gerçekten cehennem New Orleans’ın üzerine çullanmak üzere mi/miydi? Yoksa bu Amerikalılar birazcık tırsak da bizi de panik içinde mi bıraktılar? Kasırganın bizden götürdükleri neler olacak? Kahramanlarımız bu soruların cevabını ancak bekleyip görebilecekler.

Kasırganın şiddeti kategori 3′e düşmüş. Ama şehirde, özellikle French Quarter’da çoktan çatısı uçmuş evler varmış. Az önce televizyondaki görüntülerde ise rüzgarın koparıp fırlattığı trafik lambaları(!), oradan oraya savrulan boş süpermarket arabaları vardı.

Ben kendimi daha iyi hissediyorum. En azından dün gece buraya vardığımızda bünyemde kategori 5′e ulaşmış olan “Hakkaten ne işim var benim burda nassınısatiimaaamayaaaaaa” dalgalanmalarının yerini sabırlı bir bekleyiş aldı.

Bakalım kasırga piyangosu kimlere çıkacak, ve döndüğümüzde kimlerin çatısı uçmuş, kimlerin camları kırılmış olacak.

Düygü Houston’dan bildiriyor…
(phhh…phh… Houston We’ve got problem)

Yorumlar

Aaaa!! New Orleans’taymışız biiizz!!!

Cumartesi akşamı bir grup Arjantinli, bir Bangladeşli, bir Filipino, bir Mısırlı, bir Hintli ve elbette bir miktar Türk tarafından ayartılıp, son derece eğlenceli olan Biyokimya dersine çalışmak yerine dışarı çıktım. (Bah yaaa)

Louisiana, ABD’de sokaklarında içki içmenin yasak olmadığı tek eyalet imiş efendim. Değerlendirdik hemen. Ama öyle şişesini kapan “tiheeeyyytt” diye naralar atarak dolaşamıyor. Bu işin de bir kuralı varmış. Derler ki New Orleans’ta herkes kese kağıdının içinde ne olduğunu bilir :) (Everybody knows what’s in the brown bag.) (ya da plastik bardağa koyup içebilirsiniz.)

Öğrencilik hali bitmeyecek anladık. Önce marketten aldığımız içkilerimizi Mississippi’nin kenarında keyifle içtik. Sohbet ettik. Sonunda Türk’ün egemenliği sona ermiş, kendimi pek tatlı yeni sınıf arkadaşım Arjantinli Virginia ile yakın zamanda seyretmiş (çok beğenmiş) olduğu “Duvara Karşı”dan konuşurken bulmuş, bütün entel dürtülerimi tatmin etmekteydim. Petek ise kanındaki hafif bir alkolün etkisiyle kendini sanata vermiş ve kendi halinde bir Arjantinliyi, meleğe çevirmişti:

(Petek bu fikri o anda kendisi buldu ama ne yazık ki “ben onu daha önce söyledim Ercan” vakası çıktı. Yani çok bilindik bir numaraymış. Fotoğrafı çeken Santiago. Elini mi oynatmış, onun da kanında alkol seviyesi mi yükselmiş bilinmez.)

İçkilerimiz bitip saatler gece yarısı 12yi vurunca, biz de kendimizi ünlü Bourbon Sokağı’nın kalabalığına vurduk:

Bourbon’da adet olduğu üzere, balkondaki insanlar ellerinde New Orleans boncukları tutuyor ve -çok afedersiniz- memelerini gösteren ablalarımızı, bu boncuklarla ödüllendiriyorlar. Akıl fikir diliyoruz kendilerine buradan. (Fotoğtaf açıkta bir -ya da iki- meme içermiyor. Boşuna incelemeyin:)

(fotoğraf: Santiago)

Ve sonunda ilk defa adam gibi müzik çalınan bir bara girme fırsatım oldu, evet bu kadar zamandan sonra. (Zamanında beni götürmeyenler! Sizi kınıyorum ve size laflar hazırladım:)

(fotoğraflar: Petek)

Son olarak “Hangi blues, jazz çalan yere gitsek acebağğğ” diye karasızlık yaşanabilen şehirler de varmış dünya üzerinde, vaynassını, diyor, yolu düşen, ya da yolunu bir şekilde düşürmeyi başaracak olan herkesi bekliyorum. (Tabi yurttan kurtulup kendi evimiz olunca).

Yorumlar (3)

Biochemistry is fun!

Hadi ordan!

Geçtiğimiz hafta dersler başladı. Yani laboratuvarda deney yapmalara bir de sabah 9-11 arası biyokimya ve hücre biyolojisi-moleküler biyoloji dersleri eklendi.

Biyokimya dersini, muhtemelen zamanında bilim ve eğitim dünyasına pek çok emekleri geçmiş, fakat artık mümkünse kendisine küçük ve sakin bir kasabada ev alıp, gölde balık falan tutuyor olması gereken bir dedemiz veriyor.

Benim artık belli bir yaşın üstündeki insanları ders anlatmaya çalışırken görmeye tahamülüm kalmadı sanırım. Çok istisnai durumlar mutlaka oluyordur (ben hiç rastlamadım, o ayrı). Genellikle belli bir yaşı geçmiş olan “hoca”lar, aslında bu işi daha genç bir başkasının yapması gerektiğinin için için farkında oluyorlar. Bunun için de derslerde “hayır ben de siz gençler gibi olabilirim, bakın espiriliyim, bu sıkıcı dersi ne kadar eğlenceli hale getiriyorum” mesajını vermeye çalışırken, yıllardır yaptıkları onca bilimsel araştırmanın, geldikleri saygın konumun üstüne bir çizgi çekip, akıllarda tüm öğrencilerin almaktan kaçındıkları, nefret ettikleri dersin espiri yapmaya çalışan hocası olarak kalıyorlar. Değdi mi be dedecim şimdi buna?

Daha önce gördüğüm dede ve ninelerin yeni bir örneği olan son dedemiz, derslerini powerpoint sunumları ile anlatıyor (zamana ayak uydurmuş). Ama insan her sunuma 3 tane “Biochemistry is fun!” (biyokimya çok eğlenceli!) slaytı koyar mı ya??? Bakınız şöyle 2 örnek:

Benim gibi inek insanlar biyokimya öğrenmekten ilk seferinde zevk alabilirler (evet bunu inkar etmiyorum, ama inek olup nefret edenleri çok gördüm). Fakat bu benim için bile çok fazla. Kim bilir kaçıncı baskı olan bilgiler bunlar artık. Üstelik yapma be dedecim, karşında koskoca bir doktora öğrencisi güruhu var, onlara da çocuk muamelesi etme di mi? Senin yüz kere “biyokimya pek eğlenceli, hastasıyım” demenle biyokimya eğlenceli olamayacak ne yazık ki. Hayır bir de ikinci resimde araya sıkışmış o “biochemistry is fun!” slaytı, o ne öyle :) Nedir beyin mi yıkıyoruz? İnsan bu kadar da aptal yerine konmaz ki.

İşte buraya yazıyorum :) Gelecekte eğer beni yaşlı bunak halimle ders vermeye çabalarken görürseniz, gelin, yüzüme iki tokat akşedip “hadi bakiim biraz da bu kardeş binsin salıncağa” diyerek yerime hakeden bir genci oturtun mümkünse. Belki insan yaşlanınca farkına varamıyordur. Ben şimdiden işi sağlama alayım.

Küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden öperim. Saygısız bir eşşek olduğum düşünülmesin. İş başka, aşk başka.

Yorumlar (7)

İçindeki çorba gibi bir yazı :)

Pazartesi günü Barış’la Canal’da bağımsız filmler, Avrupa filmleri, ve gay temalı filmler gösteren favori sinemamda bir film izlemeye gittik. Filmin 2005 yapımı olmasından ve Holivud filmi olmamasından yola çıkarak Türkiye’de henüz gösterime girmediğini sanıyorum. Bağımsız
Amerikan sinemasının güzide bir yönetmeni olan Don Roos’a ait. İsmi de: Happy Endings yani Mutlu Sonlar. Fırsatınız olduğunda mutlaka izlemelisiniz.

Filmde, insan ilişkileri ve ilişki yumakları, aşk, hayatta aldığımız bir takım kararların gelecekte bizleri nasıl etkileyebileceği gibi bilindik konular son derece keyifli ve kendine özgü bir şekilde işlenmişti. Filmden çıktıktan sonra bisikletime atlayıp yurda dönerken yine bir sürü şey düşündüm.

Dün ise, bir ara sonunda vakit bulup Asya marketinden aldığım o garip malzemelerle çorba yapma girişiminde bulundum.

Birinci Çorba Yapma Girişimi
Başarısız…
Hani bahsetmiştim ya bu çorbaların içine makarna da koyuyorlar diye. Sanırım onu hem biraz fazla kaçırdım hem de çok pişirdim. Çünkü artık tamam pişti dediğim aşamada çorbadan çok lapa olmuş makarnaya benzemekle birlikte, çok fazla pişirdiğim için makarnaları çubukla yemek imkansız hale gelmişti, fazla kaygan ve kırılgandılar artık. Çorbanın içine, orjinalindeki gibi, yosun ve tofu da koydum. Bu ikisini sevdiğimden emin değilim artık. (Oysa ki restoranda lüpür lüpür götürmüştüm çorbayı.) Bu durumu vejeteryan olmama hayatta imkan olmadığı yolunda bir mesaj olarak algılayıp, “madem şu çorbaya (?) lezzet katacak bir şey ekleyeyim yazık olmasın” mantığıyla (pardon mantık?) yine aynı marketten almış olduğum karidesleri, oyster (midye) sosu denen bir sosla kavurdum (bak bu güzel oldu) ve de artık daha çok makarna görünümündeki çorbanın üzerine ekledim. Bu arada “oooo Duygu Hanım, gelsin karidesler gitsin havyarlar… Yanına bir de yıllanmış lö şardoné dü pon şarabı açalım mı?” derseniz öncelikle “ne biçim şarap ismi o, hiç anlamıyosunuz şaraptan galiba” derim. (Kendim anlamıyorum ya, komplekslerime engel olamam bu aşamada, hemen zeytin yağı gibi üste çıkarım.) Sonra da şöyle eklerim: “Bizim buralarda yakalıyolar bu heyvancıkları. O yüzden yarım kilosunu 3-4 dolardan alıyoruz çok afedersin”. Karides demiş ve yeri gelmişken New Orleans’a özgü birşeyden bahsedeyim madem.

Burada karides ve benzeri deniz mahsüllerini ekmek arası da satıyorlar. O derece “et-tavuk döner” bir şey yani karides. Belli bir tarzdaki ekmek arası yiyeceklere “Po-boy” deniyor. Po-boy ismi aslında “Poor boy”dan geliyormuş (fakir oğlan:). Eskiden, 20. yüzyıl başlarına tekabül eden bir eski zaman bu, fakir insanlar, zenci işçiler ekmek arasına patates kızartması koyup üzerine de bir çeşit yağ döküp yerlermiş. Zaman içinde, ekonomik koşullar düzelince bu sandviçlerin içine et, deniz mahsülleri de konulabilir olmuş. Daha sonra da New Orleans’a özgü bir yiyecek halini almış. İsminin “po-boy” halini alması artık zenci aksanına burada az çok maruz kalmış bir insan olarak bana son derece mantıklı görünüyor. Adamlar “Poor” (puur) demiyorlar çünkü “Poo” diyorlar normalde de. Ha bu arada po-boyun bildiğiniz midye tava versiyonu da var.

Sürekli yemekten bahseden bir insan oldum sanırım ben. Yakında birisi “Alo ben Zürniyet gazetesinden arıyorum. ‘Afiyet şeker olsun’ köşemizi dolduracak tam da sizin gibi boğazlı, yemekten başka bişey düşünmeyen bir arkadaş arıyorduk, ne dersiniz hoş olmaz mı?” derse, işte benim ona diyecek hiçbir şeyim yok. E haklı çünkü. (Evet günah çıkarıyorum şu an ben).

Fakat aslında benim bir suçum yok. Her an parti havasında, insanların habire yiyeceklerden bahsettiği, ve hatta habire yiyip içtikleri bir şehirde yaşıyorum. Ki o şehir, buralarda “Lazy-ana” (lazy: tembel) diye dalga geçilen eyalette (Louisiana) bulunuyor.

Son olarak, geçtiğimiz cumartesi günü bir de Akvaryum maceramız oldu Petek’le. Benim hayvanat bahçesi geçmişimi bilenler, aslında hayvanat bahçesi ve akvaryum benzeri yerlerden “anlayış” olarak hiç hazzetmediğimi de bilirler. Ama öylesi “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” bir insanım ki, bulunduğum şehirde hayvanat bahçesi varsa görmeden gitmeden edemiyorum. Zira bu hayvanat bahçesi dosyası benim için kapanmış değil. “Hayvanat bahçesi” gibi bir kurumun varlığı bana -özellikle Türkiye’de bir yıldan fazla bir süre bu konuyla uğraştıktan sonra- çok saçma geliyor. Yine de “hayvanat bahçelerine karşıyım” diyerek hiç gitmemenin en azından şimdilik tam olarak içime sinen tepki olup olmadığından emin değilim. Dosyasını henüz kapatmadığımdan olsa gerek. Başka bir olasılık ise şu: normalde görmeme imkan olmayan hayvanları görünce o kadar mutlu oluyorum ki, belki de bütün bu “gitsem mi gitmesem mi” ikilemim insansı bencilliğimden kaynaklanıyor. Bu da bir özür değil elbette.

Yine de size Petek’in yakaladığı bir kareyi gösterirsem belki ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmeme yardımı dokunur:

Soldaki fotoğraf Petek’e ait. Sağdaki fotoğrafı internetten buldum. Her ikisi de aynı yerin farklı açılardan çekilmiş halleri. Petek sağdaki tünelin (zoosfera diyorlar) tavanını çekti. Biz tam girdiğimiz sırada bu akvaryumun içersinde iki dalgıç, köpek balıklarıyla aynı sınıfa dahil olan (ama etçil olmayan) vatozları besliyorlardı. Bunu heyecanla izleyen çocukları görünce, acaba böyle yerler çocukların hayvan ve doğa sevgisi kazanmalarını sağlıyor mu, buraya gelip bu canlılardan etkilenen bir çocuk ileride onlara zarar verecek bir şey yapmadan önce bir kere daha düşünür mü diye sordum kendime.

Bu güzel bir savunma. Fakat işin bir de şu yönü var: Acaba bu çocuklar hayvanat bahçelerine ve akvaryumlara gelerek, bizim dünyadaki diğer canlılar üzerinde, onları istediğimiz zaman yakalayıp kafeslere, cam kaplara koyma hakkına sahip olduğumuz hissine kapılıyor olabilirler mi? Bir başka canlıyı parmaklık ardına koymak bu çocuklara “normal” gelmeyecek mi şimdi? Büyüyüp zengin bir iş adamı olursa evine şu akvaryumdan bir tane yaptırası gelmeyecek mi???

Yok yok kesinlikle karşıyım ben bu işe. Ayrıca şunu da söylemeliyim. Geçen hafta üçboyutlu film izlemeye gittik. Hatta o sinema da bu Akvaryum binasının içinde. İzlediğimiz filmin adı “Sharks” yani köpekbalıkları idi. O kadar güzeldi ki, kendimi gerçekten denizin altında o balıkların arasında yüzüyor sandım. Hatta bir ara bir deniz anasına dokunmaya çalışmaktan kendimi alamadım. Teknoloji bu kadar gelişmişken ve insan sadece sinemaya giderek de aynı çoşkulu hisleri yaşayabiliyorken, hayvanat bahçeleri gibi, şartları bir türlü standartlaştırılamayan, özellikle Türkiye gibi ekonomik sıkıntı içinde olan ülkelerde hayvanların yaşamaktan çok işkence çektikleri yerlerin, ve bu yerlere dökülen kim bilir kaç milyonlarca paranın ne anlamı var diye de sormadan edemiyorum. Ha “o zaman sen ne diye gittin bacım?” derseniz cevap hazır: düşmanı içerden fethedicem ben!

Yorumlar

« Öncekiler Sonrakiler »