Archive for Mart, 2007

Velospit* ile şer-bet çağrışımlar

saldırgan sera örgütle,kepaze döşsel ürüyekalır
çabuk pastörizasyoncağızsa mahvediveresice.**
bikes.jpg

Bisikletimi sürerken bir yandan dışımdan eski bir Bulutsuzluk Özlemi parçası söylüyordum… “Karanlık soğuk, alabildiğine geniş, ama şimdi ıssız…” Uzun zamandır dinlememiştim, en sevdiğim parçalarından biriydi. Sesli şarkı söylemek huyum yoktur normalde - korkunç sesimle insanları üzmek istemem. Bugünü özel yapan bir şey de yoktu. Sadece içimden gelmişti sanırım. Çevredeki büyük ve parlak iş merkezlerininin birinden az önce çıkmış olduğunu tahmin ettiğim elinde evrak çantası, bakımlı zenci bir kadının yanından öyle şarkı söyleyerek geçerken düşündüm “gören de beni mutlu ve sakin bir insan sanacak“. Bu ironi beni güldürdü. Bir an için kendimi öyle tasasız bir insanmışım gibi hissettim. Hemen geçti. Bisikletle eve dönüyordum, hava çok güzeldi, henüz kararmamıştı. Yollar da, vakit iş çıkışını biraz geçtiği için o kadar kalabalık değildi. Keyifliydi aslında. Ama malesef tasasız filan değildim.

bisik.jpg

Kendime vermiş olduğum sözü tutup (nadiren de olsa bunu yapıyorum evet) okula bisikletle gittiğim için kendimle gurur duyuyordum, ve bu bakımdan huzurluydum aslında. Bisikleti sürerken “şimdi hangi kaslarım çalışıyor acaba, ve belki o çalışan yerlerimde sportif bir insan olur muyum?” gibi ulvi meselelere de kafa yoruyordum, daha ne olsundu.

sobe.jpg

Sözünü ettiğim şarkılı türkülü dönüş yolu, elbette pek çok trafik ışıkları ile doluydu. Bunlardan bir tanesinde kırmızıya yakalandığımda, o gün ilk defa satın almış olduğum ve bisikletin suluk haznesine yerleştirdiğim “ginsengli, limonlu yeşil çay” şişesine uzanıp son kalan çayı da lıkır lıkır içiverdim. Sonra üstümdeki uzun kollu penyeyi çıkardım. (Vay be, terliyor olduğuma göre hakikaten spor yapıyor olmalıydım). Boş yeşil çay şişesine bakıp içimden yine “gören de beni hergün böyle sağlıklı yaşam manyağı sanacak” diye geçirdim.

Sürekli, birilerinin “dışarıdan” bana bakıp hakkımda ne düşündüklerini tahmin etme gibi bir hastalığın sahibiyim. (Kendime güvensiz olmamdan kaynaklanıyor olsa gerek - ya da kadın genetiği). Çoğu zaman kendi yaptığım tahminlere inanıp onların bana verdiği sıkıntıyı, hayatın zaten beni es geçmeyip bana da bahşetmiş olduğu diğer sıkıntılara ekleyip daha da stresli bir insan olarak geçiriyorum günlerimi. Buna psikolojide “paranoya” deseler yeridir. Fakat ben aynı zamanda megaloman da olduğumdan, böyle tanımlar yerine kendimin “tanımsız durumlar” içinde olduğumu düşünmeyi yeğliyorum, galiba. Öte yandan, başkalarının benim hakkımda düşündüklerini tahmin edip sonra da gerçekmiş gibi inandığım şeyler hep “sıkıntı verici” oluyor. Aynı bünye içinde megalomana ek olarak kendisinden nefret eden bir şahsiyet barındırdığım ve bu şahsiyet genelde baskın çıktığı için, insanların benim hakkımda “iyi bir şey” düşünecekleri tahminlerinde bulunmuyorum hiç.

Eve yaklaştığımda ara sokaklardan birinden önüme bir başka bisikletli geçti. Bir anda yarış psikolojisine girdim. Ama burada hemen belirtmeliyim ki, bu yarış psikolojisi, her ne kadar artık doğalmışçasına, anında beni sarsa da, önceleri böyle bir psikolojinin insanı değildim. Ne zaman ki Meren’le bisiklete binmeye başladık, ve ne zaman ki biz onunla romantik sevgililer gibi normal hızda St. Charles’ın ikinci şeridinden bisiklete binerken yanımızdan “fiyuuuuvvv” diye hızla başka bisikletliler geçti, o zaman gördüm ki erkeklerin içinde bu yarış dürtüsü doğuştan var. Zira ben “fiyuuuvv”un şaşkınlığından henüz kurtulmuştum ki Meren’in, romantizmi de beni de geride bırakıp yanımızdan geçen adamı yakalamak ve mimkinse geçmek amacı ile pek uzaklarda hırsla pedal çevirmekte olduğunu farkettim. O an ne yaptım? Sakin ve yavaşça pedal çevirmeye devam ederken, elbette düşündüm. Düşündüm ve dedim ki kendi kendime (içimden tabiy - yoksa dışarıdan bakan biri deli sanabilir) erkekleri bu hayatta kadınlara nazaran “daha …” yapan her şeyin özünde bu yarışçı ruh yatıyor. O günden sonra dikkat ettim, ne zaman bisiklete binsem ve yanımdan biri hızla geçse, o hızla geçişin içinde biraz “meydan okuma” gizli. Eğer cevap olarak ben de o kişiyi geçersem hemen sessiz bir yarış başlıyor. Meğer erkeklerin olayı buymuş.
Nitekim bugün de adamın ara sokaktan önüme çıkışını bana okunmuş bir meydan olarak algılayıp davrandım pedala. “Fiyuuuvv” diye yanından geçtim ama arkadaş pek yarış havasında değilmiş, arkama dönüp baktığımda tingil tingil sürmeye devam ediyordu bisikletini. Ben de bizim sokağa iki blok kalmış olduğundan bu durum üzerinde çok durmadım. Malesef yeniden şarkı söylemeye başladım.

Eve geldiğimde komşu Rene çiçeklerle uğraşıyordu. Bu adamın benden daha unutkan olması çok acayip geliyor bana. İki günde bir karşılaşıyoruz, ve bana bugün üçüncü kez yeni diktiği mor ve pembe “periwinkle”ları ilk defa gösteriyormuş gibi gösterip üçüncü kez bu çiçeklerin aynısından bizim mutfak penceresinin orada kendiliğinden çıkmış olduğunu söyledi. Üçüncü kez onlara “gönüllü çiçek” dendiğini ekleyip dünya üzerinde yapılması mümkün bütün yüz tiklerinin sahibi bir insan olduğundan, tiklerini icra etti ve hmnf diye burnundan hızla nefes vererek gülümsedi. (Sanki kendisinden nefret ediyormuşum gibi duyuluyor ama sadece betimliyorum yeminle.)

ev-giris.jpg

Bisikletimi artık elimle itekliyordum. Bahçede Rene’yi gördüğüm zamanlarda çiçeklerin arasındaki betonda bisikleti sürmek yerine elime alıyorum ki adam çiçeklerini ezerim diye kıllanmasın - bilemez ki ben ne kadar usta bir bisiklet binicisiyim-. Öyle bisikleti itekler ve Rene’ye hoşçakal derken, unutkanlığın hem büyük bir haksızlık, hem de insanoğlunun en önemli adaptasyonlarından biri olduğunu düşündüm. Haksızlıktı, çünkü okumakta olduğum bir kitabın başını unutuyordum daha kitap bitmeden. Oliver’ın bana daha bir gün önce deneylerin sonuçları hakkında içimi rahatlatan bir açıklama yaptığını unutup “bu doktora bitmeyecek” diye endişelenmeye devam ediyordum mesela. Ya da hafızamı güçlendirsin diye satın aldığım ve sabah bir tane, akşam bir tane içmem gereken “Ginkgo Biloba” ağacı özütü hapını içmeyi unutan bir insan olmak haksızlıktı. (Bir paradoksa hapsolmuştum ve kimi zaman kendimi Memento’daki adam gibi hissediyordum). Fakat neyse ki bu kadar unutkan olduğumu da unutuyordum kimi zaman… O zamanlar huzurlu oluyordum. Her şeyi hatırlamak da bir yüktü ne de olsa. İnsan üzerinden atıvermek istiyordu bazen. Sonra bazen olayların, ya da herhangi bişeylerin unutulduğunu, ama geriye “hislerin” kaldığını düşündüm. Aynı, sabah kalkınca unutulan rüyalar gibi… Kötü ya da iyi bir rüya görüdüğünüzü hatırlıyor ve kötü ya da iyi hissediyordunuz, ama “ne” gördüğünüzü hatırlamıyordunuz. Geriye hissel izleri kalmış oluyordu.

Eve girdim. Kenime meyve salatası hazırladım. Üstüne meyveli yoğurt da koydum. Onu yemeden önce biraz mekik çektim, esneme hareketleri filan yaptım. Sonra meyve salatamı yiyip Sandman’in 7. kitabının kalan sayfalarını okudum. Delirium’un Sandman’de en sevdiğim karakterlerden biri olduğunu düşündüm. (Ara sıra onu neden sevdiğimi hatırlamak için baştaki sayfalara yeniden bakmam gerekiyordu.)

sandman78d-vi.jpg

Gece 12′yi geçtikten sonra bol kaşarlı peynirli bir tost, yanına da kahve yaptım. (Kahveye kafimeyt de koydum bissürü). Saat zebahın 2’sinde labda olmam gerekiyordu. (Kendileri için zamanın durması gereken bir miktar kurbağa embriyosu beni beklemekteydiler). O saatlerde Meren’in dünyanın öbür ucunda uyanık olup olmayacağını düşündm. Sonra, yarının yeniden sağlıksız yaşamıma döndüğüm bir gün olup olmayacağını merak edip, bugünün “her şeye rağmen” sağlıklı ve güzel oluşuna kaldırdım kahve fincanımı. Tostumdan kocaman bir ısırık aldım. Jamiroquai “Emergency on Planet Earth” diyordu.

* Dedemin bisiklet için kullandığı kelime.
**Zemberek‘ten iki dize.

Yorumlar (7)

Road Trippin’

ODTÜ Biyoloji yıllarımdan canım ciğerim Ilgaz (nam-ı diğer Goşi), Amerika kıtasına gelmesine sebep olan yüce bir staj programının ardından beni de ziyarete geldi. Yaklaşık bir haftası vardı. Biz de bunun bir kısmını New Orleans’tan Florida’ya arabayla küçük bir yolculuk yaparak değerlerdirmek istedik.

Rotamız New Orleans - Pensacola - Gainesville - Orlando - St. Petersburg şeklindeydi.


Şu mavi çizgiye bakıp üzerinde ne çok şey olduğunu düşündükçe şaşırıyorum… Goşi gelmeseydi bu kadar uzun bir araba yolculuğuna asla cesaret edemezdim herhalde. Meren’le uyuşuk uyuşuk oturmuşuz yerimizde, keşke o da burada olsaydı, keşke o buradayken üşenmeseydik… Bir sürü keşkeler…

4 günlük bu gezinin ilk günü genel olarak yolda geçti. Pazar günü sabaha karşı 5 gibi yola çıktık. New Orleans’a 3-4 saat uzaklıktak bir tatil beldesi olan Pensacola’da durduk. Deniz çok soğuktu ama beyaz kumlu plaj büyüleyiciydi.

Buradan sonraki durak Gainesville idi. Gainesville’e akşam 9 gibi varabildik. Yine biyolojiden bölüm arkadaşımız Günseli’yi, dünya tatlısı bebişini ve eşi İbrahim’i gördük. İbrahim bize mangal yaptı. Uzun zamandan sonra ince belli bardaktan demlenmiş çay içmek harikaydı. (Burada parantez içinde belirtmek isterim ki, Gainesville’de yaşadığını bildiğim bu satırları okuyan sizleri de görmeyi çok isterdim fakat çok az vaktimiz vardı. Ama yolum oralara elbet bir daha düşecek.).


2. gün, sabah erkenden kalkıp Orlando’ya geçtik. Orlando tam bir turist şehri. Sea World, Disney World, Universal Studios vs gibi pek çok farklı eğlence parkı var. Ve bunların hepsini hakkını vererek gezmek isterseniz herhalde iki hafta boyunca her gününüzü parklarda geçirmeniz gerekir. Biz kısıtlı zamanda hızlandırılmış turlar yaptık. (Ama biletler çok pahalı olduğu için, imkanı olup da gideceklere mutlaka daha çok zaman ayırbilecekleri koşullar yaratmalarını öneririm).
Sea World, filmlerden aşina olduğumuz yunus, balina, deniz aslanı gösterilerinin yapıldığı parklardan biri. Yunus gösterileri gerçekten çok etkileyiciydi.

Fakat benim için bu parkı gezmenin ve bu günün bambaşka bir önemi var. Asıl ondan bahsedeceğim. Yıllar önce Discovery Channel’da “roller coaster”lar ile ilgili bir belgesel izlemiştim. Roller coaster, lunaparklarda bulunan kocaman, ters dönen, çok hızlı giden ürkünç trenimsi aletlere deniyor. O belgeseli izlediğimden beri (-ki sene 1999 filandı), içimde bir ukte olarak kalmıştır. Türkiye’de de yoktu o dönemler heybetlilerinden. Bilmem var mıdır şimdi. Ama ben yıllardır ortalıkta “roller coaster’a binmek istiyom” diye dolaşıyorum. Amerika’daki eğlence sektörüne çok aşina bir insan olmadığımdan, Sea World gibi eğlence parklarında hayvan gösterileri ve gezmelerinin yanı sıra böyle binelim eğlenelim aletleri olduğunu bilmiyordum. Gittiğimizde gördük ki, her parkta mutlaka binilebilecek aletler de varmış.

Başımıza geleceklerden habersiz iki şaşkın Türk kızı olarak, Journey to Atlantis isimli böyle bir “ride”ın önünde durduğumuzda, insanlar şelalemsi biryerden, bindikleri botun içinde çığlıklar atarak suya düşüyor, sırılsıklam oluyor ve neşe ile kapıdan çıkıyorlardı. “Çok eğlenceli görünüyor biz de yapalım, yihuuu” diyerek sıraya girdik. Bu arada, bu bir roller coaster değildi. Yine de raylı sistemle ilerleyen botlara biniyorsunuz, bir takım çocuk işi, masalsı, ışıklı Atlantis dünyalarından geçerek tepeye tırmanıyorsunuz. Ve şelaleden düşüyorsunu.
Fekat, bizim hakikaten başımıza geleceklerden haberimiz yoktu ve botun en önünde oturmuş olmamızı büyük bir şans olarak değerlendiriyorduk. Bir anda karanlık bir bölüme girdik, iki saniye sonra o şelalenin tepesinde olduğumuzu anladık, botun önü yavaşça eğildi ve altımızda uzanan boşluğu gördük, ben şoka girdim, buradan düşüyor muyuz yani şimdi, bizim buradan böyle korunmasız düşmemize nasıl izin veriyorlar yahu? diye düşünürken, düşmeye başlamıştık bile. Bünyemi müthiş bir korku sardı, zaten düşüşün miğdede yarattığı bir karıncalanma var, ölüyorum sandım. Fakaaaattt, düşüşten hemen sonra, o korku gitti ve acayip bir rahatlama ile başbaşa kaldığımı farkettim. Elim ayağım titriyordu. Sırılsıklam olmuştum. Ve dünyanın en huzurlu insanıydım. :))))

Olay sırasında tabi ki fotoğrafınızı çekiyor ve fahiş fiyatlara satıyorlar. Hayatta böyle şeylere para veren bir insan değilimdir ama, yukarıdaki fotoğrafı görür görmez Goşi’yle koptuk. Bu arada, orada Goşi’nin yüz ifadesinden de anlayacağınız üzere, kızcaaz bir süre korkunun şokunu atlatamayıp, az sonra resimlerini göreceğiniz roller coaster’a bir bakış atıp “mimkin değil binmem ben ona” diyerek son sözünü söyledi.

Her parkta mutlaka bir roller coaster olduğu için parklarda abzürd bir “fon müziği” var. Siz hayvanları, şeker dükkanlarını vs gezip görürken arkadan bir parçası mutlaka görünen roller coaster’dan aynı zamanda sürekli çığlık sesleri geliyor. Bütün gün o çığlık sesleri arada bir kulağınıza çalınıyor. Sanki yaşayan bir organizma, çok acayip :)

Bu “fon müziği” elbette Goşi’nin binmeme kararını pekiştirdi. Ben de tek başıma binmeye cesaret edemedim bir süre, fakat parkın kapanmasına çok az bir süre kala, Goşi’nin de yüreklendirmesiyle Kraken isimli roller coaster’ın merdivenlerini tırmanıyordum. Başıma gelecekleri düşünmemeye çalışarak yerime oturdum. Yanımdakilere bunun benim ilk roller coaster meöceram olduğunu söyledim. Ve başladı! Yine çok korktum ama müthiş keyif aldım. İndiğimde bacaklarım titriyordu, ama “bi daha” binmek istiyordum.

Yukarıda önden ikinci sırada en sağdaki çığlığın sahibi benim :)

“Roller coaster” macerası sayesinde kendimle ilgili bu acayip keşfi gerçekleştirmiş olmaktan bugün burada gurur duyuyorum. Bir insan bu kadar korktuğu bir şeyden aynı zamanda nasıl böyle bir keyif alabilir? Bağımlısı oldum. Keşke evin bahçesinde olsa, her sabah laba gitmeden bir kere binsem, o zaman stressiz bir insan olur muyum? Herkesi kayıtsız şartsız sever miyim? İşin garip yanı, yüksekten de korkardım. Yoksa, içimde bir “yamaç paraşütçüsü” yatıyormuş da haberim mi yokmuş. Sandığım kadar korkak değilmiş miyim?…. Falan filan… Tek bildiğim, o hızla giderken, her ters dönüşten, her hızla aşağı inişten sonra “vohoooooooo!!! Hala hayattayım!” hissini yaşamanın nefiz bir şey olduğu :) (Bu arada Kraken’in videosunu izlemek isterseniz burada bir tane var).

3. gün Orlando’ya 1,5 saat uzaklıktaki St. Petersburg’a gidip Salvador Dali müzesini gezdik. Sonra da oralardaki plajlara gittik.

4. gün için planımız sabahtan Universal Studios’a gitmek, akşam Orlando Magic-Utah Jazz NBA maçı izlemek ve maçtan sonra yola çıkmaktı.

Universal Studios, aslında Islands of Adventure’la birlikte iki parktan oluşuyor. Özünde gezip ünlü filmlerle ilgili şeyleri gördüğünüz ve simülasyonla birleştirilmiş aletlere bindiğiniz bir ortam. Arada bir rastladığınız film kahramanları, film dekorları ile fotoğraf çektirip turist içgüdülerinizi sonuna kadar doyurabiliyorsunuz.

Islands of Adventure bölümü isminden de hissedilebileceği üzere, pek çok eğlence aleti ile donatılmıştı. Bu gezide en sevdiğimiz mekan burası oldu. Malesef kısıtlı vakit yüzünden her şeyin tadını çıkaramadık. Ama ben “Hulk” temalı “roller coaster”a tabi ki bindim :) Artık beni kimse tutamazdı.

Islands of Adventure gerçekten hayal, masal falan fistan dünyası gibiydi. Amerikan eğlence sektörünün ulaştığı son nokta mıydı? Yoksa bu ülkede daha neler görecektik? Bir şekilde, eğlenmek için verdiğiniz paranın karşılığını alıyordunuz.

Akşamki NBA maçı, benim için yine bir ilkti. Spora pek ilgisi olan bir insan olmadığımdan daha önce ne televizyonda ne canlı olarak bırak NBA maçlarını, herhangi bir basketbol maçını adam gibi seyretmişliğim yok denecek kadar azdı. Fikir Goşi’den çıkmıştı. Orlando Magic’te Hidayet Türkoğlu, Utah Jazz’da da Mehmet Okur oynuyormuş -güsel bir tesadüf- (en azından maçtan önce Hidayet Türkoğlu’nu biliyordum :) Ponpon kızları, aralarda akrobasi gösterileri, bira ve sosisli sandviç (hotdog) ile bir başka gerçek Amerikan deneyimini yaşamış olduk.

(Soldan sağa: Didem, Goşi, Düygü. Yeri gelmişken, Didem’e Orlando’da evinde bizi misafir ettiği için ne kadar teşekkür etsem az.)

Eve dönüş yolunda, bütün bu eğlence parkları, maçlar, ponpon kızlar vs vs ile insanların nasıl yapay bir hayal dünyasında olduklarını, ve dünyanın bir ucunda savaş varmış, şehirler yıkılmış kimin umurunda psikolojisine kapılmanın - hele ki bu kültürün içine doğmuşsanız - ne kadar kolay olduğunu düşünmek için yeterince vaktim oldu. O hayal dünyasına birkaç günlüğüne girmek çok keyifliydi, bunu ben burada inkar etsem yukarıdaki fotoğraflar gerçekleri belgeliyor zaten. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Her şey o kadar pürüzsüzdü ki. Geri döndüğümde “gerçek” dünyanın içinde kendimi bir yabancı gibi hissettim. Bu paragrafı da aslında ne kadar duyarlı bir insan olduğum mesajını vermek için yazıyorum. Şimdi bu blogun ırçılık karşıtı, halkçı, zeki, ezilenin yanında olan okurlarının bana sövme zamanı :) Büyrun yorumlara alalım sizi. :P

Sonradan gelen ek: Nasssııı yani? Bu tren neredeyse onu bulacağım :)
amazing-roller-coaster-picture.jpg

Yorumlar (9)

Çankaya Evrim Günleri

ecg-davetiye-mart.jpg

Vakti olan kaçırmasın derim.

Yorumlar (7)