Archive for Temmuz, 2005

Tubing

Geçtiğimiz hafta sonu pazar günü tubing (ya da toobing) denilen bir aktivite yaptik.
Tubing dediğimiz şey aslında biraz Antalya Köprülü Kanyon’da yapılan raftingi andırıyor. Yine yavaş akan bir nehir (ama çamur renginde) söz konusu. Şamrellere oturuyor herkes tek tek, mayolarla tabi. Şamrellerden birine de buz kutusu oturtuluyor. İçine önceden çeşitli yiyecek içecek dolduruluyor. Buz kutulu şamrel bir kişinin şamreline bağlanıyor ve herkes kendini nehrin akıntısına bırakıyor. Yaklaşık 4-5 saat böyle nehir üzerinde, buz kutusundan yenilip içilip lay lay lom olunuyor. Internet’ten şöyle bir resim buldum sizler için:

Fakat beni bunları yazmaya iten şey bu tubing hadisesinin ilginç olduğunu düşünmem değil, tubinge gidilirken, tubing sırasında ve tubingden sonra yaşanan ufak tefek olaylardır.

Mesela???

Tubing’e gittiğimiz insanların arasında bizim bölümden bir hoca da vardı. Şimdi “bölümden hoca” deyince aklınızda böyle göbekli, yaşlı, sinirsek, ciddi bi tip canlanıyo di mi? Böyle mesafeli, böyle insanın asla da yanında mayoyla durmak, hele ki bir nehir üstünde ordan oraya salak salak suda sürüklenmek istemeyeceği bir tip :) Ama tahmin edebileceğiniz gibi burdaki hocalar bizdeki hocalardan değil. Gençten bir adamdı bu hocamız, “gay” kendisi aynı zamanda. Rahat bir insan, ama öğrencileriyle bir simit üzerinde mayosula eğleniyo diye kimse de ona ertesi gün şaban muamelesi yapmıyor. Her neyse, bizim hiçbirimizin arabası olmadığı için Rod’un (işte hoca canıım, ismiyle hitap ediyosunuz:) arabasına bindik biz üç Türk. Yola çıktıktan sonra bize bir CD kutusu uzatıp “Ne dinlemek istersiniz, seçin dinleyelim” dedi. Tümay Janis Joplin CD’sini görünce “aa hadi bunu dinleyelim” dedi. Başladık dinlemeye… (Ki be Janis ablamızı çok severim)

Gideceğimiz yer New Orleans’ın kuzeyindeki Pontchartrain Gölü’nün diğer tarafında kalan Mandeville adında biryer idi. Yani gölü baştan başa geçmek gerekiyordu - ki sağolsun arkadaşlar düşünmüşler, gölü baştan başa geçen bir köprü, daha da doğrusu otoyol, yapmışlar. Dünyanın en uzun köprülerinden biriymiş sanırım. Bu şekilde Janis Joplin dinleyerek bir gölün tam ortasında arabayla gidiyor olmak bana oldukça ilginç geldi. Tam o sırada Rod birden müziği durdurdu ve “Ben bu parçayı çok severim. Bakın ne dediğini anlayabiliyor musunuz” diye sordu. Tabi ki anlayamıyorduk. Hatta sözleri seçebilsek de Janis Joplin’in ne demek istediğini anlamamıza hiç imkan olmadığını Rod bize şarkının sözlerini açıklayınca anladım. Janis Joplin, Me and Boby McGee adlı parçasının ilk kıtasında şunları diyordu:

“Busted flat in Baton Rouge, waiting for a train
And it’s feeling nearly as faded as my jeans.
Bobby thumbed a diesel down just before it rained,
It rode us all the way to New Orleans. ”

Meali: (NOT: acelem var, iğrenç bir çeviri olacak haberiniz olsun)
Baton Rouge’da beş parasız tren bekliyoruz.
(busted flat-beş parasız demekmiş mesela, nerden bilicez Rod olmasa. Baton Rouge Louisiana’nın -yani New Orleans’ın bulunduğu eyaletin- başkenti)
Neredeyse üzerimdeki kot kadar soluk hissediyoruz (hiç sormayn nasıl oluyor soluk hissetmek, baştan dedim çeviri kötü olcak diye)
Bobby yağmur başlamadan hemen önce bir kamyon durdurdu (Bobby thumbed- otostop çekmiş arkadaş :)
Kamyon bizi New Orleans’a kadar götürdü. (Gördüğünüz gibi şarkımız tesadüfen New Orleans konseptimize uyuyor, pek güzel.)

Sonra Rod bize Janis Joplin’in hayatından, nerede doğup büyüdüğünden ve tabi ki nasıl öldüğünden falan bahsetti. Hatta Rod zamanında Janis’in kuzeniyle aynı yerde çalışıyormuş… Bu şekilde gölün üzerinden geçip Mandeville’e vardık.

Sonra şamrellere atladık, bıraktık kendimizi nehire. Fakat nehir aşamasında olaylar benim sandığım gibi gelişmedi. Ben suyun biraz daha hızlı akmasını bekliyordum. Hadise benim aklımda daha bir spor hadisesi gibi canlanmıştı (Köprülü Kanyon’da kürek çekilir en azından). Fakat durumun hiç de benim düşündüğüm gibi olmadığını anlamam için çok fazla vakit geçmesi gerekmedi. Bir kere bizim gibi en az on kişilik başka bir çok grup vardı. Yani nehrin üstü oldukça kalabalıktı. Ve bu birbirini tanıyan insanlardan oluşan gruplar, birbirlerinin şamrellerini ayaklarıyla tutarak, su üzerinde kıç kıça yol alma eğilimi göstermekteydiler. Koca nehrin üzerinde 5-10 kişilik gruplar halinde öbekleşmiş insanlar. Bence gerçekten çok abzürd bir görüntüydü. Ama bundan daha da abzürdü, tubinge sürekli geldikleri her hallerinden belli olan bazı gruplardı. Çünkü bu insanlar şamrellerinin üzerine örtmek için çarşaf getirmişlerdi. Böylece daha bir koltuk havasına bürünüyor, daha bir rahat oluyordu şamreller. Ama bununla da bitmiyordu. Arkadaşlardan bir kısmı teyp de getirmişlerdi. Nasıl ki buz kutusunu şamrele koyup yanımızda taşıyabiliyoruz, teybimizi de pekala o buz kutusunun üstüne falan koyabiliriz!

Şimdi Türkiye’de olsa nasıl bir tepki gösterirsiniz buna? Bir kere muhtemelen o müzik setinden Ankaralı Turgut, ya da Mahsun Kırmızıgül, İbrahim Tatlıses tadında bir sesler yükseliyor olur. Hemen “öküz” deriz değil mi. Yani oraya kafanı dinlemeye doğa ortamına gelmişsin. Bir dur, di mi???

Hayır :) hayır yaaa.. Bakın şimdi çok abzürd :) Yani o teyp önce Pearl Jam ve Creedance Clear Water Revival çaldı bizlere… Sonra akıntı hızlandı biraz, teybin sahipleriyle aramız açıldı duyamadık. Bir ara yeniden yaklaştığımızda Pink Floyd çalmaya başladı. “Wish you were here”…

İşte o anda ben yine şöyle bir çevreme baktım. Kendime baktım… Düşündüm…

Amerika kıtasının ortalarında falan mıyımdır şu an? Evet belki… Kahverengi sularda yüzüyorum, güneş gereğinden fazla parıldıyor. Ayaklarımla gay hocamın simidine tutunuyorum. Benim simidime tutunmuş iki başka insan var. Böyle su üzerinde bir öbek halinde ilerliyor, sanki bir evin oturma odasında gibi sohbet falan ediyoruz. Elimizde içecekler. Nehrin etrafında sık ağaçlar var. Ara sıra nehre düşmüş olan ağaç gövdelerine takılıyoruz. Öbek bir anda dağılıyor ve herkes elleriyle suda kürek çekerek kurtulmaya çalışıyor. Sonra yine bir araya geliyoruz. Sonra bir başka grup insanla karşılaşıyoruz nehir üzerinde… Teypleri var bunların. Pink Floyd “Wish you were here” çalıyor. Herkes susuyor öyle sessiz sessiz dinliyor.

Yok var bu işte bir abzürdlük evet…
Ayrıca ağaçların arasındaki hayvanların bizim hakkımızda ne düşündüklerini çok merak etim mesela ben.

Dönüşte Rod’un canı McDonalds’tan Mc Flurry diye bi dondurma varmış ondan istedi. (mışlı konuşuyorum daha önce yememiştim ben, Ilgiki’nin çok sevdiği kalmış aklımda sadece). Güneşte kızarmış suratlarımızla tükkana girip 4 tane Mc Flurry aldık. Billy Holiday dinleyerek ve dondurmalarımızı kaşıklayarak eve döndük.

Bu gezimizde öğrendik ki Amerikan kıroları Pink Floyd dinliyor :)

Bu olay es kaza Türkiye’de gerçekleşmiş olsaydı eğer diye düşündüm…. Aklımda canlanan ilk görüntü Hocanın şamreli iple benimkine bağlanmış halde, ben ellerimi kürek yapmışım, o kıçını yaymış, akıntıya karşı kürek çekiyoruz. O sırada akıntıya kapılmış giden bir teyp geçiyor yanımızdan…. “gülüm beniiiiiğğğim, gülüm beniiiiiğğğim, derdim aşkıııığm, canım benim. ayırmasın mevlam biziğğğ; budur inağğn tek dileğiym.”

Her iki öyküde de ben çalan şarkılarda sadece bir kişiyi düşünüyorum…. ;)

-to be continued-

Yorumlar (3)

Ego ve İd….

Şimdi aklınızda canlandırın. Çalar saatin sesiyle uyanıyorsunuz sabah. Banyoya doğru uykulu uykulu yürüyorsunuz. Uykulu dahi olsanız banyoda biri var mı diye kapıyı çalıyorsunuz. Bir ses gelmiyor. İçeri giriyorsunuz. Tuvalete oturup hızlı hızlı çişinizi yapmaya çalışıyosunuz. Ve beklediğiniz oluyor. Oda arkadaşınız kapıya tıklamadan baaammm diye içeri dalıyor.

Şimdi aklınızda canlandırmayın, ben size kroki çizdim. İki ayrı odanın ortak bir banyo kullanmasından bahsediyoruz. İşte şu şekilde:

Banyoya açılan kapılar her iki taraftan da kilitlenebiliyor. Yani siz banyodayken diğer taraftan içeri girilmesini istemiyorsanız içeriden kapıyı kilitleyebiliyorsunuz, ama eğer kapıyı kilitli unutursanız, banyoyu paylaştığınız kişi banyoya giremiyor. Ve eğer siz de ortalarda yoksanız bu kişi zor duruma düşüyor…

Şimdi Türkiye’mizin küçük bir şehrindeki bir Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi olan bir insan düşleyin. Yukarıda adı geçen banyonun kapısını sürekli kilitli unutan da bu aynı kişi olsun. Siz onu güzelce uyarmış olun, hatta kapılara sevimli “kapıyı kilitli unutma” notları bırakın. Ama o öğrenemesin. Siz yine sabredin. Madem öyle, kimse kapı kilitlemesin ama içeri girerken kapıyı çalsın diye konuşun, anlaşın. Ama bu saygı değer öğretim üyesi, siz sabah uyku mahmuru tuvalete girmişken her sabah kapıyı çalmadan bam diye içeri girsin. En doğal hakkınız olan rahatça çiş yapmaktan mahrum kalın. Onun pattadanak girmesinden korktuğunuz için alel acele işinizi bitirmek zorunda olun.

Şimdi hayalinizde artık canınıza tak eden o an’ı canlandırın. Siz bu insana sabah yine bam diye içeri girdiğinde: “ama hep böyle yapıyorsunuz, şu kapıyı çalarak girseniz olmaz mı” deyin biraz sinirli bir ses tonuyla.

Onun verdiği cevabı hayalinizde canlandıracaksınız şimdi, ama biraz zor olacak, çünkü inanması güç:

Hayal edin, bu öğretim üyesi size desin ki: “Aman ne var yani, ben dalgın oluyorum giriyorum, sen de bana girmememi söylüyorsun, bir yerini görmeye çalışıyor değilim ki”

Pardooonnn… Sizi zeytin yağı fabrikasında ürettiler galiba.

Yahu biyerimi görmeye çalıştığınızı kim söyledi. Rahat rahat çişimi yapmak istiyorum.

Şimdi düşünün… Böyle insanları HOCA yapıyorlar üniversiteye. Bu insanla tekrar konuşuyorum bu konuyu. Rica ediyorum kendisinden. lütfen kapıyı çalmadan girmemeye özen göstersin. Ama o bana inatla “Benim yaşım ilerledi sizin gibi uyum sağlayamıyorum, ne yapayım dalgınlıkla açıyorum kapıyı” diyor. (Yaşının 40-45 civarında olduğunu tahmin ediyorum.) Hayır yahu, inatla ben kapıyı çalmayı öğrenmek istemiyorum diyor bana. Hiç bir özür dilerim kusura bakma çıkmıyor ağzından. Kendisini hatalı hissetmiyor ki!

Beni gerçekten üzen şey tuvalet hayatımın mahremini kaybetmesi değil esasen. Kapı çalmayı bile öğrenmek istemeyen kim bilir kaç öğretim üyesi vardır acaba Türkiye’de, bunların kaçına ayda milyarlarca maaş ödeniyordur kim bilir, doğru düzgün ingilizce konuşamayan kaç tanesini üniversiteler para verip yurtdışına yolluyordur, kim bilir kaç tanesi en azındna kapı çalmayı öğrenebilecek kapasitede insanın yolunu tıkıyordur???

Yorumlar (5)

Çünkü o bir makine, yani tabiatın esir edilmiş bir parçasıydı…

Türkiye’den buraya gelirken yanımda pek fazla kitap getiremedim. Buna rağmen getirdiklerimden üç tanesi daha önce okuduğum kitaplardı. Bu üç kitabın yazarları da benim en sevdiğim yazarlar arasında. Kitapları arada bir elime alıp tekrar tekrar okuyorum. Ki onlar şu kitaplar:

1- İhsan Oktay Anar / Puslu Kıtalar Atlası.
2- Elif Şafak / Pinhan
3- Milan Kundera / Ayrılık Valsi

Blogun başlığı olan “Biz nefsimizi silmekten değil bilmekten yanayız” sözü, Elif Şafak’ın Pinhan kitabındaki Dürri Baba’ya aittir bu arada.

Ama benim asıl söyleyeceklerim İhsan Oktay Anar’ın başka bir kitabı ile ilgili: Kitab-ül Hiyel.

Bu kitaptan bir bölümü daha önceleri günlüğüme yazmışım. Buraya da kendi ellerimle geçireceğim şimdi. Ama öncelikle küçük bir açıklama yapmam gerekli. (Fakat kitabı okuyalı uzun zaman oldu, ufak tefek eksiklerimi maruz görünüz, affediniz). Az sonra ustası tarafından azarlanacak olan Yafes Çelebi, çocukken demirci çıraklığına başlar ve kısa zamanda çok yetenekli olduğu anlşılır. Öyle kılıçlar yapmaya başlar ki diğer ustalar bundan rahatsız olurlar… Bir şekilde loncayı toparlayıp Yafes Çelebi’nin zanaatini devam ettirmesini engellerler. Ve ustası, Yafes Çelebi’yi öyle güzel sözlerle azarlar ki. Buyurunuz afiyetle okuyunuz.

“(…) Yafes Çelebi, (…) Ustası Zekeriya Efendi tarafından şu sözlerle azarlanmıştı:
Diğerleri senin yeteneğini görüp korktular. Çünkü gediğin elinden alınmasaydı onların bu ticareti yürütmeleri zor olacaktı. Yaptığın kılınç onların bütün müşterilerini elinden alır, üstelik bunun arkası da gelir. Ama ben bambaşka bir sebepten onların kararına katılıyorum: Ustaların kılınç yapmak için dövdükleri demir neden serttir, bilir misin? O, insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşin peşin öder. Zalimlerin kolları kendi erişilmez isteklerine göre çok kısadır. Tutkularının büyüklüğü onları böylce sakat kıldığından, bizim kılınç dediğimiz koltuk değneğini kullanırlar. İcad ettiğin silah işte onların tutkularını büyütecek ve zulümlerini artıracak. Sen onların kollarını uzattın. Oysa kılınçlar yeterince uzun değil miydi?”

Yorumlar

Büyüyünce ben de onlardan olmak isterdim

Bu nasıl bir yaratıcılık!!!
Çok kıskanıyorum böyle şeyler yapan insanları…
Bakın!

Evil Tree

(Sayfayı açınca “click here” diyen yere tıklayın. Sonra da fareyi tıklayıp ileri doğru hareket ettirin…)

Yorumlar

toshibaaaaaa

Ben artık sizlere şu aşağıdaki sevimli aletten sesleniyorum :)
Lynn adındaki melek şahsiyetin bana zorla borç para vermesi sonucu ruh sağlığımı bu toşibacıkla koruyabilicem. Kendisi bundan böyle bana müzik çalmak, southpark izletmek, daha sık blog yazıp içimi dökebilmek, sevdicekimle ve ailemle konuşmak, okuduğum bir makalede geçen bilinmeyen kavramları anında araştırıp bulabilmek, böylce makaleleri daha iyi anlayıp hocaya artis sorular sorabilmek, fotoğraflara bakıp mutlu olmak ve daha nice benzeri konuda hizmet verecek. Ben de bugün sayın sevdicek A. Murat Eren’den aldığım direktifler doğrultusunda, ona iyi bakacağım, pili bitmeden fişe takmayacağım, virüslerini falan tarayacağım :)

Ne güsel rengi var di miii…

Bir insanın bu kadar bilgisayar bağımlısı olması hiç iyi değil aslında. Bilgisayar sahibi olmadığım bir yaşam düşüncesi beni tüylerimden tiken tiken ediyorrr :)

Bu arada, konser süpppppeeeerrrdiii :) Yıllardır hastası olarak dinlediğim iki parça vardı benim: Come Undone ve Ordinary World. Bu parçaları Duran Duran’ın söylediğini çok sonra öğrenmiştim. Bi de Notorious ve Wild Boys (80ler vazgeçilmezleri). Özellikle bu 4 klasiği canlı canlı, üreticisiden dinlemek müthiş bir histi :) Sahneye uzak olduğumuz için yüzlerini pek göremesek de nefis bir konser oldu.

Şimdi ben gidip bir kaç southpark izleyeyim de neşem daha bi yerine gelsin.

Yorumlar

benim de diyeceklerim var!

Böyle ben bıdı bıdı konuştukça “Ah bir yorum yapabileydim ben bu kızın söylediklerine” diyorsanız, artık yapabilirsiniz. Yorum aparatı yerli yabancı herkesin kullanımına açılmıştır. Aslında emin değildim başta “yorum”lara açık olsun mu olmasın mı burası diye, ne de olsa bi günlük sayıyoruz ya bunu. Hani sanki ben yazıyorum, ama kimse okumuyomuş gibi, hani aslında biliyorum okuduğunuzu da bilmiyomuş gibi davranıyorum, gibi… :) Bana başta öyle geldi ki, eğer okuyanlar yorum yazabilirlerse, sanki gizli gizli okudukları bi günlüğün sayfalarına dayanamayıp yorum yazmış gibi olacaklar :)

Ama neticede açtım kullanıma, çünkü buradan, uzaklardan iletişmenin başka bir yolu olacağı için hoşuma da gitti…

Şu aşşadakinin hastasıyım:


(Garfield: “hiçkimsenin size bunun eğlenceli olmadığını söylemesine izin vermeyin”)

Ama ben şundan beslemek istiyorum acilen:

Aralık ayında alıcam bi tane ;) Jiji!!!!

Yorumlar

It’s unbelievable how life works, isn’t it.

Finlandiyalı bir arkadaşım var çok sevdiğim. Adı Piia. Geçenlerde yazdığı bir e-postasında, ona anlattığım olaylar ve kendi yaşadıkları sonucu hissedip söylediği, belki çok basit ama çok doğru bir cümle bu: It’s unbelievable how life works, isn’t it? (Türkçe meailini “Hayat ne garip, değil mi?” olarak versem sanırım hoş bir çeviri yapmış sayılırım:)

Neden mi:

Aslında dün gergin bir gündü burada. Yakında (yarın) Florida’yı vuracağından bu sabah neredeyse emin olduğumuz kasırganın (Hurricane Dennis), her an yönünü değiştirip burayı vurma olasılığı vardı. İnsan Türkiye’de ister istemez deprem fikrine alışıyor. Ama her memleketin kendine has doğal felaketleri, zorlukları var. Buradaki insanlar bu duruma belli ki alışmışlar ama bir miktar Türk olarak şehre yeni gelmiş olan bizler ne yapmamız gerektiğini şaşırdık. “Hurricane” denilen şeyin aslında ne kadar ciddi bir şey olduğunu, “Yahu neydi bunun Türkçe’si, fırtına mıydı” diye düşünürken kelimeyi çıkaramayıp, sözlükten bakmaya karar verdikten sonra “kasırga” kelimesiyle karşılaşınca anladım. Gelişen teknoloji, kasırganın nereden gelip nereye gidecegini takip edebilmemizi, bu sayede de gerekirse bulunduğumuz şehri boşaltmamızı (evacuation) sağlıyor. Yani can kaybı -evsizler, çok fakir insanlar, yaşlılar, sakatlar dışında şehri terkedebilecek lükse sahip insanlar için- pek de söz konusu değil. Neyse ki bu zor durumdaki insanlar için Super Dome denilen devasa stadyumu açıyorlar korunak/barınak olarak. Aslında alınabilecek tüm önlemler alınıyor sanırım. O açıdan afferimm dersek, yiğidin hakkını vermiş oluruz herhalde. Doğal seçilimin “sadece arabası olanlar geçebilir” şekilinde işlemediği nadir anlardan biri olsa gerek bu diyarlarda. (Evet lafımı da soktum rahatladım).

Ama eğer şehri terk etmek gerekiyorsa bu oldukça can sıkıcı bir iş… Bir anda hafta sonu için yaptığınız tüm planları bir kenara bırakıp (benimkiler genelde odamda kolye yapmak, ya da ders çalışmak gibi planlar oluyor), ya da hafta ortasındaysanız işinizi yarım bırakıp (deneyler), toplanıp arabaya atlayıp şehirden olabildiğince uzağa ve elbette kasırganın yönelmediği bir yerlere kaçmak gerekiyor. Bardağın dolu tarafı hayranları için bu bir “tatil ve gezi fırsatı” da olabilir tabi :) (Hayır ben o kadar optimist değilim.)

Bir de New Orleans’ın kasırgayla ilgili özel bir durumu var. New Orleans’ın şekli çorba kasesi gibi ve şehir deniz seviyesinin altında!! Evet çok ilginç değil mi? İnsanoğlu neden böyle egzantirik (abuk subuk demeye dilim varmıyor, şehri seviyorum) yerlere şehir kurar, bunu bir ara ayrı bir yazıda incelemek lazım. İşte bu egzantirik coğrafi yapısı sebebiyle olası bir kasırganın şehrin kuzeyindeki gölün suyunu bu çukura doldurması söz konusu. Tabi ki pek çok binanın ilk birkaç katının sular altında kalması anlamına geliyor bu.

Her neyse… Benim “Ya şehirde yalnız kalırsam, gidemezsem” gibi bir korkum yoktu. Arabası olan arkadaşlarla kim kiminle gidecek planları çoktan yapılmıştı. Ama ben “ev kedisi” tabiatlı bir insan olduğumdan “evimi” terketmek istemiyordum. Aslında sözlüğe bakıp da “hurricane” kelimesinin karşılığının “fırtına” değil de “kasırga” olduğunu görene kadar kasırga gelse dahi gitmek niyetinde değildim. Çünkü benim bulunduğum yurt binası 10 küsür katlı, şehrin en sağlam binalarından biri. “Ne olacak en fazla camlar kırılsa (ki banyo çok güvenli) elektrikler gitse, hayatta kalmamam için bir sebep yok. Hatta yapabiliyorsam dışarı çıkar insanlara yardım ederim” diye düşünüyordum. (Evinde kıçının üzerinde oturmak yerine, dışarı çıkıp yardım etmek fikrini hastası olduğum bir şahsın Çanakkale maceralarından edindim). Hala da bu “kalma” düşüncesi gücünü pek kaybetmiş değil ama kendisine “kasırga” kelimesinin üzerimde yarattığı bir holivud filmi ürküntüsü eklendi. Bazen korkmamız gerekenden az korkmak da pek akıllıca olmayabilir.

Dün işte bu “kasırga bir nedir?” konuşmaları, kim bilir belki 10 ayrı kere New Orleans’ın çorba kasesi olma sorunsalı üzerine anlatımlar ile geçti. Akşam arada bir yurttaki bilgisayardan internete girip kasırganın rotasını kontrol ettim. Ama hayat devam ediyordu. Aynı gün öğle saatlerinde bu tartışmalar dönerken ben yine de markete gidip fotoğraflarımı taba vermiştim. (Acaba ertesi gün sular altında kalabilirler miydi- kim bilir?) Yine aynı gün fotoğrafları taba verdikten yaklaşık 45 dakika sonra bölüm sekreteri tatlı hatun Sonya’nın yanına gittiğimde “Duran Duran“ın son albümünü dinlediğini farkedip, “Ne güzel ben de çok severim” diye lafa girince kendisinden gelecek çarşamba günü New Orleans’ta bir Duran Duran konseri olduğunu öğrenecek, ve bu konsere gitmeye niyetlenerek, fonda kasırganın sol ve sağ tarafındaki bulut ve yağış farklılıklarının neler olduğuna ilişkin konuşmaların eşliğinde internetten bilet bulmaya çalışacaktım. Fakat biletlerin 60 dolar olması, ve benim bu ay için çoktan keyfi harcamalar limitini aşmış olmam sebebiyle Sonya’yı tekrar gördüğümde ona durumu anlatacak, ve üzülerek konsere gidemiyor olduğumu söyleyecektim.

Ama hayat gerçekten garip…

Ben biraz hayal kırıklığı, biraz kasırga korkusu ve “yahu nerelere geldik beaaa, hey allamm” serzenisleri, biraz hayatımın Türkiye ayağında olup biten ama benim cismen katılamadığım olayların heyecanı, biraz pre menstrual sendrom altyapılı gerginlikler ile, yani etrafımda geneli negatif yüklü bir aura ile odama döndüm. Ve dediğim gibi, arada bir kasırgayı internetten takip etmeyi ihmal etmedim. Kitap okudum (Jean Echenoz - Ben Gidiyorum)… Radyo dinledim (Rock in the Bayou)… Petek’le meyve yedik (hormonlu çilek, hormonlu kavun, doğal görünümlü çekirdeksiz üzüm, ne idüğü belirsiz mango)… ve elbette Türkiye’deki meyveleri, özellikle “offf ne karpuz yiyolardir şimdi” diyerek andık.

Bana garip gelen, insanın bulundugu yere yaklaşan bir kasırga varken bile, işine gücüne öyle devam ediyor olması…

Gece uzun zamandır görmediğim kadar güzel rüyalar gördüm. Telepatik yeteneklerim varmış, kardeşim öğretiyormuş bana bunları… Uzayda yolculuklar yapıyormuşum… Mutlu kalktım. Oda arkadaşı teyzem banyo kapısını kendi tarafından kilitli bıraktığı için içeri giremedim, çişimi yapamadım, yüzümü yıkayamadım… Üstelik teyze odasında yoktu. Kendisine yeterli miktarda sövüp, kendim gereğinden fazla sinirlenerek, aşağıdaki görevli amcaya indim. Adamın derdimi anlaması biraz uzun sürdü çünkü yurttaki ilk günüydü. (öteki görevliler benim her sabah yaptigim bu ziyaretlere alışkınlar) 3-4 yere telefon açtıktan sonra, teyzenin odasına girmeye ve banyonun kilidini arkadan açmaya ikna oldu. (Aslında son derece basit bir iş). Banyoya tekrar ulaşabilir hale gelince rahatladım ve radyoyu açtım. Hayat… Duran Duran çalıyordu. Sinir oldum. Şimdi 60 dolar öyle bir rakamdı ki, böyle bir durup düşünmek gerekiyordu. Öte yandan bir daha kim bilir ne zaman gelecekti bu adamlar buraya. Daha geçen hafta Areta Franklin’i ve Black Eyed Peas’i kaçırdım diye zaten üzülüyordum. İşte bu şekilde iç çalkantıları ve nefsime hakim olmalar ile cebelleşirken, Ahmet girdi odaya:

-Kızzzıııııııııımmmmm, Duran Duran konserine gidiyorrraaaazzzz!! Biletler 75 cent’e!
-???????!!!!…. İyi de nası yani?

Sonya biletleri bu kadar ucuza edinmenin bir yolunu bulmuş. Nasıl olduğunu anlatmam yasak ;) Ben bu yukarıdakileri yazmaya başlamadan yaklaşık 5 dakika önce, biletleri 75 cent artı 2,5 dolar bilmemne masrafı ile internetten aldık. Gerçi salonun sahneye en uzak bölümündeyiz ama elbette bu hiç dert değil!

Bu arada kasırganın New Orleans çorbası yapmaktan vazgeçip Florida’daki insanları mutsuz etmeye karar verdiğini öğrendik. :(

Şimdilik biz bir yere gitmiyoruz. Burada hava günlük güneşlik.

Yorumlar (1)

Şizofren Şehir

Geçen gün New Orleans’a Tropical Storm Cindy geldi… Şehrin başka tarafını sular seller götürmüş ama bizim ruhumuz duymadı. Bu “tropical storm” hadisesinin ertesi günü hava o kadar güzeldi ki, bir önceki gün yukarıdan birinin kovayla su döktüğünü zannetmenize sebep olan o yağmurun gerçek olduğuna kendimi inandırmam zor oldu…

Şimdi de “Hurricane Dennis”in pazartesi buralara uğrama ihtimali varmış efendim. Ama endişe etmeyiniz. Bu şehirde yazlar genel olarak böyle geçiyormuş. Yaz mevsimine “hurricane season” diyorlar buralarda… Benim de biyolojik saatim şaştı aslında. Kendimi sonbaharda sanıyorum.

Aslında şehre ilişkin anlatılacak çok şey var… Gelecek haftadan itibaren daha çok yazabileceğimi umuyorum :) neden mi? Süprisss.

Her neyse…
Ben geçen hafta maaşımı alınca dedim dur şu maaştan az biraz kendimizi mutlu edelim. Gittim süpermarkette daha önce görmüş olduğum kumaş reyonundaki mor pelüşlerden iki parça kestirdim, halı yaptım onları. odamın bir de fotoğrafını çektim ama gün ışığından faydalanılamadığı için mor renk anlaşılmıyor pek. yine de aşağıda kendisi. hatta birazcık dikkatli bakarsanız beni bile görebilirsiniz :)

Yorumlar

Hable Con Ella

Almodovar’ın Hable Con Ella (Konuş Onunla) filmini ikinci kez izledim.

Nefis bir film. İlk sahnede, Pina Bausch adlı alman koreograf’ın Cafe Müller’inden bir bölüm, Caetano Veloso’nun yumuşacık sesiyle tüyleri diken diken ederek “Manhata” adlı parçayı söylemesi, Küçülen Aşık adındaki kısa sessiz film -ki Almodovar’ın bir Bukowski öyküsünden esinlendiği söyleniyor-, ve filmin sonunda kadınların kıçlarını kıra kıra dans edişleri… “Evet, izleyiciyi hemen heyecana boğalım, adrenalin yapalım, olaylar koştura koştura gerçekleşsin, her yeri de efekte boğalım” Hollywood filmlerinden sonra, Marco’nun Manhata’yı dinlerken gözleri dolup ortamdan birazcık uzaklaşması, ve Lydia’nın gelip ona sırtından sarılması o kadar gerçekti ki, film dediğin böyle yapılır dedim, kendimi yetkili bir merci sanarak.

Küçük bir not: yukarıda filmde yer almış bu bölümleri, sanatçı isimlerini yaptığım araştırmalar sonucu buldum. Ne yazık ki filmi seyrederken “Aaaa Bu adam Caetano Veloso, bak bu da aynı Bukowski’nin okuduğum bir öyküsünü hatırlattı bana” diyecek kadar entellektüel veyahut hafıza sahibi değilim. (evet taktım bu ara ben bu unutkanlık meselesini :)

Yorumlar