Archive for Öyle oldu böyle oldu

Kahrolsun Tombala ve Sigortasız Sürücüler

dsc_8320_k.jpg

Küçükken bayram tatili, şubat tatili, yaz tatili gibi olgular beraberinde doğrudan “Burdur” kelimesi ile gelirlerdi. Bu tatillerde, annemin memleketi Burdur’a gitmek, çoğu “dul garı”lardan oluşan anaerkil ailemizi bir eve ya da apartmana toplayıp komün yaşamak, kimi zaman kardeşim Fatili’nin ortamdaki tek erkek olması (dedem saksıyı çalıştırıp yaz tatillerinde “şehir evi”nde kalır ve karıların toplaştığı göl evine pek uğramazdı), göl evinin etrafında bisiklet, kaykay ve paten ile hırsız-polis oynanması, bu oyunda çeşitli ağaç yapraklarının para olarak kullanılması, göl çekilip bataklık haline gelmeden önce göle girilmesi, ama göle girilmeden önce mayolarla karadut ağacına tırmanıp elimiz yüzümüz kıpkırmızı olana dek, özgürce karadut yenilmesi, mevsim kışsa akşamları soyulan “vaşingtın potakalı” kokusu eşliğinde yüksük saklamaca ya da tombala oynanması… Tombala… Orda dur… Tombalaya kadar her şey iyi…

Nefret ederdim tombaladan. Ben yıllarca tombalada birinci çinko dahi yapamadan yaşadım. Bir insan yavrusu olarak bunun beni ne kadar üzmüş olabileceğini tahmin edebilirseniz, o üzüntüyü 10 ile çarpın. Zira, Fatili’in ardı ardına birinci, ikinci çinko ve tombala yapması, benim 1. çinko bile yapamıyor olmam kadar normal bir şey olmuştu, ama bu durum beni deli ediyordu. Fatili o dönemlerde -ailedeki hatun kişilerin çoğunun, onun “kabe” olduğuna kanaat getirmesi ve etrafında “tavaf” halinde olması yüzünden- hayatta en kıskandığım varlıktı ve o çocuk bünyemle üretebildiğim bütün mutsuzluğun kaynağının Fatili olduğunu sanıyor, bunu da her şeye ağlamak suretiyle dışarı vuruyordum. Tombala da işin tuzu biberi olmuştu…

Ben olur da 1. çinko yaparsam, zamanda bir kırılma olup eve Marduk gezegeni çarpacakmış korkusu alıyordu milleti. Belki bana öyle gelmiştir ama, sanki yıllarca, şans katsayısının yüksek olması gereken her oyunda kaybettim. Hatta sanki, hayatta birazcık şans gerektiren her durum benim için normal bir insan için olduğundan daha karmaşık oluyor diye hissediyorum kimi zaman. Ve geçerli sebeplerim var, adeta bitmeyen bir tombala oyununa gark olmuş gibiyim.

Katrina Kasırgası’na, Meren’in vize alamayıp iki defa aylarca Türkiye’de sıkışıp kalışlarına, birklikte çalıştığım hocanın başlarda bir melek iken şimdi bir Nazi’ye dönüşmüş ve hepimize işkence ediyor olmasına filan hiç girmiyorum. Hayatın bana geçen hafta attığı son tombala kazığını anlatıcam sizlere:

Birkaç aydır, geçtiğimiz 15 Kasım’daki çooookk önemli bir sınav için geceleri ve dahi sabahlara kadar hazırlanıyordum. Önce bir rapor yazmam gerekiyordu, sonra da tez komiteme deneylerimi ve araştırma konumu özetleyen bir sunum hazırlamam -ki asıl korkuncu bu sunumdu. Çünkü 5 tane profun karşısına çıkıp bu sunumu yaparken, bir güzel sorguya çekiliyorsunuz, ne kadar bildiğiniz, analitik düşünme kabiliyetiniz, her bişeyiniz ölçülüp biçiliyor.

15 Kasım sabahı, “Forever 21″ adlı mağazanın ucuzluğundan 5 dolara aldığım süper bir eteği, bana uğur getireceğine inandığım yeni kahverengi hırkamı, en sevdiğim botlarımı, çizgili uzun çoraplarımı ve yeni yaptığım kolye küpeleri kuşanıp, canım arabamız Kuchiki’ye atlamış (evet bir ismi var onun ve ben onu sürerken zaman zaman onunla konuşurum, onu severim), saçlarım ahenkle dans ederek, şarkılar söyleyerek, sunumu düşünmemeye ve sakin olmaya çalışarak, her sabah olduğu gibi South Claiborne caddesi üzerinde en sol şeritte saatte 40 mil hızla gitmekteydim. 15 Kasım’ın tek farkı, evden normalde olduğundan 1 saat önce çıkmış olmamdı, zira sunum yapacağım bu önemli güne rağmen, sabah üzerlerine ilaç döküp feleğini şaşırtmam gereken kurbağa embriyoları beni bekliyordu, bu mühim deneyler için erken gitmeliydim.

Tam da “Acaba yeterince erken çıktım mı, embriyolar hangi gelişim safhasına gelmişlerdir acebağğ?” diye düşünürken, bir kavşakta caaart diye önüme bir araba fırladı. Arabaya çarpmak üzere olduğuma inanamayarak frene abandım, emniyet kemeri beni tuttu, hava yastığı açılmadı, yanımdaki şeritten giden adamla birlikte çççaaaattt diye bu önümüzde ansızın peyda olmuş arabaya vurduk. Çok garip bir histi.

Anında arabadan dışarı fırlayıp kazaya sebep olan kadına -kendimden hiç beklemediğim bir şekilde- bağırmaya başladım:

What the fuck are you doing, goddam it? What the fuck do you think you are doing? This can’t be happening! Fuck, fuck, this can-not be ha-ppen-ing. (İzninizle bu kısımları çevirmiyorum :)

Yan şeritten gelen ve benden yavaş gittiği için kadına sadece hafifçe dokunduran, bu sebeple arabası bir iki çizik dışında zarar görmeyen adam benim bu delişmen halimi görünce:

Calm down lady!, dedi. (Sakin olun bağyan).

Ben bunu duyunca:

“I am NOT gonna calm down, you calm down! I have a very important exam, and look at my car, goddamit!” diye iyice delirdim. (Sakin filan olmicam allahın belası, sen sakin ol - adam zaten sakin :) eheh -, çok önemli bir sınavım var ve arabamın haline bak).

Kazaya sebep olan zenci kadın, şoklu ve sümsük bir surat ifadesi ile “I’m sorry” deyip duruyordu.

Birkaç dakika şok ile ağlayıp zırladım ve resmen tepindim. Kadını öldüresim geldi. Sonra sakinleşip “neyse lan hayattayım, sağlamım” demeye başladım. Ama bu arada arabadaki hasar nolucak diye içim içimi kemiriyor, kazaya sebep olan sürücünün zenci olması, kullandığı arabanın pahalı bir araba olmayışı yüzünden “ya şimdi bu hatunun sigortası da yoktur, bizim masraflar da patlar bize, nası ödicez uleyynn ühühühü, kahretsin” gibi cümleler kafamda yankılanıyordu.

Şimdi bir insanın neredeyse ÖSS değeri taşıyan bir sınava giderken, hiç suçu olmadığı halde kaza yapıp arabası en çok zarar gören kişi olması, hadi, bir şeydir, olabilir.

Ama, bu insana kazayı yaptıran allahın belası sürücünün, eyaletin zorunlu tuttuğu araba sigortasını yaptırmamış ve kanunsuz bir şekilde araba kullanmakta olan, orta halli dahi görünmeyen bir zenci olması, başka bir şeydir (”gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?”). Normalde başkaları kaza yapınca onların sigorta şirketlerinden 4bin 5bin dolarlar alıp o parayla da başka bir 2. el araba alabildiklerini, eğer hatalı iseniz karşı tarafın masraflarını ödeyecek sigortayı yaptırmanın burada kanuni yükümlülük olduğunu ve nedense bizim gibi öğrenci milletine gelince çok sıkı denetlendiğini, ama - genellikle - zenci abi ablaların bu konuyu sallamadıklarını bilmenizi isterim. Yani bu durum birinci çinko bile yapamamak değil de nedir ha nedir? Hayatın tombala kazığı değil midir bu? Oynamıyorum, istemiyorum offf.

dsc_8324_k.jpg

Polisler geldi, rapor tuttular. O sırada karının erkek arkadaşı geldi. Adam “merak etmeyin hasarınızı ödicez” deyip gülümserken bazı dişlerinin altın kaplama olduğunu farkettim.

Buraya da yazıyorum my bradır, ödemezseniz gelip o altın dişlerini tek tek sökücem yo!

Not 1: Ha bu arada, kazanın verdiği “her şey boş, yaşıyorum hayattayım” psikolojisi ile sunumu gayet sakince yapıp, soruları keyifle cevapladım. Herkesin çok zor bir adam olarak bildiği, ödünün koptuğu bir hoca sunumdan sonra gelip bana sarıldı ve tebrik etti :)

Not 2: Kazadan 15 dakika sonra, kadına ettiğim küfürlerden suçluluk duymaya başlamıştım bile, gidip “sana çok kaba davrandım, şoka girmiştim” deyip özür diledim. Manyak mıyım bilmiyorum.

Not 3: New Orleans’taki zencilerin araba sigortasız dolaşmaları istatistiki bir durumdur, ve kaza yapan herhangi birinin karşısındaki zenciye bakıp “mahvoldum” tepkisi vermesi ırkçılıktan değil, somut gerçeklerden kaynaklanmaktadır.

16 Ocak 2008 itibariyle eklenen not: Efendim, kendilerinden “allahın belası” filan diye bahsettiğim bu kızcağız (kazaya sebep olan) çok dürüst bir insan çıktı. Kazadan sonra ekstradan işlere girip ne yaptı etti bizim arabayı tamir ettirdi. Şimdi eskisinden daha yeni görünüyor araba (masrafı 2800 dolarcık idi). Gerçi bize hala bi 800 dolar borcu kaldı kızın ama çok iyi bir insanmış, ödeyecek biliyoruz.

Yorumlar (17)

Kaale alınmama üzerine ruhani bir yolculuk

Geçtiğimiz cuma DMV (department of motor vehicles), hayırlı bir olaya sahne oldu: gadın New Orleans’ımızın değerli sakinlerinden Meren, Ahmet ve Tümay, yazılı ve uygulamalı ehliyet sınavlarını geçtiler ve kendilerine birer adet “Louisiana ehliyeti” verildi. Artık New Orleans sokaklarında arabayla özgürce fink atabilir, vızır vızır gezebilirler.

Bu olayın aslında New Orleans trafiği bakımından ne kadar “hayırlı” olduğu tartışılır, fakat benim için bu blogda bir yazının konusu olacak kadar anlatılmaya değer “hayırlı” ayrıntılar içeriyor.

Zaman makarasını şöyle bir geri sarar ve bundan 3-4 ay öncesine gidersek, bakınız basit bir ehliyet alma eyleminin altından neler çıkar:

Geçtiğimiz cuma, bu üç kardeşimizin ilk ehliyet alma girişimleri değildi aslında. Kendileri dediğim gibi 3-4 ay kadar önce DMV’ye yine aynı amaçla (o zaman aralarında Remziye de vardı) gitmişler, fakat dördü de DMV’den babayı alarak dönmüşlerdi. Bu şahısların her biri, daha önce ehliyet almış olan bendenizden “neler yapılması gerektiği” ile ilgili olarak, DMV’ye gitmeden önceki günlerde bilgi almışlardı. Fakat:

- Ahmet ve Tümay, kendilerine “okuldan mutlaka almaları gerektiğini özellikle belirttiğim hedehöt belgesini”, “yok biz DMV’ye telefon açıp sorduk gerek yokmuş” diyerek almamış olduklarından (”DMV’dekiler anlamamıştır, siz alın yine de” dedim);

- Remziye, kendisine “bak böyle böyle sorular soruyorlar sınavda, şunlara bunlara çalış” dediğim halde şunlara bunlara çalışmadığından,

- Meren ise, kendisine “yatmadan önce bütün belgelerin tam mı kontrol et mutlaka” dediğim, ve kendisi de bana “merak etme baktım” dediği halde, gerekli belgelerden birisini evde unuttuğundan dolayı,

Ahmet, Tümay ve Meren ehliyet sınavına bile girememişler (belgeler eksik); aralarından o aşamaya ulaşmayı başarabilen, “belgeleri tam” tek kişi olan Remziye ise yeterince çalışmadığı için yazılı sınavı geçememiş, böyle Türk’e yaraşır başka bir vakaya daha imza atarak DMV’yi terketmişlerdi. Bana da geriye “e, ben size demiştim” demek kalmıştı.

Ama benim bunları yazmama sebep olan şey, “Ben size demiştim” cümlesini sarfettiğim o kutsal saniyenin sonrasında yaşadığım “düşünsel maceradır”. (Duyan da bir şey sanacak, hadi pismillah.)

Bir anda kendimi sorgulamaya başladım. Benim aklı başında bir insan olduğum söylenebilir. Bu tip işleri hep kendim hallederim. Ne yapılıp edilmesi gerektiğini araştırırım. Günlük hayatta, ne bileyim, boş konuşmaktan hoşlanmam falan filan. Peki neden, ama neden, malesef aralarında “kocam” olacak (pek sevimli) adamın da bulunduğu bu dört insan, benim dediklerimi resmen “kaale almamışlardı”?*

Bizimkiler DMV’den ellerinde bir “baba” ile döndüklerinde ben hala şaşkınlık içerisinde ve elbette kızgındım. Kendi kendime “ama nasıl olur ya, ben size demiştim?” deyip duruyordum. Ve Meren o kilit cümleyi kurdu:

“Belki de böyle kızmak yerine, çevrendeki insanların senin sözlerini bu şekilde dikkate almayışlarının ardında yatan şeyi bulmaya çalışmalısın.”

ZBAM! Bir anda gökyüzü karardı, lan lan, çok ciddi bir mesele vardı ortada aslında.

Ve işin aslı “hasıl” oldu bana. Kimseye kızmaya hakkım yoktu aslında. En ufak şeyi kendisine stres malzemesi yapabilme dalında Oscar ödüllü, 7 gün 24 saat endişeli, geceleri diş gıcırdatan, gündüzleri böbreküstü bezleri adrenalin üretmekten bitap düşen, bütün vicudu serotonine acıkmış kişi ben değil miydim? İnsanlar beni saçma sapan şeylere streslenir, endişelenirken o kadar çok görüyorlardı ki, hakikaten endişelenilmesi gereken şeylere dair söylediklerim arada kaynayıp gidiyordu.

Ne garip bir hadisedir (en azından bana öyle geliyor), çevremdeki (şimdilerde beni nasıl olup da o stes küpü halimle o kadar sevmeyi başardıklarına bazen anlam veremediğim) insanlar bana hep “her şeyi kafana gereğinden çok takıyosun”, “gereksiz yere endişeleniyosun” vs vs dediler yıllarca. Yemin ederim, ne demek istedikleri hakkında zerre kadar fikrim yokmuş. :) Bana herkes benim kadar endişeliymiş gibi geliyordu.

Yeni anlıyorum. Bir de “iletişim çağındayız” falan diyorlar. Arkadaşım, 20 sene sürdü lan bir takım şeyleri anlamamız, kaç kere kafamıza kakıldığı halde. (Şimdi “20 sene” diyerek abartınca, bir anda gözümün önüne 5 yaşında “allaaam, ben neden bu kadar kıllıyım?” diye endişelenen minik bir Düygü geldi… Ah beee, ne günlerdi…)

Netice: Bana bu manevi yolculuk için aralarında anlaşıp bilet alan Meren, Ahmet, Tümay ve Remziye’ye teşekkürü bir borç bilirim. Artık, inanır mısınız, meditasyon bile yapabiliyorum. Ki benim için imkansız bir olaymış eskiden, boşuna deneyip durmuşum. (Gerçi bu meditasyon işi ayrı bir hikaye, animeler sağolsun, çakraya gönül verdik bir kere, o gün bugündür “haydi çakraları açalım, o yeah” hallerindeyiz.)

Hayat ne garip…

*Bu arada yazının ilerleyen kısımlarında göreceksiniz ama ben şimdiden söyleyeyim. Kendilerine hiç kızgın değilim. Bu yazı kızgın, şikayetçi bir ses tonu ile yazılmıyor kesinlikle. Zira bu olay bana FRP tabiri caizse resmen “level atlattı”.

Yorumlar (21)

Bööööööö

Bir mübarek Cadılar Bayramı’nı daha geride bıraktık. Dün hep birlikte French Quarter - Bourbon Street’e gittik ve pek eğlendik. Diyecek fazla bir şey yok. Her ne kadar bir başka “haydi insanlar para harcasın” etkinliği de olsa, Cadılar Bayramı gönlümün bir numarası olan bayram. Minik kuzen Ece’nin bile ilk söylediği kelime ve cümleler arasına “Jack”* ve “dis iz Halovin”* sokabilmişsek, bugün Amerikan emperyalizmini damarlarımızda akan bir kan olarak…. Her neyse, lafı uzatmama sözümü tutuyorum :)

Yukarıda gördüğünüz kostüm “benim aslında olmak istediğim kişi” kostümü. Neredeyse tamamen evde bulunan kıyafetlerden bir araya getirilmiştir. Sadece sarı tişörtü K-mart’tan 2,5 dolara aldım. Onun dışında hepsi Türkiye’den yanımda getirdiğim şeyler.

Yukarıdan aşağı:

  • Bere = bir Ekin ve Fırant yeniyıl hediyesi.
  • Etek = bir Nunu el örgüsü.
  • Çoraplar (kolumdakiler dahil) = ben Türkiye’den ayrılmadan hemen önce modaydı bunlar :)
  • Ayakkabılar = Favori ayakkabılarım (yıllardır giyiyorum :)
  • Hareket = Kagobuşin no jutsu! Naruto hesabı. (Fakat hareketi doğru yapmayı becerememişim. Bu arada bunu Türkiye’den getirmedim. Japonya’dan geldi.)

(Ayrıca bu kadar turuncusever bir insan olduğumu ben de bilmiyordum).


Kabul etmek zorundayım, çok şirin olmuştum.


Ürkünç bir ölü prenses arkadaşımız.


Hemen hemen herkes (fotoğrafı çeken, ve hemen hemen hiçbir fotoğrafta görünmeyen = elbette Meren).

*The Nightmare Before Christmas

Yorumlar (22)

“Ben televizyon izlemiyorum, dattebayo!”

Ohayo gozaimas!

“Ben televizyon izlemiyorum”
“Hah hah ha! Hadi oradan! xxxx”

Evet sevgili beni-okuyan-her-kim-ise’ler. Eğer ben bundan sonra televizyon izlemeyişimle bir daha övünecek olursam (ki üniversiteye girmemle birlikte televizyon yaşadığım ortamda bulunan aletlerden biri olmaktan çıktığı için yıllarca bu durumla entel havaları atmış bir insanım) bana yukarıdaki cümleyi “xxxx” yerine de istediğiniz bir şeyi koyarak sarfedebilirsiniz. Zira, hala televizyonun kendisini izlemiyor olsam da, pratikte televizyon izlemediğim yalan.

Bir insan Lost, Desperate Housewives, The 4400 dizilerini takip edip, üstüne bir de labdan kaçabilip evde geçirebildiği üç beş saati de Japon animesi izleyerek geçiriyor, Youtube’deki TOP100 videoyu ezbere biliyorsa o insan gayet de televizyon izliyordur, her ne kadar tv denen alet bizzat işin içinde olmasa da :)

“Merhaba ben Duygu, ben bir anime bağımlısıyım”. Peki bu hallere nasıl düştüm ben? Daha bugün derste sıkılıp defterime önce Naruto sonra da Kurosaki Ichigo çizdim. Ayrıca bir iki aya kadar bu blogu animelerden öğrendiğim Japoncam ile yayınlamaya başlamayı düşünüyorum :) Kıssssoooooo.

Naruto ile başladı her şey. Meren’i gördüm izlerken, biraz baktım, çok saçma salak bir şey gibi göründü gözüme. “Aaa yok çok güzel bişey bak bi otur izle” diyen Meren kişisinin, beni kendisinin düştüğü batağa çekmeye çalışan bir bağımlı olduğunu anlayamadan, ben de bağımlı oldum.

Youtube’den izliyorduk Naruto’yu (hatta ilk bölümü de şurada, sizi de aramızda görmek isteriz. Eki eki.) Sonra birgün Meren (evet hep onun başının altından çıkıyor) Naruto’nun bölümlerinden birinin altına yazılanlarda “Bundan daha güzel anime var: adı da Bleach.” diye bir yorum gördü. Birbirimize bakıp: “Naruto’dan daha güzel bir anime olabiler mi ki?” dedik şaşkın, ürkek ifadelerle. Olabilermiş.

Bağımlılıkla birlikte, üzerimde çok olumlu etkiler yarattı bu animeler:

1) Uzun zamandır bu kadar keyifle ve heyecanla izlediğim bir şey olmamıştı (Lost var diyebiliriz belki, ama aynı şey değil. Misal ileride çocuk sahibi olursam es kaza, Naruto’ya benzesin istiyorum:) Lost insanı mutsuz, gergin yapıyor.)

2) Bu animelerin çıkartmalarını alıp her yere yapıştırmak, tişörtlerini giymek, karakterlerin oyuncaklarına sarılıp uyumak filan istiyorum :) Ama Japonlar Amerika’nın çoktan yapmış olacağı bir şeyi yapmamışlar daha, Naruto bardak altığı, anahtarlık, tişört gibi şeyler var ama, öyle süper bir “pazar” halini almış olduğunu söyleyemeyeceğim. Üstelik, Naruto’yu Internet’ten izleyerek hiçbir lisans ihlalinde bulunmuş olmuyoruz, çünkü yapan şirket kopirayt işlerini pek dert etmiyormuş (kulaktan dolma bilgiler, araştırmadım doğrusunu).

3) En bombası geliyor: Naruto’da Lee diye bir arkadaşımız var. Bu çocuk, diğer ninja adayı çocuklar gibi soylu ailelerden gelmediği için “ninjutsu” ya da “genjutsu”su yok bu yüzden diğerleri gibi afilli büyüler, egzantirik teknikler yapamıyor. Fakat azmediyor, gece gündüz çalışıyor ve sadece taijutsu (yani birebir, sadece vücut ile yapılan) teknikleri kullanarak diğerleri kadar “hayvan” oluyor. İşte ben bu Lee arkadaşımızın yılmadan çalışıp durduğu o anları gözümün önüne getirip kendimi “benim de ninjutsum ya da genjustum olmayabilir (hafızası olmayan bir insanım ya, bak ezikliğe bak) ama çok çalışırsam taijustum olabilir, süper olurum” diyerek gaza getiriyorum. (Bu durum Çinli öğrencilerin, GRE verbal kelimelerini ezberlemeyi başarıp o sınavdan nasıl yüksek puan aldıklarını da açıklıyor sanırım, hehe). Ve fekat, felsefe iyi hoş da, anime izlemekten çalışmaya vakit kalmıyor ki taijutsu gelişsin!

4) Japonlar ne kadar bilge insanlar… Bu animelerde “mutlak bir kötü”nün olmayışı çok dikkatimi çekiyor son zamanlarda (vakit bulursam bir Moleschino yazısı yazasım var bu konuda hatta). Mesela “düşman” saflarındaki bir kişi Ichigo’muza saldırıyor, ölesiye dövüşüyorlar, fakat iki gün sonra “Ichigo’cuğum nasılsın” şeklinde bir arkadaşça tavırlar… Ya da dövüş sırasında durup birbirlerine uzun uzun “şöyle oldu böyle oldu” diye geçmişten, onları o noktaya getiren olaylardan bahsediyorlar. Eğer Naruto’ya benzeyen bir çocuk sahibi olursam ona bencil ve yüzeysel Amerikan kibarlığının çizgifilmlerini değil, bu animeleri izleteceğim. Nıhahahah.

Bu kadar. Şimdi yatmam lazım. Rüyamda Yoruichi olmak istiyorum. Hassstasıyım. (Ve çok hastayım:)

Yorumlar (51)

Şikayet eden bir insanım

Hemen konuya giriyorum:

Bizim okulda (LSU Health Science Center - luiziyana eyalet yuniversitası sağlık bilimleri merkezi) aslında genellikle tıp ve hemşirelik öğrencileri var. Temel bilimler, mühendislik fakültesi vs gibi bölümlerin lisans öğrencileri Baton Rouge’daki LSU kampüsünde, yani başka bir şehirde. Biz bir avuç lisansüstü “cool” insanlar olarak kendi halimizde takılıyoruz. Fakat bazen tıp fakültesinden de ders alıyoruz, kocaman amfilerde bir sürü tıp öğrencisi ile. Ben de bu dönem o derslerden biri olan “Histoloji”yi alıyor olduğum içindir ki bu tıp öğrencisi denen organizmayı yaşam alanında inceleme fırsatını elde ettim.

Şimdi esasen Amerikan gençliğinden niye hazzetmediğimi ne kadar yazsam azdır. Hala alışamadım bu insanlara, ve Meren yanımda olmasa kafayı sıyırıp ilk fırsatta bir Avrupa ülkesine doktora için transfer olma çalışmalarını başlatır, ya da kendimi yollara vurur seyyah olur, “jangıl”larda kelebek avlardım. (Bazen yine de yapmak istediğim şeyin bu olduğunu düşünmüyor değilim. Ama o da başka bir hikaye.)

Mesela Amerika’da uzun saçlı erkek kişiler “serseri” olarak nitelendiriliyorlar genellikle ve uzun saç kesinlikle bir entellektüel insan olma durumunun simgesi değil. Evet uzun saçlı rocker insanlara rastlıyoruz zaman zaman, fakat bunlar gerçekten kendini sokağa vurmuş, kafası binbir kimyasal ile 18. boyuta geçmiş, yüzlerce dövmeli ve binlerce piercingli insanlar oluyorlar misal. Ya da Harley Davidson’lı motorsiklet çetesi insanları. Ah bir de Southpark’ta kendileriyle dalga geçilen “Gotik” abla ve abiler var. Bunlardan birisi olmak isterseniz, bir mağazaya gidip kendinize gerekli kıyafet ve aksesuarı alarak şekilli insan olabilirsiniz.

Burada o ya da bu şekilde bir “kategorinin” insanısınız. Sınırlar çok keskin. “Geçiş formları” yok.

Benim okulda genel olarak gözlemlediğim ve çoğunluğu oluşturduğunu farkettiğim Amerikalı genç insan tipi, sürekli bir “partying” modunda, akşamları ne kadar çok dışarı çıkıp dans edip eğlenirse o kadar “cool” olan, bu akşam gezmelerine pür makyaj, süper kıyafetlerle filan gidip, gündüzleri okula spor ayakkabı, spor bir şort ve LSU tişörtü ile gelen insanlar. Eğer ayağında spor ayakkabı yoksa kesin parmak arası terlik vardır (flip flop). -Bu terlik spor ayakkabı durumu hem erkekler hem kızlar için geçerli-. Mesela “normal” Amerikan gençliği Converse tipi ayakkabı giymiyor. O dövmeli, serseri arkadaşlar giyiyor onlardan.

Neyse, bir şekilde, ODTÜ işletme hatunlarındaki ciksliğin geceleri hortladığı, gündüzleri de özü ciks, dışı “az önce ayrobikten geldim” olan ablalar ile, bakımlı, kısa saçlı, cilalı tıraşlı erkekler. Bir nevi Ceza’nın şaşkın oğlanları.

Şimdi bu ahval ve şerait içinde, Histoloji dersinin Internet bağlantılı, dev ekranlı amfisine geri dönüyoruz. En ön sıraya oturuyoruz, izole bir insanız çünkü, ayrıca önyargılıyız, ve bir türlü bu gençliğe ısınamadık, elimizde değil, uzak olmak istiyoruz. Bu bakımdan işimize bakıyoruz, en önden hocamızın anlattıklarını dikkatle (hadi ordan, uyumamak için savaş vererek - bu da ayrı bir hikaye) dinliyoruz, yazıyoruz. Bir ara amfinin öteki ucunda yine önlerde yalnız başına oturan dümdüz, upuzun ve simsiyah saçlı bir gence gözümüz takılıyor. Neji’ye benziyor biraz. Neji’yi bilenler ne kadar karizmatik bir ninja arkadaşımız olduğunu da bilirler :)

Ertesi gün kendisini kantinde gördüm. Yalnız takılıyordu. (Amerikan gençliği yalnız takılmaz, yalnız insan “looser” insandır.) Bir yandan sandövişini tırmıklıyor, bir yandan hipnozsal bir halde laptopunun ekranına bakıyordu. Beni de şeytan dürttü, “bu çocuk şimdi o gerzek Amerikan gençliğinin karşısına, uzun saçları ile dikilmiş bir tıp öğrencisi, çeşitliliğin bir neferi. Yürüsün!” hisleri içindeyim. Ben bunları düşünürken o bir ısırık daha alıyor, gözlerini kısıyor biraz daha ekrana bakarken. Meraklandım iyice, böyle karizmatik bir insan, buralarda görmeye alışık olmadığımız cinsten bir şahsiyet, neye bakıyor olabilir? Ne bileyim makale mi okuyor, haberleri mi okuyor? Belki sanatsal bişeyler olabilir. Youtube’den bir şey izliyor olabilir. Merakıma yenildim sonunda, arkasından doğru geçerken ekranına bir göz attım çaktırmadan, neye bu kadar ilgi ile baktığını anlamam için çok yakında olmama gerek yokmuş meğer. İşte şunu gördüm.

Saygılar bizden.

Yorumlar (14)

Çok yoğun bi kişiyim

Bu aralar çok yoğunum. Hesapta araba alınca okuldan eve 1,5 saatlik otobüs maceralarım sona erecek ve spor bile yapmaya vakit bulacaktım. Fakat bu aralar Amerika’da yaşamın bir parçası olan sinir bozucu ayrıntılarla uğraşmaktan (araba sigortası, sağlık sigortası vs vs), kelimenin tam anlamıyla “kafamı kaşıyacak vaktim yok”. “Firefox” yazısını bu yüzden yazamadım henüz, unutmuş değilim. Bir de, Firefox demişken :) Pardus 1.1 alfa (kod adı Meren) çıktı! Bizim (biz = son kullanıcılar, geliştirici veya Linux geek’i olmayanlar) için kullanılabilir bir sürüm değil, hatalarını filan ayıklayacaklar ve sanırım birkaç aya süper hızlı açılan ve eklenen bir sürü başka güzelliği burada leziz şekilde listelenmiş olan Pardus’umuza kavuşacağız. (Ya bu arada, yengenizden bir istek, ben Toshiba dizüstü bilgisayarımda salak Windows ile kullanabiliğim hibernation, standby gibi özellikleri kullanamıyorum. Ona da bi elatıverseniz a delikanlılar. :)

Biraz daha “sevgili günlük” formatında yazayım bugün madem:

Cuma akşamını haftanın yorgunluğunu atmak amacıyla sinema akşamı ilan edip, önce evde “V for Vendetta“yı izledik. Son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi. Nefissssti. Matrix’in yönetmenleri Wachowski kardeşlerin parmağı var filmde. Film aslında Alan Moore’un yazdığı aynı isimli çizgiromandan uyarlamaymış. (Bu arada söylenenlere göre Alan Moore senaryosunu okuyup beğenmemiş.) Çizgiroman versiyonunun Sandman tadında olduğunu sanıyorum. Sandman’i bitirince ona da başlarım artık :) Meren bile okuyacak gibi görünüyor.

Cuma gecesi, “V for Vendetta”yı izledikten sonra, kalktık “Karayip Korsanları 2″ye gittik. 11.30 seansı. Çok komikti :) Sinemaya ne zamandır gidemiyordum (tahmin edersiniz ki sinemaya gitmek için de araba gerekiyor buralarda). Çok eğlendik. Jack Sparrow’un hastasıyız ailecek.

Bu arada, yoğunluk ve haliyle biraz da stres içerisinde geçen günlerimi şenlendiren, blogunu kahkahalar içinde okuyarak hayat bulduğum (Karayip Korsanları etkili) bir bağyan var. Kendisi annanemin kız kardeşinin kızının kızı olur :) (Hayır, şaka yapmıyorum:) Siz de onun yazılarını okuyun ben yokken :) Çok komik bir hatun kişidir. Hatta “hiç bu kadar komik kadın olur mu yav, yıllarca kadınlara haksızlık etmişiz” falan diyeceksiniz. O derece. (Sağ taraftaki -Internet Explorer’cılar için blogun derinliklerindeki- linklerde de Fatocan olarak bulunmaktadır.)

İşte böyle. Bir süre sesim çıkmazsa korkmayın. Elbet geri geliciim. Gideyim biraz böbrek tamir edeyim :P

Yorumlar (11)

Böbrek, araba, şiir

Son günlerde yine kan kaybediyor gibi hissettiğim bir Türkçem mevcut. (Ha ha, evet belli.)

Bunun sebebi sanırım sürekli bilimsel makaleler okuyan bir insana dönüşmüş olmam.

Bu arada bundan hiç şikayetçi değilim. Sadece beynimin çalışma tarzının bile değiştiğini hissedebiliyorum bazen. Huyum suyum da değişti sanki.

(..)
(…)

Evet dostlar, bu arada böyle ne kadar süper bir insan haline gelmiş olduğumdan filan bahsedecektim. Bilime adanmış bu yüce hayatın ayrıntılarını sizinle paylaşacak, gittikçe artan ukalalığıma engel olamayacak, narsizm denizlerinde yat kaptanlığı yapacaktım. Ama kısmet değilmiş.

Yine de gitmeden önce bu yazıya bir şekilde daha önceden sıkıştırmayı planladığım iki şeyden bahsedeyim de boşuna buralara yormuş olmayayım sizleri:

Birincisi, hiç merak ettiniz mi a dostlar? Düygü gelmiş taa buralara, sabah akşam laboratuvarlarda kurbağa embriyosu mıncıklıyor, bari sonunda elle tutulur bir şey bulursa bir hastalığa filan çare olacak mı?

Evet efendim, doğrudan ilacını bulacak olmasa da, bir hastalığın neden ortaya çıktığının anlaşılmasına filan yarayacak Düygü’nün bu yaptıkları (umuyoruz). Bakınız aşağıda iki adet böbrek görüyorsunuz. Normal bir böbreğin büyüklüğü yaklaşık olarak insanın kendi yumruğu kadardır. Evet bunu ilk öğrendiğimde ben de çok şaşrımıştım, nedense kafam kadar falan sanıyordum böbrekleri. Ama sonra kafam kadar olsalar vicuduma nasıl sığacaklardı yahu, diyerek kendime geldim. Siz de kendinize gelin. Kafa kadar olunca hasta oluyormuş meğer böbrekler. Misal, aşağıda görmekte (ve muhtemelen “ay iğrenç” falan demekte olduğunuz) böbrekler gibi. Bu böbrekler ABD’deki en yaygın kalıtsal hastalıklardan biri olan ve “polikistik böbrek hastalığı” (polycystic kidney disease) adı verilen bir hastalık sonucu, dokuların bir nevi “su toplaması” (yani içi su dolu kistlerin oluşması) yüzünden bu hale gelmişler. Tahmin edebileceğiniz gibi bu hale gelmiş bir böbreği çıkarıp çöpe atsanız yeridir. Çıkarma işlemi için Indiana Jones’taki yerli adamı 504 253 87 35 numaralı telefondan arayabilirsiniz. Bir “şattidey” diyor bitiriyor işi valla. Ama elbette yerine koyacak böbrek bulmak lazım gelir. İşte biz bu hastalıkla ilgili çalışmalar yapan bir labız. Ne kadar iyi insanlarız. Göz yaşartıcı.

İkinci söyleyeceğim şey de, biz araba aldık ey ahali! (Hatta Meren hislenip bir şiir bile yazdı**) Buraya bir “Yihhhhuuuuuuuuuu” çaksam yeridir, bilim insanı ciddiyetimden ve karizmamdan kaybetmek pahasına çakıyorum bu “yihhhuuuu”yu. Kendisi bir Toyota Corolla. 98 model. Merkezi sinir sistemi var, ah süper, yani şekerim bir kapıdan diğer kapıların kilitlerini açabiliyorsun. Biz tabi Murat 131′lerle, UNO’larla büyüdük. İnsan afallıyor, arabanın kiliması bile var. Haa bir de otomatik vites. Tahmin buyurursunuz, Amerikalı’lar her işin kolayına kaçıp sonra da milletçe 3′te 1 oranında obez olmayı severler. Bir de Amerikalı’lar Dünya’da en çok benzin tüketen ülke olmayı da severler (yüzde 30′luk dilim ile benzin obezi). Bu yüzden elbette buralarda delikanlıya yakışır şekilde, benzini de cayır cayır yakmayan manuel (ing. stick) araba yok denecek kadar az efem. (Bakınız bir paragrafta hem aldığımız arabanın özelliklerini saydık, hem zengin bebesi olmadığımız mesajını verdik, hem sosyal mesaj olaraktan Amerikalı’lara laf giydirdik, hem de sanki “otomatik vitesli araba kullanmak delikanlı işi değildir” şeklinde bir düşüncenin insanıymışız gibi ikiyüzlülüğümüzü bile yaptık. Ne kadar iyi bir yazar olduğumuzu artık siz buradan anlayınız.)

Ha ama aldık arabayı süremiyoruz iyi mi? Değil. Yalnız istirham ederim, kadın şöför olduğumuzdan değil bu sürememek, Türk ehliyeti yerine Amerikan ehliyeti almak gerektiğinden. Onun da sınavına yarın giricem. Hatta şu anda bunları yazmak yerine el kitabını okuyup gerzekçe bir takım kurallar ezberliyor olmam gerekirdi. En iyisi gideyim ben artık.

Bu arada sağ tarafta “haftanın linki” kısmı değişti. Bilginize.

** Meren’in şiiri:

Toyota Corolla LX (Nazlı)
=========================

Biz bir şekilde buralara gelmiş iki muteber genciz,
Fırtına gelirse, dakika durmaz bu diyardan gideriz,
Evden koşa koşa dışarı çıkınca bu arabayı arar gözlerimiz,
Nazlı Toyota Corolla LX, nazlı Toyota Corolla LX.

N’orliınsın zencisi meşhur, bunu biliyoruz hepimiz,
Fakat burada çokça sincap olduğunu da bilir miydiniz,
Arabamızın en çok itimat ettiğimiz yeri el frenimiz,
Nazlı Toyota Corolla LX, nazlı Toyota Corolla LX.

27.06.2006
New Orleans
LA

Yorumlar (38)

Dünya’nın öteki ucundan serbest çağrışımlar


Turkish couple under oriental disguise tries to fool local security forces on Jazz Fest’s closing day…

New Orleans deyince akla bir çok şey gelebilir elbette, ama yapılan araştırmalara göre insanların yüzde 76’sının “Aaa caz müziğin doğduğu yeerrr” dedikleri görülmüş.*

New Orleans deyince, New Orleans’ı tanıyanların yüzde 82’sinin aklına da “Her hafta sonu bir festival, vur patlasın çal oynasın” geldiği, son yapılan beyin EMR’larının ünlü nörobiyologlarca yorumlanması sonucu ortaya çıkmış.*

Nitekim geçtiğimiz iki hafta sonu boyunca buralarda pek meşhur “Jazz and Heritage Festival” vardı. Bilim adamları hipotezlerini destekleyecek bu olaya çok sevindiler. (Bu cümlenin neden mantıksız olduğunu bilen ilk 3 kişi, gelecek Cadılar Bayramında düzenlenecek olan Voodoo Festivali’nde sahne alacak Red Hot Chili Peppers konserine bedava bilet kazanacak.)* Evet efendim, yine festival vardı. Buraya boşuna “Lazy-ana” (tembeller diyarı) demiyorlar.

Biz de (Meren, ben ve diğerleri :P) Jazz Fest’in son gününe yetiştik (geçtiğimiz pazar günü). Ve bu eşsiz(!) Amerikan deneyimine “hasıl olduk” efendim. Ayrıntıları vermeye başlamadan önce, iyi vakit geçirdik onu baştan söyleyeyim ki, bahsi geçeen bu ayrıntı verme esnasında benim yine şikayet ettiğim düşünülmesin :) Sadece gerçekleri söylüyorum.”Bir operlö bir teyibim” :)

Efendim Jazz müzikten başka her şey vardı ulan. (Tebiyesiz). Olay genel olarak elbette, yemek, içmek ve sarhoş olmak üzerine kurulmuştu. Bu arada festival 5-6 tane kocaman sahnenin ve sayısını takip edemediğim, yiyecek, içecek ve hediyelik eşya standının kurulduğu cidden çok çok büyük bir alanda gerçekleşiyor. Yani Jazz Fest deyince aklınıza ODTÜ’deki gibi Kültür Kongre Merkezi’nde küçük salonlarda, elit Avrupa cazı dinlenen, şık giyimli insanlarla uzun saçlı entellerin birbirine karıştığı bir enstantane geliyorsa, beyninizin serbest çağrışım lobu bozulmuş, bir nörologa gitmenizi tavsiye ederim. (Gerçi yarım saat önce Synaptic Organization of Brain isimli, o hani sürekli şikayetlendiğim dersten A aldığımı öğrenmem üzerine, gaza gelip sizi ben bile muayene edebilirim:) Ehu.

Her neyse, biz de obez Amerikalılara uyduk. Aman bir yedik içtik. Buralarda daha önce de bahsetmiştim, deniz ürünleri, özellikle karides (shrimp) ve kerevit (crawfish) çok bol ve ucuz, sandviç ekmek yapıp yiyoruz o derece. İşte o kerevit ile bir de “crawfish struedel” ve “crawfish monica” yapılıyormuş ki, an itibariyle tok olduğum halde ağzım sulanıyor. (Bu yazdıklarımın gazına gelip bizi ziyarete gelen ilk 3 kişiyi en alasından deniz lokantasına götürüyorum:)**

Müzik cephesinde şöyle silahları vardı festivalin: İlk hafta sonunun ağır topları Bob Dylan (evet ya, herif hala hayattaymış!), Etta James, Dave Matthews Band, Elvis Costello (bu adamın da yaşıyor olmasına şaşırdım mesela), Bruce Springsteen… İkinci hafta sonunun ağır topları: Keith Urban, Lionel Richie…

Gördüğünüz gibi, ne bileyim bir Miles Davis (tamam o öldü), bir George Benson, bir Esbjörn Svennson Trio, bir … (uzatmıyorum, ne kadar entel olduğumu şimdiye kadar anlamış olmanız lazım) yoktu. Brass band tadında, buraların turist Jazz’ından bol bol vardı, ama sonuç olarak İstanbul Jazz Festivali buradakine 100 basardı - müzikal anlamda, yoksa crawfish struedel… oyyy oyy, çok lezzetliydi ya.

Biz son gün Lionel Richie’yi izledik. Eğlenceliydi. Yapış yapış aşk şarkıları söyleyecek sanıyordum ama funky bir insan çıktı kendisi. Hatta benim bir “Kool and the Gang” parçası sandığım ve çok sevdiğim “Brick House” parçasını söyledi. Çok terledi, sürekli gömlek değiştirdi.

Bunun dışında hayatımızdaki diğer gelişmeler ise şöyle:
- Dün 25 yaşında bir insan oldum. Üzerimde emeği geçen herkese buradan teşekkür ederim. Hayat güzel.
- Dün benim doğmuş olmamdan mutluluk duyup bunu gerek e-postalarla (ay hepsini sayamiciim), gerek aldıkları çilekli doğumgünü pastası ile (Oliver’la Uyen:), gerek benimle dar vakitlerinde kısacık süre de olsa bir araya gelip börgır kingden fest fuud ve pastanın kalanını yiyerek, ve bize bir şişe şarap ve çikolata alıp, sonra da Rent izleyip güzel vakit geçirerek (Meren, Ahmet, Nathan ve Melissa) ifade edenlere, (edit: bi de eğer okuyorsa, beni kurabağalı sabunla, kurbağalı banyo lifi sahibi yapan tatlı şahsiyete) ve ifade etme fırsatı bulamadığı için şu anda bu satırları okurken “hasssittiir unuttum hatunun doğum gününü” diyenlere (-ki hiç sorun eden bir insan değilim kesinlikle doğum günü hadisesinin) tsk ederım. :)

* Tamamen sallamadır!
** Tamamen gerçektir!

not: Yukarıdaki fotoğraf buradaki pek sevimli, pek tatlı insanlardan biri olan Virginia tarafından Jazz Fest esnasında çekilmiştir.

Yorumlar (11)

O Da Geldiiii!!! :)

Amerika’ya değil, ama “Dünya”ya geldi: İşte Kaan. Teyzem’le Boğaç Abi’min ikinci (ve sanırım son) şaheserleri:

Kendileri artık tam bir “çekirdek aile” oldular. Ama “geniş aile” olmaya karar verseler hiç kınamazdım şahsen (normalde kınıyorum, yüksek bir mercii, sözü değerli bir biyolog olduğumdan kelli Dünya’mızın sorunlarının artan insan popülasyonuyla ne kadar alakalı olduğuna ilişkin bir monologa başlıyorum evet) ama bu ikisi bu işi gerçekten çok iyi kıvırıyorlar, keşke herkes onlar gibi çocuk yapsa, fezaya aya çıkardık - Ece‘yi tanısanız neden böyle dediğimi çok iyi anlardınız. :)) (Ve garanti veriyorum, bu bir “kargaya yavrusu kuzgun görünür” hadisesi değildir efendim, hayır kesinlikle!)

Ah bu arada aklıma geldi, söylemeden geçemeyeceğim, Google’da 1 numaralı “yenge” (yinge) olmuşum. Beni bu günlere getiren yiğenlerime buradan selam ederim :) (-ki kendilerinin Linux camiasından olmalarını pek muhtemel gördüğümden, göğsüm de kabarmıyor değil, kendimi Pardus‘a kod yazmış gibi hissettim, ehehe)

İkinci sırada “erkekadam.com”un olmasınaysa söyleyecek söz bulamıyorum :)

Yengeniz…
Düygü

Yorumlar (11)