Archive for Kasım, 2005

Şükürler olsun şükran günü

Bugün Şükran Günü. Ben de şükürlerimi paylaşmak istedim sizlerle.

New Orleans’tayız iki gündür. Şükran Günü sebebiyle 5 günlük bir tatile konduk. Osman (Ben) bizi arabasına attı, getiriverdi sağolsun. (Bilmeyenler için: geçici olarak New Orleans’a bir saat uzaklıktaki Baton Rouge’da yaşıyorum şimdilik.) Ahmet’in kutu gibi evindeyiz. Bu sabah bana kahve makinesini kullanmayı öğretti, kahvelerimizi, kurabiyelerimizi ve dizüstü bilgisayarlarımızı aldık, aynı koltuk üzerinde Internet’te başka başka alemlere daldık.

Ben biraz haber okuyayım dedim. Önce öğretmenler günü sebebiyle bunca senelik öğretmenlerimizin nasıl olduysa gözden kaçırdıkları bir takım konularda – sağolsun - onlara saygıda kusur etmeyip “öğütler veren” sevgili Milli Eğitim Bakanımızın ağzından dökülmüş nadide cümleleri okudum. Bir öğretmen çocuğu olarak annemin aslında haftada “iki gün” çalıştığını öğrendim bakanımızdan. Bunun üzerine acaba annem yıllardır sabahın köründe evden çıkıp okul yerine meğer lunaparka mı gidiyormuş diye içerlendim. İnsan arada bizi de götürür. Tanıdığım bütün öğretmenler haftanın 5 günü çalışır gibi görünüp eğlencede, zevk-ü sefada imişler meğer benim haberim yokmuş. Zaten o öğretmen evlerini lokalleri falan o yüzden yapıyorlar, hepsi sabahtan akşama konken, tavla oynuyor biliyordum! O yüzden ben bugün hiçbirinin öğretmenler gününü kutlamıyor, ve gözümüzü bu gerçeklere açtığı için milli eğitim bakanımıza buradan teşekkür ediyorum. Kendisinin o öğütleri verirkenki hal ve tavırları gözümün önüne geliyor. İçim ürperiyor. Ya evde yoksa? Olsun buna da şükür.

Hain öğretmenler hakkındaki bu gerçeği keşfettikten sonra gazetelerin sayfalarını sanal sanal arşınlamaya devam ediyorum. Irak’ta insanların yine boş yere öldüklerini, Çin’de bir petrokimya fabrikasındaki patlamanın yakındaki nehirde benzen kirliliğine sebep olduğunu, çevrede yaşayan halkın şehri boşaltmak zorunda kaldığını, benzenin lösemiye sebep olan kanserojen bir madde olduğunu, Çin’in Rusya’yı bu kimyasal sızıntıya ilişkin uyardığını okuyorum. Şükürler olsun ne kadar güzel bir gün. Şükürler olsun! Biz beyaz adamın kırmızı adamdan çalıp, siyah adamı emrimize amade ettiği, ve (çok uzaklarda olsalar da) zaman zaman sarı, zaman zaman kahverengi adamlarla savaşarak koruduğu bu topraklarda (kendimiz biraz kahverengi olsak da) paramızı kazanıyoruz, fareleri ve kurbağaları öldürerek insanları daha uzun yaşatmak için çalışıyoruz, bugün hindi yiyerek bu harika hayatımız için daha da şükredeceğiz. Şükürler olsun! Olsun be… Beyaz adam bu toprakları korumaya çalışırken, şehirlerimizi kasırgalardan korumak için parası kalmadı, kasırgalarla yıkılan şehirlerimizi yeniden yapmak için de parası kalmadı, ama yine de şükretmeliyiz. Kasırgaların bile iyi yönleri var, mesela bütün o siyah adamları kurtarmadık kasırgadan iyi oldu, şehrimiz daha bir Ayşe Teyze “beyaz”lığında sanki.

Yorumlar (13)

Amerikan Futbolu ve LSU Tigers

Az sonra okuyacaklarınız sizi şok edebilir.

Efendim geçtiğimiz cumartesi günü, daha önce bizi kumarhaneye götürmüş olan Ben isimli arkadaşımızın (ki bundan sonra Türkçe’deki “ben” ile karıştırmamamız için kendisinden Osman diye bahsedeceğiz) bir kıyağı üzerine, Amerikan Fitbolu bir nedir? onu öğrendik.

Osman, akşamüstü saat 5-6 sularında bizi (Düygü, Ahmet ve Alain’i) evden alarak LSU Tigers (bizim okul)- OLE MISS (misisipi) maçını dev ekran gösteren bir bara götürdü. Bira içip maç seyrettik. Çok zevkliymiş. Ne kadar keyif aldım anlatamam. Benim ne kadar anti-futbol bir entel olduğum, yıllardır nasıl da takım tutmadığım, ve hatta malesef takım tutan, futbol düşkünü insanlara önyargıyla baktığım bir gerçektir. Bu önyargılarımın sebebi yıllardır gerek entellikten, gerekse fanatikliğin, cahil haklın futbolla uyutulmasının ve Türk Futbolu’yla ilgili daha başka (hala geçerli) pek çok şeyin beni, bir topun arkasından koşan bir miktar adamlı her türlü maç ve spordan tiSSkindiRtmesidir.

(Oysa ki bu yazının yorum bölümüne sanırım benim ortaokul dönemlerimde nasıl bir futbol manyağı olduğuma ilişkin yazacak anısı olanlar vardır aranızda biliyorum.)

Bu arada hemen açıklamamda fayda var. Amerika’da futbol denilen spor ile Türkiye’deki futbol birbirinden farklı. Bizdeki futbola Amerika’da “soccer” deniyor. Benim şu anda bahsettiğim ve cumartesi günümün yarısını bira içip maç seyrederek harcadığım futbol “Amerikan Futbolu”. Hani acayip iri, tercihen zenci adamların birbirlerine toslayıp durdukları, oval bir topu olan spor :)

Ben elbette ki her zamanki önyargılarımla, “ööff nerden çıktı bu maç falan şimdi, keşke yanımda bir kitap falan getirseydim onu okurdum” diye hayıflandım bir süre. Sonra “Ya bu da bunların kültürü işte, dur bakayım bir şans vereyim, bir öğrenmeyi deneyeyim, boşuna mı geldik buralara” dedim. Zira Türkiye’de futbol nasıl insanların hayatının bir parçası (hatta malesef yegane eğlencesi, amacı) ise, Amerikan futbolu da burada öyle.

Dedim “Anlat bakalım Osman, neymiş şimdi bunun kuralları?

Anlamam biraz zaman aldı tabi. Ahmet de saman altından su yürüten, iki dakkada kapmış ne olup bittiğini, kuralları. O da bana açıklayınca tam oldu -ki bundan sonrasını görmeliydiniz. Kendimizden geçmiş, “hadi be, yürü be” gibi bir takım tepkilere gark olmuş idik. Ahmet’le “bize neler oluyor” şeklinde birbirimize bakışıyorduk arada. İşin ilginç yanı, üniversite futbol takımları (College Football) söz konusu olduğunda elbette kendi üniversitenizin takımını tutuyorsunuz, Profesyonel ligdeki takımlar da genelde eyaletlerin büyük şehirlerinden çıkma olduğu için, yine kendi oturduğunuz yerin takımını tutuyorsunuz. Tabi ki herkes istediğini yapmakta özgür ama öyle bir ortam var ki LSU’da (Louisiana Eyalet Üniversitesi’nde) olup “eee ben Pensilvanya’yı tutucam” demek cidden acayip karşılanacak bir durum. (Amerikalılar’ın etiket merakı…) Bunun güzel yanı ise, kimsenin futbol yüzünden kavga edecek bir karşı takım taraftarı bulamaması :)

Tabi Üniversite Futbolu’nun nasıl bir “sektör” olduğuna hiç girmiyorum ve yazımı aniden şu şekilde bitiriyorum:

Geaux Tigers :)

Yorumlar (9)

İnsanlığın akıl defteri - Moleschino

Küçüklüğümden beri, orada burada okuyup, derste, televizyonda görüp, birinden duyup öğrendiğim, ilgimi çeken bilgileri yazdığım defterlerim olmuştur. Gerçi son zamanlarda bu defterlerin yerini bilgisayarımın ve Firefox’un Scrapbook eklentisinin aldığını itiraf etmeliyim. Ama özellikle lise ve üniversitede, Meren’in Moleskine‘i gibi, ama kara kaplı olmayan, çiçekli böcekli defterlerim oldu. “Üstad”ım Yeliz’le o defterlere “akıl defteri” derdik. Hatta bu defterlerden bir tanesinde benim ilk bilimsel çalışmalarıma ve çizimlerime rastlayabilirsiniz :))

Lisedeyken annem keçeyi boyayıp harika yelekler yapıyordu. Bu keçeler bir divanın alt bölmesinde duruyordu. Annem yelek işiyle uğraşmayı bırakınca, tabi ki keçeler güvelenmiş. Bir gün divanı bir kaldırdım ki ne göreyim? Ortam güve cennetine dönmüş, tam bir şölen havası var. Garibanlar tabi bizim yün kazaklara naftalin yüzünden yaklaşamıyorlar, keçeleri keşfedince kendilerinden geçmişler. Annem manzarayı görünce bir çığlık attı tabi ama ben olaya her zamanki gibi bir bilim kızı edasıyla yaklaşıp “acaba bunlar nasıl bu kadar çok üreyebiliyorlar” diye düşünerek hemen Ana Britannica’nın G fasikülüne yapıştım. Güvelerin hayat döngüsünü öğrendim. Ve hazır elimde bu kadar güve varken (çoğu hala larva dönemindeydi), bir kısmını bir parça keçe ile kavanoz içine koyup kendim büyütmeye karar verdim. Arada bir kavanozu açıp ne alemdeler diye bakıyor, hatta resimlerini akıl defterime çiziyordum. O kavanozu uzun süre tuttuktan sonra bıkıp attım sanırım :) Geride, ben birgün çok ünlü bir bilim insanı olunca torularım tarafından açık artırmayla satılıp parası yenecek o nadide çizimlerim kaldı, ah ah…

Tamam güvelerden çabuk bıktım ama akıl defteri sevdasından o kadar kolay vazgeçecek değilim. Meren’in Moleskine’ini de kıskanmıştım zaten ne yalan söyleyeyim. (Aslında yalan, ama konsepte iyi gitti, şimdi bozmayın.)

Ali Işıngör tam zamanında imdadıma yetişti: şu akıl defterine bir bakın! Harika oldu!

Yorumlar (16)

nokia - kınekting pipıl

Portakal aromalı baharatlı çay içip, saat gece 12′ye yaklaşırken, aylardan sonra ilk defa Radyo Odtü dinliyorum :) (Bugün bir anda aklıma geldi, ya internet üzerinde radyo dinlemek diye bir şey vardı… evet)

Ayrıca, yaklaşık altı aydan beri ilk defa bugün Meren beni aradı. Çünkü benim artık aranabildiğim bir telefonum var. Hem de hayatımda ilk defa cebime sığan, fotoğraf çekebilen, titreşen bir telefon!

Bundan önce 3-4 sene boyunca bir Nokia 5110 kullandım, üstelik utanmadan onu buralara, Amerika’ya getirdim. Cahillik işte, dual band mıdır, bişiler varmış benim haberim yok, “Türkiye’de çalışan telefon burda niye çalışmasın evladım” mantığı. Çok da seviyorum keratayı, fazla detaya ihtiyacım yok, bozulmadığı sürece yerine yeni bir telefon almak fikri hoşuma gitmiyor. Kullandığım, hayatımın bir parçası olan aletlere nankörlük etmekten hoşlanmıyorum. Ama tabi bu kıtada sinyaller başkaymış, bizimkisi algılayamadı onları, ama ben onu yine de düzenli şarj edip çalar saat olarak kullandım.

Takıntılı bir kız çocuğu olarak yine bir Nokia edinmeliydim kendime. Aklımda iki telefon operatörü vardı. Web sayfalarına baktım. Aylık planlardan alırsanız (fiks bir faturanız oluyor, karşılığında belli miktarda bedava dakikalarınız +hafta sonu ve akşamlar bedava) bir adet Nokia 3220, üstelik wave messaging özelliği için gereken kapağı da yanında, bedavaya geliyordu. Allah dedim, kaçmasın bu. İşte bir kız çocuğu kendisine nasıl telefon alır? Bedava olması, aranınca kenarlarından renkli ışıklar saçması, havaya mesaj yazma özelliği olması… Nokia’yı da sırf Finlandiya markası diye seviyorum, maksat ırkçılık olsun, yoksa içinde şöyle de sofistike bir teknoloci var tadında bir durum değil. (Gerçi sağlam oluyor Nokia, ay canım benim). Telefonda ne bir bluetooth ne bir kızıl ötesi var :) gel gör ki ben dalganın, spektrumun, görebildiğim renkleriyle daha bir ilgiliyim… Bi de güzel melodileri var ki, duvar kağıtları filan.

Sonuç itibariyle “cep” telefonunu hakkaten “cep”te taşımak neymiş? Deneyimlemesi bize de nasip kısmet olan birşey imiş efendim bu.

Bunun dışında anlatacak başka ilginç şeylerim varmış gibi gelmişti ama yokmuş adeta. Bir melankoli var bu ara üzerimde hadi hayırlısı.

Yorumlar (5)

Estudiante de biologia - delirmiş


Benim hücre biyolojisi çalışmam lazım. Oturup o güzel kalın kitabı efendi gibi okumam, orada yazanlardan başka birşey düşünmemem ve bu lanet bilgisayarın klavyesiyle herhangi bir temasta bulunmamam lazım. Zira pek yakında sınavım var. Öğrenmem gereken çok şey var, ve böyle leyla olmaya devam edersem Pompei’nin son günlerine benzeyecek hayatım.

Hücre biyolojisi denince tüyleriniz diken diken oldu, lisedeki o sevmediğiniz cadı biyoloji hocasını hatırladınız biliyorum, hatta sırf bu biyoloji denen ders yüzünden ÖSS’de fen netleriniz düşük gelmişti. Ama bidakika! Beni bir dinleyin. Hastasıyım ben aslında bu dersin. Kitabı öpesim geliyor zaman zaman. “Madem seviyorsun neden çalışamıyorsun” da demeyin hemen. İki dakka lafımı bölmezseniz anlatıcam. (Ev arkadaşım olacak züppe, başkalarının bulunduğu ortamlarda benim sözümü tam ortasından cort diye kesen, beni hiç dinlemeyen, ya da kulak yerine başka organlarla dinleyen bir insan olduğundan, bu aralar sözümün kesilmesine biraz sert tepki gösterebilirim kusura bakmayın.)

Ne diyorduk, hücre biyolojisi. Size yemin ederim, dersleri dinlerken artık bu kadar da olmaz, bu koskoca prof çıkmış bizimle dalga geçiyor yahu, diyorum. Bu iş biyolojiden falan çıktı. Bilim kurgu olmaya başladı. Artık öyle şeyler anlatıyor ki, vücudumdaki milyarlarca hücrede, her saniye (ve hatta salise), kafamın almakta zorlanacağı kadar karmaşık olayların gerçekleştiğine inanamıyorum. Gerçekten. Sizce de çok ironik değil mi? Beyin hücrelerim, kendi içlerinde olup biten bir takım olayları “anlamakta” artık zorluk çekiyor!

Hücreleri bir arada tutan zımba gibi yapılardan tutun (örneğin dezmozom), hücre bölünmesi sırasında aşağıda gördüğünüz şekilde kendisine çeki düzen veren DNA’ya (normalde kromatin adı verilen ipliksi bir halde bulunuyor, ama hücre bölüneceği zaman, toparlanıp -biz biyologların, ehem- kromozom dediğimiz bu kompakt şekli alıyor), ya da epitel hücrelerin sil adı verilen uzantılarının kesitine (yukarıda en baştaki resim), vücudumun pek çok yerindeki pek çok hücre tarafından “ablacım o kolay, iki dakkada yaparız biz bunu, sen geç şöyle otur” şeklinde bir ustalıkla yürütülen inşaa ve organizasyonu düşündükçe, ben yoruluyorum! Nasıl oluyor da oluyor. Evet işte kitapta yazıyor da, kitaptaki bu resimlere bakıp olan biteni okudukça, sınavı değil “hayatın anlamını” düşünmeye başlıyorum. Sanki bütün bunları kendim bulmuşçasına bir “Eureka!!” hissine kapılıp, “bunu birilerine anlatmalıyım” diyorum. Bu “birisi” söz kesme ustası (ve zaten benimle aynı dersi alan) Alain efendi olamayacağına göre, işte o an, klavyeye temas kaçınılmaz oluyor :)

Aşağıda, bir hücrenin dışarıdaki maddeleri içeri alırken kullandığı yollardan biri olan klatrin kaplı kesecikleri görüyorsunuz (clathrin-coated vesicles). Resmin altında bu keselerden dakikada 2500 tane oluşturulduğu yazıyor. (Bu mekanizma hücreler tarafından, örneğin, kandaki kolesterol moleküllerini içeri almada kullanılıyor. Bu arada, kolesterol aslında vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bir madde, paranteze sokuşturayım bunu da.)

Bunun gerçekleşmesi için kaçlarca proteinin, birbirlerine ne şekillerde bağlanıp neler yaptıklarını anlatamam. (Anlatırım da sıkılırsınız şimdi).

Ama bütün bunlar çok acayip değil mi sizce de? Yoksa ben deliriyor muyum? :)

Minicik hücreleri bu kadar karmaşık işleri bu kadar ustaca yaparken, ülke-kurum-vs yönetmeyi, organize olmayı beceremeyen, dünyayı bu hallere sokan insanoğluna bak… (Ne hallere? Anladın sen…)

Bayramınız Kutlu Olsun :)

Yorumlar (26)

Güzel fotoğraflar mı istemiştiniz?


Neden kendiniz “güzel bir fotoğraf” olmayı denemiyorsunuz?

İşte benden size iki güzel fotoğraf! World Press Photo’nun yapmadığını ben yapıyor, size bir (hatta iki) kıyak geçiyorum. Yalnız az sonra size göstereceğim fotoğrafları aklınızda canlandırmanız gerekecek. Sonra belki hepimiz, bu fotoğrafları çekenler kadar yaratıcı olup, kendi güzel fotoğraflarımızı çekmeye koyulur, belki bir gün burada paylaşırız.

Fotoğraf No1:

(Az sonra okuyacağınız fotoğraf, Malatya Çocuk Esirgeme Yurdu’nda yaşanan ve Türkiye’de ne yazık ki daha tonlarca örneği olan olaylara istinaden Ekşi Sözlük yazarı wunsch vertrauen tarafından çekilmiştir.)

Gönüllü anne:
Çocuk esirgeme kurumunda , çocukların bakımıyla görevli personele destek olan insanlardır. Fizyolojik olarak anne olma şartları aranmamaktadır.

Benim annem de bir gönüllü annedir. Kendisiyle gurur duyuyorum. Dün gece yayınlanan bir tv programından aldığım feyz ile konuşuyorum; bakıcı adı altındaki ne idüğü belirsizler gönüllü annelerin papuçlarının kenarı dahi olamazlar. Annelik bir yürek işidir. Yetim, öksüz, herşeyden önce korunmasız bir yavruya el kaldırmak, kaynar suyla yıkamak, sövmek,dövmek ne demektir ya?Hayvalık diyeceğim ama hayvana hakaret olur bu.

Gönüllü anneler neler yaparlar, gördüğüm kadarıyla anlatayım. Gönüllü annenin sabit bir sınıfı vardır. Kendi ayarlayacağı boş zamanlarında (haftanın bir günü bile yeterli) toplar tasını tarağını, çocukların yıkanmasına, yıkandıktan sonra giydirilmesine , mis gibi saçlarının okşaya okşaya taranmasına yardım eder misal. Gönüllü anne, onlarla sohbet eder, şarkı söyler, masal okur, onları dinler, onları sever, sarar, öper, okşar.

Gönüllü anne, dilerse yurt görevlileri ile görüşüp bu minik insanları evinde misafir edebilir. Çünkü bu bücürlerin de bir ev ortamı görmesi gerekmektedir. 2 saatliğine misafiriniz olabilir bu minicik bedenler.

Misafiriniz olabilir, konu komşu yardımıza gelebilir, herkes gücü yettiğince bişeyler alır, yapar, hediye eder, herkes birini kucağına alır belki. Sonra ansızın içeri dalarsınız, 20 minik yürek, gözlerinize odaklanır. İnceler sizi. Siz bir türlü göz temasını kesintisiz kuramazsınız.

Sonra bi şekilde bu minik yüreklere ulaşırsınız. Aralarından biri ” çişim geldi” der. Onu wc ye götürüsünüz. Bir de bakarsınız ki hepsinin çişi gelmiştir. Güler misiniz ağlar mısınız bilemezsiniz.

Bazısı suskun , bazısı çok gevezedir. Kimi içten , kimi utangaç. Onlarla beraberken kendi çocuklarınız gelir gözünüzün önüne. Bir sürü karışık duygu bir anda akın eder yüreğinize. Siz böyle hissederken, falanca yurtta bu işi para karşılığı yapan bazıları için kelime bulmakta zorlanırsınız.

3-5 kişinin yaptığı şey için bütün bir oluşumu çöpe atmak ne kadar saçmaysa, gönüllü annelerin çoğalmasına bir katkıda bulunmak, destek vermek de o kadar gereklidir.

(öfkeyle yazılmış bir yazı oldu, başı sonu belli olmayan).

wunsch vertrauen

(NOT: Fotoğrafın üslubunun biraz sert olduğunun, ve tüm bakıcıların böyle kötü olmayabileceğinin farkındayım. Ama hem Türkiye’yi son günlerde sarsan olayları göz önünde bulundurunca ve hem de fotoğrafın orjinalliğini bozmak istemediğimden olduğu gibi koydum. Zaten ben kim oluyorum da editlemelere falan kalkışıyorum. Diyeceğim o ki, kimse kızmasın, konumuz gönüllü annelik.)

Fotoğraf No2:

(Az sonra okuyacağınız fotoğraf, yine bir Ekşi Sözlük yazarı olan Hatice Dündar (netametli) tarafından çekilmiştir. Hatice bir süre önce sözlükte “Malazgirt’e kitap yağdıralım kampanyası” başlattı. Ben fazla birşey demek istemiyorum, siz en iyisi fotoğrafı okuyun, anlayacaksınız :)

Eksi Sözlük Malazgirt’e Kitap Yağdıralım Kampanyası

Kazara öğretmen oldum ben. Ama zaten hiçbir şey planlandığı gibi gitmiyor :) 24 yaşındayım ve ilk görev yerim Muş/Malazgirt. 1071 Malazgirt Pansiyonlu İlköğretim Okulu’na İngilizce öğretmeni olarak tayin oldum. 6 ve 7. sınıfların İngilizce dersine giriyorum.

Buradaki birçok okuldan daha iyi okulun durumu; ama zaten kötünün iyisine razı olmaktan geliyor başımıza ne geliyorsa. Eski adıyla kollardan, şimdiki adıyla kulüplerden sorumlu öğretmenler seçildiğinde kütüphane için hemen “Ben varım!” dedim :) Anahtarı verdiler elime. Girdim içeri ama içeride kitap yok. Birkaç vakfa yazdım en başında. İnsanın aklına sözlük gelmez ki yardım deyince, vakıf gelir; ama ses seda yok. N’apsam n’apsam? Sonunda kitap kampanyasi diye arama yaptım sözlükte. Cizre’ye Kitap Yağdıralım Kampanyası çıktı. Ben de hemen açtım başlığı. ilçe’den izin alırken zorlandım biraz. Ekşisözlük yetkilisine filan yazmak olmaz. “Dilekçenin başına ssg mi yazsam?” dedim o da olmadı. Sonunda sozluk.sourtimes.org web sitesi yetkilisine dedim :) Biraz garipsedi insanlar. Sözlük de anlatılmaz ki yaşanır! Başlığı açmamın ikinci gününde iki koli geldi. Aşağıdaki bakkal İbrahim Abi çağırtmış beni “Hatice Hoca gelsin” demiş. Serkan Hoca var bizim okuldan. Bir indik “Ekşi Sözlük mü ney bir şeyler geldi” demesiyle benim çığlık atmam bir oldu. Beni susturup bakkalda beklettiler. Kolileri almaya gittiler. Ben zıplaya zıplaya kolileri açarken bir de görüntülerim kaydedildi. Sonra annem de inmiş kapıda karşılaştık. Bi sarılıp ağladık zaten :) Ertesi gün üç koli geldi.. Bugün ise 8 koli !!

Ne kadar sürer kampanya doğrusu bilmiyorum.. Yeter diyebilir miyim gelen kitaplara? Pek sanmıyorum:) Çünkü sadece çalıştığım okul için değil, ilçedeki tüm okulların öğretmenleri de heveslendi kitap geliyor deyince. “Bize de bize de” dediler. “Onlara da onlara da” yetince biter sanırım :)

İşin duygusal yönü de var tabi. O kadar eksik yaşıyorlar ki buradaki çocuklar her şeyi.. Zaten 11 yaşında yatılı geliyorlar mezralardan - köylerden.. Bizim olmazsa olmaz dediğimiz her şeyden yoksunlar. Kitapları bile yok ki:) Kimisinin ayakkabısı bile yok.. Çarşı iznine ayakkabı diktirmek için çıkıyorlar mesela.. Burayı başka bir dünya haline getiren biziz, unuttuğumuz için böyle olmuş galiba. Çünkü ben bilmiyordum böyle bir ilçe olduğunu bile. Sanırım bir sürü insan artık biliyor :)

Kötü bir yer değil burası, eksik sadece..
Çocuklar ve süphan manzarası çok güzel:)

Hatice Dündar

(NOT: Hatice’ye kitap göndermek isteyenler, kitapgonder@gmail.com adresine bir mail atarak veya bu adreste yazanları okuyarak nasıl yardımcı olacakları konusunda bilgi edinebilirler.)

(Son bir not: En üstte gördüğünüz fotoğraf A. Murat Eren tarafından çekilmiştir. Yer İzmir. Çingene çocuklar. Fotoğraf makinesine bu kadar doğal poz verip, bir yandan fotoğrafı çekiliyor diye bu kadar mutlu olan heyecanlanan kimsey görmemiştim daha önce :) Çocuklar ne güzel… Ve biraz gerçek ilgiye ve gerçek sevgiye ihtiyaçları var.)

(Sonradan gelen bir düzeltme: Güzel fotoğraflar deyip durmuşum da, mutlu desem daha iyi olacakmış. Sanki World Press Photo’nun seçtikleri güzel değilmiş gibi olmuş. Yorgunluğuma, blogspotun zor kullanılır bu template’ine ve altıüstü bir resim koydum diye saçma sapan hata raporları vermesine, template diyen o yarısı ingilizce olmuş dillerime veriniz. Milliyet gibi özensiz değilim esasen. :)

Yorumlar (6)