Archive for Haziran, 2006

Böbrek, araba, şiir

Son günlerde yine kan kaybediyor gibi hissettiğim bir Türkçem mevcut. (Ha ha, evet belli.)

Bunun sebebi sanırım sürekli bilimsel makaleler okuyan bir insana dönüşmüş olmam.

Bu arada bundan hiç şikayetçi değilim. Sadece beynimin çalışma tarzının bile değiştiğini hissedebiliyorum bazen. Huyum suyum da değişti sanki.

(..)
(…)

Evet dostlar, bu arada böyle ne kadar süper bir insan haline gelmiş olduğumdan filan bahsedecektim. Bilime adanmış bu yüce hayatın ayrıntılarını sizinle paylaşacak, gittikçe artan ukalalığıma engel olamayacak, narsizm denizlerinde yat kaptanlığı yapacaktım. Ama kısmet değilmiş.

Yine de gitmeden önce bu yazıya bir şekilde daha önceden sıkıştırmayı planladığım iki şeyden bahsedeyim de boşuna buralara yormuş olmayayım sizleri:

Birincisi, hiç merak ettiniz mi a dostlar? Düygü gelmiş taa buralara, sabah akşam laboratuvarlarda kurbağa embriyosu mıncıklıyor, bari sonunda elle tutulur bir şey bulursa bir hastalığa filan çare olacak mı?

Evet efendim, doğrudan ilacını bulacak olmasa da, bir hastalığın neden ortaya çıktığının anlaşılmasına filan yarayacak Düygü’nün bu yaptıkları (umuyoruz). Bakınız aşağıda iki adet böbrek görüyorsunuz. Normal bir böbreğin büyüklüğü yaklaşık olarak insanın kendi yumruğu kadardır. Evet bunu ilk öğrendiğimde ben de çok şaşrımıştım, nedense kafam kadar falan sanıyordum böbrekleri. Ama sonra kafam kadar olsalar vicuduma nasıl sığacaklardı yahu, diyerek kendime geldim. Siz de kendinize gelin. Kafa kadar olunca hasta oluyormuş meğer böbrekler. Misal, aşağıda görmekte (ve muhtemelen “ay iğrenç” falan demekte olduğunuz) böbrekler gibi. Bu böbrekler ABD’deki en yaygın kalıtsal hastalıklardan biri olan ve “polikistik böbrek hastalığı” (polycystic kidney disease) adı verilen bir hastalık sonucu, dokuların bir nevi “su toplaması” (yani içi su dolu kistlerin oluşması) yüzünden bu hale gelmişler. Tahmin edebileceğiniz gibi bu hale gelmiş bir böbreği çıkarıp çöpe atsanız yeridir. Çıkarma işlemi için Indiana Jones’taki yerli adamı 504 253 87 35 numaralı telefondan arayabilirsiniz. Bir “şattidey” diyor bitiriyor işi valla. Ama elbette yerine koyacak böbrek bulmak lazım gelir. İşte biz bu hastalıkla ilgili çalışmalar yapan bir labız. Ne kadar iyi insanlarız. Göz yaşartıcı.

İkinci söyleyeceğim şey de, biz araba aldık ey ahali! (Hatta Meren hislenip bir şiir bile yazdı**) Buraya bir “Yihhhhuuuuuuuuuu” çaksam yeridir, bilim insanı ciddiyetimden ve karizmamdan kaybetmek pahasına çakıyorum bu “yihhhuuuu”yu. Kendisi bir Toyota Corolla. 98 model. Merkezi sinir sistemi var, ah süper, yani şekerim bir kapıdan diğer kapıların kilitlerini açabiliyorsun. Biz tabi Murat 131′lerle, UNO’larla büyüdük. İnsan afallıyor, arabanın kiliması bile var. Haa bir de otomatik vites. Tahmin buyurursunuz, Amerikalı’lar her işin kolayına kaçıp sonra da milletçe 3′te 1 oranında obez olmayı severler. Bir de Amerikalı’lar Dünya’da en çok benzin tüketen ülke olmayı da severler (yüzde 30′luk dilim ile benzin obezi). Bu yüzden elbette buralarda delikanlıya yakışır şekilde, benzini de cayır cayır yakmayan manuel (ing. stick) araba yok denecek kadar az efem. (Bakınız bir paragrafta hem aldığımız arabanın özelliklerini saydık, hem zengin bebesi olmadığımız mesajını verdik, hem sosyal mesaj olaraktan Amerikalı’lara laf giydirdik, hem de sanki “otomatik vitesli araba kullanmak delikanlı işi değildir” şeklinde bir düşüncenin insanıymışız gibi ikiyüzlülüğümüzü bile yaptık. Ne kadar iyi bir yazar olduğumuzu artık siz buradan anlayınız.)

Ha ama aldık arabayı süremiyoruz iyi mi? Değil. Yalnız istirham ederim, kadın şöför olduğumuzdan değil bu sürememek, Türk ehliyeti yerine Amerikan ehliyeti almak gerektiğinden. Onun da sınavına yarın giricem. Hatta şu anda bunları yazmak yerine el kitabını okuyup gerzekçe bir takım kurallar ezberliyor olmam gerekirdi. En iyisi gideyim ben artık.

Bu arada sağ tarafta “haftanın linki” kısmı değişti. Bilginize.

** Meren’in şiiri:

Toyota Corolla LX (Nazlı)
=========================

Biz bir şekilde buralara gelmiş iki muteber genciz,
Fırtına gelirse, dakika durmaz bu diyardan gideriz,
Evden koşa koşa dışarı çıkınca bu arabayı arar gözlerimiz,
Nazlı Toyota Corolla LX, nazlı Toyota Corolla LX.

N’orliınsın zencisi meşhur, bunu biliyoruz hepimiz,
Fakat burada çokça sincap olduğunu da bilir miydiniz,
Arabamızın en çok itimat ettiğimiz yeri el frenimiz,
Nazlı Toyota Corolla LX, nazlı Toyota Corolla LX.

27.06.2006
New Orleans
LA

Yorumlar (38)

Cikcik kuş

Küçücüğüz, sokakta oynuyoruz. İlkokul yılları, belki daha öncesi. Ben, kardeşim, Fatma, Tuğba, Cahit, Feriha… Kapıcının çocuğu Sümüklü Fatih bir kenardan bize bakıyor. Çocukların ne kadar saf ve temiz olduklarından bahsedilen yazılar, şiirler vardır. Filmlerde filan işlenir, çocuklar melektir değil mi? :) Ama aynı çocuklar, o saf temiz oluşları yüzünden galiba, birbirlerine “sümüklü” diye isimler de takarlar, aralarına da almazlar oyun oynarken o “sümüklüyü”. Çocuklar doğrudan ve dolambaçsız oluşlarından yaparlar bunu sanırım. Sümüklü Fatih, gerçekten sümüklüdür çünkü. Muhtemelen kapıcının çocuğu oluşundan, hep rutubetli kapıcı evlerinde yaşadığından, burnu hep akar, ama nasıl akmak, hasta olduğunuzda yeşillenen yoğun sümükten akar. Biz de almayız aramıza işte. Benim kardeşimin ismi de Fatih olduğundan, yani sırf ayırt edebilmek için canım, başka bir sebepten değil, ona da “Sümüklü Fatih” deriz.

Dediğim gibi, oynuyoruz, her zamanki gibi. Kızlar çinçan, erkekler top oynuyor. Sümüklü Fatih kenardan bakıyor. Apartmanın kapısı açılıyor sonra. Sakallı, güler yüzlü bir adam çıkıyor içeriden. Yanımıza geliyor. Bir elini sımsıkı kapamış. O eliyle havada eğriler çizerek “pırrrrrrrrrrrrr pırrrrrrrrrr Cikcik kuş geldiiiii” diyor gülümseyerek. Sümüklü Fatih dışında bütün çocuklar etrafında toplanmışız. Sımsıkı kapalı o kocaman elininin kocaman parmaklarını, minicik ellerimizle teker teker açmaya çalışıyoruz, elinde tuttuğu şeye ulaşabilmek için. Adam Sümüklü Fatih’i farkediyor, “Sen de gelsene çocuğum, senin de hakkın var burada” diyor. Sümüklü Fatih de geliyor. Adam bizi biraz uğraştırdıktan, kimi zaman zorlukla açtığımız parmakları yeniden kapatıp bizimle biraz eğlendikten sonra açıyor elini. Elinde ince bir kağıda sarılı, küçük küpler şeklinde 7 tane şeker var. Hepimiz birer tane alıyoruz neşeyle.

“Cikcik kuş”… Böyle pırrrrrrr diye geldi benim bütün çocukluğum boyunca. Her zaman ortamdaki çocuk sayısına yetecek kadar şeker getirdi. Ve hiçbir çocuğu ayırt etmedi. Zaman içinde kocaman marketlerde rengarenk şekerler satılmaya başlansa da, “cikcik kuş”un şekerleri en güzeliydi.

“Cikcik kuş” benim dedemdi. 27 Mayıs 2006′da çoook uzaklara uçmaya karar verdi. Bir çocuğun sahip olabileceği en tatlı dedelerden biri o olsa gerekti.

-Dedeeee annem nerde?
-Bilmem cebimde mi ki acaba? (Gömleğinin cebine bakar.) Aaa yokmuş.
-Ya dede yaaaa. Nerde söyle.
-Bilmem acaba pantalonun cebinde mi ki? (Oraya da bakar.) Aaa burda da yok.
-Yaaaa dede yaaaa…
- :)

Hukuk Fakültesi’nde okumuştu, bulmaca çözmeyi çok severdi, “hacı”ydı ama Yalan Rüzgarı’nı kaçırmazdı. Nev-i şahsına münhasır canım dedem. Umarım uçtup gittiğin yerlerde mutlu ve huzurlusundur.

Yorumlar (18)