Kırpık
Saçları kısa bir kişi oldum yeniden :)


(Sırt çantalı sefil seyahat esnasında en güzeli :)
Saçları kısa bir kişi oldum yeniden :)


(Sırt çantalı sefil seyahat esnasında en güzeli :)
Üniversite yıllarında hep çantamı sırtlanıp İnterrail ile Avrupa’yı gezmeyi hayal etmiştim, fakat hem memur çocuğu hem de endişeli olan bütçem/bünyem bu işe el vermemişti. O yılları, mezuniyet sonrası hayatın bütün hayallerimi gerçekleştirebileceğim bir özgürlükler mecrası olacağına inanarak, ama yine de çevremdeki insanların İnterrail anılarını kıskanarak dinlemekle geçirdim. Geliniz görünüz ki, özgürlükler ülkesi Amarigha’ya açtığım yelkenli, Amarigha içinde özerk bir bölge olan Zoliberya Diktatörlüğü’nün kıyılarına çıkmasın mı? Bu diktatörlüğün başındaki adam, Türkiye’ye ailemi görmeye gitmek gibi en temel ihtiyaçlarımı bile yüzünde limon ekşisi bir ifade ile karşılamasın mı? Mezuniyet sonrası için hayalini kurduğum o gezme tozma planlarını, ne de kişisel gelişim deryalarında yüzme isteklerimi dile getirmem dahi idama mahkumiyet sebebi olmasın mı bu diktatörlükte? Olsun. Çok mutsuzdum.
En nihayet, beyaz atlı prensimin yardımları ile o diktatörlüğün bir köşesinden tünel kazıp Mineokya Özgürlükler Ülkesi‘ne kaçtım. Bu ülkede insanlara insan gibi davranılıyor, kimse kimseye karışmıyor, kimse saçma kaprisler yapmıyordu. Fazlasıyla özgür olması sebebiyle biraz kaotikti, eşyalar sürekli yer değiştiriyor, ortadan kayboluyor, yapılan işler biraz daha uzun sürüyordu, ama olsundu. İnsanlar mutlu ve çalışkandı. Ve iyi niyetliydi. Üstelik kopan kol ve bacakları, kertenkelenin kopan kuyruğu misali yeniden uzatabileceklerine inanıyorlardı.
Birgün ülkenin muhteşem başbakanı, İspanya’da bilimsel bir konferans olduğunu ve isteyenlerin gidebileceğini söyledi. Önce utandım ama sonra “sorayım bir ne çıkar” dedim. O ulu insan bana “tabiy ki gidebilirsin, al sana yol parası, al sana cep harçlığı” dedi. Ben de “yeeppppppppaaaaa!!! size çok kanım kaynadı, baba diyebilir miyim” dedim :)
Sonra düşündüm, yahu ben bu geziye giderken kocamı da bavula koysam götürsem. Ya da daha iyisi, biz bu konferanstan iki hafta önce gitsek şu Espanyol diyarına. Sırt çantamızla gezsek tozsak, olmadık yerlerde kamp kursak, otostop filan çeksek, bilmediğimiz insanların evinde kalsak, güzel sohbetler etsek bu gezimizin adına da “övropasyon çökomastique” desek vre!
YANİ: Bu ayın sonunda Meren ile İspanya’ya gidiyoruz. Gezip tozmak için toplam 2 haftamız var (3. hafta konferans var). İlk haftayı Fransa’da ikinci haftayı da İspanya’da geçirmeye karar verdik. Aşağıda olası rotalarımız mevcut. İkinci hafta Meren’in Türkiye’den arkadaşları Faruk, Serdar ve Mevzun’un bizimle aynı tarihlerde Barselona’dan İspanya gezisine başlayacak olmaları müthiş bir rastlantı oldu. O yüzden hepbirlikte araba kiralayıp gezmeyi planlıyoruz. Fakat ilk hafta nasıl bir yol izlesek hala pek karar verebilmiş değiliz. Aşağıda bazı olasılıkları görebilirsiniz :) Madrid’e iniş yapacağız. Oradan rüzgar nereye eserse. (Kesik çizgiler, ucuz uçak bileti olasılıklarını gösteriyor, yani Madrid’den oralara uçulup geziye başlanabilir belki.)
Her şekilde, İspanya ve Fransa için mutlaka gidilmeli görülmeli diyeceğiniz yerler, veya başka önerileriniz var ise bizimle paylaşırsanız çok sevinirim. Belki ucundan İtalya’ya da dokundurabiliriz. Ama zamanımızın çoğu yollarda geçmesin, hem de yol masrafı az olsun diye daha küçük bir alanda gezinelim diye düşünüyoruz.



Aşağıda okuyacaklarınız benim satırlarım değil. Bunu yazan kişinin yazdığı her şeyin haklarının, öntanımlı olarak, “Creative Commons” türünden bir lisans ile saklı olacağı önkabulünden hareketle, aşağıdaki metni düz yazı halinden manzumeye çeviriyor, kendi kafama göre bir de başlık koyuyor ve ağzınıza layık bu lezzet ile sizleri başbaşa bırakıyorum. (Bu satırların sahibi onları asla bir şiir görünümüne sokmazdı biliyorum, özür diliyorum, dayanamadım).
Diktatör
Şimdi ben
insanoğlu şu üç günlük ömründe ağız tadı ile özgür olabilsin diye,
yani sırf
dini inanışlarının temlinde yatan hoşgörüyü unutacak kadar
dindar olanlar yüzünden,
başkalarının tercihlerini değiştirmek için baskı yapma hakkını kendilerinde bulacak kadar
cahil olanlar yüzünden,
hayattan bir tavşanın beklediklerinden daha fazlasını beklemeyecek kadar
dar görüşlü olanlar yüzünden,
ve onların hırsları yüzünden,
ve onların içi boş korkuları yüzünden,
ve onların aşağılık hedefleri yüzünden,
ve onların hastalıklı inançları yüzünden,
ve onların kendi yalanları üzerine kurdukları doğruları yüzünden
bir yudum özgürlüğü ömrü billah yaşayamayanlar için,
insanlığın posası bu insanları
ayın bize bakan yüzüne götürüp cayır cayır yaksam,
koyup bir Aşık Veysel,
bir Neyzen Tevfik,
atıp masaya bir kaç meze,
açıp ortaya bir kaç şişe rakı,
savaş karşıtlarıyla, düşünürlerle, aydınlarla,
ateistlerle, deistlerle, evrim çalışkanlarıyla,
Ermenilerle, Azerilerle, Rumlarla,
Kürtlerle, Çerkeslerle, Filistinlilerle,
Yahudilerle, Müslümanlarla, Zencilerle,
gay’lerle, lezbiyenlerle, transeksüellerle,
homoseksüellerle, biseksüellerle ve aklıma gelmeyen
daha onlarca bir şekilde itilmiş kakılmış böylesi ile
içsem sabahlara değin o manzaranın karşısında hoş bir seda ile,
arkamdan diktatör deyip,
beni ilkokul kitaplarında idam eder misiniz, etmez misiniz?
Edersiniz canım benim.
Bırakmazsınız kökünden çözeyim şu işi.
(Resim: Kochansky isimli Kaliforniyalı bir heykeltraş ve kuklacıya ait.)

Küçük bir anı.
Üniversite’den mezun olduğum sene bir yıl boyunca çalışıp para ve deneyim kazanabileceğim bir iş aramaya başladım. O esnada yurtdışındaki doktora programlarına başvurmayı, sınavlara girmeyi, diğer gereken işlemleri halletmeyi planlıyordum. Bütün bunlar için para lazımdı, ve bu geçici iş, bana gereken maddi kaynağı sağlayacaktı. (İşlerin hiç planladığım gibi gitmediğini, hayatımın en korkunç aylarını geçirdiğimi söylesem herhalde şaşırmazsınız, ama hikayenin bu kısmı sıkıcı boşverin :)
ODTÜ Biyoloji’den mezun, İngilizce’si “advanced”, bağyan olduğundan kelli askerlikten muaf, represantabl sayılabilecek bir insan olarak büyük ilaç ve medikal cihaz firmalarının represant denilen satış temsilcilerinden olmaya karar verdim (maaşı iyi sayılırdı). Kendime “represantabl sayılabilir” diyorum, birkaç sebebi var: elim yüzüm düzgün bir insan olmakla birlikte, hippi gibi giyinen alternatif gençlik akımına kapılmış bir bünye idim, gardırobumda düzgün bir etek ve topuklu ayakkabı, komodin çekmecemde çeşitli makyaj malzemeleri bulunmamaktaydı. Hani bu durumu küçük bir alışveriş ile düzeltebilirdim de, daha kötüsü çok küçük gösteriyordum (insanlar beni olduğumdan 6 yaş filan küçük sanırlar), suratımda da böyle masumcana, enseye vur lokmayı kap gibi bir ifade olduğu söylenirdi. Yüzüme hin bir ifade vermeyi başarabilsem dahi, çok makyajla ancak “annesinin makyaj malzemeleri ile oynamış küçük kız” olabiliyordum. Bu şekilde doktorları o ilaçları yazmaya, tıbbi laboratuvarları o cihazları almaya nasıl ikna edecektim? Muhtemelen edemeyecektim.

Topuklu ayakkabıları ile adeta, yıllardır sıralarda çürümüş dirseklerimi, sabahlara kadar ders çalışmalarımı, yıldızlı pekiyilerimi, okul derecelerimi filan bir ceviz gibi tak tak kıran, sapı kollarının hemen altında bitiveren minicik çantaları artık vücutlarının bir parçasıymış gibi görünen, ağlasalar dahi kaliteli marka rimelleri akmayan, röfleli saçlı ablalardan metrelerce geride başlamıştım zaten yarışa.
Birgün sanırım Eczacıbaşı’nın ilanını gördüm. Hemen başvurdum. Önce yazılı bir sınava alıyorlardı. Matematik, Türkçe, beyin cimnastiği ordövrü bir test. Bu testi geçenler ise ertesi hafta sözlü mülakata alınıyorlardı. Teste girmek için bile topuklu ayakkabılarını eksik etmeyen ablaların arasından, egomu o topuklarda çiğnetmeden, yılların ineği olarak tabi ki sıyrıldım, tabi ki testten çok yüksek bir puan alıp geçtim (”çok yüksek” diyorum da, beynimin bir oyunu olabilir, zira belki de sadece “geçti, kaldı” diye açıklıyorlardı, puan söylemiyorlardı, ama ben “çok yüksek” aldım diye hatırlıyorum :)
Ertesi hafta mülakata gittim. Sıram gelince dikdörtgen bir masanın üç kenarına dizilmiş sorgucuların odasına buyur edildim. Yüzümdeki makyajı sanki bana ait olmayan bir kıyafeti giyiyormuşçasına taşıyordum, huzursuzdum, çocuktum, toydum, ama yine de o toyluğun verdiği bir aptal cesareti ile kendime güven hisleri içindeydim de. Bir takım sorular sordular cevapladım. Sonra, neden bu işi yapmak istediğimi sordular. Daha önce başka bir ilaç firmasının represantlarını eğitim toplantısında kongre hostesliği yaptığımı, orada aslında eğitmenlerin işinin benim ilgimi çok çektiğini (zira akademik yönümün çok kuvvetli olduğunu), yani aslında eğitmen olmak istediğimi fakat eğitmen olabilmek için önce bu işi yapıp, işin nasıl yürüdüğü hakkında birebir fikir ve deneyim edinmem gerektiğini düşündüğümü söyledim. Bana çok mantıklı bir sebep gibi duyuluyordu, ve tamamen de dürüst hislerimdi (eğer bir doktora programına kabul edilmezsem “eğitmenlik”, yapmayı isteyebileceğim bir işti). Belki onlara da mantıklı duyulmuştu, belki onlar beni aslında işe almayı düşünebilirlerdi, “akıllı bir kız” diye geçirmişlerdi belki kafalarından, pozitif bir hava, karmada bir artış var gibiydi sanki… Taa ki içlerinden biri O soruyu sorana ve ben de O soruya verilebilecek en dürüst ama en yanlış cevabı verene dek:
Sorgucu: Peki Duygu Hanım. Sizce bir çalışma ortamında işleri en çok zorlaştıran etken nedir?
Düygü Hanım: (Hiç düşünmeden pat diye cevabı yapıştırır) İnsanlar!

(Okuyacağınız bu öykümsü metindeki kişiler, olaylar, isimler, hatta web bağlantıları filan, bunların hiçbiri gerçek değildir. Gerçekle uzaktan dahi olsa alakaları yoktur. Hakikaten hepsi uydurmadır. Yaşamaya devam.)

Öykü bu ya, dünyayı kurtarmak isteyen kadın (Dükik) ve Göhramon, evrim kuramının onyıllardır dünyada ve Türkiye’de çeşitli beyin yıkama yöntemleri ile “çürütüldüğüne” halkın inandırılmaya çalışılmasından (ve dahi bunun ciddi bir başarıya ulaşmakta olmasından) sıkılmış, kendi üzerine düşeni yapmak için gönüllü olarak bir araya gelmiş bir grup bilimsel araştırmacıdan iki tanesidirler. İlk iş olarak evrim kuramını sade ve keyifli bir dille anlatan İngilizce bir websitesini Türkçe’ye çevirmeye karar vermişler, bu iş için haftasonlarını, boşvakitlerini ayırmakta, harıl harıl çalışmaktadırlar. Bu sırada bilimin hastalıklara çareler bulduğunu, bunu yaparken evrim kuramından faydalandığını, evrim kuramı olmadan yaşambilimde hiçbir şeyin anlam ifade etmediği durumunu görmezden gelenler, çalışmalarına harıl harıl devam etmektedirler. Okullarda bilimsel süsü verilmiş belgesellerin izletilmesi, yalanlarla dolu kitapların çocuklara bedava verilmesi durumları seneler önce olduğu gibi hala gerçekleşmektedir. Günlerden bir gün, yine benzeri bir etkinliğin, şehirlerden bir şehirde valilik izni ile gerçekleştiğini duyan Dükik, derin düşüncelere dalar. Karşı karşıya olunanın, üç beş akademisyenin bir araya gelip, dirsek çürütüp, kafa yorup, eğlenmek yerine çeviri yapmaları ile üstesinden gelinemeyecek bir güç olduğu ortadadır. Peki ama, akıntıya karşı kürek çekmek ise bu, neden kürek çekmeye devam etmektedir? Neden uğraşmaktadır, neden güneşli bir pazar öğleden sonrasını Mississippi kenarında çimlerde güneşlenip güzel bir roman okuyarak geçirmek yerine, odasına kapanıp sırtını kamburlatarak çeviri yapmakla geçirmektedir? Düşünceler kafasını çatlatıverecek gibi olunca, sevgili arkadaşı Göhramon’a bir mektup yazmaya karar verir.

Sevgili Göhramon,
Anladım ki, benim için bu sitenin çevirisini yapmak kazanılacak ya da kaybedilecek bir davaya katkı gibi hissettiğim bir şey değil. Bu diyarlarda daha radikal değişimler olursa da şaşırmayacağım (sanırım üzüleceğim sadece). Yani artık çok geç de olabilir. Ama bunun bir önemi yok. Düşündüm de, bu iş benim için biraz şöyle bir şey: mesela bir savaşın ortasında olsaydım, etrafa bombalar düşüyor herkes canını kurtarmak için koşuşup duruyor olsaydı, yıkılan bir duvarın altına sıkışmış birini görseydim, bacağı sıkışmış kurtaramıyor olsaydı, büyük ihtimalle ölecek olsaydı, durup yine de onu oradan çıkarmaya çalışırdım. Öyle sırtımı dönüp gidemezdim. Zaten az sonra ölecek birini kurtarmaya çalışmayı hiçbir zaman boşa harcanmış bir çaba olarak görmezdim.

Sevgili Dükik,
Mektubun için teşekkürler. Sonlu bir dünyada, sonlu bir hayat yaşarken neden ağaç dikeyim, neden yaşadığım toplum iyi olsun ya da en azından kötü olmasın, neden işimi iyi yapmaya çalışayım vs. gibi bir sürü soru sordum kendime. İyi ve kötü üzerine çok düşünüp, biraz da okudum. (belki tam tersini yapsam daha iyi olurdu; belki şimdi vardığım sonuca daha erken varırdım - peki bu sonucun mutlak doğru olduğunu nerden biliyorum ki!? neyse… dur şimdi.) Bu konuyu konuştuğum ve hem politik hem de bilimsel anlamda çok aktif olan bir arkadaşım “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” demişti. Sen de aynı şeyi söylüyorsun (yani bence). Çizdiğin savaş senaryosunda ölme ihtimali yüksek olan bir kişiyi (bunu bir çocuk yapmadığın için sana aşık oldum dersem beni yanlış anlamazsın di mi; çocuklu demogojiler canımı feci sıkıyor da!) kurtarmakla bunu söylüyor gibisin; “ortada bir dava olsun ya da olmasın, ben bu şekilde var olmak istiyorum ve varlığımla yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum”. Erdemli olmak gibi şeyler tamamen fasafiso. Ben de böyle düşünüyorum.
Ancak birlikte yaptığımız bu işte durum biraz daha farklı ama çok büyük bir farktan bahsetmiyorum burada. Bir kişiyi kurtarmak yerine 1000 kişiyi kurtarmaya çalışıyoruz. (Bir kişiyi kurtarmaya çalışsaydık o kişiyi bulur ve onu bilgilendirmekle uğraşırdık) Yaşama yapmak istediğimiz müdahale daha büyük olsun istiyoruz belli ki. E tabi bunun da bi’sebebi var. Müdahalemiz büyük olsun istiyoruz çünkü karşımızda durup kendi varoluş biçimlerini bize dayatmaya çalışanlar kalabalıklar ve müdahaleleri büyük. Ama müdahalemizi yapmakta ısrarlı olduğumuz zaman bu, başarılı olma kaygısına ve de bir davaya dönüşüveriyor. Başlangıç amacı böyle olmasa da…
Herneyse. Boş yere uğraştığını düşünmek kötü bi’şey. Özellikle güzel bi’iş yaparken böyle düşünmek daha da kötü. Ben de senin gibi düşünüyorum. Yaptığım iş ne kadar işe yaramayacaksa yaramasın, ben o işin doğru olduğuna inanıyorsam ve o işi yapmak istediğim için yapıyorsam bu bana yetiyor. Ama senden farklı olarak, ben, bu çeviri işinin, ve benzerlerinin yukarıda bahsettiğim şekilde bir davaya dönüşmüş bir müdahaleye katkı sağlayacağına inanıyorum. Ve bu hoşuma da gidiyor…

Sevgili Göhramon,
Mektubunda arkadaşının “Dünyayı kurtarmaktan bahseden kim? Ben sadece varolmaktan bahsediyorum. Ben böyle varolmak ve yaşama bu şekilde müdahale etmek istiyorum. Hepsi bu!” dediğinden bahsetmişsin. Evet, bu cümleleri kurmayı becerememiştim, hislerime tercüman olmuş. Ezber edeceğim onun bu söylediklerini.
İster istemez bir dava hissi yaratıyor tabi insanın üzerinde, neticede bu iş (ya da bir başkası) için uğraşırken büyük resimde bütün bunların elle tutulur bir sonuç vermeyeceği ihtimalinin yüksek oluşunu an be an hatırına getirmiyor insan. Her an bunu hatırlasaydım zaten delirirdim sanırım.
Yıllardır bir şekilde bir şeyleri “düzeltmeye” çabalıyorum. Çevreyi koruyayım, hayvanlar tükenmesin, insanlar savaşlarda boş yere ölmesin filan… Ama ben de hep bunları neden yapıyorum, bir işe yarayacak mı diye soruyorum kendime. Mesela bir ara çevreyi korumakla ilgili şunu düşünmüştüm: insan da doğanın bir parçası ise, belki de bu yaptıklarını da doğal saymalıyız, ve insanoğluna müdahale etmeyip kendi haline bırakmalıyız. Sonra anladım ki, doğayı umursamayan, katleden insanlar varsa, bir de doğayı seven, katledilmesin isteyen insanlar var. Bir çeşit “iyi-kötü” dengesi gibi. Her ikisi de var, ve bu yadsınamaz bir gerçek. Ben taraf tutmayı, takım tutmayı sevmiyorum ama, madem ki doğayı seviyorum, doğanın katledilmemesi, insanların daha mütevazı yaşamlar sürmesi gerektiğine inanıyorum, o zaman dengenin diğer tarafa kaymasını engellemek için, kendimce bir şeyler yapmaya devam edeceğim. Yani denge benden yana kaymadıkça, yaptıklarımın bir sonucunu göremeyebilirim, ama belki daha kötüye gitmesine engel oluyorumdur.
Politik/felsefi görüşlerim çok oturmuş değil, ama aklıma gelen bir iki şeyi daha paylaşayım istedim seninle (ileride amma saçmalamışım diyebilme ihtimalimin yüksekliği, beni şu anda bunları söylemekten alıkoymuyor;) : Mesela ben “yaradılış kuramı” “akıllı tasarım” gibi konuların okullarda okutulmasına tamamen karşı değilim. Daha doğrusu bu görüşler dünyadan tamamen silinsin gibi bir derdim yok. Bunları felsefe dersinde, ya da ne bileyim din kültürü dersinde okutacaklarsa okutsunlar. Ama evrim kuramını da fen bilgisi dersinde adam gibi okutsunlar. Belki biraz anarşik bir yapım olduğundandır bilemiyorum. (Ama kendime anarşist diyebilecek kadar bilmiyorum o konuyu, hemen belirteyim). Belki de sert görüntümün altında aslında Mevlana gibi kucaklayıcıyımdır :) Bilmiyorum. Sadece birileri birilerinin sesini bastırmasın da, herkes konuşabilsin, sonra herkes kendi doğrularını seçmekte özgür olsun. Demokrasi böyle bir şey olurdu herhalde, eğer olabilseydi. Bunu da söylüyorum ama kendi hayatımda uygulayabiliyor muyum? Büyük olasılıkla hayır.
Şimdi bu çeviri işi de bir anlamda, beyin yıkayıcı korkunç insanların kendi taraflarına kaydırdığı dengeyi, inandığım şey tarafına kaydırma çabasının bir parçası olabilir. İnsanlara alternatif sunulmalı çabası galiba. Bu durumda da bir “dava” psikolojisi var tabi işin içinde belki evet. Ama bu “diğer tarafı yok etme” davası değil kesinlikle. Denge için, birlikte varolabilmek için gösterilen bir çaba.

(Not: Resimler Laura George‘a ait.)
Uzun zaman önce Antalya’lı bir halk ozanı olan Yılmaz Türkyılmaz ile ilgili üç bölümlük bir öykü yazmış ve bu yazıları burada İnternet güncemde yayınlamıştım. Ne hikmetse, bunu yaparken Yılmaz Bey’in öyküyü okuyacağına çok da ihtimal vermedim. Bütün amacım, güncemi okuyan tanıdıklarıma, bana çok ilginç gelen bu şairle ilgili yazdığım komik öyküyü anlatmaktı.
Fakat kendisi bu yazılara ulaşmış, okumuş ve çok üzülmüş. Son yazının altına da bu konu ile ilgili bir yorum yazmış. (Daha önceden de Türkyılmaz soyadı ile yorum yazanlar olmuştu ama açıkçası bu yorumların yazıyı okuyanların öylesine bıraktıkları yorumlar olduğunu düşünmüş ve dikkate almamıştım).
Bu konu üzerinde iki gündür düşünüyorum.
Öncelikle, her şeyden önemlisi, Yılmaz Bey’den çok içten bir özür dilemek istediğimdir. Bu kadar üzüleceğini bilseydim kesinlikle bu yazıları böyle ulu orta yayınlamazdım. Kesinlikle… Yazılara ulaşması İnternet ortamında elbette her zaman bir ihtimaldi (ben düşük olduğunu sanmıştım, o zamanlar bu günceyi okuyan daha az kişi vardı). Fakat okusa dahi sağlığı bozulacak derecede üzüleceğini hiç tahmin etmemiştim.
Öte yandan bu durumu daha derinlemesine irdelemek istiyorum. Yılmaz Bey ile farklı düşünüş biçimlerine ve “damak tadına” sahip olduğumuzdan dolayı, üstelik bir de aradaki nesil farkını hesaba katınca az sonra söyleyeceklerime kendisi belki anlam veremeyecektir. Ama ben yine de tüm iyi niyetimle yazacağım (hiçbir “tiiye almak” yok bu satırlarda, söz veriyorum, yemin ediyorum).
Yılmaz Bey ve şiirleri, benim Türkiye’ye dair bu kadar çok sevdiğim nadir unsurlardan bir tanesidir oysa. Ama ben bunu Yılmaz Bey’e nasıl açıklarım ki. Bunu aslında Cüneyt Arkın’ın “Dünyayı Kurtaran Adam” filmine benzetiyorum. Sinema tarihi açısından tam bir felakettir evet, ama çekildiği 1982 senesinden yıllar yıllar sonra mesela ODTÜ’nün sinema salonunda, amfilerinde gösterilmiş, o mekanlar filmi izlemeye gelenlerle dolup taşmıştır. Dünyayı Kurtaran Adam filmi bir “kült”tür, ve büyük olasılıkla asırlar sonra dahi hatırlanacak ve izlenecektir. Evet klasik anlamda bir “şaheser/başyapıt” olarak hatırlanmayacaktır, ama popüler kültürün unutulmaz bir parçası olacak şekilde ölümsüzleşmiştir. Yılmaz Türkyılmaz’ın şiirleri de böyledir işte benim için. Evet, edebi anlamda Nazım Hikmet şiirleri gibi değildirler. Ve belki böyle olmasına Yılmaz Bey üzülebilir (öte yandan bir eseri yayınlayınca o eseri halkın ellerine-değerlendirmesine bırakmış olmaz mıyız?). Ama benim için o kitapların değeri başkadır ve onlara hayatımın sonuna kadar gözüm gibi bakacağımı biliyorum. Burada benim okuyucu olarak kitaplardan “aldığım” şey, Yılmaz Bey’in okuyuculara “vermek” istediği şeyle aynı olmayabilir. Bu belki talihsiz bir durumdur. Belki de sadece hayat deyip geçmek gerekir (ama bu her zaman o kadar kolay olmayabilir). Benim hatam, Cüneyt Arkın kadar “ünlü” olmayan (bir anlamda “işin kaymağını yememiş”), kendi halinde bir halk ozanını, bu şekilde herkesin görebileceği bir ortamda, kıracak sözler etmiş olmamdır (ama tekrar ediyorum, okursa bu kadar kırılıp üzüleceğini tahmin etmemiştim). (Cüneyt Arkın “Dünyayı Kurtaran Adam” ile ilgili ne düşünüyor merak ettim şimdi).
Yani işin özü: konu böyle “kült” olan (ya da kült olmaya aday olan) eserler olunca, izleyici/okuyucu olarak bu farklı beğeninizi, eseri ortaya koyan kişiye açıklamak çok zor (böyle bir zorunluluk olmalı mı ki zaten?). Bu eserleri böyle izlemek, hatta fanatiği olmak, haklarında yazıp çizmek ile, onlarla “dalga geçmek” arasında çok ince bir çizgi var biliyorum. Ve Yılmaz Bey inanın, ne ben, ne Fatih, ne Pınar, ne de pek çok diğer okuyucu, bizler o ince çizginin “dalga geçme” tarafında değiliz. Bizler farklı beğeniye sahip, okuduklarından farklı tatlar alan, hayatı başka algılayan bir grup insanız ve kalbimizde size karşı sevgi var. Bu yazıları sırf sizi kırmak üzmek için yazmış değiliz (niye böyle bir şey yapalım ki?). Üstelik geçmişiniz (yorumunuzda yazdığınız gibi eskiden asker olmanız) gibi unsurların bu olanlarla hiçbir ilgisi yok (niye olsun ki? kişileri mesleklerine, ırklarına, dinlerine göre değerlendiren önyargılı insanlar değiliz). Bunları tüm samimiyetimle söylüyorum.
Söz konusu yazıları güncemden kaldırdım, Facebook’taki grubu da sildim. Fakat, bir okur ve bir hayran olarak, kitaplarınızı zaman zaman okuma ve şiirlerinizden kendi beğenim doğrultusunda tad alma hakkım saklıdır.
Sağlığınızın daha iyiye gitmesini umuyor tekrar özür diliyorum.
İzninizle de bu yazıyı sizin bir şiirinizle bitirmek istiyorum (eğer kaldırmamı isterseniz lütfen haber verin, bundan sonra hiçbir şiirinizi alıntılamayacağım).
Tepki
Yanlış olan her şeye içimde bir tepki var
Yapmacık davranışlara,
Hak edilmeyen zenginliklere,
Baştan uyuşmayacağı bilinen beraberliklere,
Göstermelik mutluluklara
Betonlaşan kıyılara,
Beceriksiz yönetenlere
Makamının hakkını vermeyenlere,
İşini hakkıyla yapmayanlara,
Temiz gezmeyenlere,
Yerlere tükürenlere, geğirenlere, orta yerde osuranlara,
Orasını burasını kaşıyanlara
Rönt yatanlara
Çirkin bakanlara
Karşı cinsi av sananlara,
Silah taşıyanlara,
Apartmanda, şurda burda gürültü yapanlara,
Çimdik ya da parmak, hatta laf atanlara,
Telefon sapıklarına,
İçindeki şiddeti serbest dolaştıranlara,
Gece yarısından sonra başkasının kapısını aşındıranlara,
Toplumu rahatsız edenlere,
Klakson çalanlara,
Sürat yapanlara,
Fren sesi ile dehşet saçanlara,
Taraftar olmak adına huzursuzluk çıkaranlara,
Eğlenmesini bilmeyenlere,
Eşya parçalayan, cam kıranlara tepkim var!
Yılmaz Türkyılmaz
(01.09.2000)
(Aylarca yazmamanın bir cezası olarak olan biteni maddeler halinde yazmaya niyetlenmiştim, fakat sıkılmak üzereyim. Bu yüzden bu 3. ve sonuncu madde olacak. Bundan sonra daha sık yazacağıma inanıyorum gönülden, ekranın diğer tarafındaki pek sayın ve sevgili okur/lar. Aklımda bir sürü fikirler var!)
Bu bölümde sizlere son birkaç ayda hayatıma girmiş kaydadeğer bir kısım nesneleri kısaca tanıtmak istiyorum. Bu nesnelerin birçoğu yeni taşındığımızda ev hediyesi olarak geldi. Dedim ki blogumu “öğreten kadının havlamaları”ndan “sevgili günnük” haline sokmuşken araya bir de “şekerim dekorasyon dünyasında bunlar oluyor” tadında bir yazı sıkıştırayım, zira pek yakında entelötesi bilimkızı havalarıma bürüneceğim, korkan olursa bu yazılara kaçar, saklanır.
- Bonsai:
Bulmacaların o vazgeçilmez sorusu olan “Japon çiçek düzenleme sanatı” yani “ikebana” sayesinde, Japon bir arkadaşımı “sen Japon kültürü hakkında ne çok şey biliyorsun!?” diye haykırtmıştım. Oysa ki o zamanlar Japonya hakkında bildiklerim bugün bildiklerime oranla o kadar azdı ki, misal bildiğim tek Japonca kelime büyük olasılıkla zaten ikebana idi :) En azından şimdi animelerden öğrendiğim küfürler var mesela. (Eminim onlarla da çok şaşırtabilirdim Japon arkadaşımı). Her neyse, bulmacalarda neden ikebana kadar popüler olmadığını anlayamadığım bir başka Japon sanatı da bonsaidir. Japon kültürüne olan ilgimizden haberdar olan, çok sevdiğimiz arkadaşlarımız Kevin ve Amanda (ki kendisi iki sene Japonya’da yaşamış bir ablamız) bize hediye olarak bonsai getirmişler. Tabi çok sevindik. Fakat sanırım bonsai zaten geldiğinde kurumaya başlamıştı. O yüzden iki-üç hafta sonra iyice kahverengileşti. Meren’in budama çalışmaları da sonuç vermeyince, şimdi evde yanından gelip geçerken iç geçirmemize sebep olan bir kuru bitki haline geldi. (Aşağıdaki fotoğraf bonsainin bize geldikten 1 hafta sonra çekilmiş hali. Ühüh..)

- Buddha:
Göbeğini okşamanın uğur getirdiğine inanılan Buddha’yı, göbeğine dövme olarak yaptırmış olan pek sevdiğimiz başka bir arkadaşımız Nathan’ın kendi elleri ile yaptığı Buddha resmi :)
- Şişe giysileri:
Meren’in labına yeni katılan doktora öğrencisi Çinli bir kız getirdi bunları da. Kızın ismini unuttum. Ama şişe giysilerinin hastası oldum.

- Kızılderili reisi amca ve kurt:
Ölmekte olan bonsaiye belki bir faydası olur diye yanına özenle yerleştirmiş bulunduğumuz kızılderili amcamızı Meren bana Oklahoma’ya konferansa gittiğinde almış. Fakat onun duaları bile bonsaiyi kurtarmaya yetmedi. Ühüh…

- Shiddy:
Bu kardeşimizi Etsy‘den buldum aldım. Etsy dünyanın her yerinden sanatçı, zanaatçı, hobici insanların ürünlerini sattıkları müthiş bir websitesi. Hergün ağzımdan sular damlayarak bakıyorum bu siteye. Harika şeyler var. Shiddy’i CreativeHook isimli ablamızın dükkanında görür görmez hastası oldum. Tanıtım sayfasında “Kötü bir gün mü geçiriyorsunuz, birisi sinirinizi mi bozdu? Bırakın Shiddy sizin için orta parmağını gösteriversin, bırakın herkes bilsin canınızın sıkkın olduğunu” gibi bir şeyler yazıyordu :)))
- Resim çerçevelerimsi:
Bu çerçeveleri ben yaptım. Resimler Sadi Güran isimli müthiş yetenekli bir abimizin Bant Dergi’deki bir çizgi öyküsünün kenarından (kestim de yapıştırdım yani). (Bu arada Bant Dergi ve Sadi Güran‘ın resimleri çok güzel.)
- My Starry Night:
Yine Etsy’den. Justin Vining isimli bir suluboya sanatçısının aynı isimli resminin (orjinalini değil) bir baskısını aldık. Suluboya kağıdına benzer bir kağıda bastırdığı için sanki orjinal gibi duruyor. Van Gogh’un “Yıldızlı Gece” eserinden esinlenme. Pek leziz.
İşte böyle… Bir ara sizlere yeni labımda neler yapıyorum onu yazacağım. Çok keyifli!
Çok çok severek takip ettiğim birkaç Türkçe blog var.
Fakat bu blogların arasında bir tanesi var ki, o benim gözümde okuduğum en iyi blog. “Hastalarımdan Öğrendiklerim” isimli bu blog 40lı yaşlarında bir doktorun hastaları ile yaptığı sohbetleri bizlere aktardığı yazılardan oluşuyor. (Doktor Bey’in ismi saklı, anonim olarak yazıyor, sanırım 40′ına da yeni girmiş). Her sohbetinden Türkiye ile ilgili, hayatla, insanlarla ilgili bir şeyler öğreniyorum. Bu öğrendiklerimi böyle bir sohbet dışında, mesela kitaplardan, televizyondan vs, öğrenebilmeme imkan yok. Her seferinde kendisine bu sohbetlerini insanlarla paylaştığı bu mütevazı blog için minnet duyuyor, aynı zamanda yaptığı işi böyle harika bir fikirle hem kendisi hem biz diğerleri için ne kadar keyifli ve faydalı bir hale getirdiğini düşündükçe, ona çok büyük bir hayranlık da duyuyorum. Yani bu blogun benim gönlümde apayrı bir yeri var.
Bu arada, geçen haftalarda, Türkçe bloglar için çeşitli kategorilerde blog ödülleri yarışması olduğunu öğrendim. Ben kişisel blog kategorisinde yarışmaya katılmaya karar verdim. Derdim birinci filan olmak değil kesinlikle. Sadece burada yazılanları okumaktan hoşlanacak birileri varsa onlara ulaşmanın bir yolu olur belki diye düşündüm. Sonra (kendi adıma) aynı düşünce ile hareketle Moleschino‘yu da Kültür/Sanat kategorisinde aday yapmaya karar verdik Moleschino ekibi olarak. Meren de Hobi kategorisinde fotoğrafla ilgili yazılarını yayınladığı blogu ile katılıyor.
Madem ki katıldık, oy vermek isterseniz buradan yapabilirsiniz.


Ama dediğim gibi, benim keyfimin kahyası kategorisinde en iyi blog aslında “Hastalarımdan Öğrendiklerim” :)
Not: bu arada benim galiba gerçekten daha sık yazmam lazım, Türkçe’yi unutmak, iğrenç cümleler kurmak, evet.
Sevgili okur, sana hayatımın olan biteninin bu 2. maddesinde New York maceralarımızın özellikle bir tanesinden bahsetmek isterim. Biliyorum bu anı sabırsızlıkla bekliyordun, seni gidi.
New York’a gidişimizden aylaaar aylaaar önce, labdaki teknisyen birgün bana New York Times’taki bir yazıyı göstermişti. Yazı, Osmanlı hanedanının hayattaki en büyük şehzadesi, II. Abdülhamit’in torunu Ertuğrul Osman ve eşi Zeynep Terzi hakkındaydı. Bu değerli şahsiyetler New York’un pek leziz caddelerinden birinde, güzel bir apartman dairesinde kiracı olarak yaşamaktaydılar. Fakat yazıya göre, ev sahibi –ki kendisine burada “bre densiz” dememiz uygun olacaktır- bu durumdan hiç memnun değildi, zira kiracısı olan bu çift “kraliyet soyundan” oldukları için ABD’deki bir takım yasalar gereğince kira olarak sadece 350 dolar ödemekteydiler. (Normalde kirasının 2000 dolar civarında olması muhtemel bir daireden bahsediyoruz). Esasında yazı “Eğer Osmanlı İmparatorluğu yeniden kurulsaydı, bu durum New York’lu bir ev sahibini gerçekten çok mutlu ederdi” diye başlıyordu. “Kiracısı Ertuğrul Osman, Osmanlı Sultanı olurdu ve bu iş teklifi İstanbul’da 285 odalı bir saray (Dolmabahçe) ile birlikte gelirdi.” *

Bu yazı bende bir anda pek çok duygu ve düşünceler uyandırmıştı: Osmanlı İmparatorluğu hakkında daha çok şey bilmek istiyordum. İlkokuldan itibaren yaratıcılıktan bir gram eser olmayan, aksine adeta “çocukları sıkıntıdan nasıl patlatalım” diye düşünülüp tasarlanmış olan (üstüne üstlük yalanlarla dolu) tarih derslerine maruz kalmış, tarih kitabından paragraf ezberleyip derste ayağa kalkıp anlatmak zorunda bırakılmış (ama aslında evde ezberlemeden gelip, sıra kendisine gelinceye kadar okuyacağım derken hızlı okuma üstadı ve sinir hastası, sıra kendisine gelince de göz ucuyla kitaba bakmaya çalışmaktan dolayı şaşı olmuş) her yurdum çocuğu gibi ben de tarih dersinin hayatımdaki habis varlığından kurtulur kurtulmaz, bir daha elimi sürmemiştim tarihle ilgili hiçbir kitaba. Ne zaman ki İhsan Oktay Anar okudum, onun kullandığı eski kelimeleri sevdim, yeniçeri ocağında “lağımcılar” ne iş yaparmış, Osmanlı’da günlük hayat nasılmış… hayal ürünü öykülerle dahi olsa bir hissiyata sahip oldum, o vakit içimde bir “tarihi yeniden okumak, Osmanlı’yı bilmek” isteği filizlendi. (Bu filizin serpilmesinde Topkapı Sarayı’na yaptığım çok geç kalınmış bir ziyaret de vitamin etkisi görmüştür).
Söz konusu yazıyı okuduktan sonra aklıma “New York’a gidersem zat-ı alilerini ve eşini bulup sevgi ve saygılarımı sunsam, iki kelam sohbet etsem” düşüncesi takılmıştı. Ve sonunda New York’a yolum düşüverdi.



Şehrin sokaklarını tane tane arşınlar, müzeden müzeye koşarken bir aralık Meren’e Osmanlı şehzadesini bulma fikrimden bahsedince, bu keyifli “New York macerası” onun da çok hoşuna gitti. (Hatta kendimizi bir FRP oyununda quest’e girişmiş kahramanlar gibi hissettik). Fakat haliyle elimizde kesin bir adres yoktu. Tek bildiğimiz evin New York’un Manhattan adasını baştan başa geçen upuzun bir caddesi üzerinde olduğuydu; o caddeyi baştan sona yürüyüp bakınmak samanlıkta iğne aramak olacaktı. New York’ta yaşayan Türkiyeli kardeşlerimizden bilgi kırıntıları edinmeye başladık, dönerci abilere sorup soruşturduk, dedektifçilik oynadık. Sonunda çiftin sıkça gittiği söylenen bir restorana ulaştık. Restorandaki kibar şef garson abla, Zeynep Hanım’ın orada zaman zaman öğlen yemeği yediğinin doğru olduğunu, fakat ev adresini bize veremeyeceğini söyledi. Etraftaki dükkanlara da sormayı denedik, bir ihtimal birinin adresi ağzından kaçırmasını, ya da bizi bir adım ileri götürecek bir ipucu bulmayı filan umuyorduk. Ama herkeste “ya suikast düzenleyecekseniz” şeklinde bir paranoya vardı. (Zira bildiğiniz gibi dünya suikastçiler birliğinin kalite standartlarına göre suikast düzenleyecek olan kişilerin, öncelikle ilgili kişiyi etrafta açık açık sorup araştırmaları bir kuraldır). Umudu kesince iki mektup yazıp birini restorana, diğerini de yakınlardaki bir antikacıya bıraktık – antikacı dükkanının sahibi, Zeynep Hanım’ı tanıdığını itiraf etmişti.
Birlikte bir fotoğraf filan çekilmeyi, Türkiye’yi ve demokrasiyi (biraz adı var kendisi yok da olsa) sevdiğimizi, ama Osmanlı İmparatorluğu’ndan bizlere kalan kültür mirasına da çok değer verdiğimizi söylemeyi çok istemiştik. Üstelik, 1912 doğumlu bir Osmanlı hanedanı üyesine sorulacak bir sürü soru geliyor insanın aklına. Soramadık, hayal kırıklığı ile New Orleans’a döndük. (Quest’i tamamlayamadığımız için level atlayamadık, magical itemlarımız elimizden alındı).
Bir hafta sonra bir mektup geldi. Zeynep Hanım tarafından kaleme alınmış, hem kendisi hem de Ertuğrul Osman tarafından imzalanmıştı bu mektup. “Buralara tekrar yolunuz düşerse mutlaka evvelden haberimiz olsun, bekleriz” diyordu. Çok sevindik.
Bu macera sırasında ve sonrasında, Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili sahip olduğumuz abuk, karmakarışık hislerin, tarih derslerinin bir marifeti olduğunu düşündüm. İstanbul’u fetheden bir Fatih Sultan Mehmet, onun bilgece sözleri ile coşuyoruz, Kanuni Sultan Süleyman ile gururlanıyoruz. Ne güçlü rol modelleri (bu “rol modeli” konusunda da bilahare yazmak istiyorum aslında). Cesur, adaletli, bilge padişahlar… Sonra yavaş yavaş hislerimizde bir “gerileme devri” başlıyor. Müfredat 1800’lerin sonlarına yaklaşırken, tarih dersleri ağzımızda acı bir Osmanlı tadı bırakıyor. Bırakmalı muhakkak! Yoksa demokrasi elden gider. Yoksa bu, beyni henüz yumuşacık, mıncıklanabilen yavrular “halifeliği, padişahlığı geri isteriz bre!” diye tutturur da susturması mümkün olmaz, mazallah. Bir şekilde şizofrenik hislerle kalakalıyoruz işte. Türkiye taze taze kurulmuş bir cumhuriyetken “Osmanlı tükaka” şeklinde bir strateji izlenmesini elbette anlayabiliyorum, ama yaşı neredeyse bir asıra yaklaşmış bir Türkiye Cumhuriyeti’nde Osmanlı İmparatorluğu’na hala bir “kültür mirası” olarak bakılamaması, 96 yaşındaki Osmanlı şehzadesine de rejimi devirecek gibi davranılması bana çok acayip geliyor (ama ben çok naif bir insanım, herhalde kafamın basmadığı bir şeyler var, anlayamıyorum elimde değil). Tarih derslerinin ezberci öğretmenleri silkelenip kendilerine geldiklerinde ve mesela dersin son on dakikasında öğrencilerine “Puslu Kıtalar Atlası”ndan birkaç sayfa okuduklarında, belki o zaman çinilerin, minyatürlerin, sarayların, yemeklerin, aruz vezninin, musıkinin, el yazmalarının, nakışların, hamamların… yani hatırlanmaya değer tüm o güzel şeylerin değeri anlaşılır. Ağzımızdaki kekremsi tat, kültür diyerek tutunabileceğimiz bol köpüklü bir bardak Türk kahvesi ve ellerimizi serinleten limon kolonyası ile yokolur. Belki kavga etmeyi de bırakırız o zaman. En sonunda anlarız tarih kitaplarının övgü ile sarfettiği şu meşhur “Osmanlı İmparatorluğu, idaresi altındaki farklı ırk ve dinden azınlıklara her zaman çok adaletli ve hoşgörülü davranmıştır.” cümlesinin anlamını.


* Pek keyifle okunan bu yazının tamamına şuradan ulaşabilirsiniz (İngilizce). Ayrıca şurada da Zaman gazetesinde çıkmış bir yazı da mevcut (Türkçe :).
Küçük bir eklenti: İnternet’te ilgili konularda yaptığım bir arama, yolumu bir foruma düşürdü. Orada – içinde bulundukları takım tutma psikolojisi ve buram buram cahillikleri ile tüylerimi diken diken eden onlarca gencin içinden- özellikle bir “Türk gencimiz”in yazdığı şu satırlar çarptı gözüme (üstüne tıklayıp büyütünüz):
Hem Che Guevaracı, hem Atatürkçü olup, kurduğu cümleler itibari ile de aslında aşırı bir milliyetçiliğe doğru giden bir insan şu gezegende vücut bulabiliyor ve bünyesi bu “çokişlevliliği” kaldırabiliyorsa, bu dünyada “aynı anda bilim kızı da olurnur, terzi de olunur”. Kimse tutmasın beni.

Aklımda bir sürü şey var ama bir türlü yazamıyorum sevgili okur. O yüzden karar verdim, yine “sevgili günnük” tadında yazacağım, hayatımı madde madde anlatacağım sana. Belki böylece üzerimdeki “yazı yazmalıyım” yükü biraz kalkar, o zaman acelesi de kalmaz, o zaman asıl yazmak istediğim, derin ve ağdalı ve mesaj kaygılı ve hayat sorgulamalı yazılarıma odaklanabilirim, canım okur.
Canım okur dedim de hatırladım, mesela sonunda Oğuz Atay‘ın “Tutunamayanlar” kitabını okudum. Biraz bodoslama oldu bu konuya girişim aslında. Öyle bir maddecik olarak geçilmemeli bu konu. Uzun uzun anlatmalıyım bu işin öyküsünü.
O zaman bi dakka. Aklıma harika bir fikir geldi pek sevgili okur. Seni yazı manyağı yapacağım, yazılara boğacağım seni, canımlarım benim. İşbu yazı, geçen aylarda buraya kaydetmediğim hayatımın maddelerinden ilkidir. Diğer maddeleri de tane tane, günaşırı filan gireyim, ayrı ayrı yazılar olarak. Bir alana 10 tanesi bedava olsun, herkes neşe ile coşsun.
Oğuz Atay diyorduk, tutunamıyorduk. Efendim bu Tutunamayanlar isimli kitap, bendeniz bir zamanların azılı kitap kurdu biyolokum kişisini, kalınlığı ve hakkında yapılan yorumlar ile KORKUTMAYI başaran tek kitap olmuştur. Ben 1999 senesinden beri “bu kitabı okumam lazım, ama yok şimdi zamanı değil” diye dolanıyorum. Sırtımı kambur eden bir yük, ayağımda git gide büyüyen bir nasır haline geldi zamanla. 1999′dan beri sayısını hatırlamadığım kitap okudum, okuyamaz mıydım bir aralık? Okuyamadım işte. Okumadığım kitabın üzerimdeki etkisi ile yaşadım, kitabevlerinde kitapla göz göze geliyorduk, ben hemen bilim kurgu ve fantaaazi bölümünün arkasına saklanıyordum. Bir sefer kasada beklerken kitabın uçarak bana doğru geldiği sanrısına bile kapıldım. Ama hayır hazır değildim. Okuyamazdım. Çünkü:
Bu kitabı bana üç kişi “kesinlikle okuman lazım” diye önermişti. Bunlardan ilk ikisi, bir zamanlar beni hastalıklı şekilde sevmiş, ama artık pek de iyi hatırlamıyor olduklarını tahmin ettiğim güzel insanlardılar (Aytekin ve Dilay). Üçüncüsü ise neyse ki beni halen hastalıklı şekilde seven kocam kişidir.
Kitabın şu deli dünya üzerindeki valığından ilk haberdar oluşum ODTÜ’de hazırlık okurken tanıştığım çok yakın bir arkadaşım olan Aytekin sayesinde oldu. (Aytekin aynı zamanında bana Dream Theater’ın Scenes from a Memory albümünü de çekip veren süper bir insandı). Ama herif bana adam gibi “al şu kitabı oku” filan diyeceğine şuna benzer bir şey demişti: “Duygu, bizimkilerle -ev arkadaşları filan- Tutunamayanlar diye bir kitap okuduk. Süper bir kitap, inanılmaz. Ama yani kitabı oku, intihar et. İntihar etmemek ayıp olur okuduktan sonra.”
Hah şimdi. Ben zaten bunalımlı bir bünyeyim. Dünya’nın hali ne olacak, doğayı katlediyollar, hayvanları tüketiyollar, “the government totally sucks” diye daha o zamandan içlenir, icabında sokaklarda filan ağlarım utanmam (sadece dünyanın haline değil kendi halime de ağlarım). Ben okur muyum o kitabı? Okumam tabi ki.
Başladım beklemeye, ruhen daha sakin, daha dengeli olduğum bir zamanı aradım durdum, ama ruhen bir Sabit Efendi olamadım (evet 1999′dan beri).
Yetmiyormuş gibi, Aytekin’in kitaptan bahsetmesinden birkaç yıl sonra birgün, şu zalim gezegende konuşlanmış, en yakinim ve tanıdığım en bunalımlı bünyelerden biri olan Dilay’ın da bu kitabı Kuran-ı Kerim bellemiş olduğunu öğrendim. Öyle ki Fransa’ya göçerken bavuluna böyle kocaman bir kitabı sıkıştırmayı başarmıştı. Kitabı tekrar tekrar okuduğundan bahsediyordu, hatta kimi zaman çantasında filan mı taşıyordu ne? Artık kesinlikle karar vermiştim. Aytekin “oku intihar et” diyorsa, Dilay da elinden düşürmüyorsa, bu kitabı okumak benim -çogafedersiniz- ağzıma sıçacaktı. Kesin içinden çıkamayacağım bir bunalıma girecektim kitabı okursam. Kendime bir daha gelemeyecektim, tutunamayacak düşüverecektim, kafayı gözü yaracaktım. (Bu noktadan sonra kitapçıların kapısından bile giremez olmuştum, herkes birbirine fısıldayarak bana neler olduğunu konuşuyordu).
Ve sonra Meren’le tanıştım. Hiç kitap okumadığını, ama Oğuz Atay okuduğunu söyleyen bu kardeşimiz, benimle ilk buluşmasına, hediye olarak elinde “Tutunamayanlar” ile gelince ben oracıkta bayılmışım :) O gün (sene 2005) Tutunamayanlar’ı biran önce okumam gerektiğine karar verdim (bu kararı verirken biraz da Meren’e karizma yapmaya çalışıyordum belki, belki fobimi belli etmemeye çalışıyordum, ezik). Ben de ABD’ye göçerken sıkıştırdım kitabı bavulumun bir köşesine, sanki patlamaya hazır bir bomba gibiydi, ya da radyasyon yayan bir külçe uranyumdu. Ama bavul, havaalanındaki güvenlik taramalarından geçmeyi başardı. Bu sırada Dilay, Paris’te kutu gibi odasına kapanmış, çıkıp Şanzelize’de gezmek varken, bloguna kitaptan bölümler yazıyor (kopyala yapıştır değil, bildiğiniz bilek gücü), şarap içiyor ve hem Turgut hem Selim için ağlıyordu. Aytekin’den yıllardır haber almadığım bir zaman dilimindeydik.
Meren bana kitabın aslında bunalım munalım olmadığını, insanların bu kitabı yanlış anlamaya eğilimli olduklarını, kitabı okursam kendimi kötü filan hissetmeyeceğimi “defalarca” söyledi. Ama ben yine de, ruhu sabit bir efendi olmayı beklemeye başladım yeniden. (Beni beklemekte olan Nazi ruhlu bir hoca, bir Katrina Kasırgası vs olduğunu bilmiyordum, her şey çok güzel olacak sanıyordum elbette). Sonunda ruhen sabit bir insan olmanın benim için imkansıza yakın olduğuna karar verdim.
Ve okudum…
Sonuç: Acaba okuduğum en güzel kitap desem başkalarının yazdıklarına haksızlık etmiş olur muyum? Olursam olurum be hayat.
Bitirirken şunu da eklemek istiyorum: kitabı okuyunca ister istemez hayatın, insan ilişkilerinin yapaylıklarını, saçmalıklarını, insanın kendini kandırışlarını, kalabalıklar içinde hissedilen o acı verici yalnızlığı filan düşünüp “lanet olsun” diyesiniz geliyor. Çok hüzünleniyorsunuz. Her şeyi gerçekte oldukları anlamsızlıkları ile görmeye başlıyorsunuz belki de. Kitabı bitirdiğimde bu hislerimi Meren’e anlattığımda ve kitap hakkında daha önce duyduklarıma artık anlam verebildiğimi söylediğimde Meren bana “iyi ya, işte ben bu anlamsızlıkları görebilen bir insan olduğum için üzülmek yerine sadece mutluyum” dedi. :)
İşte sevgili okur, hayatımdaki gelişmelerin birinci maddesi budur.
« Öncekiler Sonrakiler »