Archive for üzüntü ve muz kabuğu

Kahrolsun Tombala ve Sigortasız Sürücüler

dsc_8320_k.jpg

Küçükken bayram tatili, şubat tatili, yaz tatili gibi olgular beraberinde doğrudan “Burdur” kelimesi ile gelirlerdi. Bu tatillerde, annemin memleketi Burdur’a gitmek, çoğu “dul garı”lardan oluşan anaerkil ailemizi bir eve ya da apartmana toplayıp komün yaşamak, kimi zaman kardeşim Fatili’nin ortamdaki tek erkek olması (dedem saksıyı çalıştırıp yaz tatillerinde “şehir evi”nde kalır ve karıların toplaştığı göl evine pek uğramazdı), göl evinin etrafında bisiklet, kaykay ve paten ile hırsız-polis oynanması, bu oyunda çeşitli ağaç yapraklarının para olarak kullanılması, göl çekilip bataklık haline gelmeden önce göle girilmesi, ama göle girilmeden önce mayolarla karadut ağacına tırmanıp elimiz yüzümüz kıpkırmızı olana dek, özgürce karadut yenilmesi, mevsim kışsa akşamları soyulan “vaşingtın potakalı” kokusu eşliğinde yüksük saklamaca ya da tombala oynanması… Tombala… Orda dur… Tombalaya kadar her şey iyi…

Nefret ederdim tombaladan. Ben yıllarca tombalada birinci çinko dahi yapamadan yaşadım. Bir insan yavrusu olarak bunun beni ne kadar üzmüş olabileceğini tahmin edebilirseniz, o üzüntüyü 10 ile çarpın. Zira, Fatili’in ardı ardına birinci, ikinci çinko ve tombala yapması, benim 1. çinko bile yapamıyor olmam kadar normal bir şey olmuştu, ama bu durum beni deli ediyordu. Fatili o dönemlerde -ailedeki hatun kişilerin çoğunun, onun “kabe” olduğuna kanaat getirmesi ve etrafında “tavaf” halinde olması yüzünden- hayatta en kıskandığım varlıktı ve o çocuk bünyemle üretebildiğim bütün mutsuzluğun kaynağının Fatili olduğunu sanıyor, bunu da her şeye ağlamak suretiyle dışarı vuruyordum. Tombala da işin tuzu biberi olmuştu…

Ben olur da 1. çinko yaparsam, zamanda bir kırılma olup eve Marduk gezegeni çarpacakmış korkusu alıyordu milleti. Belki bana öyle gelmiştir ama, sanki yıllarca, şans katsayısının yüksek olması gereken her oyunda kaybettim. Hatta sanki, hayatta birazcık şans gerektiren her durum benim için normal bir insan için olduğundan daha karmaşık oluyor diye hissediyorum kimi zaman. Ve geçerli sebeplerim var, adeta bitmeyen bir tombala oyununa gark olmuş gibiyim.

Katrina Kasırgası’na, Meren’in vize alamayıp iki defa aylarca Türkiye’de sıkışıp kalışlarına, birklikte çalıştığım hocanın başlarda bir melek iken şimdi bir Nazi’ye dönüşmüş ve hepimize işkence ediyor olmasına filan hiç girmiyorum. Hayatın bana geçen hafta attığı son tombala kazığını anlatıcam sizlere:

Birkaç aydır, geçtiğimiz 15 Kasım’daki çooookk önemli bir sınav için geceleri ve dahi sabahlara kadar hazırlanıyordum. Önce bir rapor yazmam gerekiyordu, sonra da tez komiteme deneylerimi ve araştırma konumu özetleyen bir sunum hazırlamam -ki asıl korkuncu bu sunumdu. Çünkü 5 tane profun karşısına çıkıp bu sunumu yaparken, bir güzel sorguya çekiliyorsunuz, ne kadar bildiğiniz, analitik düşünme kabiliyetiniz, her bişeyiniz ölçülüp biçiliyor.

15 Kasım sabahı, “Forever 21″ adlı mağazanın ucuzluğundan 5 dolara aldığım süper bir eteği, bana uğur getireceğine inandığım yeni kahverengi hırkamı, en sevdiğim botlarımı, çizgili uzun çoraplarımı ve yeni yaptığım kolye küpeleri kuşanıp, canım arabamız Kuchiki’ye atlamış (evet bir ismi var onun ve ben onu sürerken zaman zaman onunla konuşurum, onu severim), saçlarım ahenkle dans ederek, şarkılar söyleyerek, sunumu düşünmemeye ve sakin olmaya çalışarak, her sabah olduğu gibi South Claiborne caddesi üzerinde en sol şeritte saatte 40 mil hızla gitmekteydim. 15 Kasım’ın tek farkı, evden normalde olduğundan 1 saat önce çıkmış olmamdı, zira sunum yapacağım bu önemli güne rağmen, sabah üzerlerine ilaç döküp feleğini şaşırtmam gereken kurbağa embriyoları beni bekliyordu, bu mühim deneyler için erken gitmeliydim.

Tam da “Acaba yeterince erken çıktım mı, embriyolar hangi gelişim safhasına gelmişlerdir acebağğ?” diye düşünürken, bir kavşakta caaart diye önüme bir araba fırladı. Arabaya çarpmak üzere olduğuma inanamayarak frene abandım, emniyet kemeri beni tuttu, hava yastığı açılmadı, yanımdaki şeritten giden adamla birlikte çççaaaattt diye bu önümüzde ansızın peyda olmuş arabaya vurduk. Çok garip bir histi.

Anında arabadan dışarı fırlayıp kazaya sebep olan kadına -kendimden hiç beklemediğim bir şekilde- bağırmaya başladım:

What the fuck are you doing, goddam it? What the fuck do you think you are doing? This can’t be happening! Fuck, fuck, this can-not be ha-ppen-ing. (İzninizle bu kısımları çevirmiyorum :)

Yan şeritten gelen ve benden yavaş gittiği için kadına sadece hafifçe dokunduran, bu sebeple arabası bir iki çizik dışında zarar görmeyen adam benim bu delişmen halimi görünce:

Calm down lady!, dedi. (Sakin olun bağyan).

Ben bunu duyunca:

“I am NOT gonna calm down, you calm down! I have a very important exam, and look at my car, goddamit!” diye iyice delirdim. (Sakin filan olmicam allahın belası, sen sakin ol - adam zaten sakin :) eheh -, çok önemli bir sınavım var ve arabamın haline bak).

Kazaya sebep olan zenci kadın, şoklu ve sümsük bir surat ifadesi ile “I’m sorry” deyip duruyordu.

Birkaç dakika şok ile ağlayıp zırladım ve resmen tepindim. Kadını öldüresim geldi. Sonra sakinleşip “neyse lan hayattayım, sağlamım” demeye başladım. Ama bu arada arabadaki hasar nolucak diye içim içimi kemiriyor, kazaya sebep olan sürücünün zenci olması, kullandığı arabanın pahalı bir araba olmayışı yüzünden “ya şimdi bu hatunun sigortası da yoktur, bizim masraflar da patlar bize, nası ödicez uleyynn ühühühü, kahretsin” gibi cümleler kafamda yankılanıyordu.

Şimdi bir insanın neredeyse ÖSS değeri taşıyan bir sınava giderken, hiç suçu olmadığı halde kaza yapıp arabası en çok zarar gören kişi olması, hadi, bir şeydir, olabilir.

Ama, bu insana kazayı yaptıran allahın belası sürücünün, eyaletin zorunlu tuttuğu araba sigortasını yaptırmamış ve kanunsuz bir şekilde araba kullanmakta olan, orta halli dahi görünmeyen bir zenci olması, başka bir şeydir (”gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?”). Normalde başkaları kaza yapınca onların sigorta şirketlerinden 4bin 5bin dolarlar alıp o parayla da başka bir 2. el araba alabildiklerini, eğer hatalı iseniz karşı tarafın masraflarını ödeyecek sigortayı yaptırmanın burada kanuni yükümlülük olduğunu ve nedense bizim gibi öğrenci milletine gelince çok sıkı denetlendiğini, ama - genellikle - zenci abi ablaların bu konuyu sallamadıklarını bilmenizi isterim. Yani bu durum birinci çinko bile yapamamak değil de nedir ha nedir? Hayatın tombala kazığı değil midir bu? Oynamıyorum, istemiyorum offf.

dsc_8324_k.jpg

Polisler geldi, rapor tuttular. O sırada karının erkek arkadaşı geldi. Adam “merak etmeyin hasarınızı ödicez” deyip gülümserken bazı dişlerinin altın kaplama olduğunu farkettim.

Buraya da yazıyorum my bradır, ödemezseniz gelip o altın dişlerini tek tek sökücem yo!

Not 1: Ha bu arada, kazanın verdiği “her şey boş, yaşıyorum hayattayım” psikolojisi ile sunumu gayet sakince yapıp, soruları keyifle cevapladım. Herkesin çok zor bir adam olarak bildiği, ödünün koptuğu bir hoca sunumdan sonra gelip bana sarıldı ve tebrik etti :)

Not 2: Kazadan 15 dakika sonra, kadına ettiğim küfürlerden suçluluk duymaya başlamıştım bile, gidip “sana çok kaba davrandım, şoka girmiştim” deyip özür diledim. Manyak mıyım bilmiyorum.

Not 3: New Orleans’taki zencilerin araba sigortasız dolaşmaları istatistiki bir durumdur, ve kaza yapan herhangi birinin karşısındaki zenciye bakıp “mahvoldum” tepkisi vermesi ırkçılıktan değil, somut gerçeklerden kaynaklanmaktadır.

16 Ocak 2008 itibariyle eklenen not: Efendim, kendilerinden “allahın belası” filan diye bahsettiğim bu kızcağız (kazaya sebep olan) çok dürüst bir insan çıktı. Kazadan sonra ekstradan işlere girip ne yaptı etti bizim arabayı tamir ettirdi. Şimdi eskisinden daha yeni görünüyor araba (masrafı 2800 dolarcık idi). Gerçi bize hala bi 800 dolar borcu kaldı kızın ama çok iyi bir insanmış, ödeyecek biliyoruz.

Yorumlar (17)

Cikcik kuş

Küçücüğüz, sokakta oynuyoruz. İlkokul yılları, belki daha öncesi. Ben, kardeşim, Fatma, Tuğba, Cahit, Feriha… Kapıcının çocuğu Sümüklü Fatih bir kenardan bize bakıyor. Çocukların ne kadar saf ve temiz olduklarından bahsedilen yazılar, şiirler vardır. Filmlerde filan işlenir, çocuklar melektir değil mi? :) Ama aynı çocuklar, o saf temiz oluşları yüzünden galiba, birbirlerine “sümüklü” diye isimler de takarlar, aralarına da almazlar oyun oynarken o “sümüklüyü”. Çocuklar doğrudan ve dolambaçsız oluşlarından yaparlar bunu sanırım. Sümüklü Fatih, gerçekten sümüklüdür çünkü. Muhtemelen kapıcının çocuğu oluşundan, hep rutubetli kapıcı evlerinde yaşadığından, burnu hep akar, ama nasıl akmak, hasta olduğunuzda yeşillenen yoğun sümükten akar. Biz de almayız aramıza işte. Benim kardeşimin ismi de Fatih olduğundan, yani sırf ayırt edebilmek için canım, başka bir sebepten değil, ona da “Sümüklü Fatih” deriz.

Dediğim gibi, oynuyoruz, her zamanki gibi. Kızlar çinçan, erkekler top oynuyor. Sümüklü Fatih kenardan bakıyor. Apartmanın kapısı açılıyor sonra. Sakallı, güler yüzlü bir adam çıkıyor içeriden. Yanımıza geliyor. Bir elini sımsıkı kapamış. O eliyle havada eğriler çizerek “pırrrrrrrrrrrrr pırrrrrrrrrr Cikcik kuş geldiiiii” diyor gülümseyerek. Sümüklü Fatih dışında bütün çocuklar etrafında toplanmışız. Sımsıkı kapalı o kocaman elininin kocaman parmaklarını, minicik ellerimizle teker teker açmaya çalışıyoruz, elinde tuttuğu şeye ulaşabilmek için. Adam Sümüklü Fatih’i farkediyor, “Sen de gelsene çocuğum, senin de hakkın var burada” diyor. Sümüklü Fatih de geliyor. Adam bizi biraz uğraştırdıktan, kimi zaman zorlukla açtığımız parmakları yeniden kapatıp bizimle biraz eğlendikten sonra açıyor elini. Elinde ince bir kağıda sarılı, küçük küpler şeklinde 7 tane şeker var. Hepimiz birer tane alıyoruz neşeyle.

“Cikcik kuş”… Böyle pırrrrrrr diye geldi benim bütün çocukluğum boyunca. Her zaman ortamdaki çocuk sayısına yetecek kadar şeker getirdi. Ve hiçbir çocuğu ayırt etmedi. Zaman içinde kocaman marketlerde rengarenk şekerler satılmaya başlansa da, “cikcik kuş”un şekerleri en güzeliydi.

“Cikcik kuş” benim dedemdi. 27 Mayıs 2006′da çoook uzaklara uçmaya karar verdi. Bir çocuğun sahip olabileceği en tatlı dedelerden biri o olsa gerekti.

-Dedeeee annem nerde?
-Bilmem cebimde mi ki acaba? (Gömleğinin cebine bakar.) Aaa yokmuş.
-Ya dede yaaaa. Nerde söyle.
-Bilmem acaba pantalonun cebinde mi ki? (Oraya da bakar.) Aaa burda da yok.
-Yaaaa dede yaaaa…
- :)

Hukuk Fakültesi’nde okumuştu, bulmaca çözmeyi çok severdi, “hacı”ydı ama Yalan Rüzgarı’nı kaçırmazdı. Nev-i şahsına münhasır canım dedem. Umarım uçtup gittiğin yerlerde mutlu ve huzurlusundur.

Yorumlar (18)