Archive for Nisan, 2008

Madde 3: Ayrıntılar

(Aylarca yazmamanın bir cezası olarak olan biteni maddeler halinde yazmaya niyetlenmiştim, fakat sıkılmak üzereyim. Bu yüzden bu 3. ve sonuncu madde olacak. Bundan sonra daha sık yazacağıma inanıyorum gönülden, ekranın diğer tarafındaki pek sayın ve sevgili okur/lar. Aklımda bir sürü fikirler var!)

Bu bölümde sizlere son birkaç ayda hayatıma girmiş kaydadeğer bir kısım nesneleri kısaca tanıtmak istiyorum. Bu nesnelerin birçoğu yeni taşındığımızda ev hediyesi olarak geldi. Dedim ki blogumu “öğreten kadının havlamaları”ndan “sevgili günnük” haline sokmuşken araya bir de “şekerim dekorasyon dünyasında bunlar oluyor” tadında bir yazı sıkıştırayım, zira pek yakında entelötesi bilimkızı havalarıma bürüneceğim, korkan olursa bu yazılara kaçar, saklanır.
- Bonsai:

Bulmacaların o vazgeçilmez sorusu olan “Japon çiçek düzenleme sanatı” yani “ikebana” sayesinde, Japon bir arkadaşımı “sen Japon kültürü hakkında ne çok şey biliyorsun!?” diye haykırtmıştım. Oysa ki o zamanlar Japonya hakkında bildiklerim bugün bildiklerime oranla o kadar azdı ki, misal bildiğim tek Japonca kelime büyük olasılıkla zaten ikebana idi :) En azından şimdi animelerden öğrendiğim küfürler var mesela. (Eminim onlarla da çok şaşırtabilirdim Japon arkadaşımı). Her neyse, bulmacalarda neden ikebana kadar popüler olmadığını anlayamadığım bir başka Japon sanatı da bonsaidir. Japon kültürüne olan ilgimizden haberdar olan, çok sevdiğimiz arkadaşlarımız Kevin ve Amanda (ki kendisi iki sene Japonya’da yaşamış bir ablamız) bize hediye olarak bonsai getirmişler. Tabi çok sevindik. Fakat sanırım bonsai zaten geldiğinde kurumaya başlamıştı. O yüzden iki-üç hafta sonra iyice kahverengileşti. Meren’in budama çalışmaları da sonuç vermeyince, şimdi evde yanından gelip geçerken iç geçirmemize sebep olan bir kuru bitki haline geldi. (Aşağıdaki fotoğraf bonsainin bize geldikten 1 hafta sonra çekilmiş hali. Ühüh..)

- Buddha:

Göbeğini okşamanın uğur getirdiğine inanılan Buddha’yı, göbeğine dövme olarak yaptırmış olan pek sevdiğimiz başka bir arkadaşımız Nathan’ın kendi elleri ile yaptığı Buddha resmi :)

- Şişe giysileri:

Meren’in labına yeni katılan doktora öğrencisi Çinli bir kız getirdi bunları da. Kızın ismini unuttum. Ama şişe giysilerinin hastası oldum.

- Kızılderili reisi amca ve kurt:

Ölmekte olan bonsaiye belki bir faydası olur diye yanına özenle yerleştirmiş bulunduğumuz kızılderili amcamızı Meren bana Oklahoma’ya konferansa gittiğinde almış. Fakat onun duaları bile bonsaiyi kurtarmaya yetmedi. Ühüh…

- Shiddy:

Bu kardeşimizi Etsy‘den buldum aldım. Etsy dünyanın her yerinden sanatçı, zanaatçı, hobici insanların ürünlerini sattıkları müthiş bir websitesi. Hergün ağzımdan sular damlayarak bakıyorum bu siteye. Harika şeyler var. Shiddy’i CreativeHook isimli ablamızın dükkanında görür görmez hastası oldum. Tanıtım sayfasında “Kötü bir gün mü geçiriyorsunuz, birisi sinirinizi mi bozdu? Bırakın Shiddy sizin için orta parmağını gösteriversin, bırakın herkes bilsin canınızın sıkkın olduğunu” gibi bir şeyler yazıyordu :)))

- Resim çerçevelerimsi:

Bu çerçeveleri ben yaptım. Resimler Sadi Güran isimli müthiş yetenekli bir abimizin Bant Dergi’deki bir çizgi öyküsünün kenarından (kestim de yapıştırdım yani). (Bu arada Bant Dergi ve Sadi Güran‘ın resimleri çok güzel.)

- My Starry Night:

Yine Etsy’den. Justin Vining isimli bir suluboya sanatçısının aynı isimli resminin (orjinalini değil) bir baskısını aldık. Suluboya kağıdına benzer bir kağıda bastırdığı için sanki orjinal gibi duruyor. Van Gogh’un “Yıldızlı Gece” eserinden esinlenme. Pek leziz.

İşte böyle… Bir ara sizlere yeni labımda neler yapıyorum onu yazacağım. Çok keyifli!

Yorumlar

Türkiye’nin en iyi blogu

Çok çok severek takip ettiğim birkaç Türkçe blog var.
Fakat bu blogların arasında bir tanesi var ki, o benim gözümde okuduğum en iyi blog. “Hastalarımdan Öğrendiklerim” isimli bu blog 40lı yaşlarında bir doktorun hastaları ile yaptığı sohbetleri bizlere aktardığı yazılardan oluşuyor. (Doktor Bey’in ismi saklı, anonim olarak yazıyor, sanırım 40′ına da yeni girmiş). Her sohbetinden Türkiye ile ilgili, hayatla, insanlarla ilgili bir şeyler öğreniyorum. Bu öğrendiklerimi böyle bir sohbet dışında, mesela kitaplardan, televizyondan vs, öğrenebilmeme imkan yok. Her seferinde kendisine bu sohbetlerini insanlarla paylaştığı bu mütevazı blog için minnet duyuyor, aynı zamanda yaptığı işi böyle harika bir fikirle hem kendisi hem biz diğerleri için ne kadar keyifli ve faydalı bir hale getirdiğini düşündükçe, ona çok büyük bir hayranlık da duyuyorum. Yani bu blogun benim gönlümde apayrı bir yeri var.

Bu arada, geçen haftalarda, Türkçe bloglar için çeşitli kategorilerde blog ödülleri yarışması olduğunu öğrendim. Ben kişisel blog kategorisinde yarışmaya katılmaya karar verdim. Derdim birinci filan olmak değil kesinlikle. Sadece burada yazılanları okumaktan hoşlanacak birileri varsa onlara ulaşmanın bir yolu olur belki diye düşündüm. Sonra (kendi adıma) aynı düşünce ile hareketle Moleschino‘yu da Kültür/Sanat kategorisinde aday yapmaya karar verdik Moleschino ekibi olarak. Meren de Hobi kategorisinde fotoğrafla ilgili yazılarını yayınladığı blogu ile katılıyor.

Madem ki katıldık, oy vermek isterseniz buradan yapabilirsiniz.

Ama dediğim gibi, benim keyfimin kahyası kategorisinde en iyi blog aslında “Hastalarımdan Öğrendiklerim” :)

Not: bu arada benim galiba gerçekten daha sık yazmam lazım, Türkçe’yi unutmak, iğrenç cümleler kurmak, evet.

Yorumlar (16)

Madde 2: New York maceraları 1 - Osmanlı şehzadesinin peşinde…

Sevgili okur, sana hayatımın olan biteninin bu 2. maddesinde New York maceralarımızın özellikle bir tanesinden bahsetmek isterim. Biliyorum bu anı sabırsızlıkla bekliyordun, seni gidi.

New York’a gidişimizden aylaaar aylaaar önce, labdaki teknisyen birgün bana New York Times’taki bir yazıyı göstermişti. Yazı, Osmanlı hanedanının hayattaki en büyük şehzadesi, II. Abdülhamit’in torunu Ertuğrul Osman ve eşi Zeynep Terzi hakkındaydı. Bu değerli şahsiyetler New York’un pek leziz caddelerinden birinde, güzel bir apartman dairesinde kiracı olarak yaşamaktaydılar. Fakat yazıya göre, ev sahibi –ki kendisine burada “bre densiz” dememiz uygun olacaktır- bu durumdan hiç memnun değildi, zira kiracısı olan bu çift “kraliyet soyundan” oldukları için ABD’deki bir takım yasalar gereğince kira olarak sadece 350 dolar ödemekteydiler. (Normalde kirasının 2000 dolar civarında olması muhtemel bir daireden bahsediyoruz). Esasında yazı “Eğer Osmanlı İmparatorluğu yeniden kurulsaydı, bu durum New York’lu bir ev sahibini gerçekten çok mutlu ederdi” diye başlıyordu. “Kiracısı Ertuğrul Osman, Osmanlı Sultanı olurdu ve bu iş teklifi İstanbul’da 285 odalı bir saray (Dolmabahçe) ile birlikte gelirdi.” *

eo.jpg

Bu yazı bende bir anda pek çok duygu ve düşünceler uyandırmıştı: Osmanlı İmparatorluğu hakkında daha çok şey bilmek istiyordum. İlkokuldan itibaren yaratıcılıktan bir gram eser olmayan, aksine adeta “çocukları sıkıntıdan nasıl patlatalım” diye düşünülüp tasarlanmış olan (üstüne üstlük yalanlarla dolu) tarih derslerine maruz kalmış, tarih kitabından paragraf ezberleyip derste ayağa kalkıp anlatmak zorunda bırakılmış (ama aslında evde ezberlemeden gelip, sıra kendisine gelinceye kadar okuyacağım derken hızlı okuma üstadı ve sinir hastası, sıra kendisine gelince de göz ucuyla kitaba bakmaya çalışmaktan dolayı şaşı olmuş) her yurdum çocuğu gibi ben de tarih dersinin hayatımdaki habis varlığından kurtulur kurtulmaz, bir daha elimi sürmemiştim tarihle ilgili hiçbir kitaba. Ne zaman ki İhsan Oktay Anar okudum, onun kullandığı eski kelimeleri sevdim, yeniçeri ocağında “lağımcılar” ne iş yaparmış, Osmanlı’da günlük hayat nasılmış… hayal ürünü öykülerle dahi olsa bir hissiyata sahip oldum, o vakit içimde bir “tarihi yeniden okumak, Osmanlı’yı bilmek” isteği filizlendi. (Bu filizin serpilmesinde Topkapı Sarayı’na yaptığım çok geç kalınmış bir ziyaret de vitamin etkisi görmüştür).

Söz konusu yazıyı okuduktan sonra aklıma “New York’a gidersem zat-ı alilerini ve eşini bulup sevgi ve saygılarımı sunsam, iki kelam sohbet etsem” düşüncesi takılmıştı. Ve sonunda New York’a yolum düşüverdi.

dsc_6999jpg.jpg

dsc_7023jpg.jpg

dsc_7112jpg.jpg
(bu üç fotoğraf Meren’e ait)

Şehrin sokaklarını tane tane arşınlar, müzeden müzeye koşarken bir aralık Meren’e Osmanlı şehzadesini bulma fikrimden bahsedince, bu keyifli “New York macerası” onun da çok hoşuna gitti. (Hatta kendimizi bir FRP oyununda quest’e girişmiş kahramanlar gibi hissettik). Fakat haliyle elimizde kesin bir adres yoktu. Tek bildiğimiz evin New York’un Manhattan adasını baştan başa geçen upuzun bir caddesi üzerinde olduğuydu; o caddeyi baştan sona yürüyüp bakınmak samanlıkta iğne aramak olacaktı. New York’ta yaşayan Türkiyeli kardeşlerimizden bilgi kırıntıları edinmeye başladık, dönerci abilere sorup soruşturduk, dedektifçilik oynadık. Sonunda çiftin sıkça gittiği söylenen bir restorana ulaştık. Restorandaki kibar şef garson abla, Zeynep Hanım’ın orada zaman zaman öğlen yemeği yediğinin doğru olduğunu, fakat ev adresini bize veremeyeceğini söyledi. Etraftaki dükkanlara da sormayı denedik, bir ihtimal birinin adresi ağzından kaçırmasını, ya da bizi bir adım ileri götürecek bir ipucu bulmayı filan umuyorduk. Ama herkeste “ya suikast düzenleyecekseniz” şeklinde bir paranoya vardı. (Zira bildiğiniz gibi dünya suikastçiler birliğinin kalite standartlarına göre suikast düzenleyecek olan kişilerin, öncelikle ilgili kişiyi etrafta açık açık sorup araştırmaları bir kuraldır). Umudu kesince iki mektup yazıp birini restorana, diğerini de yakınlardaki bir antikacıya bıraktık – antikacı dükkanının sahibi, Zeynep Hanım’ı tanıdığını itiraf etmişti.

Birlikte bir fotoğraf filan çekilmeyi, Türkiye’yi ve demokrasiyi (biraz adı var kendisi yok da olsa) sevdiğimizi, ama Osmanlı İmparatorluğu’ndan bizlere kalan kültür mirasına da çok değer verdiğimizi söylemeyi çok istemiştik. Üstelik, 1912 doğumlu bir Osmanlı hanedanı üyesine sorulacak bir sürü soru geliyor insanın aklına. Soramadık, hayal kırıklığı ile New Orleans’a döndük. (Quest’i tamamlayamadığımız için level atlayamadık, magical itemlarımız elimizden alındı).

Bir hafta sonra bir mektup geldi. Zeynep Hanım tarafından kaleme alınmış, hem kendisi hem de Ertuğrul Osman tarafından imzalanmıştı bu mektup. “Buralara tekrar yolunuz düşerse mutlaka evvelden haberimiz olsun, bekleriz” diyordu. Çok sevindik.

p10000932.JPG

Bu macera sırasında ve sonrasında, Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili sahip olduğumuz abuk, karmakarışık hislerin, tarih derslerinin bir marifeti olduğunu düşündüm. İstanbul’u fetheden bir Fatih Sultan Mehmet, onun bilgece sözleri ile coşuyoruz, Kanuni Sultan Süleyman ile gururlanıyoruz. Ne güçlü rol modelleri (bu “rol modeli” konusunda da bilahare yazmak istiyorum aslında). Cesur, adaletli, bilge padişahlar… Sonra yavaş yavaş hislerimizde bir “gerileme devri” başlıyor. Müfredat 1800’lerin sonlarına yaklaşırken, tarih dersleri ağzımızda acı bir Osmanlı tadı bırakıyor. Bırakmalı muhakkak! Yoksa demokrasi elden gider. Yoksa bu, beyni henüz yumuşacık, mıncıklanabilen yavrular “halifeliği, padişahlığı geri isteriz bre!” diye tutturur da susturması mümkün olmaz, mazallah. Bir şekilde şizofrenik hislerle kalakalıyoruz işte. Türkiye taze taze kurulmuş bir cumhuriyetken “Osmanlı tükaka” şeklinde bir strateji izlenmesini elbette anlayabiliyorum, ama yaşı neredeyse bir asıra yaklaşmış bir Türkiye Cumhuriyeti’nde Osmanlı İmparatorluğu’na hala bir “kültür mirası” olarak bakılamaması, 96 yaşındaki Osmanlı şehzadesine de rejimi devirecek gibi davranılması bana çok acayip geliyor (ama ben çok naif bir insanım, herhalde kafamın basmadığı bir şeyler var, anlayamıyorum elimde değil). Tarih derslerinin ezberci öğretmenleri silkelenip kendilerine geldiklerinde ve mesela dersin son on dakikasında öğrencilerine “Puslu Kıtalar Atlası”ndan birkaç sayfa okuduklarında, belki o zaman çinilerin, minyatürlerin, sarayların, yemeklerin, aruz vezninin, musıkinin, el yazmalarının, nakışların, hamamların… yani hatırlanmaya değer tüm o güzel şeylerin değeri anlaşılır. Ağzımızdaki kekremsi tat, kültür diyerek tutunabileceğimiz bol köpüklü bir bardak Türk kahvesi ve ellerimizi serinleten limon kolonyası ile yokolur. Belki kavga etmeyi de bırakırız o zaman. En sonunda anlarız tarih kitaplarının övgü ile sarfettiği şu meşhur “Osmanlı İmparatorluğu, idaresi altındaki farklı ırk ve dinden azınlıklara her zaman çok adaletli ve hoşgörülü davranmıştır.” cümlesinin anlamını.

osmanli_tugra.jpg ottoman.gif

minyatur.jpg

* Pek keyifle okunan bu yazının tamamına şuradan ulaşabilirsiniz (İngilizce). Ayrıca şurada da Zaman gazetesinde çıkmış bir yazı da mevcut (Türkçe :).

Küçük bir eklenti: İnternet’te ilgili konularda yaptığım bir arama, yolumu bir foruma düşürdü. Orada – içinde bulundukları takım tutma psikolojisi ve buram buram cahillikleri ile tüylerimi diken diken eden onlarca gencin içinden- özellikle bir “Türk gencimiz”in yazdığı şu satırlar çarptı gözüme (üstüne tıklayıp büyütünüz):

herbisey-abi.JPG

Hem Che Guevaracı, hem Atatürkçü olup, kurduğu cümleler itibari ile de aslında aşırı bir milliyetçiliğe doğru giden bir insan şu gezegende vücut bulabiliyor ve bünyesi bu “çokişlevliliği” kaldırabiliyorsa, bu dünyada “aynı anda bilim kızı da olurnur, terzi de olunur”. Kimse tutmasın beni.

Yorumlar (10)