Archive for Müzik

Sipor ve mizük

Meren’in yokluğunda kendimi yüzonaltıbin etkinliğe vermiş bir insan olarak, bugün burada sizler ile bunların bir kısmını paylaşmak için toplanmış bulunuyorum. (“Toplandım” çünkü bir süredir o etkinlikler arasında hocama, bilim dünyasına ve kendime kafayı takmış yine bunalımsal hisler içine girmiştim, top(ar)landım – sayılır. :)

Öncelikle, spor yapmaya devam ediyorum. (Burada bir alkış kopuyor, okuyanlar gözlerine inanamıyor!). Hani bazen insan pizza olsun, pasta-börek olsun, bira olsun, böyle gıdaları gereğinden fazla tüketmeye verir kendini; hani sonra aynaya bakar da sabah sinir olur bıngıl bıngıl göbeğe; hani sanki o an yere yatıp sekizyüz tane mekik çekse göbek yok olacak sanır; hemen gaza gelir sekizyüz mekik çeker hani; hani sonra ertesi gün onca mekik yüzünden oradaki kaslar artık insan kası olmaktan çıkmıştır da hani vicudun en ufak bir hareketinde sızım sızım sızlar, ve bir spor yapma girişimi daha burada Erol Evgin şarkıları eşliğinde sona erer ya sayın seyirciler… İşte bana bu sefer öyle olmadı…

Bu sefer, ciddi bir fark görme beklentisi olmadan, göbeğim ile -bir nebze- barışık, asıl derdim sağlıklı yaşam ve havuç suyu olarak başladım işe. Amacım “spor yapma” mefhumunu yaşamımın bir parçası haline getirmek, alışkanlık edinmek, iki gün sonra daha göbek erimedi diye mutsuz olup yılmamaktı. “Sağlıklı yaşam”a ek olarak başka bir amacı daha vardı bu sportif olma isteğinin (belki de asıl amacıydı bilinçaltımın): Ben, periyodik aralıklarla “Amerika kıtasını bisikletle baştan başa geçsem, Türkiye’yi yürüyerek dolaşsam, her şeyi bıraksam timsah avcısı olsam” gibi, her normal genç kızımızın kapıldığı cinsten hayallere kapılıyorum evde kanaviçe işlerken. Fakat bir anda sanki kanaviçe iğnesini kendime batırıvermişim gibi uyanıyorum o hayallerden, çünkü kafamda ukela içsesim bana “bre densiz, iki adım koşunca nefessiz kalan, bitap düşen şu zavallı bünye ile bunların hayalini bile kurmasan diyorum” diye artislik yapıyor.

İşte içsesimin bu artisliğine artık katlanamadığım ve “manyak dağ bayır biyologu” olma hayallerimin tavan yaptığı anlardan birinde kendimi Internet’e atıp Google’a sorduğum “efenim evde bir ayrobik olsun, bir dambel ile kas geliştirme olsun bunları nasıl yapabilirim” sorusunun cevabını hemen aldım: SPARK PEOPLE - mihteşem bir web sitesi.

spark.JPG

Hemen bu sitenin tam anlamıyla sağlıklı yaşam delisi Amerikalı’lar için olduğunu söyleyeyim, alternatif bir şey beklemeyin (fonda Dream Theater filan çalmıyor). Siteye ücretsiz üye oluyorsunuz, ne kadar spor yapmak istediğiniz (ya da kilo vermek istediğiniz), hangi günler spor yapmak istediğiniz vs vs gibi bir takım bilgileri giriyorsunuz. Haftalık program yapıyor size. Evde yapılabilecek üst-alt vücut geliştirme, ayrobikimsi hareketleri nasıl yapacağınızı tarif ediyor görsel ve yazılı olarak. Her gün girip “bugün şu kadar bisiklete bindim, bu kadar kas yaptım” diye işaretleyebiliyorsunuz, ve bunlar size puan kazandırıyor. Puanlar sonunda bir işe yaramıyor ama kendi kendimi gaza getirme açısından benim işime gayet de yaradı :) (Hırslı, yarışçı ruhlu, represantabl, iğrenç bir insanım evet).

Artık evde gün aşırı dambel çalışıyorum, ayrıca haftada en az bir gün okula bisikletle gidiyorum. Kendimi çelimsiz hissetmemenin nefis bir şey olmasının yanında (evet hemen havaya girdim), ruh sağlığım açısından da bünyede devrim yarattı bu durum. Genel bir “olumluluk ve sakinlik” havasına ek olarak (artık benim gibi bir stres küpü için ne kadar olabilirse), diyelim ruhum depreşecek mi oldu, hemen alıyorum elime dambelleri, “acı yok Raki” diyip Jazz dinleyerek bir nevi entel-spor-terapi sentezi “hepıning” çalışması oluyorum, abzürdün kendisi oluyorum.

saat_kucuk.jpg

Yukarıdaki paragrafın son cümlesinde Jazz demişken, konuyu hemen oraya bağlamak isterim ey pek bir değerli okuyucu. Hayatıma lezzet katan bir diğer gelişme de WWOZ isimli yerel bir radyoyu keşfetmiş, hemen hemen aynı dönemde de kendime bir radyolu çalar saat almış olmamdır. Radyolu çalar saat, filmlerden hatırlayacağımız gibi, sabah “diiiit diiiit diiit” sesi yerine bizi “guuuuud mornin Viyetnaaamm” şeklinde, ayarladığımız radyo istasyonunu çalarak uyandıran güzide bir aletimiz. Ben de madem Amerika’dayım, bulunduğum ülkenin adetlerine uygun davranayım, kaynaşayım düşüncesi ile bir tane edinmiştim bu aletlerden. Spor yapmaya başlamadan önce sabahları uyanmakta zorluk çekiyordum, bu yüzden radyoyu en sevmediğim, en gıcık olduğum kanala ayarlamıştım ki sabah misal Biritni Sipiyırs çalmaya başlayınca dayanamayayım, yataktan çıkıp kapatayım. Fakat tahmin edersiniz ki, bu beni olduğumdan daha gıcık, daha asabi bir insan haline getirmişti (ayrıca saati duvara atıp kırma tehlikesini de içinde barındırmıyor değildi). İşte o sıralarda WWOZ yani “dabılyudabılyu o zi”yi keşfettim. Bu istasyon New Orleans’ın “community radio”su (yani halk radyosu diyelim), bağışlarla ayakta duruyor, genellikle Jazz çalıyor, programlarda kimi zaman canlı stüdyo performansları oluyor, hiç reklam yok, insana çok sıcak gelen dozunda bir amatörlük var ama gereği kadar da profesyonel, elbette ticati kaygı gütmediği için çok farklı müziklere yer veriyor, ayrıca dünyanın en acayip DJ’leri sanırım orada, lö lezizin de ötesinde, hayallerimizin radyosu yani. (Bu arada isterseniz Internet’ten dinleyebilirsiniz: www.wwoz.org. Özellikle “Problem Child” adlı programı sunan bir teyzemiz var ki, dünya üzerinde sanki az sonra uyuyakalacakmış gibi konuşan insanların da DJ’lik yapabileceklerine şahit olmak açısından bambaşka bir deneyim - ama hatun müthiş parçalar çalıyor). Sabahları 10 dakika filan Jazz denilen müziği yapan herkese teşekkür ederek çok keyifli uyanıyorum. Bu aralar hayatımdaki en güzel şeylerden biri bu sanırım.

wwoz.JPG

Son olarak, birisi WWOZ ikisi de Pandora.com sayesinde üç yeni müzisyen keşfinde bulundum. Keşif kronolojisine göre:

madeleine.jpg

İlki Madeleine Peyroux. Birgün, Leonard Cohen’in çok sevdiğim “Dance me to the end of love” parçasının hastalıklı bir yorumunu çaldılar radyoda. Bu ablamız, Billie Holiday tarzı ve tonunda söylüyor. Bağyan Jazz vokali dinlemekten hoşlanan ve Norah Jones’tan benim gibi baymış olanlara şiddetle tavsiye ederim. Bendeki albümün adı: Careless Love. Yime de yanında yat.

eldar.jpg

İkincisi Eldar Djangirov. Bana kalırsa söyleyecek söz yok, müthiş. Ama Internet’te “daha çok toy, yavaş olsun biraz” gibi yorumlar da okudum. Kendisi 20 yaşında bir Jazz piyanisti, Kırgızistan doğumlu. Bendeki “Eldar” albümünü sanırım 17 yaşındayken kaydetmiş. O albümde bir “Moanin’” yorumu yapmış, çevirip çevirip dinliyorum. (Albümde John Patitucci de var). Eldar da Esbjörn Svensson Trio sevenlerin hoşuna gider tahmin ediyorum (EST’den baymaya imkan yok, ama yanına bir de Eldar neden olmasın efem).

risingtied.jpg

Üçüncüsü de “hiphop dinlemek amacında” olmama uygun olarak keşfettiğim ve yine hasssstasssııı olduğum Fort Minor. Linkin Park üyelerinden Mark Shinoda’nın solo çalışmasıymış. Abimiz kendisinden o kadar yetenek fışkıran bir insan ki, müzikler yetmiyormuş gibi, albümlerin kapak tasarımından çizimlerine her bişeyini de kendisi yapmış, lezzet kaynağı (ben de ABD’de olmanın nimetlerinden yaralanıp yine ikinci el ucuza kapattım The Rising Tied albümünü, gelip gidip “albüm art”ını okşuyorum, ağzımdan salyalar saçarak “benimsin” diyorum).

İşte böyle. Yakında bilimsel gelişmelerle karşınızda olacağım.

Yorumlar (11)

Hip hop dinlemek amacındayım

Yazacak çok şey var aslında. Misal, Hrant Dink öldürüldü, ben bir süre dünya ile ilişkilerimi kopardım, labdakiler benim yine onlardan nefret ettiğimi sandılar. (Müthiş bir iletişim kopukluğu yaşıyoruz, bence tabi. Onlar beni çok iyi tanıdıklarını ve anladıklarını sanıyorlar, bu da beni nedense her allahın günü üzüyor. Her neyse.)

dsc_3404-k.jpg

Sonra misal, Meren Türkiye’ye vize değiştirmek için gitti (doktoraya kabul ettiler onu, bu yüzden vize değişikliği gerekiyordu). Yine bir takım “seküriti” sorunları çıktı. Meren’in çok akıllı olduğunu anladılar, casus olabileceğinden şüpheleniyorlar sanırım :). Sonuç olarak, uzunluğu belli olmayan bir süre için Türkiye’de “mahsur” kaldı. (Geçen sefer 5 ay sürmüştü, şimdi ne kadar sürecek bakalım). İlk birkaç günü “hayır bunun beni bunalıma sokmasına izin vermeyeceğim” diyerek geçirdim. Bu esnada eve gidesim gelmediği için saat 10′a kadar labda kalıyor, yaşamsal faaliyetlerimi devam ettirebilmek için de Japon “Miso” çorbası içiyordum (sağlıklı hazır çorba). Bu günlerden kimilerinde gece eve bile dönmeyip Ahmet’e gittim, orada kaldım, Lost ve benim daha önceleri seyretmediğim dizilerden seyrettik. Yani iyi olduğumu düşünüyordum, enerjiktim. Meren’in yokluğunda onun çalışma masasını ele geçirip masaüstü bilgisayarından, ve ben “müzik aç” dediğimde iki şarkı çalıp devamını getirmeyerek pek de faydalanmadığı/faydalandırmadığı müzik sisteminden faydalanacaktım. Ayrıca bulaşıkları yemekten hemen sonra yıkayacak, mutfağın çiçek gibi olmasının keyfine varacaktım (o mutfak, mekanı bizden fazla sahiplenmiş hamamböceği ve fareler ile ne kadar “çiçek gibi” olabilirse artık.) Ayrıca yine, hazır o yokken, bütün hayatımı bilime adayabilir, o geldiğinde ben bir makale bile çıkarmış olabilirdim (yok artık daha neler). Fakat bu hayallerin gerçekleştirilmesi için: birincisi eve gitmek (bilgisayar, ses sistemi, mutfak vs evin sınırları içindeydi ne de olsa), ikincisi eve gidilmiyor ve labda kalınıyorsa lab ahalisi labı terk eyledikten iki dakika sonra makale okumayı bırakıp Japon çorbası eşliğinde Japon animesi izlememek gerekiyordu.

Yukarıda betimlenen tablodan hissedilebileceği üzere, Meren’in aylar sürebilecek planlanmamış yokluğu konusunu unutmaya çalışıyor, ve kafama takmıyormuş gibi davranıyordum. Aylık hormon değişim rüzgarlarının birkaç gün önce beni vurması ile kendini kandırmaca oyunu sona erdi. Perşembe sabahı Meren’le telefonda gayet normal bir insanmışçasına konuştuktan ve telefonu kapadıktan hemen sonra ağlamaya başladım. Sonra öğlene kadar masamda oturup maksipreplerini yeni yaptığım subclone’ları doğrulamak için hangi restriction digestion’ları yapmam gerektiğine baktım, hemi de ağladım. Kimi zaman ağlamaya ara vermek isteyip tuvalete gidiyordum. Ama ağlamam durmadı. Sonunda gidip koskoca Dr. Mize’a ağladım. Sonra sustum. Oliver neyse ki bu konularda bana yüz vermiyor. O benim kas kafalı olduğumu sanıyor olabilir ama ben onun bana yüz vermeyişine gerçekten minnettarım. Eğer yüz verseydi ondan da utanmaz ona da ağlardım. Sonra iyice şımarık bir kızçocuğuna dönerdim. Ama bu arada Dr. Mize’ın bana yüz vermiş bu babacan varlığına da minnettarım. Onunla konuşmasam kafamda büyüyen saçma dertlere gömülüp kalacaktım sanırım. Bunları niye buraya yazdığımı anlarsam size de söylerim. İkisine de söylemiyor olduğum için birilerine söyleyesim var sanırım :)
Susmanın ardından, “yine herkesin ortasında ağladım mnako” hisleri, yoğun bir suçluluk duygusu, ve ardından “yeter ulan” diyen bir iç ses ile başbaşa kaldım. Yeter ulandı. Hakikaten o psikolojiye girmeyi istemiyordum. Ağlayasım varmış galiba (XX kromozomlu bir insan organizması olmanın sonucu). Sonunda gerçekten bu durumun beni üretken olmaktan alıkoymasına izin vermemeye karar verdim. Bu sefer samimiydim. (Ya da şu an bana öyle geliyor).

Zaten o sırada Mardi Gras imdadıma yetişti. Geçitler, eğlenceler başladı. Trafik mahvoluyor tabi Mardi Gras sırasında, yollar kapanıyor. Ben de okula bisikletle gittim geçen hafta. Araba sahibi olduktan sonra merdiven bile çıkmıyorum, hiç yürümüyorum vs. Hava buz gibi olduğu halde bisiklete binmek çok keyifli oldu. (Şimdilik okula gitmem bir saat sürüyor ama zamanla hızlanacağımı umuyorum). Haftanın birkaç günü okula bisikletle gitmeyi planlıyorum. Eğer bunu yapabilir ve belli bir kondisyon tutturursam çok ileride bisikletle uzun mesafe (şehirlerarası) gitmek gibi hayallere de sahip bir insan olduğumu burada yeri gelmişken belirteyim ki, hem tembellik yapacak gibi olursam “blogda da yazdık, şindi yapmazsak yiğitliğimize zeval gelir” diyeyim. Evet.

Mardi Gras çok keyifli geçiyor. Bu yazının hala okumakta olduğunuz “giriş bölümünü” tamama erdirip başlıkta sözü edilen müzik türünü neden dinlemek istediğime geçebilir ve bu yazıyı sonlandırabilirsem, birkaç gün sonra da Mardi Gras’da çektiğim fotoğraflarla, kocama özenmiş bir insan olarak, bir minik fotoessay yazmak istiyorum. Şimdilik aşağıda ilk boncuk toplama seansı sonrası Virginia, Tümay, Ahmet ve beni (kafası olmayan) görebilirsiniz.

dsc_4094k.jpg

dsc_4122-k.jpg

Gelelim Hiphop konusuna. Evet ben hiphop dinlemek istiyorum. Bu fikre aslında aylar önce Morcheeba’nın Charango albümündeki “Women lose weight” şarkısı ile kapılmıştım. (Morcheeba albümlerinde farklı müzisyenlerle çalışıyor, “Women lose weight” parçasında da Slick Rick adlı, hiphopçu komik mi komik bir abimiz ile çalışmışlar). Ayrıca zencileri çok sevdiğime karar verdim. Uzun zaman önce burada yazdığım bir yazıda kendilerinden olumsuz bir şekilde bahsetmiştim de salak okurun biri onlara “zenci” diyorum diye bana Martin Luther King’den nağmeler estirmişti yorumlarda. O dediklerimden vazgeçmiş değilim. Zenciler çok tembeller, çok yavaşlar. Ayrıca en az beyazlar kadar ırkçılar. Kendi içlerinde bile, açık renkli bir zenci çok koyu renkli bir zenci ile evlenmiyor. Bir beyazla bir zencinin arkadaşlık ettiğini pek görmedim (tabi bunlar ABD’nin güneyi için geçerli). Falan filan. Ama ben yine de zencileri çok seviyorum. Çünkü aynı zamanda çok sıcaklar, sokakta bir zenci gördüğümde (ben kendilerinden diğer beyazlar gibi öcü görmüşçesine kaçmadığım için) bana selam veriyorlar “hey darlin’, how you doin’?” diyorlar. Sanırım zenciler ekonomik piramidin alt tabanına yakın olduklarından bana daha bir “Türkiye insanı” gibi geliyorlar. Aristokrat bir havaları yok, ve kendimi onlara yakın hissediyorum. Artık ne söylediklerini/aksanlarını anlayabiliyorum (tamamen değil, ama en azından başka bir dil gibi duyulmuyor:). Ayrıca ironik ama, derilerinin rengine hastayım, ciltlerinin pürüzsüz, sağlık fışkıran bir hali var. Kadınları rengarenk giyiniyor ve saçlarını her gün, sanki düğüne gidecekmiş gibi abartılı şekilde yapıyorlar. Baton Rouge’da kaldığım zamanlarda hergün otobüsle okula gidiyordum ve bazen otobüste saçları beni şok eden o kadınlardan görüyordum: “Mc Donald’s” üniformasıyla sabah işe giden zenci bir kadın, saçları “az önce Sindirella’nın balosundaydım” dercesine tepede dev bir topuz, o topuzun yerinde durması için üç kilo jöle… Neyse işte, onları postanelerde, DMV’de, süpermarket kasasında kaplumbağa yavaşlığına erdiren ve insanı çileden çıkaran halleri aslında tasasızlıklarından kaynaklanıyor, ve ben onu da elimde olmadan seviyorum. Tasasızlıkları yüzünden öyle giyiniyor, öyle konuşuyorlar sanki.

jjtw.JPGjjtw2.JPG

Velhasılkelam, bu insanların yaptığı müziği dinlemek istiyorum. Eminim gezegende bir yerlerde dinlemeye değer bir hip hop vardır. Sadece “kadınım popona hastayım” “hey dostum dün bir beyaz öldürdüm” filan demeyen, ya da dese de şöyle “gruuuvvvlu”, müzikal anlamda dinlenesi (zaten sözleri anlamam biraz zaman alacak nasılolsa) bir şeyler vardır. Şimdilik yukarıdaki iki adamın meydane getirdiği “Ying Yang Twins” adlı grubu deneyeme karar verdim. Rastgele bir seçim. Zenci-Çinli imajına kapıldım, zavallı bir tüketiciyim. (Eminem var bi de, ama içim kasılıyor bazen, nefret dolu bir insan kendisi. Seviyoruz yine de. EK: Bir de Ceza var, onun da ilk çalışmalarını seviyoruz.). Bu yazıyı okuyan sevgili okurun bildiği güzide hiphop icracılarından da haberdar olmak isterim.

Bu yazı da burada biter.

Yorumlar (32)

Duvar

Çocukken evimizde en sevdiğim ve benim ilgime en çok maruz kalan aletlerden biri, Atari 800 XL‘den sonra “Beta” video kaset oynatıcısı yani “vidyo” idi. Babam bu aleti eve getirdikten sonra o zamanlar muhtemelen “vidyo”larla birlikte ortaya çıkmış olan Raksotek adlı firmanın çeşit çeşit vidyo kasetlerinden almıştı. Tabi o zamanlar vidyo esas olarak kaset kiralayan dükkanlardan kiralanan filmler/çizgifilmler ile, veya boş kaset üzerine televizyondan kaydedilip defalarca izlenen Olacak O Kadar, futbol maçları vesaireler ile beslenirdi. Raksotek işi biraz pahalıya geldiğinden olsa gerek, babam bir kere elinde 5-6 tanesiyle geldi ama bir daha almadık. O kasetlerin bazılarını hala hatırlarım: Vikingler, Uçak Kazaları, Araba Yarışı Kazaları veeeee The Wall - Live in Berlin! Bu sonuncusu, Berlin Duvarı‘nın yıkılışı için Roger Waters (Pink Floyd) tarafından pek çok ünlü müzisyenin bir araya getirilmesi ile düzenlenen inanılmaz bir konserin video kaset kaydıydı.

Küçükken izleyip çok sevdiğim bu kaset, benim senelerce Pink Floyd’un “The Wall” albümünü Berlin Duvarı için yaptığını sanmama sebep olmuştur ki, gerçekleri sanırım üniversitede iken falan öğrendim.

Her neyse, geçenlerde bu konserin DVD’sini aradım varmış, kiraladık. Dün yıllardan sonra tekrar seyrettim (Meren de ilk defa seyrediyordu). Konserde şarkılar devam ederken orkestra (parçaları söyleyen, çalan herkes) ile seyirci arasına bir duvar örülüyor. “Goodbye Cruel World” biterken son bir duvar parçası ile tamamlanıyor bu duvar ve “Hey You”/”Is there anybody out there” gibi konserin devamındaki parçalar/cümleler bu duvarın arkasından söyleniyor seyirciye. Fena halde tüyleri diken diken edici bir durum bence. Büyüyüp her türlü duvarın ne ifade ettiğini anlamaya başlamış bir insan olduktan sonra bu konseri ilk defa izliyormuş gibi hissettim.

Orada, duvarın arkasında sayısı 300 bin ile 500 bin arasında olduğu tahmin edilen bir kalabalık vardı. (Konserin 35 ülkede canlı yayında gösterildiğini düşünürsek bu rakam neye ulaşır bilemiyorum.) Bu insanların duvarın arkasından kendilerine söyleneni aslında ne kadar anlayabiliyor olduklarını düşündüm (kendimi de bu rakama ve insanlara dahil ederek).

Bir ara Waters’ın “Bring the boys back home” yani “Çocukları (oğlanları) eve geri (savaştan) getirin” diye bağırdığı bir anda Meren bana dönüp “İnsanlar bu yapılanlara (konserden bahsediyor) rağmen birbirlerini öldürmeye devam ettiler. Ne garip.” dedi.

“The Wall” kim bilir kaç nesil boyunca pek çok insanın severek dinlediği ve hala dinlemekte olduğu çok popüler bir albüm olmakla birlikte, herhalde vermeye çalıştığı mesaj o kadar ağır ki, kimse anlamıyor/anlamaya uğraşmıyor sanırım. Defalarca defalarca dinlediğim, filmini izlediğim bu yapıtı ben hala anlamadığımdan eminim. Tamam bazı mesajları alabiliyorum: modern yaşamın getirdiği yalnızlığa, savaşlara, eğitim sistemine dair bir sürü şey söyleniyor. Ama kaçırdığım ne kadar çok şey olduğunu hissedebiliyorum.

Muhtemelen çoğunluğun kendisini anlamaya uğraşmayacak kadar günlük saçmalıklarla meşgul, ya da anlayamayacak kadar aptal olduğunu farkettikten sonra, çevresine bir duvar örüp oradan yine de “hey orada kimse var mı” diye umutsuzca bağıran bir adamın, milyonlarca insan tarafından dinlenip hala anlaşılmıyor olması ne kadar ironik, yoksa trajik mi, yoksa sadece basit bir gerçek mi?

İnsanlar, bir adamın/grubun yaptığı bir albümü odalarında yüzlerce kez dinleyip ne demek istediğine kafa yormaya, anlamaya çaba harcamayıp sonra bu adamların konserine gidip onların yüzüne nasıl bakabiliyorlar? :) Çok acayip.

Önemli oldukları için çok defa tekrarlandıkça klişeleşen ve kaçınılmaz olarak anlamını malesef yitiren her şey, gözden bu şekilde kaçırdığımız her şey… Bu dünya bu yüzden böyle bir yer oldu.

—————————————-

Ha bu arada, burada okumanız gereken bir şey var.

Yorumlar (8)

“Kimse barıştan söz etmiyor…”

Kimse savaştan da söz etmiyor.

Neden herkes bu kadar sessiz?

For the love of god :(

(not: Canım sıkkın… Çok mutsuzum. İsrail Lübnan’ı yerlebir edip çocukları öldürürken, burada günlük yaşantımın nasıl geçtiğinden bahseden keyifli yazılar yazamayacağım.)

Yorumlar (13)

a kind of blue

Ben müzisyen değilim. Bir zamanlar heveslenip klarnet almışlığım, alıp da onunla “Besame mucho”, “All of me” ve “Blue bossa” çalmışlığım vardır. Evet, o klarnetin mantarlarını özenle yağlamış, kutusunu açınca burnuma dolanan abanoz kokusunu derin bir nefes ile içime bir sigara tiryakisi gibi çekmişliğim, onu çalmaya çalıştıktan sonra yumuşacık tülbent ile içini temizlemişliğim de vardır. Ama malesef bunlar beni müzisyen yapmaya yetmedi. Bir doğum günümde uzun yıllardır biriktirmekte olduğum paralara kıyıp aldığım, ve hala kokusunu unutamadığım o klarneti, sıcak ve bunalımlı bir yaz gününde Yunanistan’a giden bir trene bilet alabilmek için zengin bir orta okul çocuğuna sattım. Babası ile gelmişler ve klarneti denemeye gerek bile duymadan elime birlik ve beşliklerden oluşan nakit dolar öbeğini tutuşturup güzel ve pahalı arabalarına binip gitmişlerdi. Altı üstü 4 banknot ile de ödenebilecekken, bir öbeğe dönüştürülmüş olarak bana verilen o paralarla yol kenarında kalakalmış ve durumun ironikliğine şaşmıştım Ben müzisyen olacak hatun kişi değildim, değilim, eğer bir peri, değneğiyle karşıma dikilip “dile benden ne dilersen” demezse de asla olamayacağım, biliyorum. Ama yine de müzikten bahsedeceğim bu yazıyı yazacak kadar densiz bir insan olmayı başardım. (Uzman olmadığım konularda atıp tutmayı aslında hiç sevmem. :)

Dünyanın gaz ve toz bulutu, benim ise “rockçı” bir genç olduğum dönemlere gidecek olursak, kardeşimin odasından yükselen, yeni yeni dinlemeye başladığı Jazz müziğin sesini illaki duyacağız. Her zaman kilitli tuttuğu, ve eğer kendi çaldığı gitarının sesi değilse mutlaka dinlemekte olduğu Jazz bir müziğin, altındaki aralıktan sızdığı o kapının önünden geçerken ben hep şunu düşünürdüm: “Tanrım bu kadar sıkıcı bir müziği bu yaşta insan neden dinler ki?” Uzun süre anlam veremedim. “Bu çocuğa ne oldu, hasta mı acaba, odasından da çıkmıyor…” diye endişelendim. O müziğin içimi daralttığı o zamanlara şimdi bakıp kendime inanmakta zorlanıyorum.

Müzik, hayatımın büyük bir çoğunluğunda o kadar önemli bir unsur oldu ki çoğu zaman insanları dinledikleri müziğe göre değerlendiriyorum elimde olmadan. Bir insanın farklı müzik türlerinden hoşlanıyor ve televizyon ve radyo yani bir şekilde popüler kültür ile kendisine sunulanların dışında bir şeyler arayıp buluyor, onların değerini anlıyor, kıymetini biliyor olması benim için o insanın kişiliğine ilişkin çok ciddi bir ipucudur. (Bunun beni kimi zaman çok önyargılı bir insana dönüştürme tehlikesinin farkında olduğum için, elbette insanları tanırken tek parametre olarak müziği kullanmıyorum, ama en önemli parametrelerden biri olduğunu ve beni şimdiye kadar hiç yanıltmadığını da inkar edemem. Bunları dinlemediği halde çok değer verip sevdiğim insanların olması, bu yöntemin bana sağladığı ipuçlarının geçerliliğine karşı bir kanıt oluşturmuyor.) Eğer iyi bir müzisyen değil de sadece bir dinleyici iseniz, Jazz gibi bir müzik türünü “sevmeyi öğrenmek” gerekir. (İyi müzisyenler er ya da geç kendilerini Jazz ile başbaşa kaçınılmaz olarak bulurlar.) Şarabı ya da alışık olmadığımız bir peyniri sevme sürecine benziyor bu biraz. Daha az sosyetik olacağını umarak belki Avrupa Sineması’nı örnek verebilirim. Yıllarca Hollywood filmerine alıştırıldıktan sonra bir Fransız filminin yavaşlığından keyif almaya başlamak için önce herhalde en az 10 tanesinden sağ çıkabilmek gerekir. (Evet ben Fransız filmi izleyip sıkılmıyorum, herkes bilsin :P )

Neyse ki iyi müziğin değerini anlamak ve ondan keyif alabilmek için iyi müzisyen olmak gerekmiyor.

Bu yazı kendisine cebren ve hile ile Jazz müziği sevdirecek bir kardeşi olmayan, kapıların altından sızıp zorla kulaklarına dolanan müziklerin olduğu bir evde yaşama fırsatı bulamayanlar için yazıldı. Dünyanın bir yerlerinde Fourplay’in “Going back home”undan, Rosenberg Trio’nun “Armando’s Rhumba”sından, Charles Mingus’un “Fables of Faubus”undan, Miles Davis’in “Tutu”sundan, Esbjörn Svensson Trio’nun “From Gagarin’s Point of View”undan*…, hatta Jazz’dan etnik müziklere uzanırsak Paris Combo’dan, Infected Mushroom’dan, Deep Forest’tan, Brooklyn Funk Essentials’tan*… haberi olmayan o büyük çoğunluk için; ve zamanında bana tanınmış şans için kardeşime bir teşekkür; ve hayata, bana yaptığı bu güzelliğe karşı bir borç ödemesi olarak yazıldı…

Ayrıca bunları anlayarak dinleyen insanların sayısının artışı ile gezegendeki savaşların sayısının azalacağına ilişkin acayip bir inanca da sahibim.

Sevgiler
Öğreten kadın

*Her iki liste de çook uzayıp gidebilir tahmin buyurduğunuz üzere.
Küçük bir not: Neden “caz” yerine “jazz” yazıyor olduğum konusunda haklı eleştriler gelebilir biliyorum. Tamamen şımarıkça bir davranışıın eseri olarak, İngilizce haliyle “jazz” kelimesini çok seviyorum. Tek açıklamam budur :)
Başka bir not daha: Bir de yukarıdaki resme iyi bakın. Çok yetenekli, ve ileride çok güzel işler çıkaracak birisi var orada.

Yorumlar (14)

Dünya’nın öteki ucundan serbest çağrışımlar


Turkish couple under oriental disguise tries to fool local security forces on Jazz Fest’s closing day…

New Orleans deyince akla bir çok şey gelebilir elbette, ama yapılan araştırmalara göre insanların yüzde 76’sının “Aaa caz müziğin doğduğu yeerrr” dedikleri görülmüş.*

New Orleans deyince, New Orleans’ı tanıyanların yüzde 82’sinin aklına da “Her hafta sonu bir festival, vur patlasın çal oynasın” geldiği, son yapılan beyin EMR’larının ünlü nörobiyologlarca yorumlanması sonucu ortaya çıkmış.*

Nitekim geçtiğimiz iki hafta sonu boyunca buralarda pek meşhur “Jazz and Heritage Festival” vardı. Bilim adamları hipotezlerini destekleyecek bu olaya çok sevindiler. (Bu cümlenin neden mantıksız olduğunu bilen ilk 3 kişi, gelecek Cadılar Bayramında düzenlenecek olan Voodoo Festivali’nde sahne alacak Red Hot Chili Peppers konserine bedava bilet kazanacak.)* Evet efendim, yine festival vardı. Buraya boşuna “Lazy-ana” (tembeller diyarı) demiyorlar.

Biz de (Meren, ben ve diğerleri :P) Jazz Fest’in son gününe yetiştik (geçtiğimiz pazar günü). Ve bu eşsiz(!) Amerikan deneyimine “hasıl olduk” efendim. Ayrıntıları vermeye başlamadan önce, iyi vakit geçirdik onu baştan söyleyeyim ki, bahsi geçeen bu ayrıntı verme esnasında benim yine şikayet ettiğim düşünülmesin :) Sadece gerçekleri söylüyorum.”Bir operlö bir teyibim” :)

Efendim Jazz müzikten başka her şey vardı ulan. (Tebiyesiz). Olay genel olarak elbette, yemek, içmek ve sarhoş olmak üzerine kurulmuştu. Bu arada festival 5-6 tane kocaman sahnenin ve sayısını takip edemediğim, yiyecek, içecek ve hediyelik eşya standının kurulduğu cidden çok çok büyük bir alanda gerçekleşiyor. Yani Jazz Fest deyince aklınıza ODTÜ’deki gibi Kültür Kongre Merkezi’nde küçük salonlarda, elit Avrupa cazı dinlenen, şık giyimli insanlarla uzun saçlı entellerin birbirine karıştığı bir enstantane geliyorsa, beyninizin serbest çağrışım lobu bozulmuş, bir nörologa gitmenizi tavsiye ederim. (Gerçi yarım saat önce Synaptic Organization of Brain isimli, o hani sürekli şikayetlendiğim dersten A aldığımı öğrenmem üzerine, gaza gelip sizi ben bile muayene edebilirim:) Ehu.

Her neyse, biz de obez Amerikalılara uyduk. Aman bir yedik içtik. Buralarda daha önce de bahsetmiştim, deniz ürünleri, özellikle karides (shrimp) ve kerevit (crawfish) çok bol ve ucuz, sandviç ekmek yapıp yiyoruz o derece. İşte o kerevit ile bir de “crawfish struedel” ve “crawfish monica” yapılıyormuş ki, an itibariyle tok olduğum halde ağzım sulanıyor. (Bu yazdıklarımın gazına gelip bizi ziyarete gelen ilk 3 kişiyi en alasından deniz lokantasına götürüyorum:)**

Müzik cephesinde şöyle silahları vardı festivalin: İlk hafta sonunun ağır topları Bob Dylan (evet ya, herif hala hayattaymış!), Etta James, Dave Matthews Band, Elvis Costello (bu adamın da yaşıyor olmasına şaşırdım mesela), Bruce Springsteen… İkinci hafta sonunun ağır topları: Keith Urban, Lionel Richie…

Gördüğünüz gibi, ne bileyim bir Miles Davis (tamam o öldü), bir George Benson, bir Esbjörn Svennson Trio, bir … (uzatmıyorum, ne kadar entel olduğumu şimdiye kadar anlamış olmanız lazım) yoktu. Brass band tadında, buraların turist Jazz’ından bol bol vardı, ama sonuç olarak İstanbul Jazz Festivali buradakine 100 basardı - müzikal anlamda, yoksa crawfish struedel… oyyy oyy, çok lezzetliydi ya.

Biz son gün Lionel Richie’yi izledik. Eğlenceliydi. Yapış yapış aşk şarkıları söyleyecek sanıyordum ama funky bir insan çıktı kendisi. Hatta benim bir “Kool and the Gang” parçası sandığım ve çok sevdiğim “Brick House” parçasını söyledi. Çok terledi, sürekli gömlek değiştirdi.

Bunun dışında hayatımızdaki diğer gelişmeler ise şöyle:
- Dün 25 yaşında bir insan oldum. Üzerimde emeği geçen herkese buradan teşekkür ederim. Hayat güzel.
- Dün benim doğmuş olmamdan mutluluk duyup bunu gerek e-postalarla (ay hepsini sayamiciim), gerek aldıkları çilekli doğumgünü pastası ile (Oliver’la Uyen:), gerek benimle dar vakitlerinde kısacık süre de olsa bir araya gelip börgır kingden fest fuud ve pastanın kalanını yiyerek, ve bize bir şişe şarap ve çikolata alıp, sonra da Rent izleyip güzel vakit geçirerek (Meren, Ahmet, Nathan ve Melissa) ifade edenlere, (edit: bi de eğer okuyorsa, beni kurabağalı sabunla, kurbağalı banyo lifi sahibi yapan tatlı şahsiyete) ve ifade etme fırsatı bulamadığı için şu anda bu satırları okurken “hasssittiir unuttum hatunun doğum gününü” diyenlere (-ki hiç sorun eden bir insan değilim kesinlikle doğum günü hadisesinin) tsk ederım. :)

* Tamamen sallamadır!
** Tamamen gerçektir!

not: Yukarıdaki fotoğraf buradaki pek sevimli, pek tatlı insanlardan biri olan Virginia tarafından Jazz Fest esnasında çekilmiştir.

Yorumlar (11)

O Geldi! :))


İşte sonunda burada! :))) Benim de ağzım kulaklarımda. Sokaklar, cockroach abiler, evler, insanlar, her şeyler şekil değiştirdi gözümde, her şey daha bir güzel. Evet tam sevgi kelebekleri olduk. Yaşasın!

Bu arada, festivalden festivale koşan New Orleans’ta bu hafta sonu elbette yine bir etkinlik vardı: French Quarter Festivali. Sonunda ailemizin fotoğrafçısı Meren’i taktım koluma (aslında ben biraz üşeniyordum, o yüzden onun beni koluna taktığını söylesem daha doğru olur) ve düştük French Quarter yollarına. “Güneş sıcak, deniz ıslak, beyin bronzlaşması yaşıyoruz”a rağmen, Fatili de keşke burada olsaydı dedirten güzel bir konser izledik.

Bu arada sahnenin önünde bir çalı süpürge ile neler yapılabileceğini hayretler içinde görmemizi sağlayan, kafayı sıyırmış zenci amca da günümüze ayrı renkler kattı. Tabi ki Meren zenci amcanın dökülmüş dişlerinin ardından kalan eğri büğrü birkaç dişine ev sahipliği yapan o deli gülümsemelerini, yarısı olmayan parmakla süpürgeden gitarını çalışını ve bulaşık teli görünümlü, beyazlamış sakallarını görüntülemekten geri kalmadı, ve onu tarihin tozlu ve elbette benim blogumun nahoş sayfalarında yaşamak üzere fotoğraf karelerine hapsetti :) :P

Bu arada festivalde Ahmet, Nathan ve Melissa da vardı (fantastik dörtlü:))

Son olarak eğer Meren’in gözünden birkaç New Orleans karesi daha görmek ve manyak zenci amcanın başka pozlarına da göz atmak isterseniz, şuraya ve buraya tıklayın.

Yorumlar (16)