Archive for victory is mine

Söyle bana kurabiye…

“Burada çok mutsuzum kurabiye, ne yapmalıyım?”

(Kurabiye: “Şimdi yeni bir şeyler denemek zamanı”)

dsc_9077_k.jpg

“Kurabiye, bu labdan ayrılma kararımın sonu iyi olacak mı?”

(Kurabiye: “Çalışmaya devam. Bir ay içinde ödüllendirileceksin.”)

dsc_9076_k.jpg

Buralardaki ismi ile “fortune cookie”, Türkçe’sine ise “fal kurabiyesi” diyebileceğimiz bu kurabiyeler Çin restoranlarında yemeğinizi yiyip hesabınızı ödedikten sonra ikram edilir. Kurabiyeyi ikiye bölünce içinden bir kağıt çıkar ve bu kağıtta “falınız” yazar.

4fortune-big.jpg

Bilim insanı olma derdine düşmüş bir kişi olduğumdan “fala inanmıyorum” demem beklenebilir, ama benim fal müessesesine bakış açım biraz farklı.

Günlük hayatın rutini, insanın hayalgücünü körelten, insanı robotlaştıran (welcome to the machine) ve bunu ona hiç farkettirmeden sinsice yapan bir şey. Bu rutini kıracak ve kişiyi içinde sonsuza dek takılıp kalabileceği kısır döngüden kurtarabilecek oyunlar oynamak gerek. Zira o rutin ki, insanın kendisini dertlere gömüp çaresiz hissetmesine, yaptığı işle ilgili yaratıcı bir çözüm ararken bulamamasına, hayatına yeni bir yön vermeye cesaret edememesine filan sebep olandır.

Kurabiyelerden çıkan fal cümleleri benim için rutin kırma oyunlarından ve zor kararları almak için kendimi yüreklendirme çabalarından bir tanesi. Bu cümleleri “başıma gelecek şeyler” olarak algılamak yerine, kurabiyeyi kırmadan önce ona bir soru soruyorum. Bu soruya vermem gereken cevabı, çıkan cümle doğrultusunda değerlendiriyorum. İçinde bulunduğum rutin beni hep belli şekillerde düşünmeye ittiğinden, kurabiyenin bana söyleyecekleri de oldukça rastgele olacağından, beynimin işleyişi farklılaşıyor, gözlerim yeni fikirlere açık hale geliyor :)

2.5 senedir çalışmakta olduğum labdan,üzerinde çalıştığım araştırma projesine tam da fena halde hakim olmuşken, ve çok ilginç bilimsel sorular sorabiliyorken ayrıldım. Doktora öğrenciliği, normal bir işte çalışma sürecinde olduğu gibi her an istifanızı verebileceğiniz bir konum olmadığından, bu durum pek çok insanın beni “deli” diye değerlendirmesine sebep oldu. Zira onlara göre benim buradan doktora almama 2 seneden az kalmıştı ve başka bir laba geçerek yeni bir araştırma konusuna başlamak bana vakit kaybettirecekti.

dsc_9080-copy.jpg

Geçen bu 2.5 sene zarfında kendimi gerçekten bir köle gibi hissettim ama işin bilimsel yönü o kadar ağır basıyordu ki, ha gayret diyerek dayanmaya çalışıyordum. Zira New Orleans gibi kasırgazede bir şehirde daha iyi bir hoca bulamayacağım yönünde saçma bir düşünceye kapılmıştım (hep o kahrolası rutin yüzünden). Laboratuvarda çalışan diğer herkes de, çalışma koşullarından rahatsız oldukları halde, bir şekilde ürkek ve bastırılmış bir psikolojide idiler. (ABD’nin korku politikası ile insanları ayaklanmaktan nasıl alıkoyabildiğini, bizzat içinde bulunduğum bu sosyopsikoloji deneyi ile anlamış oldum). Tüm bunlara rağmen, projemi seviyordum, ve uzun süredir elle tutulur bir sonuç alamama rağmen “sabrın sonu selamettir” diyordum.

Sonunda rutini kıran iki olay gerçekleşti. Birincisi labımızda diğer bir doktora öğrencisi olan Remziye’nin “eş durumundan” Şili’ye taşınma kararı alması, fakat otoriter ve her şeyin herkes için en iyisini kendisinin bildiğine inanan hocamızın kızcağızı daha uzun süre kalmaya ikna etmek için “oradaki okullara girmene yardımcı olmam” türünden tehditkar cümleler savurması ve gelişen olaylar sonucunda adamın bizi hakikaten kendisine veri üretmek için kullandığı köleler gibi gördüğünün farkına varmamdı. Diğer olay da, çalıştığım konuyla ilgili vizyonumun belli bir aşamaya gelmesi sonucu projemin çok ciddi bir hata içerdiğini fark etmemdi. Zaten uzun süredir bu konuda endişeliydim fakat hocamı bir türlü buna inandıramıyordum. Birkaç ay daha onun bu konuya dikkatini çekmeye çalışıp başaramayınca, beni korkunç çalışma koşullarına rağmen orada tutan “bilimsel keyif” ortadan kalkmış oldu. Remziye’nin Şili’ye gidişi sırasında aslında benim de başka bir laba hatta okula yatay geçiş yapabileceğimi öğrendim. Bana sanki boşanıyormuşum gibi gelen; hocamın “bir şans daha ver, bana haksızlık ediyorsun, senin iyiliğin için yaptım ben her şeyi” dediği, bölümün “böyle ansızın gitmek etik değil, hocanı da çok üzüyorsun, bir altı ay daha kalsan denesen” diye bizi “barıştırmaya” çalıştığı ve bana kollektif bir şekilde psikolojik baskı uyguladığı, benim zaman zaman duygularıma yenik düşüp yumuşama raddesine geldiğim, hatta yumuşayıp yeniden katılaştığım; bir dönemden sonra dün itibariyle ben artık yeniden özgür bir bireyim! Louisiana State University Health Sciences Center’dan, kurbağanın böbreğinin nasıl geliştiği probleminden ve bana her an bir kabahat işleyecekmişim gibi davranılan korkunç baskıcı bir ortamdan kendimi azad ederek, Tulane Üniversitesi’nde felsefemin çok daha uyuştuğuna kanaat getirdiğim bir hocaya, uzuv (kol, bacak, kuyruk…) rejenerasyonunun nasıl gerçekleştiği problemine, bu yeni hayatın ve hakkında hiçbir şey bilmediğim bu bilimsel projenin getireceği bilinmezliklere (bunun üzerimde yarattığı korkuya rağmen) kanat açıyorum. N’orlins kanatlarımın altında.

Eğer ben bir ülke olsaydım, 18 Ocak 2008’i benim “bağımsızlık bayramım” ilan ederlerdi, herkes balkonlarına bayrak asardı.

Bu arada beni hiç şaşırtmayan, ama yine de “kahpe felek” dememe sebep olan bir şey oldu labdaki son haftamda. 2.5 senedir yaptığım yüzlerce deney arasında en ilginç, en anlamlı sonucu aldım (üstelik proje ile ilgili endişelerimde haklı olduğumu iyice anladım). Soğukta yarım saat titreye titreye otobüs bekleyip “gelmeyecek” diye yürümeye başlamış ve otobüs durağına geri koşamayacak kadar uzaklaşmış birinin uzaktan gelen otobüsü gördüğü ama yakalayamayacağını bildiği an gibiydi. Ben yine de, yanımdan geçen otobüsü yol ortasında durdurmayı denemek için elimi kaldırmak bile istemedim, kulaklıklarımı takıp şarkı söyleyerek yürümeye devam ettim.

Son olarak, aslında her biri bir blog yazısı olabilecek birkaç gelişmeden bahsedeyim, belki sonra açarım:

1) Yaşadığımız korkunç, karanlık ve küflü evden çıktık. Ahmet’le güçlerimizi birleştirip, Meren, Ahmet ve ben yeni bir eve çıktık. Ev, hayallerimin evi. Şimdilik bir tane fotoğraf koyayım. Şöyle bir çalışma masam var etrafı pencereli:

dsc_9078.JPG

2) Yukarıdaki fotoğrafta solda pencereye asışı şey benim ilk denemem olan bir kukla. Boş vakit bulabilirsem kendimi kukla yapma işine vereceğim :)

dsc_9064_k.jpg

3) Yılbaşını New York’ta geçirdik. Ahmet, Virginia, Çiğdem, Meren ve ben. Çok keyifliydi. (Bize evini açan Server ve Svetlana’ya da -bu satırları okumayacak olsalar dahi, tarihe not düşmek bakımından- çok teşekkür ederim yeniden.)

hepimiz.JPG

(Brooklyn köprüsü üzerinde. Soldaki Virginia. Nedense Çiğdem’in de olduğu bir “hepbirlikte” fotoğrafımız yok, kendimizi kınıyorum.)

picasso-ve-benn.JPG

(Museum of Modern Art’ta Picasso’ya bakan bendeniz. Üstelik aynı yerde ne Chagall’lar, ne Van Gogh’lar… daha neler neler. Dediğim gibi başlı başına bir New York yazısı lazım.)

(Bir de küçük not: Yazıda sadece 3. foto Google’dan. İlk iki kurabiye yazısı bana ait ve sorduğum sorulara gerçekten bu “cevaplar”ı aldım. :) 4. resimdeki kız, eski bir arkadaşım ve ressam Ömer Irmak Aycan’ın 2002′de Antalya’da açtığı ve hala hatırladığım harika sergisinin davetiyesinden bir parça.)

Yorumlar (43)

Beklenmeyen diyaloglar

f3_2.JPG

(Not: burada anlatılanların size daha anlamlı gelebilmesi için öncelikle yaşanmış ve yaşanmamış diyaloglara göz atmak isteyebilirsiniz.)

Cuma günü Dr. McC ve Dr. M ile yediğimiz yemekte beklenmeyen bazı diyaloglar gerçekleşti. (Hayır, işaret parmağımı Pardusman gibi ileri doğrultarak “hocamın karısı bir kompleks… ehm pardon… kornfileyks yumağıdır!!” demedim.)

Beni az çok tanıyanların farketmiş olabileceği üzere, ben yerinde rahat duramayan, bir şeyleri sürekli düzeltme derine düşen, kafasından proceler yaratan, uygulamaya çalışan, lider ruhlu, huysuz ama girişimci bir insanım. (Gelecekte beni işe almayı düşünüp Google’a soran müstakbel işverenlerim, burası sizler içindi). Fakat Dr.M, Katrina sonrasında bölümde fiziksel olarak bulunan tek öğrenci ben olduğum için beni bölümün Öğrenci Konseyi Temsilcisi yapıverdiğinde “ayol ben ne anlarım Amerikalıların işlerinden” diye düşünmüş ve ürkmüş idim (sayın müstakbel işveren, hemen “sorumluluk almaktan korkan biri” olduğum izlenimine kapılma, bir oku sonuna kadar.) Ayrıca Türkiye’de böyle konseyleri hiç kimse sallamadığından, vakit kaybı bir iş olabileceğini de düşünmüştüm.

Fakat yılda birkaç kere yapılan konsey toplantılarına katıldığımda gördüm ki sadece öğrenciler değil, Dekan da geliyor toplantılarımıza, dertlerimizi dinliyor ve elinden geliyorsa çözüm üretmeye çalışıyor. Ayrıca güz dönemi başında yeni öğrenciler geldiğinde “kaynaşalım partisi” organize etmemiz için bize para bile veriyor. Neyse, geçtiğimiz hafta salı günü (yani meşhur öğle yemeği daha gerçekleşmemişken), konseyin tesadüfen toplantısı vardı. Ve denildi ki:

“sağlık sigortası için çok fazla para ödüyoruz (yılda yaklaşık 1200 dolar), bu konuda bölümlerimiz bize yardımcı olmalı, ayrıca bazı bölümlerde ödenen maaşlar diğerlerine göre daha az, bütün maaşlar eşit olmalı!” “vive la revolution!!!” “komandante çe gevara!!”.

Bunun üzerine her temsilcinin kendi bölüm başkanı ile bu konuyu konuşmasına karar verildi ve dağılındı.

Efendim, bendeniz de, madem bu hayatın gıcık kuralları hocamın sinirbozucu karısını bölüm başkanına çekiştirmeme elvermiyor, mademse ben de bir öğrenci temsilcisi olarak görevimi yerine getireyim ve bu yemekte sağlık sigortası ve maaş konularını açayım, bakalım neler olacak dedim.

Açtım, ve hiç beklemediğim bir şekilde gelecek yıl maaşlarımıza yılda 2000 dolar zam yapılmasını sağladım. Hala inanamıyorum sayın seyirciler. (Sayın müstakbel işveren, iyi oku, tuttuğumu koparırım, üstüne üstlük reprezantabıl bir insanım.) Ay canlar, dile kolay iki bin dölla! (Brüt, ama olsun). Bir de bakalım Amerika’da verilen böyle sözler gerçekten tutuluyor mu? Goreceez.

Bu harika gelişmenin ardından, Çin lokantasından yüzümde Çin seddini aşmış bir Hun’un zafer gülümsemesi ile çıkarken aklıma tek bir şey vardı: “Oliver ağzıma zıçar bu yaptığımı duyarsa, zira bu para onun cebinden çıkacak, nıhahahahahaha”. Eğer o bana bişey derse ben de ona “ilahi adalet olum cüccüüük” derim. (Sayın müstakbel işveren, sakın yanlış anlamayınız. Bizim hocamızla böyle samimi bir ilişkimiz var şizofren fantazilerimizde. Di mi Cevat Abi? Evet).

Yorumlar (2)