Çankaya Evrim Günleri

Vakti olan kaçırmasın derim.
Son günlerde yine kan kaybediyor gibi hissettiğim bir Türkçem mevcut. (Ha ha, evet belli.)
Bunun sebebi sanırım sürekli bilimsel makaleler okuyan bir insana dönüşmüş olmam.
Bu arada bundan hiç şikayetçi değilim. Sadece beynimin çalışma tarzının bile değiştiğini hissedebiliyorum bazen. Huyum suyum da değişti sanki.
(..)
(…)
Evet dostlar, bu arada böyle ne kadar süper bir insan haline gelmiş olduğumdan filan bahsedecektim. Bilime adanmış bu yüce hayatın ayrıntılarını sizinle paylaşacak, gittikçe artan ukalalığıma engel olamayacak, narsizm denizlerinde yat kaptanlığı yapacaktım. Ama kısmet değilmiş.
Yine de gitmeden önce bu yazıya bir şekilde daha önceden sıkıştırmayı planladığım iki şeyden bahsedeyim de boşuna buralara yormuş olmayayım sizleri:
Birincisi, hiç merak ettiniz mi a dostlar? Düygü gelmiş taa buralara, sabah akşam laboratuvarlarda kurbağa embriyosu mıncıklıyor, bari sonunda elle tutulur bir şey bulursa bir hastalığa filan çare olacak mı?
Evet efendim, doğrudan ilacını bulacak olmasa da, bir hastalığın neden ortaya çıktığının anlaşılmasına filan yarayacak Düygü’nün bu yaptıkları (umuyoruz). Bakınız aşağıda iki adet böbrek görüyorsunuz. Normal bir böbreğin büyüklüğü yaklaşık olarak insanın kendi yumruğu kadardır. Evet bunu ilk öğrendiğimde ben de çok şaşrımıştım, nedense kafam kadar falan sanıyordum böbrekleri. Ama sonra kafam kadar olsalar vicuduma nasıl sığacaklardı yahu, diyerek kendime geldim. Siz de kendinize gelin. Kafa kadar olunca hasta oluyormuş meğer böbrekler. Misal, aşağıda görmekte (ve muhtemelen “ay iğrenç” falan demekte olduğunuz) böbrekler gibi. Bu böbrekler ABD’deki en yaygın kalıtsal hastalıklardan biri olan ve “polikistik böbrek hastalığı” (polycystic kidney disease) adı verilen bir hastalık sonucu, dokuların bir nevi “su toplaması” (yani içi su dolu kistlerin oluşması) yüzünden bu hale gelmişler. Tahmin edebileceğiniz gibi bu hale gelmiş bir böbreği çıkarıp çöpe atsanız yeridir. Çıkarma işlemi için Indiana Jones’taki yerli adamı 504 253 87 35 numaralı telefondan arayabilirsiniz. Bir “şattidey” diyor bitiriyor işi valla. Ama elbette yerine koyacak böbrek bulmak lazım gelir. İşte biz bu hastalıkla ilgili çalışmalar yapan bir labız. Ne kadar iyi insanlarız. Göz yaşartıcı.

İkinci söyleyeceğim şey de, biz araba aldık ey ahali! (Hatta Meren hislenip bir şiir bile yazdı**) Buraya bir “Yihhhhuuuuuuuuuu” çaksam yeridir, bilim insanı ciddiyetimden ve karizmamdan kaybetmek pahasına çakıyorum bu “yihhhuuuu”yu. Kendisi bir Toyota Corolla. 98 model. Merkezi sinir sistemi var, ah süper, yani şekerim bir kapıdan diğer kapıların kilitlerini açabiliyorsun. Biz tabi Murat 131′lerle, UNO’larla büyüdük. İnsan afallıyor, arabanın kiliması bile var. Haa bir de otomatik vites. Tahmin buyurursunuz, Amerikalı’lar her işin kolayına kaçıp sonra da milletçe 3′te 1 oranında obez olmayı severler. Bir de Amerikalı’lar Dünya’da en çok benzin tüketen ülke olmayı da severler (yüzde 30′luk dilim ile benzin obezi). Bu yüzden elbette buralarda delikanlıya yakışır şekilde, benzini de cayır cayır yakmayan manuel (ing. stick) araba yok denecek kadar az efem. (Bakınız bir paragrafta hem aldığımız arabanın özelliklerini saydık, hem zengin bebesi olmadığımız mesajını verdik, hem sosyal mesaj olaraktan Amerikalı’lara laf giydirdik, hem de sanki “otomatik vitesli araba kullanmak delikanlı işi değildir” şeklinde bir düşüncenin insanıymışız gibi ikiyüzlülüğümüzü bile yaptık. Ne kadar iyi bir yazar olduğumuzu artık siz buradan anlayınız.)


Ha ama aldık arabayı süremiyoruz iyi mi? Değil. Yalnız istirham ederim, kadın şöför olduğumuzdan değil bu sürememek, Türk ehliyeti yerine Amerikan ehliyeti almak gerektiğinden. Onun da sınavına yarın giricem. Hatta şu anda bunları yazmak yerine el kitabını okuyup gerzekçe bir takım kurallar ezberliyor olmam gerekirdi. En iyisi gideyim ben artık.
Bu arada sağ tarafta “haftanın linki” kısmı değişti. Bilginize.
** Meren’in şiiri:
Toyota Corolla LX (Nazlı)
=========================Biz bir şekilde buralara gelmiş iki muteber genciz,
Fırtına gelirse, dakika durmaz bu diyardan gideriz,
Evden koşa koşa dışarı çıkınca bu arabayı arar gözlerimiz,
Nazlı Toyota Corolla LX, nazlı Toyota Corolla LX.N’orliınsın zencisi meşhur, bunu biliyoruz hepimiz,
Fakat burada çokça sincap olduğunu da bilir miydiniz,
Arabamızın en çok itimat ettiğimiz yeri el frenimiz,
Nazlı Toyota Corolla LX, nazlı Toyota Corolla LX.27.06.2006
New Orleans
LA
Ya biz bu kızı oralara gönderdik, üstüne kasırga geliyor, kocası vize alamıyor, bu yine de gidicem, illa ki doktora diyor, manyak mıdır, derdi nedir, ayrıca ne yapar bu kız oralarda, hani yaptığı somut bir işi gördük mü, anca sunum yapsın, ona da geç kalsın, şikayet etsin, başımıza ırkçı sosyolog kesildi zaten… gibi hisler içinde kıvranıyor idiyseniz, bugün artık o hislerden kurtuluyorsunuz. (Oha, amma abarttım).
Bütün bu safsata şunun için: Ben bu hafta bir deney yaptım. Sonra da mikroskopta ona baktım. Ve çok mutlu oldum. Bir anda, neden orada, o bulunduğum odada, labda, binada, şehirde olduğumu anladım. Özlediğim herkesimi, heryerleri, her şeyimi özlemeye ve daha bir çok şeye neden katlandığımı anladım. (Hala abartıyor olabilirim, duygusal bir şahsiyetim vesselam.)
Sonra birden, küçükken hep bir mikroskobum olsun istediğimi, fen derslerinde olur da deney yapılacak olunursa ne kadar mutlu olduğumu, bu işlerin hep ilgimi nasıl da çekmiş olduğunu hatırladım. Hayatta nerden nereye ulan dedim sonra, terliksi hayvan görecez diye itişip kakıştığımız, mikroskopta kimin saçının teline bakıcaz diye karar vermekte zorlandığımız, ODTÜ’de bile skindirik bir mikroskobu 4-5 kişi paylaştığımız o günler nerede uleyynnn, dedim. Hani o fakir ama inek kız vardı ya, o kızın elinin altında, bütün gün gönlünce kurcalayabileceği 30bin dolarlık bir mikroskop var artık. Hazırladığı örneklere o mikroskopla bakıp şöyle bir resim bile çekti bugün, ve de sanki kansere çare bulmuş gibi buraya artis artis de yazıyor yaaa:
Bu resim, bir kurbağa embriyosunun gelişmekte olan böbreğindeki tüpçüklerden bir kesit. (Hö?)
Şimdi orada solda küçük parlak yeşil bir bölge var ya, işte o hücre bölünüyor. İçinizde biyoloji dersine yakın tarihte maruz kalmış olanlar “mitoz bölünme” sırasında orataya çıkan “iğ iplikçikleri”ni hatırlar belki :) Hani DNA’lar onların üzerinde dizilirler de sonra kutuplara çekilirler. İşte o yeşiller iğ iplikçikleri. :) Sağdaki daha büyük parlak yeşil alan ise, daha önce bahsettiğim “siller” (cilia). (O bölgedeki hücrelerden çıkan bazı uzantılar). Mavi renk hücre çekirdeği.
Bu resmin aslında hiçbir özelliği yok bu arada. Normal (bana verilen imkanların verildiği) her doktora öğrencisinin yapabileceği bir şey, ve bu konuda gerçekten mütevazilik falan etmiyorum. (Zaman zaman çok ciddi bir insanımdır da.) Labda bu işleri kendi kendine yeni yeni yapmaya başlamış olduğumdan dolayı, mitoz bölünmekte olan o hücreciği görünce böyle bir heyecan oldum, annem falan görünce sevinir gibi geldi bi de :)
Ben böyle şeyler yapıyorum yani. Bir ara üşenmezsem Moleschino‘ya biyolojik bilimlerde kullanılan dijital görüntüleme teknikleriyle ilgili bir şeyler yazıcam, Meren’den istek gelmişti zamanında.
(Not: Resmi bu son haline getiren ardamardar‘a çok teşekkür ederim. Hala grafik şeyetme programlarından anlamıyorum, bir photoshop, bir gimp olsun.)
*Ilgikimi öperim buradan. Neler yaptım göödün mü:)