Hastasıyım

Doktora bazen çok zor….
Meren’in yokluğunda kendimi yüzonaltıbin etkinliğe vermiş bir insan olarak, bugün burada sizler ile bunların bir kısmını paylaşmak için toplanmış bulunuyorum. (“Toplandım” çünkü bir süredir o etkinlikler arasında hocama, bilim dünyasına ve kendime kafayı takmış yine bunalımsal hisler içine girmiştim, top(ar)landım – sayılır. :)
Öncelikle, spor yapmaya devam ediyorum. (Burada bir alkış kopuyor, okuyanlar gözlerine inanamıyor!). Hani bazen insan pizza olsun, pasta-börek olsun, bira olsun, böyle gıdaları gereğinden fazla tüketmeye verir kendini; hani sonra aynaya bakar da sabah sinir olur bıngıl bıngıl göbeğe; hani sanki o an yere yatıp sekizyüz tane mekik çekse göbek yok olacak sanır; hemen gaza gelir sekizyüz mekik çeker hani; hani sonra ertesi gün onca mekik yüzünden oradaki kaslar artık insan kası olmaktan çıkmıştır da hani vicudun en ufak bir hareketinde sızım sızım sızlar, ve bir spor yapma girişimi daha burada Erol Evgin şarkıları eşliğinde sona erer ya sayın seyirciler… İşte bana bu sefer öyle olmadı…
Bu sefer, ciddi bir fark görme beklentisi olmadan, göbeğim ile -bir nebze- barışık, asıl derdim sağlıklı yaşam ve havuç suyu olarak başladım işe. Amacım “spor yapma” mefhumunu yaşamımın bir parçası haline getirmek, alışkanlık edinmek, iki gün sonra daha göbek erimedi diye mutsuz olup yılmamaktı. “Sağlıklı yaşam”a ek olarak başka bir amacı daha vardı bu sportif olma isteğinin (belki de asıl amacıydı bilinçaltımın): Ben, periyodik aralıklarla “Amerika kıtasını bisikletle baştan başa geçsem, Türkiye’yi yürüyerek dolaşsam, her şeyi bıraksam timsah avcısı olsam” gibi, her normal genç kızımızın kapıldığı cinsten hayallere kapılıyorum evde kanaviçe işlerken. Fakat bir anda sanki kanaviçe iğnesini kendime batırıvermişim gibi uyanıyorum o hayallerden, çünkü kafamda ukela içsesim bana “bre densiz, iki adım koşunca nefessiz kalan, bitap düşen şu zavallı bünye ile bunların hayalini bile kurmasan diyorum” diye artislik yapıyor.
İşte içsesimin bu artisliğine artık katlanamadığım ve “manyak dağ bayır biyologu” olma hayallerimin tavan yaptığı anlardan birinde kendimi Internet’e atıp Google’a sorduğum “efenim evde bir ayrobik olsun, bir dambel ile kas geliştirme olsun bunları nasıl yapabilirim” sorusunun cevabını hemen aldım: SPARK PEOPLE - mihteşem bir web sitesi.
Hemen bu sitenin tam anlamıyla sağlıklı yaşam delisi Amerikalı’lar için olduğunu söyleyeyim, alternatif bir şey beklemeyin (fonda Dream Theater filan çalmıyor). Siteye ücretsiz üye oluyorsunuz, ne kadar spor yapmak istediğiniz (ya da kilo vermek istediğiniz), hangi günler spor yapmak istediğiniz vs vs gibi bir takım bilgileri giriyorsunuz. Haftalık program yapıyor size. Evde yapılabilecek üst-alt vücut geliştirme, ayrobikimsi hareketleri nasıl yapacağınızı tarif ediyor görsel ve yazılı olarak. Her gün girip “bugün şu kadar bisiklete bindim, bu kadar kas yaptım” diye işaretleyebiliyorsunuz, ve bunlar size puan kazandırıyor. Puanlar sonunda bir işe yaramıyor ama kendi kendimi gaza getirme açısından benim işime gayet de yaradı :) (Hırslı, yarışçı ruhlu, represantabl, iğrenç bir insanım evet).
Artık evde gün aşırı dambel çalışıyorum, ayrıca haftada en az bir gün okula bisikletle gidiyorum. Kendimi çelimsiz hissetmemenin nefis bir şey olmasının yanında (evet hemen havaya girdim), ruh sağlığım açısından da bünyede devrim yarattı bu durum. Genel bir “olumluluk ve sakinlik” havasına ek olarak (artık benim gibi bir stres küpü için ne kadar olabilirse), diyelim ruhum depreşecek mi oldu, hemen alıyorum elime dambelleri, “acı yok Raki” diyip Jazz dinleyerek bir nevi entel-spor-terapi sentezi “hepıning” çalışması oluyorum, abzürdün kendisi oluyorum.

Yukarıdaki paragrafın son cümlesinde Jazz demişken, konuyu hemen oraya bağlamak isterim ey pek bir değerli okuyucu. Hayatıma lezzet katan bir diğer gelişme de WWOZ isimli yerel bir radyoyu keşfetmiş, hemen hemen aynı dönemde de kendime bir radyolu çalar saat almış olmamdır. Radyolu çalar saat, filmlerden hatırlayacağımız gibi, sabah “diiiit diiiit diiit” sesi yerine bizi “guuuuud mornin Viyetnaaamm” şeklinde, ayarladığımız radyo istasyonunu çalarak uyandıran güzide bir aletimiz. Ben de madem Amerika’dayım, bulunduğum ülkenin adetlerine uygun davranayım, kaynaşayım düşüncesi ile bir tane edinmiştim bu aletlerden. Spor yapmaya başlamadan önce sabahları uyanmakta zorluk çekiyordum, bu yüzden radyoyu en sevmediğim, en gıcık olduğum kanala ayarlamıştım ki sabah misal Biritni Sipiyırs çalmaya başlayınca dayanamayayım, yataktan çıkıp kapatayım. Fakat tahmin edersiniz ki, bu beni olduğumdan daha gıcık, daha asabi bir insan haline getirmişti (ayrıca saati duvara atıp kırma tehlikesini de içinde barındırmıyor değildi). İşte o sıralarda WWOZ yani “dabılyudabılyu o zi”yi keşfettim. Bu istasyon New Orleans’ın “community radio”su (yani halk radyosu diyelim), bağışlarla ayakta duruyor, genellikle Jazz çalıyor, programlarda kimi zaman canlı stüdyo performansları oluyor, hiç reklam yok, insana çok sıcak gelen dozunda bir amatörlük var ama gereği kadar da profesyonel, elbette ticati kaygı gütmediği için çok farklı müziklere yer veriyor, ayrıca dünyanın en acayip DJ’leri sanırım orada, lö lezizin de ötesinde, hayallerimizin radyosu yani. (Bu arada isterseniz Internet’ten dinleyebilirsiniz: www.wwoz.org. Özellikle “Problem Child” adlı programı sunan bir teyzemiz var ki, dünya üzerinde sanki az sonra uyuyakalacakmış gibi konuşan insanların da DJ’lik yapabileceklerine şahit olmak açısından bambaşka bir deneyim - ama hatun müthiş parçalar çalıyor). Sabahları 10 dakika filan Jazz denilen müziği yapan herkese teşekkür ederek çok keyifli uyanıyorum. Bu aralar hayatımdaki en güzel şeylerden biri bu sanırım.
Son olarak, birisi WWOZ ikisi de Pandora.com sayesinde üç yeni müzisyen keşfinde bulundum. Keşif kronolojisine göre:

İlki Madeleine Peyroux. Birgün, Leonard Cohen’in çok sevdiğim “Dance me to the end of love” parçasının hastalıklı bir yorumunu çaldılar radyoda. Bu ablamız, Billie Holiday tarzı ve tonunda söylüyor. Bağyan Jazz vokali dinlemekten hoşlanan ve Norah Jones’tan benim gibi baymış olanlara şiddetle tavsiye ederim. Bendeki albümün adı: Careless Love. Yime de yanında yat.

İkincisi Eldar Djangirov. Bana kalırsa söyleyecek söz yok, müthiş. Ama Internet’te “daha çok toy, yavaş olsun biraz” gibi yorumlar da okudum. Kendisi 20 yaşında bir Jazz piyanisti, Kırgızistan doğumlu. Bendeki “Eldar” albümünü sanırım 17 yaşındayken kaydetmiş. O albümde bir “Moanin’” yorumu yapmış, çevirip çevirip dinliyorum. (Albümde John Patitucci de var). Eldar da Esbjörn Svensson Trio sevenlerin hoşuna gider tahmin ediyorum (EST’den baymaya imkan yok, ama yanına bir de Eldar neden olmasın efem).

Üçüncüsü de “hiphop dinlemek amacında” olmama uygun olarak keşfettiğim ve yine hasssstasssııı olduğum Fort Minor. Linkin Park üyelerinden Mark Shinoda’nın solo çalışmasıymış. Abimiz kendisinden o kadar yetenek fışkıran bir insan ki, müzikler yetmiyormuş gibi, albümlerin kapak tasarımından çizimlerine her bişeyini de kendisi yapmış, lezzet kaynağı (ben de ABD’de olmanın nimetlerinden yaralanıp yine ikinci el ucuza kapattım The Rising Tied albümünü, gelip gidip “albüm art”ını okşuyorum, ağzımdan salyalar saçarak “benimsin” diyorum).
İşte böyle. Yakında bilimsel gelişmelerle karşınızda olacağım.