Archive for Ekim, 2006

“Ben televizyon izlemiyorum, dattebayo!”

Ohayo gozaimas!

“Ben televizyon izlemiyorum”
“Hah hah ha! Hadi oradan! xxxx”

Evet sevgili beni-okuyan-her-kim-ise’ler. Eğer ben bundan sonra televizyon izlemeyişimle bir daha övünecek olursam (ki üniversiteye girmemle birlikte televizyon yaşadığım ortamda bulunan aletlerden biri olmaktan çıktığı için yıllarca bu durumla entel havaları atmış bir insanım) bana yukarıdaki cümleyi “xxxx” yerine de istediğiniz bir şeyi koyarak sarfedebilirsiniz. Zira, hala televizyonun kendisini izlemiyor olsam da, pratikte televizyon izlemediğim yalan.

Bir insan Lost, Desperate Housewives, The 4400 dizilerini takip edip, üstüne bir de labdan kaçabilip evde geçirebildiği üç beş saati de Japon animesi izleyerek geçiriyor, Youtube’deki TOP100 videoyu ezbere biliyorsa o insan gayet de televizyon izliyordur, her ne kadar tv denen alet bizzat işin içinde olmasa da :)

“Merhaba ben Duygu, ben bir anime bağımlısıyım”. Peki bu hallere nasıl düştüm ben? Daha bugün derste sıkılıp defterime önce Naruto sonra da Kurosaki Ichigo çizdim. Ayrıca bir iki aya kadar bu blogu animelerden öğrendiğim Japoncam ile yayınlamaya başlamayı düşünüyorum :) Kıssssoooooo.

Naruto ile başladı her şey. Meren’i gördüm izlerken, biraz baktım, çok saçma salak bir şey gibi göründü gözüme. “Aaa yok çok güzel bişey bak bi otur izle” diyen Meren kişisinin, beni kendisinin düştüğü batağa çekmeye çalışan bir bağımlı olduğunu anlayamadan, ben de bağımlı oldum.

Youtube’den izliyorduk Naruto’yu (hatta ilk bölümü de şurada, sizi de aramızda görmek isteriz. Eki eki.) Sonra birgün Meren (evet hep onun başının altından çıkıyor) Naruto’nun bölümlerinden birinin altına yazılanlarda “Bundan daha güzel anime var: adı da Bleach.” diye bir yorum gördü. Birbirimize bakıp: “Naruto’dan daha güzel bir anime olabiler mi ki?” dedik şaşkın, ürkek ifadelerle. Olabilermiş.

Bağımlılıkla birlikte, üzerimde çok olumlu etkiler yarattı bu animeler:

1) Uzun zamandır bu kadar keyifle ve heyecanla izlediğim bir şey olmamıştı (Lost var diyebiliriz belki, ama aynı şey değil. Misal ileride çocuk sahibi olursam es kaza, Naruto’ya benzesin istiyorum:) Lost insanı mutsuz, gergin yapıyor.)

2) Bu animelerin çıkartmalarını alıp her yere yapıştırmak, tişörtlerini giymek, karakterlerin oyuncaklarına sarılıp uyumak filan istiyorum :) Ama Japonlar Amerika’nın çoktan yapmış olacağı bir şeyi yapmamışlar daha, Naruto bardak altığı, anahtarlık, tişört gibi şeyler var ama, öyle süper bir “pazar” halini almış olduğunu söyleyemeyeceğim. Üstelik, Naruto’yu Internet’ten izleyerek hiçbir lisans ihlalinde bulunmuş olmuyoruz, çünkü yapan şirket kopirayt işlerini pek dert etmiyormuş (kulaktan dolma bilgiler, araştırmadım doğrusunu).

3) En bombası geliyor: Naruto’da Lee diye bir arkadaşımız var. Bu çocuk, diğer ninja adayı çocuklar gibi soylu ailelerden gelmediği için “ninjutsu” ya da “genjutsu”su yok bu yüzden diğerleri gibi afilli büyüler, egzantirik teknikler yapamıyor. Fakat azmediyor, gece gündüz çalışıyor ve sadece taijutsu (yani birebir, sadece vücut ile yapılan) teknikleri kullanarak diğerleri kadar “hayvan” oluyor. İşte ben bu Lee arkadaşımızın yılmadan çalışıp durduğu o anları gözümün önüne getirip kendimi “benim de ninjutsum ya da genjustum olmayabilir (hafızası olmayan bir insanım ya, bak ezikliğe bak) ama çok çalışırsam taijustum olabilir, süper olurum” diyerek gaza getiriyorum. (Bu durum Çinli öğrencilerin, GRE verbal kelimelerini ezberlemeyi başarıp o sınavdan nasıl yüksek puan aldıklarını da açıklıyor sanırım, hehe). Ve fekat, felsefe iyi hoş da, anime izlemekten çalışmaya vakit kalmıyor ki taijutsu gelişsin!

4) Japonlar ne kadar bilge insanlar… Bu animelerde “mutlak bir kötü”nün olmayışı çok dikkatimi çekiyor son zamanlarda (vakit bulursam bir Moleschino yazısı yazasım var bu konuda hatta). Mesela “düşman” saflarındaki bir kişi Ichigo’muza saldırıyor, ölesiye dövüşüyorlar, fakat iki gün sonra “Ichigo’cuğum nasılsın” şeklinde bir arkadaşça tavırlar… Ya da dövüş sırasında durup birbirlerine uzun uzun “şöyle oldu böyle oldu” diye geçmişten, onları o noktaya getiren olaylardan bahsediyorlar. Eğer Naruto’ya benzeyen bir çocuk sahibi olursam ona bencil ve yüzeysel Amerikan kibarlığının çizgifilmlerini değil, bu animeleri izleteceğim. Nıhahahah.

Bu kadar. Şimdi yatmam lazım. Rüyamda Yoruichi olmak istiyorum. Hassstasıyım. (Ve çok hastayım:)

Yorumlar (51)

Doktora ya da “my egoooo?!!”

Son zamanlarda (yan panelde de bahsi geçtiği üzere) çok keyifle takip ettiğim bir karikatür dizisi var: PhD Comics. Yazan ve çizen Jorge Cham*’in tasviri ile “akademik hayata (eğer orada hayat varsa) dair bir comic strip (bant karikatür?)”.

Bu karikatürleri bu kadar sevmemin sebebi, sloganı “çalış, çalış sadece çalış, köle!” olan bir hocanın (ve karısının) yanında doktoramı icra etmekte olan bir insan olarak, dünyanın pek de uzak olmayan bir köşesinde, üstelik de çok iyi bir üniversitede okuyup benzer hisleri yaşamış birinin (birilerinin) varlığından eğlenceli bir şekilde haberdar olabilmem. Ve “neyse yalnız değilim galiba” diyerek acılar içindeki ruhuma bir damla su serpilmesi.

Nitekim, bu diğer (hayali) doktora öğrencileri ile hayatlarımız öylesi bir paralellik içinde ki, şu son karikatürünü buraya koyup “bir de bana bakın” demek istiyorum.

Yukarıda “grad school” (doktora) yollarında “kaybolmuş” öğrencilerin egolarının yerlerde sürünmeye başlayışı, lab yaşantıları, “ramen noodle”** ile beslenip “neden, neden buradayız?” diye höykürüşleri görülüyor :)

Aşağıda da Düygü’yü aynı şekilde görüyoruz. (İçimden höykürüyorum :). Egom o kadar yerlerde sürünüyor ki, bu karede kendisini görebilmeniz imkansız.

*Bu arada kendisi Stanforf University’de Makine Mühendisliği doktorası yapmış, üstüne de Caltech‘te çalışmış.
** Ramen Noodle dediğimiz şey, çok ucuza böyle plastik kapta satılan, içine kaynamış bir bardak su koyulmak sureti ile iki dakikada şipşak hazırlanabilen bir çeşit makarna. Bizde öğrenciler nasıl paket makarna ile besleniyorsa burada da Ramen Noodle (ya da Cup Noodle) ile beslenmekteler.

Yorumlar (17)

Şikayet eden bir insanım

Hemen konuya giriyorum:

Bizim okulda (LSU Health Science Center - luiziyana eyalet yuniversitası sağlık bilimleri merkezi) aslında genellikle tıp ve hemşirelik öğrencileri var. Temel bilimler, mühendislik fakültesi vs gibi bölümlerin lisans öğrencileri Baton Rouge’daki LSU kampüsünde, yani başka bir şehirde. Biz bir avuç lisansüstü “cool” insanlar olarak kendi halimizde takılıyoruz. Fakat bazen tıp fakültesinden de ders alıyoruz, kocaman amfilerde bir sürü tıp öğrencisi ile. Ben de bu dönem o derslerden biri olan “Histoloji”yi alıyor olduğum içindir ki bu tıp öğrencisi denen organizmayı yaşam alanında inceleme fırsatını elde ettim.

Şimdi esasen Amerikan gençliğinden niye hazzetmediğimi ne kadar yazsam azdır. Hala alışamadım bu insanlara, ve Meren yanımda olmasa kafayı sıyırıp ilk fırsatta bir Avrupa ülkesine doktora için transfer olma çalışmalarını başlatır, ya da kendimi yollara vurur seyyah olur, “jangıl”larda kelebek avlardım. (Bazen yine de yapmak istediğim şeyin bu olduğunu düşünmüyor değilim. Ama o da başka bir hikaye.)

Mesela Amerika’da uzun saçlı erkek kişiler “serseri” olarak nitelendiriliyorlar genellikle ve uzun saç kesinlikle bir entellektüel insan olma durumunun simgesi değil. Evet uzun saçlı rocker insanlara rastlıyoruz zaman zaman, fakat bunlar gerçekten kendini sokağa vurmuş, kafası binbir kimyasal ile 18. boyuta geçmiş, yüzlerce dövmeli ve binlerce piercingli insanlar oluyorlar misal. Ya da Harley Davidson’lı motorsiklet çetesi insanları. Ah bir de Southpark’ta kendileriyle dalga geçilen “Gotik” abla ve abiler var. Bunlardan birisi olmak isterseniz, bir mağazaya gidip kendinize gerekli kıyafet ve aksesuarı alarak şekilli insan olabilirsiniz.

Burada o ya da bu şekilde bir “kategorinin” insanısınız. Sınırlar çok keskin. “Geçiş formları” yok.

Benim okulda genel olarak gözlemlediğim ve çoğunluğu oluşturduğunu farkettiğim Amerikalı genç insan tipi, sürekli bir “partying” modunda, akşamları ne kadar çok dışarı çıkıp dans edip eğlenirse o kadar “cool” olan, bu akşam gezmelerine pür makyaj, süper kıyafetlerle filan gidip, gündüzleri okula spor ayakkabı, spor bir şort ve LSU tişörtü ile gelen insanlar. Eğer ayağında spor ayakkabı yoksa kesin parmak arası terlik vardır (flip flop). -Bu terlik spor ayakkabı durumu hem erkekler hem kızlar için geçerli-. Mesela “normal” Amerikan gençliği Converse tipi ayakkabı giymiyor. O dövmeli, serseri arkadaşlar giyiyor onlardan.

Neyse, bir şekilde, ODTÜ işletme hatunlarındaki ciksliğin geceleri hortladığı, gündüzleri de özü ciks, dışı “az önce ayrobikten geldim” olan ablalar ile, bakımlı, kısa saçlı, cilalı tıraşlı erkekler. Bir nevi Ceza’nın şaşkın oğlanları.

Şimdi bu ahval ve şerait içinde, Histoloji dersinin Internet bağlantılı, dev ekranlı amfisine geri dönüyoruz. En ön sıraya oturuyoruz, izole bir insanız çünkü, ayrıca önyargılıyız, ve bir türlü bu gençliğe ısınamadık, elimizde değil, uzak olmak istiyoruz. Bu bakımdan işimize bakıyoruz, en önden hocamızın anlattıklarını dikkatle (hadi ordan, uyumamak için savaş vererek - bu da ayrı bir hikaye) dinliyoruz, yazıyoruz. Bir ara amfinin öteki ucunda yine önlerde yalnız başına oturan dümdüz, upuzun ve simsiyah saçlı bir gence gözümüz takılıyor. Neji’ye benziyor biraz. Neji’yi bilenler ne kadar karizmatik bir ninja arkadaşımız olduğunu da bilirler :)

Ertesi gün kendisini kantinde gördüm. Yalnız takılıyordu. (Amerikan gençliği yalnız takılmaz, yalnız insan “looser” insandır.) Bir yandan sandövişini tırmıklıyor, bir yandan hipnozsal bir halde laptopunun ekranına bakıyordu. Beni de şeytan dürttü, “bu çocuk şimdi o gerzek Amerikan gençliğinin karşısına, uzun saçları ile dikilmiş bir tıp öğrencisi, çeşitliliğin bir neferi. Yürüsün!” hisleri içindeyim. Ben bunları düşünürken o bir ısırık daha alıyor, gözlerini kısıyor biraz daha ekrana bakarken. Meraklandım iyice, böyle karizmatik bir insan, buralarda görmeye alışık olmadığımız cinsten bir şahsiyet, neye bakıyor olabilir? Ne bileyim makale mi okuyor, haberleri mi okuyor? Belki sanatsal bişeyler olabilir. Youtube’den bir şey izliyor olabilir. Merakıma yenildim sonunda, arkasından doğru geçerken ekranına bir göz attım çaktırmadan, neye bu kadar ilgi ile baktığını anlamam için çok yakında olmama gerek yokmuş meğer. İşte şunu gördüm.

Saygılar bizden.

Yorumlar (14)