Archive for Ağustos, 2005

eve dönmek istiyorum

Burda işler iyice boka sardı. Şehirde olup bitenleri anlatıp sizin de canınızı sıkmaya sanırım benim gücüm de yok.

Bir an önce bazı saçma sapan döküman işlerini halledip Türkiyeye bir bilet bulup burada her şey düzelene kadar da dönmemek istiyorum.

Yarından itibaren internete çok rahat ulaşamayacağım. Moral olarak berbat ama sağlık açısından iyi durumda bir macera insanıyım ben :)

Gözleriniz yollarda olsun.

Gelir gelmez sıcak bir simit ile ince beli bardaktan çay içmeyen ne olsun..

Yorumlar (8)

timsakkkk!!!

Bu yazıyı bloga girebilecegimden bile emin değilim. Oteldeki bağlantıdan mıdır bilemiyorum, bloglara yazı girmek imkansız hale geldi. bazen email bile atamıyorum. Bu arada Oliver’la Uyen’in telefonları da zaman zaman çalışmıyor. Bu yüzden Türkiyeyi aramakta da zorlanıyorum.

Ben iyiyim, ama şehre bir süre daha geri dönemeyeceğiz. Türkiye’de haberlerde ne kadarına yer verildi bilmiyorum ama olay sadece su baskını değil, New Orleans’ta tüm içme suları kirlenmiş durumda. Eğer dönmek zorunda değilseniz dönmeyin deniyor. Elektrik ve su kesintisi var. Ve tabi ki şehrin kendine özgü ilginç sorunları da var. Örneğin Louisiana’nın bataklıklarında yaşayan timsah ve diğer envai çeşit sürüngenin şehri ziyarete gelmiş olmaları. (Hayvanlar ne yapsın, su nereye sürüklerse oraya gidiyorlar).

Bir de New Orleans’a özgü mezarlıklar da su baskınından nasbini almış durumda. Su baskını yüzünden bazı mezarların kapakları kalkmış… Etrafta yüzen cesetler olduğunu okuduk haberlerde.

Hayat!…

Yorumlar (2)

Sakiniz

29 Ağustos 2005, 10:39

Kasırga şimdilik beklenen zararı vermeden geçip gidiyor gibi. “Pheeewww, Yoksa ucuz mu atlattık dostum ha?”

Bilemiyorum. Gerçekten cehennem New Orleans’ın üzerine çullanmak üzere mi/miydi? Yoksa bu Amerikalılar birazcık tırsak da bizi de panik içinde mi bıraktılar? Kasırganın bizden götürdükleri neler olacak? Kahramanlarımız bu soruların cevabını ancak bekleyip görebilecekler.

Kasırganın şiddeti kategori 3′e düşmüş. Ama şehirde, özellikle French Quarter’da çoktan çatısı uçmuş evler varmış. Az önce televizyondaki görüntülerde ise rüzgarın koparıp fırlattığı trafik lambaları(!), oradan oraya savrulan boş süpermarket arabaları vardı.

Ben kendimi daha iyi hissediyorum. En azından dün gece buraya vardığımızda bünyemde kategori 5′e ulaşmış olan “Hakkaten ne işim var benim burda nassınısatiimaaamayaaaaaa” dalgalanmalarının yerini sabırlı bir bekleyiş aldı.

Bakalım kasırga piyangosu kimlere çıkacak, ve döndüğümüzde kimlerin çatısı uçmuş, kimlerin camları kırılmış olacak.

Düygü Houston’dan bildiriyor…
(phhh…phh… Houston We’ve got problem)

Yorumlar

The hell on earth is going to land on New Orleans

28 Ağustos 2005, 22:39

Tam 17 saat 39 dakikadır yollardayız. Kasırgadan kaçıyoruz. Yarın sabah saat 7 sularında New Orleans, Katrina’nın sularına boğulduğunda biz Houston’daki otele varmış, belki de uyuyor olacağız.

Bugün hayatımın en ilginç, en hüzünlü, en garip günlerinden biri. Üstelik her şey daha yeni başlıyor.

Dün kasırganın New Orleans’ı vurma olasılığı ve şiddeti artınca, bu sabah saat 5′te yola çıkıp şehri terketmeye karar verdik. Şehirden gerçekten çıkmamız saatler aldı. (Normalde yarım saat sürüyor). Çünkü herkes kaçıyordu. Şehri boşaltıyorduk.

İnsanlar arabalarına alabildikleri önemli eşyaları, köpekleri, kedileri ve hatta kimileri römorkta taşıdıkları atları ile, evlerini bırakıp hayatta kalabilmek için sadece olabildiğince uzağa gidiyorlardı. Herkes sakindi. Hava günlük güneşlikti. Ertesi gün bu şehrin sular altında kalacak olması (ya da bu olasılığın bu derece yüksek olması) bana çok garip, çok hüzünlü ve inanması güç geldi. Gerçekten aklım almıyordu, sanırım yarın her şey olup bitene kadar da almayacak.

Yola çıktıktan biraz sonra, araba su kaynattı. İçin için “Ya bozulursa da burada kalırsak?” diye ürkerek Oliver ve Uyen’e su şişesi yetiştirdik. Araba, saatler sürecek yolculuğumuzda içmeyi planladığımız su şişelerinin güzel bir miktarını lıkır lıkır içivermişti. Neyse ki bizi yolda bırakmadı.

Önceleri kasırganın yönünü değiştireceğine dair umutlanıyor, birkaç gün şehir dışında kaldıktan ve kasırga geçip gittikten sonra şehre ve normal yaşantımıza geri döneceğimizi düşünüyorduk. Ama müzik dinlemeye biraz ara verip radyoyu açınca durumun git gide ciddileştiğini anladık. Kasırga olabilecek en yüksek dereceye (5) ulaşmıştı. Tüm radyolar normal yayınlarını durdurmuş, nerelerde sığınaklar açıldığından, bu kasırganın ne kadar tehlikeli olduğundan bahsediyor, belediye başkanı ise yaptığı konuşmasında eğer gidebiliyorsanız gidin, bu şehri terkedin diyordu. Daha önce New Orleans’ın çorba kasesi şeklinde olduğundan bahsetmiştim. Bu yüzden şehirde yaşanacak olası bir su baskınında suyu dışarı(?) pompalayacak bir sistem var. Ama bu kadar kuvvetli bir kasırgada o sistemin ne kadar işe yarayacağı da bilinmiyor. Ayrıca Oliver’ın dediğine göre, Louisiana bataklıklarla dolu bir eyalet olduğu ve bu bataklıkların da timsahlarla dolu olduğu düşünülürse, şehri basan suyla birlikte evlerin ilk katında bir timsahla karşılaşmak pek de şaşırtıcı olmayacakmış. Elektrik ve suyun bir süre olmayacağı da malum. Radyoda söylenip de beni en çok sarsan cümlelerden birini Bob Breck adlı ailemizin meteoroloji uzmanı sarfetti. Cümle blogun bugünkü başlığı… Sanırım çevirmek dahi istemiyorum.

Bütün o kalabalıkta, radyodaki depresif konuşmalar eşliğinde, Amerikalıların dev dalgalı, dünyaya meteor çarpmalı filmler yapmalarının ardında yatan “ilham kaynağı”ın ne olduğunu anladım.

Araba su kaynatınca ve yol saatler sürmeye başlayınca klimayı kapatıp benzini dikkatli kullanmaya karar verdik. Antalya nemi ve sıcağında gıdım gıdım ilerleyerek kasırgadan kaçmaya çalıştığınızı düşünün. Evet zor şeyler hayal etmenizi istiyorum sizden… Sıcakta ilerlemeye çalışırken bir süre sonra herkesin hayattan tek beklentisi “bir duş alabilmek” olmaya başladı.

Ve dediğim gibi her şey daha yeni başlıyordu… Eğer bu kasırga yarın New Orleans’a tarihi boyunca görüp görebileceği en büyük duşlardan birisini aldırırsa, haftalar boyunca şehre geri dönemeyeceğimizi söylediler. Boktan boktan boktan bir durum. Gidecek bir arkadaş, bir akraba yok. O zaman her şey yatışana kadar Türkiye’ye döneriz diye düşündük Remziye’yle.

Öte yandan, bizim kaybedecek pek bir şeyimiz yoktu. Yurt odasındaki kıyafetler, manevi değeri olan ufak tefek şeyler, neticede Türkiye’den buraya gelirken sahip olduğum her şeyin arasından elenip o 3 bavula sığabilmiş eşyalar, evet benim için çok değerliler. Ama sadece 3 bavul işte. Belki geçen 4 ayda biraz daha fazlası.

Fakat asıl o şehirde kendilerine hayat kurmuş olan insanların evlerinin, yıllardır yaşadıkları sokakların, geride bırakmak zorunda oldukları her şeyin sular altında kalma, sürüklenip kaybolma ihtimali vardı. Ciddi bir yıkımdan bahsediliyordu, her ne kadar aklımız hala daha almak istemese de. Daha boktan boktan boktan bir durum… Sevdikleri doğup büyüdükleri şehir, tarihinin en büyük sınavlarından birini vermeye hazırlanıyordu. Üstelik eline tükenmez kalemle yazdığı kopyalar, heyecanlandığı için terden silinivermişti.

İster istemez “Ne işim var yahu benim burada” diye düşünmeden edemiyorum. Daha önce sadece televizyondan izlediğim, bana uzak çok uzak gelen, film gibi gelen bu deliliğin içinde buluverdim kendimi. Hepimiz kaçıyoruz. “Ama” diye isyan ediyor bazen içimde bir şey “Ben lanet olası bir Amerikalı bile değilim dostum! Gerçekten bu lanet olası yerde işim ne benim?”

Ama geri dönsem ne olacak yani? İstanbul’da kıytırık bir işe girsem, ya da kıytırık bir üniversitede master yapsam, ya da üç kuruşa evden çeviri yapsam, Merenimle evlensem, haftasonları ailemi görsem… Ama ya bir sabah “İstanbul’da olası deprem”le uyanırsak? Yani bu işten kaçmanın bir yolu var mı hakikaten. (Bakınız sadece nokta koydum, retorik bir soru bu). Ya da “En azından kasırgadan kaçabiliyoruz” mu demek lazım?

Gerçekten bilmiyorum. Sadece şu anda içinde bulunduğum durumu en basit haliyle düşündüğümde, kendime gülmeden edemiyorum: New Orleans’ta en son böyle bir kasırga felaketi 1965′te yaşanmış. Bundan tam 40 yıl sonra, Duygu adında genç bir kız, Merenini ve sevdiklerini, geride bırakıp, küçüklüğünden beri sayıkladığı “bilim kadını olma” macerası için New Orleans’a ayak basar. Kısa bir süre sonra ise “yüzyılın kasırgası Katrina” ile tanışır… Olaylar gelişir…

Şimdi bu hayat garip değil de ne???

29 Ağustos 2005, 04:50

Houston’a yaklaşık 1 saat önce vardık. Kasırganın şiddeti düşüyormuş sanırım. Birkaç saat sonra görücez bakalım neler olucak. Şimdi sadece uyumak istiyorum :(

Yorumlar (1)

Aaaa!! New Orleans’taymışız biiizz!!!

Cumartesi akşamı bir grup Arjantinli, bir Bangladeşli, bir Filipino, bir Mısırlı, bir Hintli ve elbette bir miktar Türk tarafından ayartılıp, son derece eğlenceli olan Biyokimya dersine çalışmak yerine dışarı çıktım. (Bah yaaa)

Louisiana, ABD’de sokaklarında içki içmenin yasak olmadığı tek eyalet imiş efendim. Değerlendirdik hemen. Ama öyle şişesini kapan “tiheeeyyytt” diye naralar atarak dolaşamıyor. Bu işin de bir kuralı varmış. Derler ki New Orleans’ta herkes kese kağıdının içinde ne olduğunu bilir :) (Everybody knows what’s in the brown bag.) (ya da plastik bardağa koyup içebilirsiniz.)

Öğrencilik hali bitmeyecek anladık. Önce marketten aldığımız içkilerimizi Mississippi’nin kenarında keyifle içtik. Sohbet ettik. Sonunda Türk’ün egemenliği sona ermiş, kendimi pek tatlı yeni sınıf arkadaşım Arjantinli Virginia ile yakın zamanda seyretmiş (çok beğenmiş) olduğu “Duvara Karşı”dan konuşurken bulmuş, bütün entel dürtülerimi tatmin etmekteydim. Petek ise kanındaki hafif bir alkolün etkisiyle kendini sanata vermiş ve kendi halinde bir Arjantinliyi, meleğe çevirmişti:

(Petek bu fikri o anda kendisi buldu ama ne yazık ki “ben onu daha önce söyledim Ercan” vakası çıktı. Yani çok bilindik bir numaraymış. Fotoğrafı çeken Santiago. Elini mi oynatmış, onun da kanında alkol seviyesi mi yükselmiş bilinmez.)

İçkilerimiz bitip saatler gece yarısı 12yi vurunca, biz de kendimizi ünlü Bourbon Sokağı’nın kalabalığına vurduk:

Bourbon’da adet olduğu üzere, balkondaki insanlar ellerinde New Orleans boncukları tutuyor ve -çok afedersiniz- memelerini gösteren ablalarımızı, bu boncuklarla ödüllendiriyorlar. Akıl fikir diliyoruz kendilerine buradan. (Fotoğtaf açıkta bir -ya da iki- meme içermiyor. Boşuna incelemeyin:)

(fotoğraf: Santiago)

Ve sonunda ilk defa adam gibi müzik çalınan bir bara girme fırsatım oldu, evet bu kadar zamandan sonra. (Zamanında beni götürmeyenler! Sizi kınıyorum ve size laflar hazırladım:)

(fotoğraflar: Petek)

Son olarak “Hangi blues, jazz çalan yere gitsek acebağğğ” diye karasızlık yaşanabilen şehirler de varmış dünya üzerinde, vaynassını, diyor, yolu düşen, ya da yolunu bir şekilde düşürmeyi başaracak olan herkesi bekliyorum. (Tabi yurttan kurtulup kendi evimiz olunca).

Yorumlar (3)

Biochemistry is fun!

Hadi ordan!

Geçtiğimiz hafta dersler başladı. Yani laboratuvarda deney yapmalara bir de sabah 9-11 arası biyokimya ve hücre biyolojisi-moleküler biyoloji dersleri eklendi.

Biyokimya dersini, muhtemelen zamanında bilim ve eğitim dünyasına pek çok emekleri geçmiş, fakat artık mümkünse kendisine küçük ve sakin bir kasabada ev alıp, gölde balık falan tutuyor olması gereken bir dedemiz veriyor.

Benim artık belli bir yaşın üstündeki insanları ders anlatmaya çalışırken görmeye tahamülüm kalmadı sanırım. Çok istisnai durumlar mutlaka oluyordur (ben hiç rastlamadım, o ayrı). Genellikle belli bir yaşı geçmiş olan “hoca”lar, aslında bu işi daha genç bir başkasının yapması gerektiğinin için için farkında oluyorlar. Bunun için de derslerde “hayır ben de siz gençler gibi olabilirim, bakın espiriliyim, bu sıkıcı dersi ne kadar eğlenceli hale getiriyorum” mesajını vermeye çalışırken, yıllardır yaptıkları onca bilimsel araştırmanın, geldikleri saygın konumun üstüne bir çizgi çekip, akıllarda tüm öğrencilerin almaktan kaçındıkları, nefret ettikleri dersin espiri yapmaya çalışan hocası olarak kalıyorlar. Değdi mi be dedecim şimdi buna?

Daha önce gördüğüm dede ve ninelerin yeni bir örneği olan son dedemiz, derslerini powerpoint sunumları ile anlatıyor (zamana ayak uydurmuş). Ama insan her sunuma 3 tane “Biochemistry is fun!” (biyokimya çok eğlenceli!) slaytı koyar mı ya??? Bakınız şöyle 2 örnek:

Benim gibi inek insanlar biyokimya öğrenmekten ilk seferinde zevk alabilirler (evet bunu inkar etmiyorum, ama inek olup nefret edenleri çok gördüm). Fakat bu benim için bile çok fazla. Kim bilir kaçıncı baskı olan bilgiler bunlar artık. Üstelik yapma be dedecim, karşında koskoca bir doktora öğrencisi güruhu var, onlara da çocuk muamelesi etme di mi? Senin yüz kere “biyokimya pek eğlenceli, hastasıyım” demenle biyokimya eğlenceli olamayacak ne yazık ki. Hayır bir de ikinci resimde araya sıkışmış o “biochemistry is fun!” slaytı, o ne öyle :) Nedir beyin mi yıkıyoruz? İnsan bu kadar da aptal yerine konmaz ki.

İşte buraya yazıyorum :) Gelecekte eğer beni yaşlı bunak halimle ders vermeye çabalarken görürseniz, gelin, yüzüme iki tokat akşedip “hadi bakiim biraz da bu kardeş binsin salıncağa” diyerek yerime hakeden bir genci oturtun mümkünse. Belki insan yaşlanınca farkına varamıyordur. Ben şimdiden işi sağlama alayım.

Küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden öperim. Saygısız bir eşşek olduğum düşünülmesin. İş başka, aşk başka.

Yorumlar (7)

İçindeki çorba gibi bir yazı :)

Pazartesi günü Barış’la Canal’da bağımsız filmler, Avrupa filmleri, ve gay temalı filmler gösteren favori sinemamda bir film izlemeye gittik. Filmin 2005 yapımı olmasından ve Holivud filmi olmamasından yola çıkarak Türkiye’de henüz gösterime girmediğini sanıyorum. Bağımsız
Amerikan sinemasının güzide bir yönetmeni olan Don Roos’a ait. İsmi de: Happy Endings yani Mutlu Sonlar. Fırsatınız olduğunda mutlaka izlemelisiniz.

Filmde, insan ilişkileri ve ilişki yumakları, aşk, hayatta aldığımız bir takım kararların gelecekte bizleri nasıl etkileyebileceği gibi bilindik konular son derece keyifli ve kendine özgü bir şekilde işlenmişti. Filmden çıktıktan sonra bisikletime atlayıp yurda dönerken yine bir sürü şey düşündüm.

Dün ise, bir ara sonunda vakit bulup Asya marketinden aldığım o garip malzemelerle çorba yapma girişiminde bulundum.

Birinci Çorba Yapma Girişimi
Başarısız…
Hani bahsetmiştim ya bu çorbaların içine makarna da koyuyorlar diye. Sanırım onu hem biraz fazla kaçırdım hem de çok pişirdim. Çünkü artık tamam pişti dediğim aşamada çorbadan çok lapa olmuş makarnaya benzemekle birlikte, çok fazla pişirdiğim için makarnaları çubukla yemek imkansız hale gelmişti, fazla kaygan ve kırılgandılar artık. Çorbanın içine, orjinalindeki gibi, yosun ve tofu da koydum. Bu ikisini sevdiğimden emin değilim artık. (Oysa ki restoranda lüpür lüpür götürmüştüm çorbayı.) Bu durumu vejeteryan olmama hayatta imkan olmadığı yolunda bir mesaj olarak algılayıp, “madem şu çorbaya (?) lezzet katacak bir şey ekleyeyim yazık olmasın” mantığıyla (pardon mantık?) yine aynı marketten almış olduğum karidesleri, oyster (midye) sosu denen bir sosla kavurdum (bak bu güzel oldu) ve de artık daha çok makarna görünümündeki çorbanın üzerine ekledim. Bu arada “oooo Duygu Hanım, gelsin karidesler gitsin havyarlar… Yanına bir de yıllanmış lö şardoné dü pon şarabı açalım mı?” derseniz öncelikle “ne biçim şarap ismi o, hiç anlamıyosunuz şaraptan galiba” derim. (Kendim anlamıyorum ya, komplekslerime engel olamam bu aşamada, hemen zeytin yağı gibi üste çıkarım.) Sonra da şöyle eklerim: “Bizim buralarda yakalıyolar bu heyvancıkları. O yüzden yarım kilosunu 3-4 dolardan alıyoruz çok afedersin”. Karides demiş ve yeri gelmişken New Orleans’a özgü birşeyden bahsedeyim madem.

Burada karides ve benzeri deniz mahsüllerini ekmek arası da satıyorlar. O derece “et-tavuk döner” bir şey yani karides. Belli bir tarzdaki ekmek arası yiyeceklere “Po-boy” deniyor. Po-boy ismi aslında “Poor boy”dan geliyormuş (fakir oğlan:). Eskiden, 20. yüzyıl başlarına tekabül eden bir eski zaman bu, fakir insanlar, zenci işçiler ekmek arasına patates kızartması koyup üzerine de bir çeşit yağ döküp yerlermiş. Zaman içinde, ekonomik koşullar düzelince bu sandviçlerin içine et, deniz mahsülleri de konulabilir olmuş. Daha sonra da New Orleans’a özgü bir yiyecek halini almış. İsminin “po-boy” halini alması artık zenci aksanına burada az çok maruz kalmış bir insan olarak bana son derece mantıklı görünüyor. Adamlar “Poor” (puur) demiyorlar çünkü “Poo” diyorlar normalde de. Ha bu arada po-boyun bildiğiniz midye tava versiyonu da var.

Sürekli yemekten bahseden bir insan oldum sanırım ben. Yakında birisi “Alo ben Zürniyet gazetesinden arıyorum. ‘Afiyet şeker olsun’ köşemizi dolduracak tam da sizin gibi boğazlı, yemekten başka bişey düşünmeyen bir arkadaş arıyorduk, ne dersiniz hoş olmaz mı?” derse, işte benim ona diyecek hiçbir şeyim yok. E haklı çünkü. (Evet günah çıkarıyorum şu an ben).

Fakat aslında benim bir suçum yok. Her an parti havasında, insanların habire yiyeceklerden bahsettiği, ve hatta habire yiyip içtikleri bir şehirde yaşıyorum. Ki o şehir, buralarda “Lazy-ana” (lazy: tembel) diye dalga geçilen eyalette (Louisiana) bulunuyor.

Son olarak, geçtiğimiz cumartesi günü bir de Akvaryum maceramız oldu Petek’le. Benim hayvanat bahçesi geçmişimi bilenler, aslında hayvanat bahçesi ve akvaryum benzeri yerlerden “anlayış” olarak hiç hazzetmediğimi de bilirler. Ama öylesi “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” bir insanım ki, bulunduğum şehirde hayvanat bahçesi varsa görmeden gitmeden edemiyorum. Zira bu hayvanat bahçesi dosyası benim için kapanmış değil. “Hayvanat bahçesi” gibi bir kurumun varlığı bana -özellikle Türkiye’de bir yıldan fazla bir süre bu konuyla uğraştıktan sonra- çok saçma geliyor. Yine de “hayvanat bahçelerine karşıyım” diyerek hiç gitmemenin en azından şimdilik tam olarak içime sinen tepki olup olmadığından emin değilim. Dosyasını henüz kapatmadığımdan olsa gerek. Başka bir olasılık ise şu: normalde görmeme imkan olmayan hayvanları görünce o kadar mutlu oluyorum ki, belki de bütün bu “gitsem mi gitmesem mi” ikilemim insansı bencilliğimden kaynaklanıyor. Bu da bir özür değil elbette.

Yine de size Petek’in yakaladığı bir kareyi gösterirsem belki ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmeme yardımı dokunur:

Soldaki fotoğraf Petek’e ait. Sağdaki fotoğrafı internetten buldum. Her ikisi de aynı yerin farklı açılardan çekilmiş halleri. Petek sağdaki tünelin (zoosfera diyorlar) tavanını çekti. Biz tam girdiğimiz sırada bu akvaryumun içersinde iki dalgıç, köpek balıklarıyla aynı sınıfa dahil olan (ama etçil olmayan) vatozları besliyorlardı. Bunu heyecanla izleyen çocukları görünce, acaba böyle yerler çocukların hayvan ve doğa sevgisi kazanmalarını sağlıyor mu, buraya gelip bu canlılardan etkilenen bir çocuk ileride onlara zarar verecek bir şey yapmadan önce bir kere daha düşünür mü diye sordum kendime.

Bu güzel bir savunma. Fakat işin bir de şu yönü var: Acaba bu çocuklar hayvanat bahçelerine ve akvaryumlara gelerek, bizim dünyadaki diğer canlılar üzerinde, onları istediğimiz zaman yakalayıp kafeslere, cam kaplara koyma hakkına sahip olduğumuz hissine kapılıyor olabilirler mi? Bir başka canlıyı parmaklık ardına koymak bu çocuklara “normal” gelmeyecek mi şimdi? Büyüyüp zengin bir iş adamı olursa evine şu akvaryumdan bir tane yaptırası gelmeyecek mi???

Yok yok kesinlikle karşıyım ben bu işe. Ayrıca şunu da söylemeliyim. Geçen hafta üçboyutlu film izlemeye gittik. Hatta o sinema da bu Akvaryum binasının içinde. İzlediğimiz filmin adı “Sharks” yani köpekbalıkları idi. O kadar güzeldi ki, kendimi gerçekten denizin altında o balıkların arasında yüzüyor sandım. Hatta bir ara bir deniz anasına dokunmaya çalışmaktan kendimi alamadım. Teknoloji bu kadar gelişmişken ve insan sadece sinemaya giderek de aynı çoşkulu hisleri yaşayabiliyorken, hayvanat bahçeleri gibi, şartları bir türlü standartlaştırılamayan, özellikle Türkiye gibi ekonomik sıkıntı içinde olan ülkelerde hayvanların yaşamaktan çok işkence çektikleri yerlerin, ve bu yerlere dökülen kim bilir kaç milyonlarca paranın ne anlamı var diye de sormadan edemiyorum. Ha “o zaman sen ne diye gittin bacım?” derseniz cevap hazır: düşmanı içerden fethedicem ben!

Yorumlar

Sen hiç hayat kurtardın mı?

Farkında olmadan kurtarmış mıyımdır bilmiyorum. Ama sadece 1-2 saatimi harcayarak bir insanın hayatını kurtarabilecek olsaydım, hiç durmaz yapardım.

İmkansız mı duyuluyor?

Acilen şuraya bir tıklayın.

Yorumlar

Gözlerim çekik ve de sağlıklı besleniyorum

Geçtiğimiz cumartesi Uyen (yuğen diye okuyoruz) bizi Çin/Vietnam süpermarketine götürdü. Daha önce bahsetmiş miydim bilmiyorum ama burada bizim gibi arabası olmayan fukara insanları arabası olan normal insanların götürmesi gerekiyor süpermarketlere. Çünkü bir insan evladının yürüyerek ulaşabileceği ve sebze, meyve alabileceği süpermarket yok etrafta.

****Eğer bugün otobüsle okuldan ya da işinizden eve dönerken gidince akşam yemeği için ne pişireceğinizi düşünüp, Burdur usulü kabak kavurma yapmaya karar verip, duraktan inince hemen oradaki Makro marketten kabağınızı, soğanınızı alabilmiş bir insansanız, siz benim kıskanacağım çok şeye (en azından bir süpermarket dolusu gıdaya) sahipsiniz… Hele ki evinizin yakınında sokağa kurulan bir semt pazarı varsa. Domatesin iki tanesini 1 dolardan almıyorsanız… Türkiye’de olmanın tadını çıkarın!*****

Bu arada Uyen bizim laboratuvarın teknisyeni ve aynı zamanda hocamız Oliver efendinin müstakbel karısı, son derece zeki, hastası olunası bir insan. Vietnam’da doğmuş. Pirinç tarlaları ve pek çok fabrikanın sahibi olan bir ailesi varmış fakat savaş çıkınca gomünüsler ne var ne yok ellerinden almışlar. Henüz dört yaşındayken kendisini, babası ve kardeşine hamile olan annesi ile ülkeden kaçmaya çalışırken bulmuş. Çin’e vardıklarında annesi neredeyse limanda doğum yapmış, ve birkaç ay sonra kaptığı bir enfeksiyon sonucu ölmüş. Daha sonra ABD’ye sığınmışlar. Yani Uyen için aslında Amerikalı da diyebiliriz, ama ben şimdiye kadar kendisini tanıdığım kadarıyla ona Vietnamlı demeyi tercih ederim. (Onun da eğer bunları okuyabiliyor olsaydı beni onaylayacağını tahmin ediyorum).

Genellikle cuma günleri Uyen ve Oliver’la öğlen yemeği için Vietnam restoranlarına ya da sushi yemeye gidiyoruz. Bunlar bizim “Asya kültürüne giriş ve yemekleri tadıp hayran kalınış” derslerimiz oluyor.

*****Eğer yakınınızda ucuz Asya yemekleri satan, nefizinden sushi yiyebileceğiniz bir restoran yoksa, burda var. Hem de yemekler çok lezzetli. Buyrun kıskanma sırası size geldi, diycem ama diyemiyorum. Çünkü siz bilmediğiniz bir lezzeti, benim o kabakları, ya da ne bileyim mesela sütü (burda çok GARİP bir tadı var sütün), ya da mis gibi kokan bildiğiniz o çıtır çıtır ekmeği, çaydanlıkta demlenmiş çayı kıskandığım gibi kıskanamazsınız…*****

İşin garip yanı, ben nedense pek ilgisiz bir insandım bu Asya insanlarına ve onların kültürlerine (hadi, öküz deyin bana). En basitinden buradakilerin berbat aksanları var ve anlaşmak biraz zor olabiliyor. Ama yine de kendimi en rahat, en evimde hissettiğim zamanlar galiba o çekik gözlü insanlarla dolup taşan restoranlar. (Hunlar’ın Anadolu’ya Asya’dan göçetmelerinin de bununla bir ilgisi vardır belki bilmiyorum:)

İşte o restoranlardan bir tanesi de Uyen’in bizi götürdüğünü söylediğim marketin girişindeydi. Aslında burası bir “Çorbacı” idi. Uyen bize “Açsanız, şurda bi çorba içebiliriz” dedi. Çorbanın çok da hastası olmayan bir insan olarak beni heyecanlandırmayan bu öneriye obur bir insan olduğum için evet dedim. Remziye’den de olumlu cevap gelince gidip oturduk. Ve Uyen’in tavsiye ettiği çorbadan ısmarladık. Fakat çorba öyle bildiğimiz çorbalardan çıkmadı.

Bir kere çorbayı çubukla yedik dersem ne dersiniz? “Yalaaaannn!!” dersiniz. Evet yalan :) Tamam kaşık da getiryorlar yanında ama genel olarak çubukla yeniyor çünkü çorbanın içinde çok incesinden spagetti düşünün (noodle), ondan var. Çeşit çeşit et var. Bir de ortaya çorbalarla birlikte bir tabak geliyor içi taze naneler, bilmediğim başka otlar ve soya filizi dolu. Salata değil o! (Biz iki Türk, “ortaya karışık bi salata” geldi sandık haliyle). Onları da alıp çorbaya dolduruyorsunız… Ohhh afiyetler oluyor.

Yani şu tatlılığa, şu kaşığın sevimliliğine bakar mısınız. Üstelik bu yemeğin gerçekten çok da sağlıklı olduğunu düşünüyorum çünkü aynı anda et, sebze ve makarna yiyorsunuz. Günlüğü “sosyetik köşe yazarı restoran tanıtıyor”a çevirmeden hemen felsefemi yapmaya başlayayım izninizle. Buyrun şöyle alalım sizi:

Çorbamı sessis sessiz yerken aklıma pek çok şey geldi.

Tamam dedim, Burdur usulü kabak olmayabilir, süt iğrenç evet… Ama başka lezzetler öğreniyorum, bak şu çubukları tutuşumdaki ustalığa bak, heheyt…

İçimde zamanında shakuhachi (Japon Ney’i diyorlar buna, üflemeli bir çalgı), tesadüfen izlediğim Ruhların Kaçışı (yani - Sen to Chihiro no kamikakushi (Miyazaki)) ve en çok da Meren’imle Miyazaki seanslarımız sırasında filizlenen Doğu Kültürü sevgisi, yani tam da Amerika’nın göbeeeende birden “Filiz miliz nereye kadar, olmuşken ağaç olalım bari” diyerek dallanıverdi. Bu dallanma benim daha sonraki dakikalarda süpermarketten kuru yosun, tofu, yemek çubukları, guava diye bir garip meyve, lotus kökü ve daha pek çok acayip şeyi alırken görülmeme sebep oldu.

lotus kökü

Üstelik aldıklarımı ödemek için kasada sıraya girdiğimde, kendimi ve Meren’i çoktan kimonolar içinde, hani Miyazaki’nin “Tottoro”sundaki gibi geleneksel bir Japon evinde, sade, ama içinde ince bir zevki barındıran, sessiz sakin bir ortamda hayal etmeye başlamıştım bile.

Fakat gerçekten bilmediğimiz şeyler ve kendimiz gidip görmediğimiz yerler hakkında kurulan hayallerin ne kadar yanıltıcı olabileceğini (ne de olsa HAYAL) ve sırf yemeklerini sevdim diye aradığım o katışıksız mutluluğu Asya’larda Japonya’larda bulamayacağımı çoktaan öğrendim sanırım.

Çünkü, o “doğu kültürü sevgisi filizi” isterse bir gün çınar olsun, az önceki cümlede öğrendiğimi iddia ettiğim hayat dersleri ile birlikte, şu memlekette geçen üç ayın, uzun uzun düşünmelerin, ve gerçekten özlemenin sonucu, ben Düygü Özpolat, Türkiye’nin Ankara’sında filizlenmiş bir insan evladı (veyahut bir bitki) olduğumun iyice ayırdına vardım… Anladım ki, köklerimi ne kadar çekiştirirsem çekiştireyim, büyüyen dalların ucu nerelere uzanırsa uzansın, eğer çiçekçiye sorarsanız benim en çok 26-45 doğu boylamları ile 36-42 kuzey enlemleri arasında kalan toprak çeşidi ve o toprağın suyunu seven bir bitki olma ihtimalimin kuvvetle muhtemel olduğunu söyleyecek size. Ve mümkünse güneş alan bir yer. Anladım ki insan doğup büyüdüğü yere alışıyor, sonra gün gelip alıştığı için artık farkına bile varmadığı ayrıntılar ortadan kaybolunca, fena halde afallıyor… Bu ayrıntıların ne kadar çoğunun ortadan kaybolduğuna ve yerlerini tutabilecek yeni ayrıntıların ne kadar tatmin edici olduğuna göre o kişi kültür şokuna girebiliyor (ya da girmiyor).

Bazı günler bir Vietnam lokantasında yenen ismini bile anlayamadığınız yemek size koskoca, kütür kütür, kırmızı bir karpuzu, aktarları (ve adaçayını), sucuklu tostu unutturabilirken, bazı günler bilakis hatırlamanıza sebep oluyor.

Sanırım bugün o günlerden biri :)

Aynı zamanda, uzakta olmanın ve özlemenin bana sokaktaki kıroları (hadi Mine G. Kırıkkanat deyin bana), beni deli eden, çileden çıkaran ayrıntıları, iyisini hakettiğim halde aylarca iş arayıp bulamadığım o kabus zamanları, yan odamda kalan öğretim üyesi teyzelerin nicesini unutturduğunun da farkındayım.

Bu sebeple ben yine hayata, hiçbir şeyin hiçbir kuralı olamayışına şaşırmadan edemeyeceğim, ve sözümü yine o müthiş cümleyle, bu günlüğün ana fikri ile bitireceğim:

Hayat gerçekten garip!

(Not: Shakuhachi’yi merak edenlere Stefan Micus dinlemelerini öneriyorum.)

Yorumlar (8)

Normale Dönüş

Blogun seklini semalini degistirme girisiminde bulunmustum dun gece. Icinizden bazilari muhtemelen gorme firsati bulmustur.

Fakat cok onemli bazi merciiilerden aldigim bazi elestiriler sonucu icimdeki kiz cocugunu bastirip ciddi bi insan olmaya karar verdim.

Evet ben, ciddi…

Ama bu esnada iki html kodu ogrenmis olduk.

Yorumlar (5)

« Öncekiler Sonrakiler »