Archive for Ağustos, 2006

Duvar

Çocukken evimizde en sevdiğim ve benim ilgime en çok maruz kalan aletlerden biri, Atari 800 XL‘den sonra “Beta” video kaset oynatıcısı yani “vidyo” idi. Babam bu aleti eve getirdikten sonra o zamanlar muhtemelen “vidyo”larla birlikte ortaya çıkmış olan Raksotek adlı firmanın çeşit çeşit vidyo kasetlerinden almıştı. Tabi o zamanlar vidyo esas olarak kaset kiralayan dükkanlardan kiralanan filmler/çizgifilmler ile, veya boş kaset üzerine televizyondan kaydedilip defalarca izlenen Olacak O Kadar, futbol maçları vesaireler ile beslenirdi. Raksotek işi biraz pahalıya geldiğinden olsa gerek, babam bir kere elinde 5-6 tanesiyle geldi ama bir daha almadık. O kasetlerin bazılarını hala hatırlarım: Vikingler, Uçak Kazaları, Araba Yarışı Kazaları veeeee The Wall - Live in Berlin! Bu sonuncusu, Berlin Duvarı‘nın yıkılışı için Roger Waters (Pink Floyd) tarafından pek çok ünlü müzisyenin bir araya getirilmesi ile düzenlenen inanılmaz bir konserin video kaset kaydıydı.

Küçükken izleyip çok sevdiğim bu kaset, benim senelerce Pink Floyd’un “The Wall” albümünü Berlin Duvarı için yaptığını sanmama sebep olmuştur ki, gerçekleri sanırım üniversitede iken falan öğrendim.

Her neyse, geçenlerde bu konserin DVD’sini aradım varmış, kiraladık. Dün yıllardan sonra tekrar seyrettim (Meren de ilk defa seyrediyordu). Konserde şarkılar devam ederken orkestra (parçaları söyleyen, çalan herkes) ile seyirci arasına bir duvar örülüyor. “Goodbye Cruel World” biterken son bir duvar parçası ile tamamlanıyor bu duvar ve “Hey You”/”Is there anybody out there” gibi konserin devamındaki parçalar/cümleler bu duvarın arkasından söyleniyor seyirciye. Fena halde tüyleri diken diken edici bir durum bence. Büyüyüp her türlü duvarın ne ifade ettiğini anlamaya başlamış bir insan olduktan sonra bu konseri ilk defa izliyormuş gibi hissettim.

Orada, duvarın arkasında sayısı 300 bin ile 500 bin arasında olduğu tahmin edilen bir kalabalık vardı. (Konserin 35 ülkede canlı yayında gösterildiğini düşünürsek bu rakam neye ulaşır bilemiyorum.) Bu insanların duvarın arkasından kendilerine söyleneni aslında ne kadar anlayabiliyor olduklarını düşündüm (kendimi de bu rakama ve insanlara dahil ederek).

Bir ara Waters’ın “Bring the boys back home” yani “Çocukları (oğlanları) eve geri (savaştan) getirin” diye bağırdığı bir anda Meren bana dönüp “İnsanlar bu yapılanlara (konserden bahsediyor) rağmen birbirlerini öldürmeye devam ettiler. Ne garip.” dedi.

“The Wall” kim bilir kaç nesil boyunca pek çok insanın severek dinlediği ve hala dinlemekte olduğu çok popüler bir albüm olmakla birlikte, herhalde vermeye çalıştığı mesaj o kadar ağır ki, kimse anlamıyor/anlamaya uğraşmıyor sanırım. Defalarca defalarca dinlediğim, filmini izlediğim bu yapıtı ben hala anlamadığımdan eminim. Tamam bazı mesajları alabiliyorum: modern yaşamın getirdiği yalnızlığa, savaşlara, eğitim sistemine dair bir sürü şey söyleniyor. Ama kaçırdığım ne kadar çok şey olduğunu hissedebiliyorum.

Muhtemelen çoğunluğun kendisini anlamaya uğraşmayacak kadar günlük saçmalıklarla meşgul, ya da anlayamayacak kadar aptal olduğunu farkettikten sonra, çevresine bir duvar örüp oradan yine de “hey orada kimse var mı” diye umutsuzca bağıran bir adamın, milyonlarca insan tarafından dinlenip hala anlaşılmıyor olması ne kadar ironik, yoksa trajik mi, yoksa sadece basit bir gerçek mi?

İnsanlar, bir adamın/grubun yaptığı bir albümü odalarında yüzlerce kez dinleyip ne demek istediğine kafa yormaya, anlamaya çaba harcamayıp sonra bu adamların konserine gidip onların yüzüne nasıl bakabiliyorlar? :) Çok acayip.

Önemli oldukları için çok defa tekrarlandıkça klişeleşen ve kaçınılmaz olarak anlamını malesef yitiren her şey, gözden bu şekilde kaçırdığımız her şey… Bu dünya bu yüzden böyle bir yer oldu.

—————————————-

Ha bu arada, burada okumanız gereken bir şey var.

Yorumlar (8)

War Photographer

Hafta sonu “War Photographer” adlı bir film izledim.

Film, dünyaca ünlü fotohaberci (fotojurnalist) James Nachtwey ile ilgili bir belgesel filmdi. Aşağıda onun web sitesinden alıntıladığım kareler var.

“Ben şahidim ve bu fotoğraflar kanıtlarımdır.
Kaydettiğim bu olaylar unutulmamalı
ve tekrarlanmamalıdır.”
-James Nachtwey-


Afganistan, 1996 - ICRC kliniğinde protez bacaklarla yürümeyi öğrenen mayın kurbanları.


Afganistan, 1996 - İç savaşta harabeye dönen Kabil


Sudan, 1993 - Bir beslenme merkezindeki kıtlık kurbanı


New York, 2001 - Dünya Ticaret Merkezi’nin güney kulesinin yıkılışı


Şeria, 2002 - Cenin’deki mülteci kampında ölenlerin ardınan ağlayanlar

Yorumlar

ITHAM EDİYORUZ!

Sonunda birileri birşeyler dedi.

Siz de altına imza atabilirsiniz.

Kaynak: Radikal Gazetesi

Yorumlar (4)

Paralel evren

Paralel evrende ben bir zoologum. Vahşi hayvanların peşinden koşuyorum, onları tedavi ediyorum, onlara dokunuyorum, yaptığım işlerden dolayı bana Nobel Çevre Ödülü veriyorlar… (O evrende Nobel Çevre Ödülü diye bir şey var.)

Paralel evrende Meren‘le puslu kıtalararası dolaşıp duruyoruz, o fotoğraf çekiyor, ben timsah avcısı Steve’cilik oynuyorum. Fiziksel olarak acayip “fit”im. Koşuyorum, atlıyorum, zıplıyorum. Kollarım filan böyle hafif kaslı. Çok “erkek bir Fatmayım” ve de bana bakan biri “bu kıza bulaşmak istemem şahsen, ama taş gibi de hatunmuş” diyor :) Akşamları elim yüzüm kir içinde kaldığımız çadıra dönüyorum. Önce çadırdan sivrisinek spreyini alıp bacaklarıma kollarıma sıkıyorum, ortaya bir yeşil limon kokusu yayılıyor. Sonra çadırın hemen yanındaki döküntü tahta masaya oturuyorum, cırcır böcekleri ve ağaç hışırtıları arasında o hep hayalini kurduğum kitabı yazıyorum. Paralel evrende ben zoologun yanında birazcık da yazar olabilirim pekala.

Meren çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… fotoğraflarını çekiyor, ben çeşit çeşit yerlerin, insanların, objelerin… öykülerini yazıyorum. (Bize artık Moleskine dayanmıyor:)

Paralel evrende Meren’le Türkiye’nin her köyünü, her köşesini bucağını dolaşmışız. Çanakkale’deki şehitler anıtını da biliyorum, Artvin’in dağ köylerinin kokusunu da, Ağrı Dağı’nın ne kadar yüksek olduğunu da… (Şu içinde bulunduğumuz evren itibariyle Türkiye’yi o kadar bilmiyorum ki, bu örnekleri çoğaltamıyorum.)

Paralel evrende gelecek bizi endişelendirmiyor, parasız kalmaktan korkmuyoruz, ayrıca ben elime hamamböceği alıp komiklik şakalar olsun diye Meren’in tişörtünün içine atabiliyorum, onun üzerine Meren beni kovalamaya başlıyor, ama ben çok hızlı koşabiliyorum, yakalaması biraz zor oluyor. Hatta ağaca falan tırmanıyorum süper bir çeviklikle. O, zamanında çok sigara içmiş (ama artık tamamen bırakmış) bir insan olduğu için nefes nefese aşağıdan “eşşek sıpası” filan diye bağırıyor. :) Ya da -mesela- bir uçağa/otobüse/trene atlayıp Beyrut’a gidebiliyoruz, Meren fotojurnalist oluyor, ben fotoğrafların yazısını filan yazıyorum.

Paralel evrende de hayat kolay değil, ve aynen bu evrende olduğu gibi hayatın kolay olmamasını, sadece bizi daha akıllı ve bilge yapacak bir şey olarak görüyor ve buna lanet filan etmiyoruz. Yine de ben biraz daha az endişeli ve stresli bir insan olabilirim pekala o evrende.

Paralel evrenden, bu evrendeki kendime bakıp el sallıyorum. Bu evrendeki ben, sofistike bir mikroskoptan kurbağa hücrelerindeki hedehöt proteinine bakarken birden kendisi ile karşılaşınca şaşırıyor, önce mikroskobun okülerine dayanmaktan çevresinde kırmızı izler olmuş gözlerini ovalıyor, sonra tekrar bakıyor. Gülümsüyor o da bana. O da kendi evreninden şikayetçi değil aslında, geçen ay yüksek prestijli bir bilimsel dergide makalesi yayınlanmış, onun verdiği heyecanla daha da bir işkolik olmuş, penceresiz, güneşsiz bir laboratuvarda bütün gününü geçiriyor olmasına pek de aldırmadan çalışıyor. Bir hücrenin içinde olup bitenleri bilmenin ve bilinmeyenleri keşfetmeye çalışmanın, okuduğu yeni bir makaleden öğrendiği yeni şeylere şaşırmanın keyfini yaşıyor.

Yine de insan “öbür türlü olsa nasıl olurdu acaba” diye düşünmeden edemiyor. Belki “O”nun paralel evren dediği şey, gelecekte gerçek olabilecek bir şeydir. Belki paralel değildir de kesişmektedir evrenler. Ya da, hayat -mesela- anlamsız günlük konuşmalarla, o ne demiş, bu ne yapmışlarla geçirilemeyecek kadar kısa, fakat istesek paralel evrene sıçrayabileceğimiz kadar uzundur belki de.

İnsan pekala “biyoloji doktoru”nun yanında birazcık da timsah avcısı Steve olabilir mi ki? Bisikletle bir kıtayı baştan başa geçebilir mi ki gün gelince? Objelere ve mekanlara bağlanmayı bırakıp kanat takıp korkusuzca uçabilir mi?

Fotoğraflar (yukarıdan aşağı):

1) “Stuttgart” - Muammer Yanmaz
2) “Böyle de yazarım” - A. Murat Eren. Bu blog yazısı için benim ricam üzerine ve yazıdaki diğer fotoğrafların aksine, sanatsal bir kaygı güdülmeden çekilmiş bir fotoğraftır :)
3) “Dreamcatcher II” - A. Murat Eren.
4) “Kaçak ışıklar” - Raşit Selçuk
5) “Ata-kadın” - Erdal Kınacı
6) “Abaküs” - Erdal Kınacı
7) “Veya” - A. Murat Eren
8) “Öz portre” - A. Murat Eren
9) “Renk-Işık” - Erdal Kınacı

Yorumlar (22)