Archive for New Orleans

Camellia Grill

New Orleans’ta kasırgadan sonra pek çok “dükkan” kapanmıştı. Bunların kimisi uzun zaman (ya da hiç) açılmadılar.

Kasırga yüzünden kapanan yerlerden biri de Carrollton caddesi üzerindeki, bizim eve yürüyerek 10 dakika uzaklıkta Camellia Grill adında kahvaltıcı-burgerci bir yerdi. 1946′da açılan ve o günden beri New Orleans’a has, New Orleans’ın en sevilen yerlerinden biri olan bu restoranın varlığından kasırga sonrasında, ve henüz yeniden açılmamışken haberim oldu. Birgün önünden geçerken kapısının üzerindeki yüzlerce postiti gördüm, yanımda kim vardı hatırlamıyorum ama o gün bana, buranın herkes tarafından çok sevilen özel bir yer olduğunu, kasırga yüzünden kapandığını ve insanların buraya gelip kapıya “nooolur bu tükkan yine açılsın” diye notlar bıraktığını anlatmıştı.

campostit2.JPG

Birgün Meren bana “Carrollton üzerinde harika bir burgerciye gittik Sam’le, inanılmaz bir yer, gidince çok şaşıracaksın” diyerek beni Camellia Grill’e götürünce, nihayet görmüş oldum nefizliğini. Küçük kasaba köftecilerini, zincirleşmemiş kendine has, para hırsından arınmış tertemiz, sıcacık küçük şehir restoranlarını, ya da ne bileyim İstanbul Taksim’deki Alınteri gibi aile işletmelerini seven her insanın hastası olacağı bir yer. Hele ki ABD gibi ruhsuz bir ülkede iseniz, içeri girer girmez sizi içten ve kocaman bir gülümseme ile karşılayan, on yıllık arkadaşı gibi davranan garsonları ve zorla içinize işleyen samimi atmosferi görünce şapşala dönüyorsunuz.

Böyle mütevazı yerlerde hep olduğu gibi, fiyatlar ucuz, yemekler müthiş, kendine has gariplikleri var filan. Misal masalar yok, bar taburesi gibi bir şeylere oturup adamların siparişini verdiğiniz yemeği pişirmelerini izliyorsunuz, bu arada garson - siz de istekliyseniz - pek keyifli bir sohbet çevirebiliyor sizinle.

cam1.jpg

Ahmet, Meren ve ben daha önce birlikte bir kere gitmiştik bu tükkana. O gün Ahmet çikolatalı milk shake almıştı da, ben de yemeğin sonunda “ay ver bi tadına bakiyim” demiştim. Tatlı garsonumuz bunu görünce bana küçük bir bardakta aynısından ikram etmişti. Yüzümde yavşak bir çikolatalı milk shake gülümsemesi ile karnımı ovuşturarak oradan ayrılırken, o günden yaklaşık bir ay sonra, bugün, daha da kıyak bir hareketle karşılaşacağımızı aklımın ucundan dahi geçirmemiştim elbette.

önünde de böyle manyak gibi sıra oluyor hep

Bugün akşam yemeği için Ahmet, Meren ve ben yine Camellia Burger’a gittik. Geçen seferki kahramanım garson içeri girer girmez bizi hatırladı ve “heyyyy, canlarım geçin oturun” dedi (Türkçe’deki hissiyata göre çeviriyorum artık :). Ben her zamanki gibi marullu domatesli çizburger ısmarladım, Meren’le Ahmet omlet aldılar, hepimiz çikolatalı milk shake istedik :) Çocuklar gibi şendik. Yemeklerimiz geldi, happuru huppuru yimeye, ve kikir kikir gülerek sohbet etmeye başladık. Bir ara canım garson geldi “nasıl gidiyor, yemekler güzel mi?” diye sordu (garsonlar burada standart soruyorlar bunu). “hmmppff leziz, oh yeah” dedik. Birkaç dakika sonra tekrar geldi önümüzden hesap pusulalarını aldı “bu akşam bendensiniz” deyip gitti :)

Nası ya? Yani temam içeri girince kırk yıllık arkideşin gibi davranıyor olabilirsin ama hesabımızı niye ödetmiyorsun ayol? Burası Amerika, burada her koyun kendi yalnızlığı ile delirip liselerde, alışveriş merkezlerinde filan arkadaşlarını taramaz mı tüfenkle? Bi heta olmuş olmasın.

Ama baya, bildiğiniz, adam bizi yedirdi içirdi, krallar gibi davrandı, ve para almadı. Biz de bahşişimizi bırakıp bu kez yüzümüzde “krallar gibiyiz beee” gülümsemesi ile oradan ayrıldık. Internet’in derinliklerinde, şu anda yazılan milyorlarca satırlar arasında kaynayıp gidecek olsa da tarihe notumu düşüyorum ey insanlık: bugün, bu ruhu emilmiş ülkenin bu kimi zaman çiçek kimi zaman sidik ve kusmuk kokulu New Orleans’ında bir kıvırcık saçlı garson zaten sürekli müşterisi olan, zaten memnun olan, şımartılmaya zerre kadar ihtiyacı olmayan müşterilerine böyle bir kıyak geçti. Uzun zamandır ilk defa ayaklarımın yerden birkaç santim yukarıda kaldığını hissettim mutluluktan. Birileri böyle amacı -neredeyse- sadece bir başkasını mutlu etmekten ibaret inceliklerde bulunabiliyor hala.

Yorumlar (5)

Hayvanat Bahçeleri (2) - Jaguarın Doğum Günü

Hayvanat bahçeleri yazı dizisinin bu ikinci bölümünde aslında “hayvanat bahçeleri olmalı mı olmamalı mı?” sorusu ve beraberinde bir zamanlar bir miktar gönüllü olarak Ankara Hayvanat Bahçesi’nde yürütmeye çalıştığımız projeden bahsedecektim. Ama şimdilik bunları başka zamana bırakıyorum. Zira bugün Jaguar Yaqi’nin doğum gününü anlatasım var. :)

Daha önce Chris’le birlikte çalıştığımdan ve sorumlu olduğumuz bölümde jaguarların da olduğundan bahsetmiştim. Geçen pazar erkek jaguar Yaqi’nin doğum günüydü. Chris, Yaqi için kartonlardan katkat doğum günü pastası hazırlamış. Üzerine yapıştırmak için de kuş tüylerinden mum icat etmiş. Sabah temizlik, besleme işlerini bitirdik, öğleden sonra ziyaretçilerin de bol olduğu bir saatte başka bakıcılar da bize katıldı ve pastayı hazırlamaya koyulduk. (Ben fotoğraf çektim).

Önce mumlar yerleştirildi. Sonra kutuların içine kemikler üzerine dondurulmuş civciv (vayy!!) konuldu. Jaguarlar ziyaretçilerin izlediği bölmeden çıkarılıp arka bölmeye alındı. Pasta, ziyaretçilerin rahatça görebileceği bir yere yerleştirildi. Pastanın dekorasyonuna öğütülmüş et filan konularak ziyaretçiler önünde devam edildi. (”Pastanın üzerindeki şekerden çiçekleri ben yiyebilir miyiiiimmm???)

Sonra dışarı çıktık, ve Yaqi’yi içeri saldık. Normalde neredeyse ev kedisi gibi demirlere sürtünüp mırlayan Yaqi, et kokusunu duyunca kutuları vahşice parçaladı :)

“mmmmm bu pasta parmaklarını yedirtir insana”

Arkadaş pastasına yan gözle bakanı çizebilecek techizata sahip olduğunu hatırlatıyor.

Evet evet, senin pastan biliyoruz.

Türkiye’deki hayvanat bahçeleri ile “gelişmiş ülkelerdeki”ler arasındaki en büyük farklardan biri, bakıcıların üniversite eğitimi almış insanlar olmaları, ve sürekli, sorumlu oldukları hayvanların hayatını zenginleştirecek yeni fikirler üretmeye çalışmaları. Buna “enrichment” deniyor ve bu, bir bakıcının en önemli görevlerinden biri. Örneğin sabahları jaguar barınağını temizledikten sonra kaynamış bir yumurtayı birkaç parçaya bölüp muhtelif yerlere saklıyoruz. Böylece hayvanlar içeri girdiklerinde bu yiyecekleri arayıp bulmaya çalışarak vakit geçiriyorlar. Zaman zaman oynamaları için farklı şeyler koyuyoruz, örneğin yukarıdaki fotoğraflarda bir lastik var, onu kemirmeyi çok seviyorlar. O lastiği barınağın farklı yerlerine, atlayıp zıpalyıp yetişmeye çalışacakları yerlere bırakıyoruz.

Bunun dışında, geçen hafta ayıları da besleme fırsatım oldu (normalde bizim çalıştığımız bölümde değiller). Mesela ayılar için meyve doğranıyor, ayrıca kuru kedi maması gibi (ama daha büyük parçaları olan) mamalar var. Chris bunları bir kovaya doldurup ayı barınağında olabildiğince zor yerlere saklamamı istedi. Ağaç kovukları, ortalıkta bulunan tahta parçalarının altları, taş dipleri vs… Yani hayvanların önüne metal bir kapla yiyecek konup pasif bir şekilde yemeleri beklenmiyor. Olabildiğince “doğalımsı” bir ortam yaratılmaya çalışılıyor.

Yine de, amacın yaralı yaban hayvanlarını iyileştirip doğal ortamlarına bırakmak olduğu, yaban hayatı rehabilitasyon kurallarının tam aksine (bu konuda bilgi edinmek isterseniz buradaki - 1, 2, 3- yazılara bakabilirsiniz) hayvanat bahçesinde hayvanların insanlara alışması ve evcilleşmeleri problem edilmiyor (rehabilitasyonda insan-hayvan arasında minimum bağ oluşması, hayvanın “agucuk bugucuk denilerek sevilmemesi” gerekir ki hayvan doğal ortamına (yani yaban hayata) dönünce gördüğü insanlara Rintintin edası ile yaklaşmasın, o iyi niyetle yaklaşsa da birileri onu saldırdığını sanıp onu vurmasın). Hayvanat bahçelerinde ise, bakıcılar hayvanlar ile müthiş bir iletişim içindeler, ve bundan zaman zaman biz gönüllüler de faydalanabiliyoruz; jaguar patisi elleyebiliyor, pumayı gıdısından okşayabiliyoruz :) Nefiz!

Genel olarak hayvanlar bana gayet mutlu ve sağlıklı görünüyorlar. Ziyaretçiler açısından da Audubon Hayvanat Bahçesi’nin çok zengin bir deneyim sunduğunu düşünüyorum (-ki bunlara da zaman zaman değineceğim). Yine de gelecek bölümde hayvanat bahçelerinin gerekliliğini sorgulamaya niyetliyim. Hadi hayırlısı.

Yorumlar (3)

Hayvanat Bahçeleri (1) - Tembel Hayvan

Düşünün ki siz bir tembel hayvansınız. İş arıyorsunuz, New Orleans’taki Audubon Hayvanat Bahçesi’ne başvurdunuz, “rezüme”nize baktılar (buralarda CV demezler), kualifikeyşınlarınızın iş tanımının gerektirdiklerine haydi haydi yettiğine ve son derece tembel bir hayvan olduğunuza karar verdiler, yaşınız da genç, bu da size artı puan kazandırdı, ve tatttaaa, işe alındınız. Artık Audubon Hayvanat Bahçesi’nde kendinizi gelene gidene gösterecek, kırıtarak yürüyecek, ilgi manyağı olacak, birisi size fıstık atarsa ona pis pis bakıp “piliz du nat fiid di enimıls” diyeceksiniz. (Konuşamazsanız levhayı gösterin).

Fakat nıhahaha, adı üstünde siz bir tembel hayvansınız, ve işverenlerinize beklediklerinden fazlasını verip kendinizi göstermeye niyetli olduğunuzdan, geceleri uyumanız için size sağlanan plastik kutudan (bir nevi lojman, çalışma şartları çok iyi, yemek bile veriyorlar) gündüzleri bile çıkmamaya, ve dahi sergilenmeniz gereken bölüme hiçbir şekilde adım atmamaya karar vererek işin bokunu çıkarıyorsunuz.

Fakat o kadar sevimlisiniz, o kadar atsan atılmaz, satsan satılmaz bir şeysiniz ki, iyi kalpli işverenleriniz sizi yine de şutlamıyorlar. İşte gerçek bir tembel hayvan! Hayal etmeyi bu noktada bırakıyoruz.

Bir ara buradaki hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya başlayacağımdan bahsetmiştim, sinirsek bir insan olmama rağmen bu bloga hala uğrayan sadık ve sevgili okuyucu, sen hatırladın di mi? İşte, ders çalışmam gereken, makale okumam, kendimi bilime vermem gereken şu dakikalarda ben, senin için, güldürürken düşündürmeyi amaçlayan bu yazıyı yazıyor ve seni New Orleans’taki Audubon Hayvanat Bahçesi’nin kamera arkasına götürüyorum.

Her pazar sabahı, saat 9′da hayavanat bahçesine gidiyorum. Hayvanat bahçesinde gönüllü olmaya hak kazandığınızda, hangi bölümde çalışmayı isterseniz orada çalışıyorsunuz. Ben Louisiana Swamp adı verilen bölümü seçtim, zira burada pek çeşitli hayvanlar bulunuyordu, sadece maymunlar ya da kuşlar vs olsun istemedim. Beni Chris diye pek tatlı bir abimizin yanına verdiler. Bu Chris:

Burada bakıcıların çoğu üniversite mezunu bu arada. Chris de biyoloji okumuş, N’orlins’lı bir abimiz ve işini çok iyi yapıyor. İşini iyi yapan komplekssiz insanları çok seviyorum. Chris’le iki karıncayiyen, iki jaguar (oh yeah), iki Amerika Papağanı (Macaw, yani kocaman ve parlak renkli olanlardan), birkaç Aguti (kocaman sıçan gibi ama kuyruksuz bir tür kemirgen, sevimli tipler) ve iki de tembel hayvana bakıyoruz. Bu karıncayiyenlerden biri - Zach:

Yapılan iş de hayvanların geceyi geçirdikleri, arka tarafta bulunan kafesleri ile, gündüz ziyaretçilere göründükleri öndeki bölümleri temizlemek, yemek hazırlamak, önceki akşamdan kirlenmiş kapları yıkamak, suları tazelemek şeklinde bir iş. Chris’le ilk hafta her şeyi birlikte yaptık, sonraki haftalarda bana güvenmiş olacak ki, bazı hayvanlara artık yalnız başıma bakıyorum.

Bu arada Jaguar çişi koku alma hissimin yarısını kaybetmeme, ve beynimdeki nöronların yüzde 5′inin ölmesine sebep oldu ama olsun. İşin pis yanları insanın başlarda kendisini bir çeşit dayanınıklılık yarışmasında hissetmesine sebep oluyor, yine Jaguar’dan örnek verecek olursam, bu arkadaşların kakasını kürekle yüklenmek gerekiyor ve çiş gibi yakıcı olmasa da, maddenin tabiatı gereği, iğrenç bir koku yayılıyor ortalığa kütleyi kürekle oynatınca.

Şimdi biliyorum bir kısmınız “git labında deneyini yapsana ne işin var orda” diyebilir. Hatta daha mantıklı bir kısmınız da “pazar sabahı dinlenip daha az stresli bir insan olmayı denesene” diyebilir. Doğudur. Ama tahmin edersiniz ki beni pazar sabahı oraya, çişe kakaya rağmen, götüren birkaç şey de olmalı. Onlardan biri işte bu tembel hayvan:

Bu hatunun ismi Noelle, ve başta hayalini kurduğumuz şahsiyetin ta kendisi, o bir efsane. Zira bu ablamız gerçekten bulunduğu bu kutudan neredeyse hiç çıkmıyor. Noelle’in bir de kocası var, o en azından ziyaretçilerin izleyebildikleri ön bölmeye geçiyor ama orada bir ağacın tepesine çıkıp kendini kamufle ettiğinden, kimse onu kolay kolay göremiyor, mesela ben hala kendisiyle tanışmış değilim. Buradan çıkaracağımız ders: eğer yarın birgün heyvanat bahçeciliği sektörüne girecek olursak, tembel hayvan doğru bir hayvanımız değil. Bunlara iki adım attırmak imkansız (bu tüyoları da kimse vermez size ha).

Fakat Noelle o kadar tatlı ki, sırf onu sevip okşayacağım diye jaguar çişine katlanıyorum. Tehlikesiz olduğu için kafesinin içine girip karnını kaşıyarak uyandırıyorum. Uyanınca ağır çekimle kolunu kaldırıp elimi pençesiyle kavrıyor ve burnuna götürüp uzuuun uzuuun kokluyor. Sonra bazen ağzına götürüp emiyor. Çok acayip bir hayvan :) Hastasıyım.

El öpenlerin çok olsun evladım.

Bugünlük burada bırakıyorum, fakat anlatacaklarım henüz bitmedi. Bir sonraki bölümde “hayvanat bahçeleri olmalı mı olmamalı mı?” “Düygü’nün gizli hayvanat bahçesi geçmişi ve hazin bir şekilde sonuçlanan İdeal Hayvanat Bahçesi procesi” Ateşli tartışmalara sahne olacağını umduğumuz ikinci bölümü RSS okuyucularınızdan ısrarla sorunuz.

Yorumlar (22)

Baklavayı uçurtma, mangala havaifişek saplanır, sonra hayvanat bahçesinde hastalık kaparsın, House bile kurtaramaz. Di mi Cevat Abi? Evet.

dsc_6365_k.jpg

Aslında yazmak istediğim bir sürü şey var. İç karatıcı şeyler. İçinde “Hayatın anlamı ne ulan söylesin biri artık!” gibi isyankar cümlelerin dizi dizi dizileceği şeyler. Ama kafamı toparlayıp yazamıyorum bir türlü (hadi yine yırttınız). O yüzden kaymak gibi bir hayatı, hiç endişesiz günleri olan süper siportif bir Düygü’ymüşüm gibi davranmaya devam edip, felsefi dünyamı daha sonra kaleme almaya karar veriyor ve sizleri son gelişmelerle başbaşa bırakıyorum:

- Türkiye’ye gittim geldim. Çoğunlukla Burdur’da aile yanındaydım. (Görmek istediğim bir sürü insandınız, çoğunuzu göremedim. Bu bakımdan hakikaten çok üzgünüm). Bu maceramızda çocuklarla iyi anlaşabildiğimizi, ve bir anda çeşit çeşit oyun uydurabilmek gibi bir beceriye sahip olduğumuzu gördük. Ece’yle oynadığımız “lego ve oyuncak hayvanlarla Hayvanat Bahçesi yapmacılık” en zevklisiydi. Fakat kesinlikle çocuk sahibi olmak istemiyoruz (bunun tamamen felsefi dünyamızın karanlık olmasıyla ve hayatın bir anlamı olmamasıyla ilgisi var, zira hayatımdaki en tatlı şeylerden ikisinin ismi Ece ve Kaan).

dsc_6576_k.jpg

dsc_6960_k.jpg

dsc_6967_k.jpg

dsc_6982_k.jpg

dsc_7031_k.jpg

- Annanem bana su böreği, komşusu Ayla Abla da baklava yapmayı öğretti. Bu iki usta insandan öğrendiklerimi henüz hayata geçirme fırsatı bulamadım. Öncelikle bir oklava sahibi olmam gerekiyor.

- Boğaç Abi Amerikanya’dan değişik uçurtmalar ısmarlamıştı, ben de Türkiye’ye götürmüştüm. Çok eğlenceliymiş meğer. Power kite denilen, iki tutamaçlı paraşütümsü uçurtma en zevklisiydi. Güçlü bir rüzgarla insanı alıp birkaç metre öteye uçurabiliyordu, yani o aşamada siz mi uçurtmayı uçuruyorsunuz uçurtma mı sizi, biraz bulanık. Ama her şekilde bir şeyin bir şeyi “uçurtma”sı eylemi gerçekleşiyor. Bir de küçük arabası/bisikleti var, ona binip uçurtmaya dolan rüzgarla sürmek mithiş eğlenceli. Üstüne bu işi Gadın Burdur’umuzun gölünün manzarası eşliğinde yapınca “dadından yinmez” oldu.

dsc_5036.JPG

dsc_5075.JPG

dsc_5098.JPG

dsc_5107.JPG

dsc_5109.JPG

- Fatili ve Pınar Hoca “öze dönüş” procesi başlatmışlar. Fatili bana renkli bir şalvar almış. Kendisi de Burdur’a yumurta topuk ayakkabıların arkasına basmış ve içine beyaz çorap giymiş olarak teşrif etti (Hastasıyız bee). Burdur’un eski pazarında onun için tahta takunya aradık. Bulamadık. Herkes duysun, tahta takunyaların nesli tükenmiş :(

New Orleans’tan gelişmeler ise şöyle:

-Meren geri döndü! University of New Orleans’ta Bilgisayar Bilimleri doktorasına başladı.

-4 Temmuz’da Amerika’nın bağımsızlık bayramını kutladık :P . Craig ve Paia’nın zenci mahallesindeki evine gittik, İranlı-Kanadalı Sam ve Çinli kız arkadaşı Quan da vardı (Çuan gibi okunuyor). Mangal yaptık, zencilerle sohbet ettik. Beyazların sinir bozucu derecede düzenli, mesafeli, yapmacık kibar ortamlarından ve “birisi bizi öldürür” diye hiç dolaşmadıkları bomboş sokaklarından çok başka bir atmosfer vardı. İnsanlar geçerken yiyecek istiyorlar, yanlarındaki içkileri bırakıp gidiyorlardı. Bu arada sokağın karşı tarafındaki ev birileri tarafından kerhaneye çevrilmiş. Çok acayip insanlar gelip gidiyordu. Bu insanlardan biri gelip uzun süre benimle sohbet etti. Adının sonradan Jazzy olduğunu öğrendiğim bu abla/abimizin kadın mı erkek mi olduğunu kimse henüz çözememiş. Günün sonunda Mississippi nehri kenarında uzun süren havaifişek gösterileri oluyor. Gittik izledik nitekim. (Annem de gelse de görse keşke) :)

dsc_7120.JPG

dsc_7122.JPG

dsc_7138.JPG

dsc_7148.JPG

dsc_7149.JPG

dsc_7212.JPG

-Buradaki hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya başladım (ayrıntıları ayrı bir yazı olarak gireceğim efenim, başlı başına bir olay).

-Labımız ilk makalesini yayınladı bağlantısı şurada. İçinde benim yaptığım deneyler de olduğundan yazarlar arasındayım. Fakat abartılacak bir şey yok. Bilimsel makalelerdeki en “cool” insanlar ilk ve sondaki yazarlardır. İlk yazar deneylerin çoğunu yapmış, projeye entelektüel katkıda bulunmuş, kafa yormuş kişidir -genellikle doktora öğrencisi ya da “post-doc” olur bu insan. -Bizde durum biraz farklı oldu ama lab içi saçmalıklara hiç girmeyeyim şimdi-. Sondaki de projeyi düşünen, yürüten hocamızdır, yarı-tanrıdır, bilimsel otoritedir. Ortadakilerin ufak tefek katkısı olmuştur. Kendi makalem bile değil yani. Buraya da sırf hava olsun diye yazıyorum. Maksat güçlü kudretli bir insan olduğum görüntüsünü pekiştirmek. Bilim insanlığı yolunda attığım bu küçük adımı büyütmek, bir marifetmiş gibi şeyetmek.

fot_04.jpg

-House MD, diye bir dizi var. Milyorda bir rastlanan hastalıklara yakalanan insanlara teşhis koyan Gregory House amca ve ekibini konu alan harika bir dizi. Fakat hayatın anlamsızlığıyla ilgili hislerimi perçinliyor. Neyse ondan bahsetmicektim. Efendim benim paranoyak bünyem bu diziyi izledikten sonra “ya bende hötötiditis kandibitis” varsa diye heyheylenmeye başladı. Bizim evimiz biraz rutubet sahibi. İlk başlarda rutubetlerle havalanan küflerin ciğerlerime yapışıp beni hasta ediyor olduğundan korkuyordum, sonra naftalin zehirlenmesi olduğumu düşündüm. En sonunda diziyi izlemeyi bıraktım :) O değil de bir ara dizide New Orleans’tan 3. dünya ülkesi diye bahsettiler. Bir de “Behçet Hastalığı”nın İngilizce’si de gerçekten Behcet’s Disease imiş. (Beşet diye telaffuz ediyorlar).

Son olarak, aklım bu aralar, ABD Başkanı Bush’un aşağıdaki sözü neden söylemiş olabileceğine takılmış durumda:

“I know that human being and fish can coexist peacefully.”

(“Biliyorum ki insanoğlu ve balıklar bir arada barış içerisinde var olabilirler.”)

Belki de hayatın anlamı bu sözlerde gizlidir.

Yakında hayvanat bahçesi gelişmeleri ile karşınızda olacağım.

(NOT: Uçurtma fotolarına kadar bana, o noktadan sonra Mösyö Meren’e ait, House da Gugıl’dan haliyle)

Yorumlar (10)

Sipor ve mizük

Meren’in yokluğunda kendimi yüzonaltıbin etkinliğe vermiş bir insan olarak, bugün burada sizler ile bunların bir kısmını paylaşmak için toplanmış bulunuyorum. (“Toplandım” çünkü bir süredir o etkinlikler arasında hocama, bilim dünyasına ve kendime kafayı takmış yine bunalımsal hisler içine girmiştim, top(ar)landım – sayılır. :)

Öncelikle, spor yapmaya devam ediyorum. (Burada bir alkış kopuyor, okuyanlar gözlerine inanamıyor!). Hani bazen insan pizza olsun, pasta-börek olsun, bira olsun, böyle gıdaları gereğinden fazla tüketmeye verir kendini; hani sonra aynaya bakar da sabah sinir olur bıngıl bıngıl göbeğe; hani sanki o an yere yatıp sekizyüz tane mekik çekse göbek yok olacak sanır; hemen gaza gelir sekizyüz mekik çeker hani; hani sonra ertesi gün onca mekik yüzünden oradaki kaslar artık insan kası olmaktan çıkmıştır da hani vicudun en ufak bir hareketinde sızım sızım sızlar, ve bir spor yapma girişimi daha burada Erol Evgin şarkıları eşliğinde sona erer ya sayın seyirciler… İşte bana bu sefer öyle olmadı…

Bu sefer, ciddi bir fark görme beklentisi olmadan, göbeğim ile -bir nebze- barışık, asıl derdim sağlıklı yaşam ve havuç suyu olarak başladım işe. Amacım “spor yapma” mefhumunu yaşamımın bir parçası haline getirmek, alışkanlık edinmek, iki gün sonra daha göbek erimedi diye mutsuz olup yılmamaktı. “Sağlıklı yaşam”a ek olarak başka bir amacı daha vardı bu sportif olma isteğinin (belki de asıl amacıydı bilinçaltımın): Ben, periyodik aralıklarla “Amerika kıtasını bisikletle baştan başa geçsem, Türkiye’yi yürüyerek dolaşsam, her şeyi bıraksam timsah avcısı olsam” gibi, her normal genç kızımızın kapıldığı cinsten hayallere kapılıyorum evde kanaviçe işlerken. Fakat bir anda sanki kanaviçe iğnesini kendime batırıvermişim gibi uyanıyorum o hayallerden, çünkü kafamda ukela içsesim bana “bre densiz, iki adım koşunca nefessiz kalan, bitap düşen şu zavallı bünye ile bunların hayalini bile kurmasan diyorum” diye artislik yapıyor.

İşte içsesimin bu artisliğine artık katlanamadığım ve “manyak dağ bayır biyologu” olma hayallerimin tavan yaptığı anlardan birinde kendimi Internet’e atıp Google’a sorduğum “efenim evde bir ayrobik olsun, bir dambel ile kas geliştirme olsun bunları nasıl yapabilirim” sorusunun cevabını hemen aldım: SPARK PEOPLE - mihteşem bir web sitesi.

spark.JPG

Hemen bu sitenin tam anlamıyla sağlıklı yaşam delisi Amerikalı’lar için olduğunu söyleyeyim, alternatif bir şey beklemeyin (fonda Dream Theater filan çalmıyor). Siteye ücretsiz üye oluyorsunuz, ne kadar spor yapmak istediğiniz (ya da kilo vermek istediğiniz), hangi günler spor yapmak istediğiniz vs vs gibi bir takım bilgileri giriyorsunuz. Haftalık program yapıyor size. Evde yapılabilecek üst-alt vücut geliştirme, ayrobikimsi hareketleri nasıl yapacağınızı tarif ediyor görsel ve yazılı olarak. Her gün girip “bugün şu kadar bisiklete bindim, bu kadar kas yaptım” diye işaretleyebiliyorsunuz, ve bunlar size puan kazandırıyor. Puanlar sonunda bir işe yaramıyor ama kendi kendimi gaza getirme açısından benim işime gayet de yaradı :) (Hırslı, yarışçı ruhlu, represantabl, iğrenç bir insanım evet).

Artık evde gün aşırı dambel çalışıyorum, ayrıca haftada en az bir gün okula bisikletle gidiyorum. Kendimi çelimsiz hissetmemenin nefis bir şey olmasının yanında (evet hemen havaya girdim), ruh sağlığım açısından da bünyede devrim yarattı bu durum. Genel bir “olumluluk ve sakinlik” havasına ek olarak (artık benim gibi bir stres küpü için ne kadar olabilirse), diyelim ruhum depreşecek mi oldu, hemen alıyorum elime dambelleri, “acı yok Raki” diyip Jazz dinleyerek bir nevi entel-spor-terapi sentezi “hepıning” çalışması oluyorum, abzürdün kendisi oluyorum.

saat_kucuk.jpg

Yukarıdaki paragrafın son cümlesinde Jazz demişken, konuyu hemen oraya bağlamak isterim ey pek bir değerli okuyucu. Hayatıma lezzet katan bir diğer gelişme de WWOZ isimli yerel bir radyoyu keşfetmiş, hemen hemen aynı dönemde de kendime bir radyolu çalar saat almış olmamdır. Radyolu çalar saat, filmlerden hatırlayacağımız gibi, sabah “diiiit diiiit diiit” sesi yerine bizi “guuuuud mornin Viyetnaaamm” şeklinde, ayarladığımız radyo istasyonunu çalarak uyandıran güzide bir aletimiz. Ben de madem Amerika’dayım, bulunduğum ülkenin adetlerine uygun davranayım, kaynaşayım düşüncesi ile bir tane edinmiştim bu aletlerden. Spor yapmaya başlamadan önce sabahları uyanmakta zorluk çekiyordum, bu yüzden radyoyu en sevmediğim, en gıcık olduğum kanala ayarlamıştım ki sabah misal Biritni Sipiyırs çalmaya başlayınca dayanamayayım, yataktan çıkıp kapatayım. Fakat tahmin edersiniz ki, bu beni olduğumdan daha gıcık, daha asabi bir insan haline getirmişti (ayrıca saati duvara atıp kırma tehlikesini de içinde barındırmıyor değildi). İşte o sıralarda WWOZ yani “dabılyudabılyu o zi”yi keşfettim. Bu istasyon New Orleans’ın “community radio”su (yani halk radyosu diyelim), bağışlarla ayakta duruyor, genellikle Jazz çalıyor, programlarda kimi zaman canlı stüdyo performansları oluyor, hiç reklam yok, insana çok sıcak gelen dozunda bir amatörlük var ama gereği kadar da profesyonel, elbette ticati kaygı gütmediği için çok farklı müziklere yer veriyor, ayrıca dünyanın en acayip DJ’leri sanırım orada, lö lezizin de ötesinde, hayallerimizin radyosu yani. (Bu arada isterseniz Internet’ten dinleyebilirsiniz: www.wwoz.org. Özellikle “Problem Child” adlı programı sunan bir teyzemiz var ki, dünya üzerinde sanki az sonra uyuyakalacakmış gibi konuşan insanların da DJ’lik yapabileceklerine şahit olmak açısından bambaşka bir deneyim - ama hatun müthiş parçalar çalıyor). Sabahları 10 dakika filan Jazz denilen müziği yapan herkese teşekkür ederek çok keyifli uyanıyorum. Bu aralar hayatımdaki en güzel şeylerden biri bu sanırım.

wwoz.JPG

Son olarak, birisi WWOZ ikisi de Pandora.com sayesinde üç yeni müzisyen keşfinde bulundum. Keşif kronolojisine göre:

madeleine.jpg

İlki Madeleine Peyroux. Birgün, Leonard Cohen’in çok sevdiğim “Dance me to the end of love” parçasının hastalıklı bir yorumunu çaldılar radyoda. Bu ablamız, Billie Holiday tarzı ve tonunda söylüyor. Bağyan Jazz vokali dinlemekten hoşlanan ve Norah Jones’tan benim gibi baymış olanlara şiddetle tavsiye ederim. Bendeki albümün adı: Careless Love. Yime de yanında yat.

eldar.jpg

İkincisi Eldar Djangirov. Bana kalırsa söyleyecek söz yok, müthiş. Ama Internet’te “daha çok toy, yavaş olsun biraz” gibi yorumlar da okudum. Kendisi 20 yaşında bir Jazz piyanisti, Kırgızistan doğumlu. Bendeki “Eldar” albümünü sanırım 17 yaşındayken kaydetmiş. O albümde bir “Moanin’” yorumu yapmış, çevirip çevirip dinliyorum. (Albümde John Patitucci de var). Eldar da Esbjörn Svensson Trio sevenlerin hoşuna gider tahmin ediyorum (EST’den baymaya imkan yok, ama yanına bir de Eldar neden olmasın efem).

risingtied.jpg

Üçüncüsü de “hiphop dinlemek amacında” olmama uygun olarak keşfettiğim ve yine hasssstasssııı olduğum Fort Minor. Linkin Park üyelerinden Mark Shinoda’nın solo çalışmasıymış. Abimiz kendisinden o kadar yetenek fışkıran bir insan ki, müzikler yetmiyormuş gibi, albümlerin kapak tasarımından çizimlerine her bişeyini de kendisi yapmış, lezzet kaynağı (ben de ABD’de olmanın nimetlerinden yaralanıp yine ikinci el ucuza kapattım The Rising Tied albümünü, gelip gidip “albüm art”ını okşuyorum, ağzımdan salyalar saçarak “benimsin” diyorum).

İşte böyle. Yakında bilimsel gelişmelerle karşınızda olacağım.

Yorumlar (11)

Sağlıklı yaşam ve yeni ev arkadaşları

Ben giderim adım kalır

Dostlar beni hatırlasın

Gregor Samsa’ya selam olsun

Dostları onu da hatırlasın

Efendim bir süredir Amerikalı’lara uyup “ben de sağlıklı yaşayacağım, sportif olacağım!” halleri içerisindeyim. Okula bisikletle gitmeye çalışıp yanında yeşil çay içtiğimden bahsetmiştim. Her ne hikmetse bu defa “spor yapıcam” azmim eskiden olduğu gibi çabucak sönüvermedi, ve az da olsa işin ruhunu yakalayabildim, şimdilik… Kendimi çok zorlamadan önce alışkanlık edinmeye çalışyorum. Bu sırada, mayısta arkideş tayfası ile deniz kenarına birkaç günlüğüne gidecek olan Ahmet de “yav göbeği büyüttük, iki baklavamız olsa fena mı olurdu” diyerek benim gazlı halime katıldı, birbirimizi itekleyerek sportif vicutlu insanlar olmaya çalışıyoruz. Bu arada havalar çok güzel, yakında hava nemden nefes alınamaz hale gelinceye kadar bu azim devam ederse müthiş olacak.

İşte bu yüzdendir ki, geçtiğimiz cumartesi günü Ahmet laba gidip haftasonu deneylerini yaptıktan sonra bana geldi ve bisikletlere atlayıp Audubon Park’a gittik. Şöyle göstereyim: (Yeşil ok bizim ev, sağdaki de nefizzz park).

audubon.JPG

Üç tur azim ile bisiklete bindikten sonra çimlerde karın kası geliştirme hareketleri yaptık, sonra da Badminton oynadık :) Azim had safhada, bakalım ne kadar sürecek. Bugün gidip kendime “dambel” bile aldım, Japon animesi izlerken artık boş durmayeceğim.
dambel.jpg
Neyse, sonra Ahmet evine gitti, ama giderken “ooohhh bunun üzerine şöyle banyo küveti doldurulur, orda ne güzel kitap okunur, keyif yapılır beee” dedi. Ben de hemen heveslendim, evet ben de küvet dolduracaktım, yaşasındı. Ama malesef banyoya girdiğimde yeni ev arkaşlarımın çoktan sefa ve zevk içinde küveti işgal ettiklerini gördüm.

kokroc-ve-kersten-copy.jpg

Arkadaşım ne işiniz var orada? Kaçılın… Böyle abzürdlükler niye beni buluyor ayrıca? Kertenkeleyi tanıyorum. Bir süredir banyoda karşılaşıyorduk, kendisini yakalama girişimlerim oldu, ama kuyruğunu düşürmesin diye fazla zorlamadım. Fakat sayın hamamböceği, senin mutfakta filan olman gerekmiyor mu? İkiniz banyoyu doldurup romantik bir akşam mı geçirecektiniz? Ben mani olmayayım.

kokroc-abi-copy.jpg

Olmayayım da, kusura bakmasın, hamamböceğini öldürmek durumundaydım. Zira bir insan büyüklüğünde olması yetmiyormuş gibi, uçabiliyor da bu arkadaşlar. Evrim teknolojisinin böcekte geldiği son nokta. Ama böcekler için kullandığımız sprey o kadar korkunç ki, iki solumayla insanı bile ölümün eşiğine getiriyor. Şimdi ben bu halde sıkarsam kertenkele de zarar görücek. O yüzden önce onu yakalasam mı diye düşünürken zaten küvetin giderine kaçtı. (Demek ki oradan geliyorlar bunlar diye düşündüm). Fırsat bu fırsat deyip verdim hamamböceğinin üzerine fısss fısss diye zehiri. Bu arada kendimi kötü hissettiğimi itiraf etmeliyim. O kadar fotoğraf çektikten sonra aramızda bir yakınlık olmuştu aslında. Ama onun gitmesine izin veremezdim. O debelenirken gazete kağıdı almaya gittim. Geri döndüğümde korku filmlerini andırır biçimde ortadan kaybolmuştu. Dın dın dın dın dınınınınının. Ya nereye gider ki diye banyoda her yere bakındım, o haliyle küvetten dışarı atlayamazdı. O zaman o da gidere gitmiş olmalıydı… Bir bu eksikti, şimdi ben o küveti filan dolduramazdım. Derken salak kertenkele giderden tekrar çıktı. Aptal bir abimiz olduğu için az önce böceğe sıktığım böceksavarların olduğu bölgeye yürüyüp acıdan zıplamaya başladı. Bir bu eksikti, zaten böceği soğukkanlı bir şekilde öldüren katil ben, bir de bu masum kertenkelenin hayatıyla oynuyordum. Hemen duşu açtım, yıkadım onu. Biraz sersemlemişti, yakaladım ve daha önce banyo dolabında kendisi ile karşılaştığım yere bıraktım.

kerstenkela.jpg

Sonra banyoyu manyaklar gibi ovdum. Hamamböceğinin gidere girmiş olduğunu suyun zor gitmesiyle açıklığa kavuşturdum.

İşte böyle onurlu bir şey yaşamak…

Yorumlar (24)

Hip hop dinlemek amacındayım

Yazacak çok şey var aslında. Misal, Hrant Dink öldürüldü, ben bir süre dünya ile ilişkilerimi kopardım, labdakiler benim yine onlardan nefret ettiğimi sandılar. (Müthiş bir iletişim kopukluğu yaşıyoruz, bence tabi. Onlar beni çok iyi tanıdıklarını ve anladıklarını sanıyorlar, bu da beni nedense her allahın günü üzüyor. Her neyse.)

dsc_3404-k.jpg

Sonra misal, Meren Türkiye’ye vize değiştirmek için gitti (doktoraya kabul ettiler onu, bu yüzden vize değişikliği gerekiyordu). Yine bir takım “seküriti” sorunları çıktı. Meren’in çok akıllı olduğunu anladılar, casus olabileceğinden şüpheleniyorlar sanırım :). Sonuç olarak, uzunluğu belli olmayan bir süre için Türkiye’de “mahsur” kaldı. (Geçen sefer 5 ay sürmüştü, şimdi ne kadar sürecek bakalım). İlk birkaç günü “hayır bunun beni bunalıma sokmasına izin vermeyeceğim” diyerek geçirdim. Bu esnada eve gidesim gelmediği için saat 10′a kadar labda kalıyor, yaşamsal faaliyetlerimi devam ettirebilmek için de Japon “Miso” çorbası içiyordum (sağlıklı hazır çorba). Bu günlerden kimilerinde gece eve bile dönmeyip Ahmet’e gittim, orada kaldım, Lost ve benim daha önceleri seyretmediğim dizilerden seyrettik. Yani iyi olduğumu düşünüyordum, enerjiktim. Meren’in yokluğunda onun çalışma masasını ele geçirip masaüstü bilgisayarından, ve ben “müzik aç” dediğimde iki şarkı çalıp devamını getirmeyerek pek de faydalanmadığı/faydalandırmadığı müzik sisteminden faydalanacaktım. Ayrıca bulaşıkları yemekten hemen sonra yıkayacak, mutfağın çiçek gibi olmasının keyfine varacaktım (o mutfak, mekanı bizden fazla sahiplenmiş hamamböceği ve fareler ile ne kadar “çiçek gibi” olabilirse artık.) Ayrıca yine, hazır o yokken, bütün hayatımı bilime adayabilir, o geldiğinde ben bir makale bile çıkarmış olabilirdim (yok artık daha neler). Fakat bu hayallerin gerçekleştirilmesi için: birincisi eve gitmek (bilgisayar, ses sistemi, mutfak vs evin sınırları içindeydi ne de olsa), ikincisi eve gidilmiyor ve labda kalınıyorsa lab ahalisi labı terk eyledikten iki dakika sonra makale okumayı bırakıp Japon çorbası eşliğinde Japon animesi izlememek gerekiyordu.

Yukarıda betimlenen tablodan hissedilebileceği üzere, Meren’in aylar sürebilecek planlanmamış yokluğu konusunu unutmaya çalışıyor, ve kafama takmıyormuş gibi davranıyordum. Aylık hormon değişim rüzgarlarının birkaç gün önce beni vurması ile kendini kandırmaca oyunu sona erdi. Perşembe sabahı Meren’le telefonda gayet normal bir insanmışçasına konuştuktan ve telefonu kapadıktan hemen sonra ağlamaya başladım. Sonra öğlene kadar masamda oturup maksipreplerini yeni yaptığım subclone’ları doğrulamak için hangi restriction digestion’ları yapmam gerektiğine baktım, hemi de ağladım. Kimi zaman ağlamaya ara vermek isteyip tuvalete gidiyordum. Ama ağlamam durmadı. Sonunda gidip koskoca Dr. Mize’a ağladım. Sonra sustum. Oliver neyse ki bu konularda bana yüz vermiyor. O benim kas kafalı olduğumu sanıyor olabilir ama ben onun bana yüz vermeyişine gerçekten minnettarım. Eğer yüz verseydi ondan da utanmaz ona da ağlardım. Sonra iyice şımarık bir kızçocuğuna dönerdim. Ama bu arada Dr. Mize’ın bana yüz vermiş bu babacan varlığına da minnettarım. Onunla konuşmasam kafamda büyüyen saçma dertlere gömülüp kalacaktım sanırım. Bunları niye buraya yazdığımı anlarsam size de söylerim. İkisine de söylemiyor olduğum için birilerine söyleyesim var sanırım :)
Susmanın ardından, “yine herkesin ortasında ağladım mnako” hisleri, yoğun bir suçluluk duygusu, ve ardından “yeter ulan” diyen bir iç ses ile başbaşa kaldım. Yeter ulandı. Hakikaten o psikolojiye girmeyi istemiyordum. Ağlayasım varmış galiba (XX kromozomlu bir insan organizması olmanın sonucu). Sonunda gerçekten bu durumun beni üretken olmaktan alıkoymasına izin vermemeye karar verdim. Bu sefer samimiydim. (Ya da şu an bana öyle geliyor).

Zaten o sırada Mardi Gras imdadıma yetişti. Geçitler, eğlenceler başladı. Trafik mahvoluyor tabi Mardi Gras sırasında, yollar kapanıyor. Ben de okula bisikletle gittim geçen hafta. Araba sahibi olduktan sonra merdiven bile çıkmıyorum, hiç yürümüyorum vs. Hava buz gibi olduğu halde bisiklete binmek çok keyifli oldu. (Şimdilik okula gitmem bir saat sürüyor ama zamanla hızlanacağımı umuyorum). Haftanın birkaç günü okula bisikletle gitmeyi planlıyorum. Eğer bunu yapabilir ve belli bir kondisyon tutturursam çok ileride bisikletle uzun mesafe (şehirlerarası) gitmek gibi hayallere de sahip bir insan olduğumu burada yeri gelmişken belirteyim ki, hem tembellik yapacak gibi olursam “blogda da yazdık, şindi yapmazsak yiğitliğimize zeval gelir” diyeyim. Evet.

Mardi Gras çok keyifli geçiyor. Bu yazının hala okumakta olduğunuz “giriş bölümünü” tamama erdirip başlıkta sözü edilen müzik türünü neden dinlemek istediğime geçebilir ve bu yazıyı sonlandırabilirsem, birkaç gün sonra da Mardi Gras’da çektiğim fotoğraflarla, kocama özenmiş bir insan olarak, bir minik fotoessay yazmak istiyorum. Şimdilik aşağıda ilk boncuk toplama seansı sonrası Virginia, Tümay, Ahmet ve beni (kafası olmayan) görebilirsiniz.

dsc_4094k.jpg

dsc_4122-k.jpg

Gelelim Hiphop konusuna. Evet ben hiphop dinlemek istiyorum. Bu fikre aslında aylar önce Morcheeba’nın Charango albümündeki “Women lose weight” şarkısı ile kapılmıştım. (Morcheeba albümlerinde farklı müzisyenlerle çalışıyor, “Women lose weight” parçasında da Slick Rick adlı, hiphopçu komik mi komik bir abimiz ile çalışmışlar). Ayrıca zencileri çok sevdiğime karar verdim. Uzun zaman önce burada yazdığım bir yazıda kendilerinden olumsuz bir şekilde bahsetmiştim de salak okurun biri onlara “zenci” diyorum diye bana Martin Luther King’den nağmeler estirmişti yorumlarda. O dediklerimden vazgeçmiş değilim. Zenciler çok tembeller, çok yavaşlar. Ayrıca en az beyazlar kadar ırkçılar. Kendi içlerinde bile, açık renkli bir zenci çok koyu renkli bir zenci ile evlenmiyor. Bir beyazla bir zencinin arkadaşlık ettiğini pek görmedim (tabi bunlar ABD’nin güneyi için geçerli). Falan filan. Ama ben yine de zencileri çok seviyorum. Çünkü aynı zamanda çok sıcaklar, sokakta bir zenci gördüğümde (ben kendilerinden diğer beyazlar gibi öcü görmüşçesine kaçmadığım için) bana selam veriyorlar “hey darlin’, how you doin’?” diyorlar. Sanırım zenciler ekonomik piramidin alt tabanına yakın olduklarından bana daha bir “Türkiye insanı” gibi geliyorlar. Aristokrat bir havaları yok, ve kendimi onlara yakın hissediyorum. Artık ne söylediklerini/aksanlarını anlayabiliyorum (tamamen değil, ama en azından başka bir dil gibi duyulmuyor:). Ayrıca ironik ama, derilerinin rengine hastayım, ciltlerinin pürüzsüz, sağlık fışkıran bir hali var. Kadınları rengarenk giyiniyor ve saçlarını her gün, sanki düğüne gidecekmiş gibi abartılı şekilde yapıyorlar. Baton Rouge’da kaldığım zamanlarda hergün otobüsle okula gidiyordum ve bazen otobüste saçları beni şok eden o kadınlardan görüyordum: “Mc Donald’s” üniformasıyla sabah işe giden zenci bir kadın, saçları “az önce Sindirella’nın balosundaydım” dercesine tepede dev bir topuz, o topuzun yerinde durması için üç kilo jöle… Neyse işte, onları postanelerde, DMV’de, süpermarket kasasında kaplumbağa yavaşlığına erdiren ve insanı çileden çıkaran halleri aslında tasasızlıklarından kaynaklanıyor, ve ben onu da elimde olmadan seviyorum. Tasasızlıkları yüzünden öyle giyiniyor, öyle konuşuyorlar sanki.

jjtw.JPGjjtw2.JPG

Velhasılkelam, bu insanların yaptığı müziği dinlemek istiyorum. Eminim gezegende bir yerlerde dinlemeye değer bir hip hop vardır. Sadece “kadınım popona hastayım” “hey dostum dün bir beyaz öldürdüm” filan demeyen, ya da dese de şöyle “gruuuvvvlu”, müzikal anlamda dinlenesi (zaten sözleri anlamam biraz zaman alacak nasılolsa) bir şeyler vardır. Şimdilik yukarıdaki iki adamın meydane getirdiği “Ying Yang Twins” adlı grubu deneyeme karar verdim. Rastgele bir seçim. Zenci-Çinli imajına kapıldım, zavallı bir tüketiciyim. (Eminem var bi de, ama içim kasılıyor bazen, nefret dolu bir insan kendisi. Seviyoruz yine de. EK: Bir de Ceza var, onun da ilk çalışmalarını seviyoruz.). Bu yazıyı okuyan sevgili okurun bildiği güzide hiphop icracılarından da haberdar olmak isterim.

Bu yazı da burada biter.

Yorumlar (32)

Dünya’nın öteki ucundan serbest çağrışımlar


Turkish couple under oriental disguise tries to fool local security forces on Jazz Fest’s closing day…

New Orleans deyince akla bir çok şey gelebilir elbette, ama yapılan araştırmalara göre insanların yüzde 76’sının “Aaa caz müziğin doğduğu yeerrr” dedikleri görülmüş.*

New Orleans deyince, New Orleans’ı tanıyanların yüzde 82’sinin aklına da “Her hafta sonu bir festival, vur patlasın çal oynasın” geldiği, son yapılan beyin EMR’larının ünlü nörobiyologlarca yorumlanması sonucu ortaya çıkmış.*

Nitekim geçtiğimiz iki hafta sonu boyunca buralarda pek meşhur “Jazz and Heritage Festival” vardı. Bilim adamları hipotezlerini destekleyecek bu olaya çok sevindiler. (Bu cümlenin neden mantıksız olduğunu bilen ilk 3 kişi, gelecek Cadılar Bayramında düzenlenecek olan Voodoo Festivali’nde sahne alacak Red Hot Chili Peppers konserine bedava bilet kazanacak.)* Evet efendim, yine festival vardı. Buraya boşuna “Lazy-ana” (tembeller diyarı) demiyorlar.

Biz de (Meren, ben ve diğerleri :P) Jazz Fest’in son gününe yetiştik (geçtiğimiz pazar günü). Ve bu eşsiz(!) Amerikan deneyimine “hasıl olduk” efendim. Ayrıntıları vermeye başlamadan önce, iyi vakit geçirdik onu baştan söyleyeyim ki, bahsi geçeen bu ayrıntı verme esnasında benim yine şikayet ettiğim düşünülmesin :) Sadece gerçekleri söylüyorum.”Bir operlö bir teyibim” :)

Efendim Jazz müzikten başka her şey vardı ulan. (Tebiyesiz). Olay genel olarak elbette, yemek, içmek ve sarhoş olmak üzerine kurulmuştu. Bu arada festival 5-6 tane kocaman sahnenin ve sayısını takip edemediğim, yiyecek, içecek ve hediyelik eşya standının kurulduğu cidden çok çok büyük bir alanda gerçekleşiyor. Yani Jazz Fest deyince aklınıza ODTÜ’deki gibi Kültür Kongre Merkezi’nde küçük salonlarda, elit Avrupa cazı dinlenen, şık giyimli insanlarla uzun saçlı entellerin birbirine karıştığı bir enstantane geliyorsa, beyninizin serbest çağrışım lobu bozulmuş, bir nörologa gitmenizi tavsiye ederim. (Gerçi yarım saat önce Synaptic Organization of Brain isimli, o hani sürekli şikayetlendiğim dersten A aldığımı öğrenmem üzerine, gaza gelip sizi ben bile muayene edebilirim:) Ehu.

Her neyse, biz de obez Amerikalılara uyduk. Aman bir yedik içtik. Buralarda daha önce de bahsetmiştim, deniz ürünleri, özellikle karides (shrimp) ve kerevit (crawfish) çok bol ve ucuz, sandviç ekmek yapıp yiyoruz o derece. İşte o kerevit ile bir de “crawfish struedel” ve “crawfish monica” yapılıyormuş ki, an itibariyle tok olduğum halde ağzım sulanıyor. (Bu yazdıklarımın gazına gelip bizi ziyarete gelen ilk 3 kişiyi en alasından deniz lokantasına götürüyorum:)**

Müzik cephesinde şöyle silahları vardı festivalin: İlk hafta sonunun ağır topları Bob Dylan (evet ya, herif hala hayattaymış!), Etta James, Dave Matthews Band, Elvis Costello (bu adamın da yaşıyor olmasına şaşırdım mesela), Bruce Springsteen… İkinci hafta sonunun ağır topları: Keith Urban, Lionel Richie…

Gördüğünüz gibi, ne bileyim bir Miles Davis (tamam o öldü), bir George Benson, bir Esbjörn Svennson Trio, bir … (uzatmıyorum, ne kadar entel olduğumu şimdiye kadar anlamış olmanız lazım) yoktu. Brass band tadında, buraların turist Jazz’ından bol bol vardı, ama sonuç olarak İstanbul Jazz Festivali buradakine 100 basardı - müzikal anlamda, yoksa crawfish struedel… oyyy oyy, çok lezzetliydi ya.

Biz son gün Lionel Richie’yi izledik. Eğlenceliydi. Yapış yapış aşk şarkıları söyleyecek sanıyordum ama funky bir insan çıktı kendisi. Hatta benim bir “Kool and the Gang” parçası sandığım ve çok sevdiğim “Brick House” parçasını söyledi. Çok terledi, sürekli gömlek değiştirdi.

Bunun dışında hayatımızdaki diğer gelişmeler ise şöyle:
- Dün 25 yaşında bir insan oldum. Üzerimde emeği geçen herkese buradan teşekkür ederim. Hayat güzel.
- Dün benim doğmuş olmamdan mutluluk duyup bunu gerek e-postalarla (ay hepsini sayamiciim), gerek aldıkları çilekli doğumgünü pastası ile (Oliver’la Uyen:), gerek benimle dar vakitlerinde kısacık süre de olsa bir araya gelip börgır kingden fest fuud ve pastanın kalanını yiyerek, ve bize bir şişe şarap ve çikolata alıp, sonra da Rent izleyip güzel vakit geçirerek (Meren, Ahmet, Nathan ve Melissa) ifade edenlere, (edit: bi de eğer okuyorsa, beni kurabağalı sabunla, kurbağalı banyo lifi sahibi yapan tatlı şahsiyete) ve ifade etme fırsatı bulamadığı için şu anda bu satırları okurken “hasssittiir unuttum hatunun doğum gününü” diyenlere (-ki hiç sorun eden bir insan değilim kesinlikle doğum günü hadisesinin) tsk ederım. :)

* Tamamen sallamadır!
** Tamamen gerçektir!

not: Yukarıdaki fotoğraf buradaki pek sevimli, pek tatlı insanlardan biri olan Virginia tarafından Jazz Fest esnasında çekilmiştir.

Yorumlar (11)

Mardi Gras* - Yağlı Salı Mı Yoksa Kirli Salı Mı?


Düygü Norrlins’tan Mardi Gras raporunu bildiriyor: Neler oldu? Neler gördük?

1) Sokaklarda yürüyen insanlar, yani kalabalık sokaklar gördük. Trafik sıkışması gördük… Kendimizi Türkiye’de sandığımız anlara rastlandı. Çünkü bu şehrin sokakları inanın boş. Yani normal zamanda dışarı çıkıyorsunuz mesela, sokakta kimse yok. Kimse yürümüyor. Çocuk görmüyorsunuz, yaşlı görmüyorsunuz. Sokakların boş olması o kadar belirgin bir fark ki aslında, Mardi Gras yüzünden kabalıklaşan şehir, insanların park edemeyecekleri arabalarını kullanmamaları yüzünden ailecek sokakta yürümeleri sebebiyle, sanki Ankara’nın bir Kızılay’ı, sanki İzmir’de bir Karşıyaka Çarşı gibiydi… Meksikalı kırolar sayesinde kendimi daha da evimde hissettim. Gidip boyunlarına atılıp “ne güzel de öküz öküz bakıyorsunuz, you make me feel like home again” diyesim geldi. Bugün postaneye gitmek için dışarıya çıktığımda her şey normale dönmüştü. Yine kimseler yoktu etrafta. Herkes biner binmez ilk iş kapılarını kilitlediği arabalarının içindeydi. Tabi ki Mardi Gras’nın ilk saatlerinde hoşuma giden bu kalabalığın, daha sonra bana canlı karabasan yaşatacağını nereden bilebilirdim :)


2) Çeşit çeşit süslemiş ve içine sokaktakilere boncuk atan bir miktar kostümlü insan doluşmuş kamyonlar gördük. Güzeldi:

3) Gittiğimiz bir restorantta, İngilizceyi (Amerikan aksanıyla) sular seller gibi konuşan genç (teenager ve üstü) Asyalılar gördük. Garsondular. Bu bize çok ama çok garip geldi, çünkü İngilizceyi anadili gibi konuşan bir tek Asyalı tanıyorduk yakınen (Uyen). Onun dışında, okulda sınıftaki çekikgözlü arkadaşlarımız da, çekikgözlü hocalarımız da “çançinçon” aksanlı İngilizce konuşmakta olduklarından ve kendileriyle aramızdaki “dil bariyeri” Berlin Duvarı’na benzediğinden (yıkılmamış hali) hiç alışkın değildik bu duruma. Mardi Gras bir de bizim bu vesileyle, aslında bu şehr-i acayib’de ortaokul lise çocuklarını ortalarda normal zamanda hiç görmediğimizi farketmemizi bir kere daha sağladı. Bizi şaşırtan Asyalı garsonlarımızı ilk defa görüyorduk, çünkü muhtemelen Mardi Gras’da okul tatil diye tükkanda annelerine babalarına yardımcı oluyorlardı.

4) Pratik düşünme yetsinden yoksun Amerikalıları gördük birkez daha. Arabalarıyla her yere gidişlerini, park edecek yer bulamayıp 1 saat boyunca dönenip duruşlarını gördük. Normalde hiçbir yere yürümeyen bu insanların, mecbur kalınca en ufak şikayetlenmeden uzun uzun mesafeleri çatır çatır yürüdüklerini gördük. Toplu taşımasızlığın ne kadar iğrenç bir şey olduğunu gördük bir kere daha. İnsan bir servis otobüsleri yapar da koyar, millet de arabasını almaz.

5) Hayatımızda hiç görmediğimiz kadar pis gördük sokakları. Kaldırım kenarları kimseler itibar etmediği için artık çöpe dönüşmüş boncuklarla kaplanmıştı. Arada bir bu boncuklara bastık, ayağımız kaydı ama düşmedik. Bir festivalin bir şehre, bir kasırgadan daha fazla zarar verebileceğini de Mardi Gras sayesinde görmüş olduk. Ama bu durum bizden başka kimsenin dikkatini çekmişe benzemiyordu. Bu arada Mardi Gras tabi ki New Orleans’a bir sürü para kazandırıyor. Ama insanlar insanlıktan çıkıyorlar yemin ederim, zaten tüketim toplumu ya bunlar, iyice deliriyorlar, çöpleri çöp kutusuna atmak anlamsızlaşıyor, çünkü mümkün değil o kadar çöpü belli bir noktada biriktirmek.

6) French Quarter’da normal birşeyler giymiş bir allahın kulu olmadığını gördük. Southpark’taki Mr. Slave gibi giyinmiş adamlar gördük. :) Ehieh.
Mesela yan masamızda “tavuklu vermicelli noodle” yiyen bir kral ile prens gördük. Onların çaprazında körili tavuğunu yiyen gelinlik giymiş zenci bir adam gördük. İşin bu kısmı eğlenceliydi cidden. Yani insanlar bir süre sonra giydikleri o kostümlerle haliyle insani bir takım ihtiyaçları gidermek durumunda kalıyorlar. Komikti bence.

7) İki Türk, üç Amerikalı arabada giderken sokakta başıboş dolanan bir köpeğe bu 3 Amerikalının “Aman tanrım, ne işi var başıboş, bak arabaların arasında dolaşıyor başına bir şey gelicek, Oh my gooooddd, Oh my goooddd” diye şaşırışlarını gördük. Biz de kendi sokak köpeklerimizi, daha doğrusu “it”lerimizi, itilip kakılan veya iyi ihtimalle yoklarmış gibi davranılan, varlıkları kanıksanıp unutulan o aç ve sefil hayvanları düşündük… Bu insanların şaşırmalarına şaşırdık. Bu duyarlılıklarını da seviyoruz ayrıca. Her zaman itin dötüne sokacak değiliz.

8) Cafe du Monde’da sütlü kahvemizi içer Beignet’lerimizi yerken, gitar çalan zenci bir kadınla, elektrikli keman çalan Asyalı bir kadını gördük. Ama aslında onları görmemizden çok, çaldıkları müziği duymamızdaydı mesele, başka bir alemden geliyor, başka bir alemin nefis, dingin, harika müziğini yapıyorlardı… Biri zenci, biri çekik gözlüydü… Şaşırdık. Çünkü burada zenciler sadece zencilerle takılıyor, beyazlar ne zencilerle ne Asyalılarla takılıyor. Asyalıları beyazlarla görmek mümkün ama bir zenci ve bir çekikgözlü fıkra gib yani. Öyle bir eyalet burası. (CD’leri vardı bu ikilinin. İsimleri Mother Tongue idi. Hemen edindik o CD’den.)

9) Günün akşamüstüsüne doğru kilometrelerce bitmeyen kalabalık gördük. Bir insanın kalabalıklardan kurtulmak isteyip kurtulamayışının ne kadar korkunç bir şey olduğunu gördük. Güneş hala tepedeyken herkesi sarhoş gördük. Bu durum bizi icabında ürkütmedi değil. Klostrofobik olacağız, bütün hayatımız boyunca klostrofobik kalacağız diye korktuk. Çünkü ÇOK kalabalıktı. Gerçekten ÇOKKK kalabalıktı. Ve biz bu kadar kalabalığı da sevmiyoruz.

Bütün bunları bünyemizin kaldırması zor… Kendimize gelmemiz için biraz zaman lazım bize şimdi…

* Fransızca’da Yağlı Salı anlamına gelmektedir kendisi.
Hamiş1: Bir de mor, yeşil ve sarı Mardi Gras renkleridir :)
Hamiş2: Fotoğrafların hepsi de Google’dan. Hala bir fotoğraf makinem yok. Ya da mesela tatlı fotoğraf makinesiyle tatlı kocam yanımda değil. :(

Yorumlar (16)