Archive for Doktora

Yaşanmış ve yaşanmamış diyaloglar

med.jpg

- Dr. M: Kekova’da 3 kişi bir gün için tekne kiraladık. Bizi çok güzel yerlere götürdü. Daha önce hiç Kekova’ya gittin mi?
- D:
Hayır.
- Dr. M: Gün ortasında bir yerde durduğumuzda balon gibi paçaları olan pantalonlardan giymiş köylü kadınlar….
- D: Eheh, şalvar.
- Dr. M: ….hamur açıyorlardı. Emel’le oralara yerleşsek diye düşündük.
- D: Bazen biz de Meren’le Artvin’in yaylalarına kaçıp sade ve her şeyden uzakta yaşamanın ne kadar güzel olabileceğini düşünüyoruz.
- Dr. M: (Gözlerini iri iri açarak). Ama insan 20li yaşlarında düşünmez ki canım böyle şeyler! Sen daha Nobel ödülü alacaksın.
- D: Nobel ödülü alabileceğimi sanmıyorum, ama bu beni hiç rahatsız etmiyor.

Orjinali İngilizce gerçekleşen bu konuşmayı yaptığım, (pek sevdiğim tatlı) hocam Dr. M., -sen 60lı yaşlarının sonlarındasındır herhalde-, benim dışım 26 ama içim olmuş 60, tamam abartmayayım 40 olsun. Sen bir bilsen… Ben hafta sonu hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya gittiğimde oradaki personel şefi olan, uzun tel tel beyaz saçlı, Nejat Yavaşoğulları’ndan gürbüzce, yuvarlak gözlüklü, sakin, çok ince espriler yapan, kültür ve bilgi yumağı olduğu her halinden anlaşılan, muhtemelen kendisi de en azından 50lilerinin sonuna yaklaşmış Rick Amca’ya bakıp bakıp “şöyle adamlar bizim arkadaşımız olsalar, akşamları yemek yesek sohbet etsek, hafta sonu pikniğe gitsek, birimizin evinde toplaşıp eski sinema klasiklerini izlesek” diye düşünürüm. Hayatın sinir bozucu görünmez kuralları yüzünden sen ya da Rick gibi adamlarla, benim gibi içi geçmiş gençlerin yolları bir türlü çakışmaz “arkadaşlık” hanlarında. İnsanların göründükleri bedene uygun arkadaş sahibi olmak zorunda bırakılmaları -Selim Işık gibi konuşacak olursam- insan hakları ihlali sayılmalı, ve ben en iyisi bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmalıyım. Şimdiye kadar yaşıtlarımdan edindiğim arkadaşlarımdan benim için mahkemede tanıklık edip “evet hep bir gariplik vardı bunda, ortama zor uyum sağlardı” diyecekler bulmakta zorlanmayacağım -bunları aklıma hep Selim Işık sokuyor-. Sonra akrabalardan da “evet küçükken de bilgiç bilgiç konuşurdu, büyümüş de küçülmüş der, şaşırırdık” diye tanıklık etmek isteyenler çıkacaktır -akrabalar kendilerini işin içinde hissetmeyi severler-. Yanlış anlaşılmaması için, mahkeme kararına özel bir madde düşülmesini, ve kimseye bir üstünlük taslama niyetim olmadığını, sadece ben ve benim gibi içi geçmiş gençlerin kendilerini daha rahat hissedebilmeleri, daha iyi iletişim kurabilmeleri için haklı bir savaş verdiğimin belirtilmesini talep edeceğim. Kimin “benim gibi içi geçmiş genç” olduğuna karar verecek tek yetkili organın benim beynim olduğunu da ekleteceğim kararnameye. Türkiye Cumhuriyeti ya da başka hiçbir ülkeden şimdiye kadar gördüğüm ruhsal zararlar için tazminat filan almayacağım. Davamın tanınmasını istiyorum o kadar. Sonra Meren’le gidip Artvin’de kendi tavuklarımı, domateslerimi yetiştireceğim. Doğa fotoğrafları çekeceğim, akşamları Internet’e bağlanacağım (eh o kadar olur, House ve Lost’un yeni sezonları geliyor daha).

- D: Cuma günü Dr. McC ile gideceğimiz öğle yemeğinin amacı ne merak ettim, onu sormaya gelmiştim aslında. (Sadece bölümün doktora öğrencileri, fakülte dekanı ve bölüm başkanı olan Dr. McC ve öğrenci danışmanı Dr. M ile öğle yemeğine davet edilmişlerdir.)
- Dr. M: Ne oldu bir problem mi var?
- D: Yo hayır, merak ettim özel bir durum mu var diye.
- Dr. M: Hayır, anladığım kadarıyla Dr. McC sizlerle birebir bağlantıda olduğunu, bir ihtiyacını sorununuz varsa yanınızda olduğunu göstermek için böyle bir nezakette bulundu.
- D: Anlıyorum.

Hayır, anlamıyorum. Başkalarının -diğer öğrencilerin- yanında hiçbir zaman telaffuz edemeyeceğimiz esas ve önemli problemleri duymamak için mi öğle yemeği yiyor bizimle. Hiçbir zaman değerlendiremeyeceğimizi bildiği bir fırsatı mı sunuyor bize? Çin yemeklerinin açık büfe yenildiği o restoranda, tepeleme doldurduğumuz tabaklarımızdan çubuklara makarna dolayıp teriyaki soslu tavukları yerken bize sorulacak:

“Her şey yolunda mı çocuklar”

“Ah her şey mükemmel, hocamızın karısı gerizekalının teki (kendisiyle aynı labda çalışmaktayızdır), bize yanlış bilgiler veriyor ve hatasını kabul etmiyor ve ben onun saçını başını yolmak istiyorum. Hocamız normalde çok akıllı ve harika bir bilim insanı, ama böyle durumlarda karısını kolluyor. Böyle akıllı adamlara Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi biraz daha akıl versin, öyle karılarla evlenmesinler istiyoruz, pls, tşk.”

Çinlilerin bizim sigara böreğine benzeyen “eggroll”larından bir ısırık almak için uzandığımda tekrar sorulacak:

“Bilimsel çalışmalar, projeler de güzel güzel ilerliyor değil mi?”

“Ah kesinlikle. Boston’da gitmek istediğim bir kurs var ama hocam beni asla göndermeyecek, çünkü karısını başka bir eğitime gönderiyor. Ben de bilimsel başarılarım için Nobel Tıp Ödülü alamayacağım, ama Meren, Nobel Barış Ödülü’ne -koşullar göz önünde bulundurulunca, laboratuvar ortamında kurbağa dışında hiçbir canlıya zarar vermediğim için- layık görülebileceğimi söylüyor. İnşallah tamamına erdireceğiz kazasız belasız amin.”

“Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?”

“Kutbay sırıttı: “Anlamsız, ereksiz kaynaşmış bir kütleyiz.””

Yorumlar (4)

Baklavayı uçurtma, mangala havaifişek saplanır, sonra hayvanat bahçesinde hastalık kaparsın, House bile kurtaramaz. Di mi Cevat Abi? Evet.

dsc_6365_k.jpg

Aslında yazmak istediğim bir sürü şey var. İç karatıcı şeyler. İçinde “Hayatın anlamı ne ulan söylesin biri artık!” gibi isyankar cümlelerin dizi dizi dizileceği şeyler. Ama kafamı toparlayıp yazamıyorum bir türlü (hadi yine yırttınız). O yüzden kaymak gibi bir hayatı, hiç endişesiz günleri olan süper siportif bir Düygü’ymüşüm gibi davranmaya devam edip, felsefi dünyamı daha sonra kaleme almaya karar veriyor ve sizleri son gelişmelerle başbaşa bırakıyorum:

- Türkiye’ye gittim geldim. Çoğunlukla Burdur’da aile yanındaydım. (Görmek istediğim bir sürü insandınız, çoğunuzu göremedim. Bu bakımdan hakikaten çok üzgünüm). Bu maceramızda çocuklarla iyi anlaşabildiğimizi, ve bir anda çeşit çeşit oyun uydurabilmek gibi bir beceriye sahip olduğumuzu gördük. Ece’yle oynadığımız “lego ve oyuncak hayvanlarla Hayvanat Bahçesi yapmacılık” en zevklisiydi. Fakat kesinlikle çocuk sahibi olmak istemiyoruz (bunun tamamen felsefi dünyamızın karanlık olmasıyla ve hayatın bir anlamı olmamasıyla ilgisi var, zira hayatımdaki en tatlı şeylerden ikisinin ismi Ece ve Kaan).

dsc_6576_k.jpg

dsc_6960_k.jpg

dsc_6967_k.jpg

dsc_6982_k.jpg

dsc_7031_k.jpg

- Annanem bana su böreği, komşusu Ayla Abla da baklava yapmayı öğretti. Bu iki usta insandan öğrendiklerimi henüz hayata geçirme fırsatı bulamadım. Öncelikle bir oklava sahibi olmam gerekiyor.

- Boğaç Abi Amerikanya’dan değişik uçurtmalar ısmarlamıştı, ben de Türkiye’ye götürmüştüm. Çok eğlenceliymiş meğer. Power kite denilen, iki tutamaçlı paraşütümsü uçurtma en zevklisiydi. Güçlü bir rüzgarla insanı alıp birkaç metre öteye uçurabiliyordu, yani o aşamada siz mi uçurtmayı uçuruyorsunuz uçurtma mı sizi, biraz bulanık. Ama her şekilde bir şeyin bir şeyi “uçurtma”sı eylemi gerçekleşiyor. Bir de küçük arabası/bisikleti var, ona binip uçurtmaya dolan rüzgarla sürmek mithiş eğlenceli. Üstüne bu işi Gadın Burdur’umuzun gölünün manzarası eşliğinde yapınca “dadından yinmez” oldu.

dsc_5036.JPG

dsc_5075.JPG

dsc_5098.JPG

dsc_5107.JPG

dsc_5109.JPG

- Fatili ve Pınar Hoca “öze dönüş” procesi başlatmışlar. Fatili bana renkli bir şalvar almış. Kendisi de Burdur’a yumurta topuk ayakkabıların arkasına basmış ve içine beyaz çorap giymiş olarak teşrif etti (Hastasıyız bee). Burdur’un eski pazarında onun için tahta takunya aradık. Bulamadık. Herkes duysun, tahta takunyaların nesli tükenmiş :(

New Orleans’tan gelişmeler ise şöyle:

-Meren geri döndü! University of New Orleans’ta Bilgisayar Bilimleri doktorasına başladı.

-4 Temmuz’da Amerika’nın bağımsızlık bayramını kutladık :P . Craig ve Paia’nın zenci mahallesindeki evine gittik, İranlı-Kanadalı Sam ve Çinli kız arkadaşı Quan da vardı (Çuan gibi okunuyor). Mangal yaptık, zencilerle sohbet ettik. Beyazların sinir bozucu derecede düzenli, mesafeli, yapmacık kibar ortamlarından ve “birisi bizi öldürür” diye hiç dolaşmadıkları bomboş sokaklarından çok başka bir atmosfer vardı. İnsanlar geçerken yiyecek istiyorlar, yanlarındaki içkileri bırakıp gidiyorlardı. Bu arada sokağın karşı tarafındaki ev birileri tarafından kerhaneye çevrilmiş. Çok acayip insanlar gelip gidiyordu. Bu insanlardan biri gelip uzun süre benimle sohbet etti. Adının sonradan Jazzy olduğunu öğrendiğim bu abla/abimizin kadın mı erkek mi olduğunu kimse henüz çözememiş. Günün sonunda Mississippi nehri kenarında uzun süren havaifişek gösterileri oluyor. Gittik izledik nitekim. (Annem de gelse de görse keşke) :)

dsc_7120.JPG

dsc_7122.JPG

dsc_7138.JPG

dsc_7148.JPG

dsc_7149.JPG

dsc_7212.JPG

-Buradaki hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya başladım (ayrıntıları ayrı bir yazı olarak gireceğim efenim, başlı başına bir olay).

-Labımız ilk makalesini yayınladı bağlantısı şurada. İçinde benim yaptığım deneyler de olduğundan yazarlar arasındayım. Fakat abartılacak bir şey yok. Bilimsel makalelerdeki en “cool” insanlar ilk ve sondaki yazarlardır. İlk yazar deneylerin çoğunu yapmış, projeye entelektüel katkıda bulunmuş, kafa yormuş kişidir -genellikle doktora öğrencisi ya da “post-doc” olur bu insan. -Bizde durum biraz farklı oldu ama lab içi saçmalıklara hiç girmeyeyim şimdi-. Sondaki de projeyi düşünen, yürüten hocamızdır, yarı-tanrıdır, bilimsel otoritedir. Ortadakilerin ufak tefek katkısı olmuştur. Kendi makalem bile değil yani. Buraya da sırf hava olsun diye yazıyorum. Maksat güçlü kudretli bir insan olduğum görüntüsünü pekiştirmek. Bilim insanlığı yolunda attığım bu küçük adımı büyütmek, bir marifetmiş gibi şeyetmek.

fot_04.jpg

-House MD, diye bir dizi var. Milyorda bir rastlanan hastalıklara yakalanan insanlara teşhis koyan Gregory House amca ve ekibini konu alan harika bir dizi. Fakat hayatın anlamsızlığıyla ilgili hislerimi perçinliyor. Neyse ondan bahsetmicektim. Efendim benim paranoyak bünyem bu diziyi izledikten sonra “ya bende hötötiditis kandibitis” varsa diye heyheylenmeye başladı. Bizim evimiz biraz rutubet sahibi. İlk başlarda rutubetlerle havalanan küflerin ciğerlerime yapışıp beni hasta ediyor olduğundan korkuyordum, sonra naftalin zehirlenmesi olduğumu düşündüm. En sonunda diziyi izlemeyi bıraktım :) O değil de bir ara dizide New Orleans’tan 3. dünya ülkesi diye bahsettiler. Bir de “Behçet Hastalığı”nın İngilizce’si de gerçekten Behcet’s Disease imiş. (Beşet diye telaffuz ediyorlar).

Son olarak, aklım bu aralar, ABD Başkanı Bush’un aşağıdaki sözü neden söylemiş olabileceğine takılmış durumda:

“I know that human being and fish can coexist peacefully.”

(“Biliyorum ki insanoğlu ve balıklar bir arada barış içerisinde var olabilirler.”)

Belki de hayatın anlamı bu sözlerde gizlidir.

Yakında hayvanat bahçesi gelişmeleri ile karşınızda olacağım.

(NOT: Uçurtma fotolarına kadar bana, o noktadan sonra Mösyö Meren’e ait, House da Gugıl’dan haliyle)

Yorumlar (10)

Hastasıyım

phd052507s.gif

Doktora bazen çok zor….

Yorumlar

“Albino Kurbağa ve Ahmet’in Balığı”

Meren yeni bir “photo essay” yazmış: Albino Kurbağa ve Ahmet’in Balığı.

Bu yazıyı tam da benim geçtiğimiz cuma (ikinci kere) bütün lab ahalisi tarafından sunumumun parça pinçik edilmesi üzerine girdiğim bunalım ile, bütün cumartesiyi hem raporumu bitirmeye çalışıp hem de ağlayarak geçirmem üzerine yazması sanırım bir tesadüf olmasa gerek :)

Bir ara zavallı kadın beyininin, kendisine sunulan ATP enerjilerini gün boyu ne kadar saçma şeyleri düşünmek için harcadığına, ve büyük olasılıkla da bu sebepten hala, erkeklerin düzgün işler yaptıkları, ünlü düşünürler, büyük mühendisler, tarihe yön veren liderler filan oldukları şu Dünya gezegeninde, kadınların çok azının bir baltaya böyle güvenilir saplar olmayı başarabildiklerine dair bir şeyler yazasım var. Ama onun için kendimden örnek vermem gerekiyor - ki benim de ne kadar tipik bir kadın olduğumu herkes bilsin istiyor muyum, ondan emin değilim :)

Neyse, Meren’in yazısı çok güzel.

Yorumlar (9)

Doktoraya yeterli olmaya çalışırken Saddam’ı düşünmek

Bir süredir, bu ayın 16’sındaki doktora yeterlik sınavıma hazırlanmaya çalışıyorum. Herkes “meri kırismıs!” diye sokaklarda Noel Baba’yla el ele koşarken, ben labda deney yapıyordum. Herkes üüüççç ikkiii biiiirr diye yılbaşına girerken, ben bilgisayarımın ekranına şaşı gözlerle bakarak böbrekteki tüplü (kanallı) yapıların mezenkimden epitel dokuya geçiş ile nasıl şeyolduklarının şeysini anlamaya çalışıyordum. Her doktora öğrencisinin bu süreçte (büyük olasılıkla) kapılıyor olduğunu tahmin ettiğim bir takım düygülere kapılıyor, aklıma üşüşen sorular ile derbeder oluyorum bu aralar:

“Ben bu işe yeterli miyim ya gerçekten?”

“Yeterli olmak için ne lazım?”

“Yeterli olmak diye bir şey var mı?”

“What is the Thesis? ulan?”

Deneylerden ders kitaplarına, ders kitaplarından bilimsel makalelere koşuyorum. Ne okusam, yetersizliğim gözüme daha görünür oluyor. Meğer yeterince çalışmıyormuşum. Ne yaptığımı sanıyormuşum. Kim olduğumu sanıyormuşum… Vay vay vay…

Galiba bu sınavları o yüzden yapıyorlar. Elbette şans eseri, moron olduğu halde bir şekilde bir doktora programına kapağı atmayı başaranlar her zaman oluyor, ve bu “yeterlik sınavı” onları elemek için de var (ki pek kimseyi atmıyorlarmış kolay kolay, master yapsın diyorlarmış en kötü).

Ama bence asıl amaç, doktora programına o kadar da şans eseri girmemiş öğrencilerin yüzüne işin daha ne kadar başında olduğunu çarpmak. Onları şöyle bir silkeleyip kendine getirmek.

Ruhum acılar içinde. Ego yine yerlerde sürünüyor.

Sınav şu şekilde gerçekleşecek bu arada: Bugüne kadar üzerinde çalışmakta olduğum projeyi anlatan (projeyle ilgili teorik bilgiler, metod, sonuçlar ve tartışma şeklinde gayet de bilimsel makale formatında) bir rapor yazmam, bütün bölümün katılacağı bir sunum yapmam (yani içinde 10′un üzerinde profesör bulunan bir gruba seslenmem), sunumun ardından da “graduate student committee” denilen hocalar güruhu ile baş başa kalıp, onlara kendimi parça pinçik ettirmem gerekiyor.

qual

Hayatımda hiç bu kadar yoğun olmamıştım sanırım.

Bu esnada Dünya’da neler olup bittiğinden de geri kalmak istemiyorum tabi. Çok duyarlı bir insanım. Arada bir, hazırlamaya çalıştığım sunumdan tiksinme belirtileri göstermeye başlayınca, “biraz da Dünya’dan tiksineyim” diyorum ve okuduğum gazete/haber sitelerine tıklayıveriyorum.

Saddam… Saddam’ın boynunda kalın bir ip… Bir anda hücrenin moleküler dünyasından, böbreğin genetik dertlerinden, Frizzled-8 ve “Lithium chloride”dan, kurbağadan ve embriyosundan kopuveriyorum.

Bu Saddam’ı ne diye öldürdüler diye öylece ekrana bakıyorum. (Anlamadığım bir makaleye bile bu kadar anlamsız gözlerle bakmıyorumdur herhalde).

Aslında anlamıyor değilim tabi ama, işlerin nasıl bu kadar “aleni” hallere geldiğine şaşırır oldum galiba. Ülkelerin izledikleri politikalardaki alenilikten, kabadayılıktan bahsediyorum. Halklara gelince, hiçbir şey değişmemiş asırlar boyunca aslında be. Avrupa’daki reformların, rönesansların, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik”in insanlığı karanlık çağlardan aydınlığa çıkardığını sanmıştık. Ne değişmiş acaba? Orta çağ meydanlarında toplanıp cadıların yakılmasını, kafaların giyotinle uçmasını izleyen kalabalıklar, şimdi darağacında sallanan bedenlere Internet’ten iki tık ile ulaşabiliyorlar. Sonra web tarayıcısını kapatıp akşam yemeği yiyorlar. Modern çağ, floresanın yapay ışığı altında bizde “karanlık” değilmiş sanrısı yaratıyor galiba.

Saddam’ın diktatör oluşu, geçmişte yaptıkları vs vs… Evet biz “Saddam” kelimesini duyunca “kötü”yü çağrıştıran beyinler olarak büyüdük, “medya ana” sağolsun, o bize her şeyi öğretti. Herkes yazıyor çiziyor eminim ya da umarım (benim doktoraya yeterli olmaya çalışırken okumaya vaktim olmadı, o yüzden herkesin söylediği şeyleri söylüyor olabilirim). “Kötü” kimdir nedir gerçekten? Saddam Bush’tan daha mı diktatördü yani? Ruanda’da 1 milyon insanın ölmesine göz yuman Kofi Annan mı daha kötüdür, Saddam mı? Her ülkenin (Türkiye dahil) geçmişinde o kadar tiksinç işler var ki yapılan, kim kimin hesabını, kimden nasıl soracak? Dünya üzerinde başında diktatör bulunan bir sürü ülke var. “Batı aydınlığını” oralara da götürecek miyiz?

Büründüğümüz entel postunun bir gereği olarak, idam cezasına karşı tavır tutunageldik, ne hoş. O altı boş fikirlerimizi Saddam doldurdu sonunda, rahat mıyız? Anladık mı idam cezası neden yanlıştır? Neden olmamalıdır? Neden bir insanı öldürerek bu Dünya daha güzel bir yer haline gelmez? Neden gün gelir “kötü” kelimesinin anlamı bulanır, kimin iyi kimin kötü olduğu arasındaki çizgi kaybolur? O çizginin kaybolduğu yerlerde biz birbirimize şaşkın gözlerle bakıp nereye gideceğimizi bilemezken, birileri birileri tarafından, getirdikleri kelime-i şahadeti tamamlayamadan bir çırpıda asılıverir. Sonra sis dağılır, bir bakmışsınız sifonu bile çekmemişler.

Hollywood bizler için “alenen” sundu: Bu yıl hasılat rekorları kıran filmi herkes gördü mü? Amerika’da çok popüler. Ama herkes bunu bir “ekşın” filmi sanıyor.

Not: bir de şu var.

Yorumlar (5)

Doktora ya da “my egoooo?!!”

Son zamanlarda (yan panelde de bahsi geçtiği üzere) çok keyifle takip ettiğim bir karikatür dizisi var: PhD Comics. Yazan ve çizen Jorge Cham*’in tasviri ile “akademik hayata (eğer orada hayat varsa) dair bir comic strip (bant karikatür?)”.

Bu karikatürleri bu kadar sevmemin sebebi, sloganı “çalış, çalış sadece çalış, köle!” olan bir hocanın (ve karısının) yanında doktoramı icra etmekte olan bir insan olarak, dünyanın pek de uzak olmayan bir köşesinde, üstelik de çok iyi bir üniversitede okuyup benzer hisleri yaşamış birinin (birilerinin) varlığından eğlenceli bir şekilde haberdar olabilmem. Ve “neyse yalnız değilim galiba” diyerek acılar içindeki ruhuma bir damla su serpilmesi.

Nitekim, bu diğer (hayali) doktora öğrencileri ile hayatlarımız öylesi bir paralellik içinde ki, şu son karikatürünü buraya koyup “bir de bana bakın” demek istiyorum.

Yukarıda “grad school” (doktora) yollarında “kaybolmuş” öğrencilerin egolarının yerlerde sürünmeye başlayışı, lab yaşantıları, “ramen noodle”** ile beslenip “neden, neden buradayız?” diye höykürüşleri görülüyor :)

Aşağıda da Düygü’yü aynı şekilde görüyoruz. (İçimden höykürüyorum :). Egom o kadar yerlerde sürünüyor ki, bu karede kendisini görebilmeniz imkansız.

*Bu arada kendisi Stanforf University’de Makine Mühendisliği doktorası yapmış, üstüne de Caltech‘te çalışmış.
** Ramen Noodle dediğimiz şey, çok ucuza böyle plastik kapta satılan, içine kaynamış bir bardak su koyulmak sureti ile iki dakikada şipşak hazırlanabilen bir çeşit makarna. Bizde öğrenciler nasıl paket makarna ile besleniyorsa burada da Ramen Noodle (ya da Cup Noodle) ile beslenmekteler.

Yorumlar (17)

Böbrek, araba, şiir

Son günlerde yine kan kaybediyor gibi hissettiğim bir Türkçem mevcut. (Ha ha, evet belli.)

Bunun sebebi sanırım sürekli bilimsel makaleler okuyan bir insana dönüşmüş olmam.

Bu arada bundan hiç şikayetçi değilim. Sadece beynimin çalışma tarzının bile değiştiğini hissedebiliyorum bazen. Huyum suyum da değişti sanki.

(..)
(…)

Evet dostlar, bu arada böyle ne kadar süper bir insan haline gelmiş olduğumdan filan bahsedecektim. Bilime adanmış bu yüce hayatın ayrıntılarını sizinle paylaşacak, gittikçe artan ukalalığıma engel olamayacak, narsizm denizlerinde yat kaptanlığı yapacaktım. Ama kısmet değilmiş.

Yine de gitmeden önce bu yazıya bir şekilde daha önceden sıkıştırmayı planladığım iki şeyden bahsedeyim de boşuna buralara yormuş olmayayım sizleri:

Birincisi, hiç merak ettiniz mi a dostlar? Düygü gelmiş taa buralara, sabah akşam laboratuvarlarda kurbağa embriyosu mıncıklıyor, bari sonunda elle tutulur bir şey bulursa bir hastalığa filan çare olacak mı?

Evet efendim, doğrudan ilacını bulacak olmasa da, bir hastalığın neden ortaya çıktığının anlaşılmasına filan yarayacak Düygü’nün bu yaptıkları (umuyoruz). Bakınız aşağıda iki adet böbrek görüyorsunuz. Normal bir böbreğin büyüklüğü yaklaşık olarak insanın kendi yumruğu kadardır. Evet bunu ilk öğrendiğimde ben de çok şaşrımıştım, nedense kafam kadar falan sanıyordum böbrekleri. Ama sonra kafam kadar olsalar vicuduma nasıl sığacaklardı yahu, diyerek kendime geldim. Siz de kendinize gelin. Kafa kadar olunca hasta oluyormuş meğer böbrekler. Misal, aşağıda görmekte (ve muhtemelen “ay iğrenç” falan demekte olduğunuz) böbrekler gibi. Bu böbrekler ABD’deki en yaygın kalıtsal hastalıklardan biri olan ve “polikistik böbrek hastalığı” (polycystic kidney disease) adı verilen bir hastalık sonucu, dokuların bir nevi “su toplaması” (yani içi su dolu kistlerin oluşması) yüzünden bu hale gelmişler. Tahmin edebileceğiniz gibi bu hale gelmiş bir böbreği çıkarıp çöpe atsanız yeridir. Çıkarma işlemi için Indiana Jones’taki yerli adamı 504 253 87 35 numaralı telefondan arayabilirsiniz. Bir “şattidey” diyor bitiriyor işi valla. Ama elbette yerine koyacak böbrek bulmak lazım gelir. İşte biz bu hastalıkla ilgili çalışmalar yapan bir labız. Ne kadar iyi insanlarız. Göz yaşartıcı.

İkinci söyleyeceğim şey de, biz araba aldık ey ahali! (Hatta Meren hislenip bir şiir bile yazdı**) Buraya bir “Yihhhhuuuuuuuuuu” çaksam yeridir, bilim insanı ciddiyetimden ve karizmamdan kaybetmek pahasına çakıyorum bu “yihhhuuuu”yu. Kendisi bir Toyota Corolla. 98 model. Merkezi sinir sistemi var, ah süper, yani şekerim bir kapıdan diğer kapıların kilitlerini açabiliyorsun. Biz tabi Murat 131′lerle, UNO’larla büyüdük. İnsan afallıyor, arabanın kiliması bile var. Haa bir de otomatik vites. Tahmin buyurursunuz, Amerikalı’lar her işin kolayına kaçıp sonra da milletçe 3′te 1 oranında obez olmayı severler. Bir de Amerikalı’lar Dünya’da en çok benzin tüketen ülke olmayı da severler (yüzde 30′luk dilim ile benzin obezi). Bu yüzden elbette buralarda delikanlıya yakışır şekilde, benzini de cayır cayır yakmayan manuel (ing. stick) araba yok denecek kadar az efem. (Bakınız bir paragrafta hem aldığımız arabanın özelliklerini saydık, hem zengin bebesi olmadığımız mesajını verdik, hem sosyal mesaj olaraktan Amerikalı’lara laf giydirdik, hem de sanki “otomatik vitesli araba kullanmak delikanlı işi değildir” şeklinde bir düşüncenin insanıymışız gibi ikiyüzlülüğümüzü bile yaptık. Ne kadar iyi bir yazar olduğumuzu artık siz buradan anlayınız.)

Ha ama aldık arabayı süremiyoruz iyi mi? Değil. Yalnız istirham ederim, kadın şöför olduğumuzdan değil bu sürememek, Türk ehliyeti yerine Amerikan ehliyeti almak gerektiğinden. Onun da sınavına yarın giricem. Hatta şu anda bunları yazmak yerine el kitabını okuyup gerzekçe bir takım kurallar ezberliyor olmam gerekirdi. En iyisi gideyim ben artık.

Bu arada sağ tarafta “haftanın linki” kısmı değişti. Bilginize.

** Meren’in şiiri:

Toyota Corolla LX (Nazlı)
=========================

Biz bir şekilde buralara gelmiş iki muteber genciz,
Fırtına gelirse, dakika durmaz bu diyardan gideriz,
Evden koşa koşa dışarı çıkınca bu arabayı arar gözlerimiz,
Nazlı Toyota Corolla LX, nazlı Toyota Corolla LX.

N’orliınsın zencisi meşhur, bunu biliyoruz hepimiz,
Fakat burada çokça sincap olduğunu da bilir miydiniz,
Arabamızın en çok itimat ettiğimiz yeri el frenimiz,
Nazlı Toyota Corolla LX, nazlı Toyota Corolla LX.

27.06.2006
New Orleans
LA

Yorumlar (38)

Matoz’la Miyoz*

Ya biz bu kızı oralara gönderdik, üstüne kasırga geliyor, kocası vize alamıyor, bu yine de gidicem, illa ki doktora diyor, manyak mıdır, derdi nedir, ayrıca ne yapar bu kız oralarda, hani yaptığı somut bir işi gördük mü, anca sunum yapsın, ona da geç kalsın, şikayet etsin, başımıza ırkçı sosyolog kesildi zaten… gibi hisler içinde kıvranıyor idiyseniz, bugün artık o hislerden kurtuluyorsunuz. (Oha, amma abarttım).

Bütün bu safsata şunun için: Ben bu hafta bir deney yaptım. Sonra da mikroskopta ona baktım. Ve çok mutlu oldum. Bir anda, neden orada, o bulunduğum odada, labda, binada, şehirde olduğumu anladım. Özlediğim herkesimi, heryerleri, her şeyimi özlemeye ve daha bir çok şeye neden katlandığımı anladım. (Hala abartıyor olabilirim, duygusal bir şahsiyetim vesselam.)

Sonra birden, küçükken hep bir mikroskobum olsun istediğimi, fen derslerinde olur da deney yapılacak olunursa ne kadar mutlu olduğumu, bu işlerin hep ilgimi nasıl da çekmiş olduğunu hatırladım. Hayatta nerden nereye ulan dedim sonra, terliksi hayvan görecez diye itişip kakıştığımız, mikroskopta kimin saçının teline bakıcaz diye karar vermekte zorlandığımız, ODTÜ’de bile skindirik bir mikroskobu 4-5 kişi paylaştığımız o günler nerede uleyynnn, dedim. Hani o fakir ama inek kız vardı ya, o kızın elinin altında, bütün gün gönlünce kurcalayabileceği 30bin dolarlık bir mikroskop var artık. Hazırladığı örneklere o mikroskopla bakıp şöyle bir resim bile çekti bugün, ve de sanki kansere çare bulmuş gibi buraya artis artis de yazıyor yaaa:

Bu resim, bir kurbağa embriyosunun gelişmekte olan böbreğindeki tüpçüklerden bir kesit. (Hö?)
Şimdi orada solda küçük parlak yeşil bir bölge var ya, işte o hücre bölünüyor. İçinizde biyoloji dersine yakın tarihte maruz kalmış olanlar “mitoz bölünme” sırasında orataya çıkan “iğ iplikçikleri”ni hatırlar belki :) Hani DNA’lar onların üzerinde dizilirler de sonra kutuplara çekilirler. İşte o yeşiller iğ iplikçikleri. :) Sağdaki daha büyük parlak yeşil alan ise, daha önce bahsettiğim “siller” (cilia). (O bölgedeki hücrelerden çıkan bazı uzantılar). Mavi renk hücre çekirdeği.

Bu resmin aslında hiçbir özelliği yok bu arada. Normal (bana verilen imkanların verildiği) her doktora öğrencisinin yapabileceği bir şey, ve bu konuda gerçekten mütevazilik falan etmiyorum. (Zaman zaman çok ciddi bir insanımdır da.) Labda bu işleri kendi kendine yeni yeni yapmaya başlamış olduğumdan dolayı, mitoz bölünmekte olan o hücreciği görünce böyle bir heyecan oldum, annem falan görünce sevinir gibi geldi bi de :)

Ben böyle şeyler yapıyorum yani. Bir ara üşenmezsem Moleschino‘ya biyolojik bilimlerde kullanılan dijital görüntüleme teknikleriyle ilgili bir şeyler yazıcam, Meren’den istek gelmişti zamanında.

(Not: Resmi bu son haline getiren ardamardar‘a çok teşekkür ederim. Hala grafik şeyetme programlarından anlamıyorum, bir photoshop, bir gimp olsun.)

*Ilgikimi öperim buradan. Neler yaptım göödün mü:)

Yorumlar (9)